Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-881-1
13x19.5 cm, 352 s.
Liste fiyatı: 33,00 TL
İndirimli fiyatı: 26,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar
Ötekiliği Yorumlamak
Özgün adı: Strangers, Gods and Monsters
Çeviri: Barış Özkul
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2012

Kendimiz ve başkaları hakkında nasıl düşündüğümüzle ilgili incelemelerin genellikle gözden kaçırdığı bir nokta var: Yabancılar, tanrılar ve canavarlar gibi büyük muammalar insanın dünyaya bakışını nasıl şekillendiriyor? Richard Kearney yabancıların, tanrıların ve canavarların mit veya fantaziden ibaret olmadığını, bilakis kültürel bilinçdışımızın önemli bir bölümünü oluşturduğunu ortaya koyuyor.

Antik Yunan için "barbar", emperyal Avrupa için "yaban" anlamına gelen yabancı figürünün, bilinmeyenin biz değil de Öteki olduğu fikri aracılığıyla, kendi kimliğimizi nasıl tanımladığımızı gösteriyor. Canavar imgesini derinlemesine inceleyen Kearney, antik minotauruslardan ortaçağ demonlarına, oradan günümüzün postmodern düşmanlarına kadar uzanan güçlü örneklerin de yardımıyla, insan benliğinin canavarca bir tarafı olduğunu ortaya koyuyor. Bazı tanrıların bugün bile hâlâ ayakta olmasının, insan psişesinin, sonluluğumuzun ve ölümün zincirlerinden kurtulmak için nasıl yanıp tutuştuğunu gösterdiğini ileri sürüyor.

En basit korku ve arzularının dış dünyada nasıl tezahür ettiğini görmek ve bunlarla yaşamayı öğrenmek isteyenlere...

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

Giriş:
Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar

BİRİNCİ KISIM
1 Yabancılar ve Günah Keçileri
2 Kurban Etme Hukuku
3 Yabancılar ve Ötekiler
4 Kötülük, Canavarlık ve Yüce
5 Terör Üzerine

İKİNCİ KISIM
6 Hamlet'in Hayaletleri: Shakespeare'den Joyce'a
7 Melankoli: Tanrılarla Canavarlar Arasında
8 Hatırlanamaz Olan: Anlatma Görevi
9 Tanrı mı Yoksa Khora mı?
10 Son Tanrılar ve Son Şeyler: İnanç ve Felsefe

Sonuç
Notlar
İllüstrasyonlar
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş: Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, s. 15-19

Bu hikâyenin başkişileri yabancılar, tanrılar ve canavarlar. Gözde uğrakları ise haritaların göstermediği, gemilerin demirlemediği, pusulaların şaştığı o fantazmal sınırlar. Sahipsiz bir ülke. Dünyanın bittiği yer. Rivayete göre, "vahşi şeylerin yaşadığı" uzak bir diyar. Bu öteki figürleri aklın zayıfladığı, fantazilerin yeşerdiği sınır bölgesinin sakinleridir.

Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi. Malumu meçhulle tehdit ettikleri için, korku ve titremeyle, ayrılırlar çoğu zaman. Cehenneme veya cennete sürülürler ya da insan topluluğundan kovulup yabancıların ülkesine gönderilirler.

"Yabancı" figürü —xenos gibi çok eski bir kavramdan çağdaş bir kategori olan yabancı istilacıya kadar— genellikle kendilerini başkaları üzerinden veya başkalarıyla karşıtlıklarına göre tanımlamaya çalışan insanlar için bir sınır deneyimi olarak iş görür. Yunanların "barbarları", Romalıların Etrüskleri, Avrupalıların denizaşırı egzotik diyarlarda "vahşiler"i olmuştur. Plymouth'tan yola çıkan bir hacının Massachusetts kıyılarında Pequot kabilesinden biri ile karşılaştığında "Bu yabancı da kim?" diye sorduğunu düşünün mesela — işte Batının sınır miti bunun tipik bir örneğidir. Bu hacı, Massachusetts'in yerlisi olan Pequot'nun da Plymouth'tan gelenleri görünce aynı soruyu soracağından bihaberdir elbette. Yabancılar birbirinin gözünde neredeyse daima ötekidir.

"Canavarlar" da bizatihi egoya hiçbir zaman tümüyle hâkim durumda olmadığını hatırlatan, aşırı sınır deneyimlerini simgeler. Büyük mit ve masalların çoğu bunun delilidir: Oidipus ile Sfenks, Theseus ile Minotauros, Eyüp ile Leviathan, Aziz George ile Ejderha, Beowulf ile Grendel, Kaptan Ahab ile Moby Dick, Lucy ile Vampir, Ripley ile Yaratık. Canavar anlatılarının hepsi benliğin esas itibariyle asla güvencede olmadığını hatırlatır. Michel Foucault'nun belirttiği gibi, "pusuya yatmış bekleyen öyle canavarlar vardır ki bilginin tarihiyle birlikte bunların da biçimi değişir".(1) Zira kim olduğumuza ilişkin fikirlerimiz değiştikçe, bu kimliği neyin tehdit ettiğine ilişkin fikirlerimiz de değişir. Meçhulden gelen eşik yaratıkları süzülüp geçer, maske değiştirir. Bu dünyadan olduğumuzu, bu toprakların yerlisi olduğumuzu fısıldarlar kulağımıza. Kabil'in nişanı var bizde de; ilkel bir bilinçdışı, Akhilleus'un topuğu misali, en zayıf noktamız; topallatıyor bizi. Canavarlar, gözümüz göklerdeyse, kökenlerimizin de toprakta olduğunu gösteriyor bize. Meşru düzlemde düşünülüp dile getirilebilecek olanın sınırlarına dadanıyorlar. Tanım gereği teşhis edilemeyen bu yaratıklar, muteber teşhis normlarımıza meydan okuyor. Gayri-tabii, ihlalci, müstehcen, çelişkili, heterojen, deli: Canavarlar ne geceleri uyku yüzü gösterirler bize, ne de gündüzleri huzur. Sevimli Canavarlar/Monsters Inc. filminde iddia ettikleri gibi "sırf sevdikleri için korkutsalar da", neticede hâlâ korkuturlar.

Peki ya Tanrılar? Çoğu mitoloji ve dinin, ilahi kudreti ve gizemi idrak sınırlarımızı aşan ve önünde diz çöküp dua etmemizi emreden varlıklara verdiği addır Tanrı. Tanrılar bazen müşfik, bazen de acımasız ve başına buyruktur. Ancak karakterleri nasıl olursa olsun, fanilerin dualarına indirgenmeyi reddederler. Zamanın ve mekânın yasalarını aşarak ölümsüz veya değişken bir hale bürünürler. Tanrıların dünyası bizim dünyamızdan farklıdır. Bizi büyüleyip şaşkına çevirirler. Niçin böyle olduğunu mantıklı bir şekilde açıklayamayız. Canavarlar altdünyalarda peyda olur, destursuz hayatımıza dalan yabancılar da artdünyalardan çıkagelirken, Tanrılar ötekidünyaların sakinleridir genellikle. İster Yehova ister Zeus ister Jüpiter olsun, tanrılar ulu irtifaları mesken tutar. Onlara hayranlıkla bakarız, kafamızı kaldırıp bakmaya cesaret edebilirsek tabii.

~

Çoğu yabancı, Tanrı ve canavar —keza canavarlarla ailevi bir benzerliği olan türlü türlü hortlak, hayalet ve ikiz ruh— insan ruhunun derinlerindeki bir yarığın göstergeleridir. Bilinç ile bilinçdışı, aşina ile yadırgatıcı, aynı ile öteki arasında nasıl bölündüğümüzü gösterirler. Ayrıca, tercih yapma şansımız olduğunu hatırlatırlar: (a) yabancılığa ilişkin deneyimimizi anlayıp içselleştirmeye çalışabiliriz (b) ya da bu deneyimi münhasıran bizden olmayanlara yansıtarak inkâr ederiz. İnsanlar çoğu zaman bu ikinci alternatifi tercih ederler: Karışık duyguları siyah-beyaz senaryolar şeklinde dışsallaştırarak, paranoyakça yanılsamaların bu duyguları anlamlandırma amacına hizmet etmesinin yolunu açarlar — kadim şövalye hikâyelerinden, çağımızın iyi-kötü karşıtlığına dayanan savaş retoriğine dek pek çok yerde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir stratejidir bu. Anthony Storr'un öne sürdüğü gibi, terör veya savaş tehdidiyle karşılaştığında, çoğu insan “tabiri caizse paranoid-şizoid bir gelişim evresine girer; bu evrede, iyilik yapmak için kullanılmak üzere sihirli güçlerle donattığı, guru gibi bir liderin peşinden gider; ayrıca, felaketin kabahatini sırtına yüklemek için, şeytanın ta kendisi addedebilecekleri bir günah keçisi bulmaları gerekir”.(2)

Kendimizi ötekilik bağlamında tanımlama pratiklerimizi yeniden sorgulamaya dönük bir çaba bu kitap. Biz ile Onlar arasındaki kutuplaşmaya meydan okumak kimlik ve meşruiyet krizlerince sakatlanmış bir çağda özellikle acil bir görev gibi görünüyor. Bu noktada, simülasyon ve görüntünün günden güne daha çok hükmettiği bir toplumda, simgesel öteki figürlerinin ne tür yeni biçimlere büründüğünü sorabiliriz. Her şeyin günden günden daha da karar verilemez hale geldiği —hatta kimi zaman Benliği ilk planda Ötekiden ayırmakta güçlük çekeceğimiz ölçüde belirsizleştiği— bir kültürde, değişik ötekilik türleri arasında ayrım yapmak için ne tür eleştirel imkânlardan yararlanabiliriz? Ben ve öteki muammasını anlamak ya da değişik ben ve öteki türleri arasında ayrım yapma biçimleri üzerine derinlemesine düşünmek için, hiç şüphesiz bir tür felsefi sorgulama şarttır.

~

Bu kitaptaki yol gösterici hipotezlerimden biri, bizi irkilten bilinçdışı korkuları genellikle başkalarına yansıttığımız olacak. Huzurumuzu bozan bir başkalıktan aslında bizzat mesul olduğumuzu kabullenmek yerine, suçu üstümüzden atmak için her yolu deneriz. Başlıca yollardan biri, başkalarını "yabancı" diye yaftalayıp günah keçisi ilan ederek hayatımızı kolaylaştırma çabasıdır. Böylelikle kurbanlık yabancıyı bir canavara veya fetiş-tanrıya dönüştürürüz. Ancak her iki durumda da, karşımızdaki yabancıyı, içimizdeki tekil ötekiliğe karşılık gelen tekil bir öteki olarak tanımayı reddederiz. Öteki-olarak-beni tanımak istemeyiz.

Bazen, kafa karışıklığından, Ötekiyi canavara ve tanrıya dönüştürdüğümüz bilinir. İzhar edilemez tanrının kendini açığa vurduğu hierofaniler çoğu zaman korkunçtur. Monstrare kelimesinin etimolojisine bakacak olursak iki anlamla karşılaşırız: göstermek ve uyarmak. Zeus'un yağmacı bir boğaya veya yırtıcı bir kuğuya dönüşmesi, bu paradoksun somut örnekleridir. Hint tanrıçası Kali, fanileri nasıl korkutacağını iyi biliyordu şüphesiz. Kutsal Kitap'ın genellikle "iyi" tanrısı bile zaman zaman korkutucudur; tıpkı Eyüp'ün farkına vardığı gibi; ya da oğlu İshak'ı öldürmesi emredildiğinde İbrahim'in, İsrailoğulları'nın kara meleği ile güreşirken uyluk kemiğinin çıktığını anlayan Yakup'un farkına vardığı gibi. Ya da Cebrail'in dilsiz ettiği Zekeriya gibi. Kıskanç bir Tanrı'nın kullarını korkutmak için gönderdiği seller, vebalar ve büyük yangınlara ilişkin hikâyeler de cabası. Tanrının varlığını dehşet saçarak gösterdiği anların sayısı hiç de az değildir. Mistiklerin dediği gibi, Tanrı fascinans et tremendum'dur. (Lat. büyüleyici ve korkutucu. –ç.n.)

Bu canavar Tanrı muammasına şairler de şahitlik etmiştir. Mesela W. B. Yeats kutsal olana ilişkin bu rahatsızlık verici muğlaklığı şu apokaliptik imgesiyle yansıtmıştır: "dünyaya gözlerini açmak için Beytlehem'e doğru seğirten çirkin yaratık". Rilke'nin Duino Ağıtları'nın başındaki o meşhur hitabında yankılanan bir hissiyattır bu: "Bütün melekler korkunçtur." Bu ifade ayrıca, Herman Melville'in balinanın —hem Leviathan'dan duyulan korkuyu hem de Yehova'nın aşkınlığını anımsatan— yarı-tanrısal, yarı-demonik beyazlığına ilişkin tüyler ürpertici sözlerini de akla getirir:

Bu beyazlığın sırrını henüz çözemedik ama, nasıl olup da insan ruhunu böylesine cezbettiğini anlayamadık; neden bu kadar tuhaf ve meşum olduğunu — nasıl olup da aynı anda hemmanevi şeylerin en manalı simgesi, daha doğrusu tam da Hıristiyanlığın Tanrısının örtüsü olduğu, hem de zateninsanıen çok ürküten şeyleri daha da ürkütücü kıldığını çözemedik. (Moby Dick, Modern Library, New York, s. 42)

Kutsal-vahşi Ötekiye ilişkin bu temel paradoksu, elinizdeki kitabın çeşitli bölümlerinde, kadim mitlerden Apocalypse now Redux ve 11 Eylül sembolizmi gibi çağdaş kurban anlatılarına dek uzanan örneklerle irdeleyeceğiz.

...

Notlar

(1) Bkz. On Stories, Routledge, Londra ve New York 2002, s. 119-21, 180-1. Burada ele aldığımız postmodern canavar teorilerinin kaynakları için bkz. Michel Foucault, "The Order of Discourse", Untying the Text, R. Yang (haz.), Londra: Routledge, 1981; Türkçesi: Söylemin Düzeni, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Hill, 1987; Andrew Gibson, "Narrative and Monstrosity", Toward a Postmodern Theory of Narrative, 7. Bölüm, Edinburgh: Edinburgh University Press, 1999. Canavar mitlerini "zamanı bastırmak için kullanılan makineler" (ve bunun çelişkileri) bağlamında ele alan etkileyici bir analiz için bkz. Claude Lévi-Strauss, Structural Anthropology, New York: Basic Books, 1963; özellikle de "The Structural Study of Myth" ve "The Effectiveness of Symbols" başlıklı bölümler. Strauss'un en temel tezi, canavarların Doğa ile Kültür (tekten, topraktan ve kaostan mütevellit olan ile ikiden, insan ebeveynlerden ve toplumdan mütevellit olan) arasındaki yapısal ikili karşıtlıklar bağlamında etkinlik gösteren melez yaratıklar olduğudur. Canavarlar hakkında hikâyeler anlatarak, gündelik tarihsel deneyim kertesinde çözemediğimiz —kökenlerimize, zamana, doğuma ve ölüme dair— muammalara simgesel çözümler öneririz. Kısacası canavar mitleri, gerçek sorunlara hayali cevaplar verir. Yapısalın ampirik, düşüncenin madde karşısındaki zaferini simgelerler. Yukarı

(2) Anthony Storr, Feet of Clay: A Study of Gurus, Londra ve New York: HarperCollins, 1997, s. 160. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yankı Enki, "Bu karanlık bize ait", Taraf Kitap Eki, Ekim 2012

Bundan yıllar önce Rasyonalite ve Gotik Roman başlıklı bir makale için üniversite kütüphanesinde rafları karıştırırken karşıma Strangers, Gods and Monsters başlıklı bir kitap çıkmıştı. Yazarı Richard Kearney’i henüz tanımıyordum, ancak kitabın ismi yeterince ilgi çekiciydi. İçindeki bölümlerin başlıklarında geçen kavramlar da kitabın ismi kadar davetkârdı: Hayaletler, Melankoli, Terör, Kötülük, Günah Keçileri, Kurban Etme… Sayfaları çevirdiğimde de şeytan figürlerinden Apocalypse Now filminden çeşitli sahnelere, Edvard Munch’un Çığlık’ından Dürer’in Melankoli’sine kadar sanat eserlerinden örneklerin yer aldığını görmüştüm. Kitap disiplinlerarası bir bakış açısıyla yazılmış, sosyoloji, psikanaliz ve felsefenin iç içe geçtiği, popüler kültürden örneklerle dolu bir kültür çalışması eseriydi.

Orta yol çağrısı

Heyecan verici bir isme sahip bu kitabı birkaç yıl sonra Metis Yayınları’nın yayına hazırlanan eserleri arasında gördüğümde heyecanım daha da artmıştı, çünkü kitabın hâlâ okumadığım bölümleri vardı. Artık güzel bir çeviriyle kitabın geri kalanını okuma şansım da olacaktı. Aradan biraz daha zaman geçti ve en sonunda Richard Kearney’nin bende iz bırakan kitabı Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar: Ötekiliği Yorumlamak ismiyle yayımlandı. Beklenen güzel çeviriyi Barış Özkul yaptı.

Bu kez kitabı elime aldığımda daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptım ve kitabın en başındaki yazar biyografisinden bir satırın altını çizdim. İrlandalı yazarın yaptığı birçok şeyin yanında şöyle bir cümle de yer alıyordu: “Kuzey İrlanda barış antlaşmasının hazırlanmasına katkıda bulundu.” Böyle bir katkı, böyle bir kitabın yazarı için önemliydi. Ne de olsa günümüzün filozofları ya da entelektüelleri eylemlerinden ziyade metinleriyle ön planda oluyor. Hele de böyle farklı disiplinlerin sınırlarını aşıp bir alandan ötekine sıçrayan ve hatta yapılması gerekenin de bu olduğunu iddia eden 21. yüzyıl entelektüelleri, geçmişin temel metinleri ve eylem anlayışlarında takılıp kalan muhafazakârlar tarafından anlaşılır olmamakla, kuramlardan kopyala-yapıştır yapmakla, aşırı eklektik olmakla veya tabiri caizse boş işlerle uğraşmakla suçlanıyor. Richard Kearney’nin de böyle bir içerikle, hatta tam da ötekilik üzerine yazdığı bir kitapla bunlara benzer bir eleştiriyle karşılaşması mümkünken, onun bu kadar hayatın içinden, pratikte insan yaşamına dokunan bir katkısından bahsediliyor olması işte bu yüzden çok önemli. Ötekilik üzerine derdini anlatırken bilimkurgu filmlerinden, Dracula’dan, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’dan ya da Hamlet’ten bahseden bir yazarın; hakiki canavarlarla olan derdini, mitlerdeki, edebiyattaki ve sanattaki canavarlarla birlikte aktaran bir entelektüelin aslında elle tutulur şeylerden bahsettiği ve insanlık için önemli meselelere işaret ettiği buradan belli oluyor. Bu kitap tam da bunun hakkında; kutupları ortadan kaldırmanın, sınırları ve kalıpları ihlal eden düşüncelerin savunulmasının, ötekiyi kucaklamanın, korkuyla yüzleşmenin... Ötekiliği yorumlama imkânlarımızın çokbilmişlik yapmayan, alçakgönüllü bir manifestosu. Kearney’nin deyimiyle bir “orta yol” çağrısı: “Kutuplar arasındaki uzamı keşfe çıkmalı, en yüksek olan ile en alçak olan arasında kalan eşikleri mesken tutmalıyız. Orta yola odaklanmalıyız.”

Tabii bu metinlerin 11 Eylül sonrası metinleri olduklarını da unutmamalıyız. Canavarlarla barışmamızı öğütlüyor Kearney, ama bunu kuramlar eşliğinde söylemenin çok kolay olduğunu biliyoruz. Yine de şunu belirtecek kadar duyarlı yaklaşıyor bu yüzleşme meselesine: “Canavarca eylemler canavarca fanteziler kadar önemlidir. İkisinden de sorumluyuz.” Çözüm önerirken eyleme dönük bir bakışla yaklaşabiliyor konuya, çünkü sorunu sözde değil özde görüyor. Öyle olmasa böyle bir kitap yazılır mıydı zaten?

İçimizdeki canavarlar

Kearney’nin eserinin en önemli ve çağdaşlarından farklı yanı da, modernlik eleştirisi olduğu kadar postmodernlik eleştirisi de sunması. Yazarın aynı orta yol perspektifi burada da devam ediyor. Sonuçta bu kitap iddiası gayet açık olan, beslendiği kuramları baştan belirlemiş olan bir eser. Kearney’nin yapısının temelinde sınırları ihlal eden, eşikte duran, müphem olan kavramlar ya da anlatılarda yer alan kahramanlar var. Özellikle Derrida’dan, Kristeva’dan, Freud’dan, Heidegger’den aktardığı kavramlarla olgunlaşan bir yapı bu.

Bu yapıya göre modern insan canavarlar yaratır, çünkü canavar onun içindedir. Canavarın içinde olduğunu kabul etmedikçe bu korkuyu dışarıdaki bir figüre, hatta bir ülkeye, millete, ırka, dine bile yansıtabilir. Söz konusu bir bilimkurguysa bir uzaylı olarak görürüz onu. Gotik bir romansa bizden uzaklarda kadim bir şatoda yaşayan bir ölü, bir vampirdir bu yabancı. İçindeki hayvan, yani içindeki o derin yarıktan çıkan yabancı bir kurtadam olur. Gündelik hayattaki dehşeti ise bir gün televizyonu açtığımızda uzaklarda bir yerlerde iki dev kuleye giren uçaklarda görürüz. Ya da yakında bir yerlerde oluyordur her şey, ama televizyon ekranı bizi her şeye uzak olarak konumlandırır. Dehşet yanı başımızdadır hâlbuki. Ölüm yakamıza yapışmıştır. Hayvan içimizdedir. Yabancı, sabah baktığımız aynadadır.

Öteki yüceltilmemeli

İşte bu yaklaşımının yanında ötekiliği yorumlarken bir yandan postmodernlik günahını çıkarmak da istiyor Kearney. Ötekiyi kucaklamak demek onu yüceltmek olmamalı ona göre. Çünkü burada öteki dediğimiz o dünya aslında “ben”den bağımsız bir küme değil. Öteki, madalyonun diğer yüzü, bir şeylerin altı, bir şeylerin ardı, bir şeylerin arkası… Benden ötekiye giden yolla ilgileniyor Kearney, daha doğrusu gidemeyen, gidilemeyen, bir türlü çıkılamayan o yoldan bahsediyor. O yüzden “ben”e karşı ötekinin saflarında durmak değil mesele. “Tapınılacak yeni bir şey” ya da “ötekinin fetişleştirilmesi” kaçınılması gereken bir şey bu bağlamda. “Her iki uç da yabancıların hem içimizde hem de ötemizde olduğu gerçeğini gözardı eder,” diyor, böylece modernliğe daha fazla yer ayırarak yaptığı eleştiriyi aynı biçimde postmodernliğe de yöneltmiş oluyor.

Uzun lafın kısası, yabancılar, canavarlar ve tanrılar hep vardı ve var olmaya devam edecekler. Bizim yapabileceğimiz birçok şey var ama önce bir adım atmak, hem de karanlığa doğru, korkutucu olduğunu bildiğimiz bir adım atmak gerekiyor. Bu kitabın gösterdiği üzere, o adımı atmamak daha dehşetli sonuçlara yol açıyor çünkü. Prospero’nun Caliban’a söylediklerini aktarıyor Kearney: “Bu karanlık şey bana ait, kabul ediyorum.” İşte bunu söylemekle işe başlamak gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

Şener Şükrü Yiğitler, "Habis yaratıklar külliyatı", Radikal Kitap Eki, 22 Mart 2013

“Bana ejderhaların var olmadıklarını söyledin. Sonra da onların mağarasına götürdün” diye eski bir deyiş var Batı geleneğinde. Richard Kearney biraz farklı bir tutumla daha en baştan bize yabancılar, tanrılar ve canavarların var olduğunu söylüyor, ancak bunları göstermek için bizi “vahşi şeylerin olduğu yere” götürme zahmetine girmiyor. Kilise duvarlarından sinemanın kült filmlerine, yüksek edebiyattan popüler kültüre kadar habis yaratıklar külliyatı dökümünü önümüze koyuyor. Kearney, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar’da bizleri yabancılar, tanrılar ve canavarlara karşı daha misafirperver olmaya davet ediyor.

Günah keçisinin soykütüğüne gidildiğinde “öteki” figürünün tanımlanması konusunda çelişkili yorumlar olduğu görülür. Günah keçisi, kurban etme hukukuna uygun seçilmelidir ve elbette hem kutsal hem profan hukuk bize onu yabancılar arasında aramamızı emreder. “Öteki”nin kimlik inşası “Ben”in konumuna göre yapılır. Julia Kristeva’nın “sanat, din ve psikanaliz”e içkin gördüğü yabancı sorununa Kearney, felsefi bir yanıt bulma arayışındadır. Batılı filozofun sanat ve dinin kültürel bilinçdışına ittiği yabancı, karanlık tarafa geçtikten sonra onu tarif edebilmek kurucu mite dönmekle mümkündür ancak. Burada, ilk olarak “babasını hadım eden ve kendi çocuklarını yemeye çalışan canavar Saturnus” çıkar karşımıza. Mitten popüler kültüre uzanan bir Yakup merdiveninde liste oldukça kalabalıktır: Sfenks, Minotaurus, Leviathan, Aziz George’un Ejderhası, Grendel, Moby Dick, Vampir, Frankenstein ve Alien.

Tarifsiz bir kutsal emir

Bütün canavarların en kutsalı olan tanrı imgesi de kurban ayinleriyle doyurulmayı bekleyen yüce bir varlığa işaret eder. Ancak burada bir soru sorar Kearney: “İbrahim’e İshak’ı öldürmesini emreden ses ile bunu yasaklayan sesi nasıl ayırt edeceğiz?”

Mutlu bir topluma ulaşılması için ödenmesi gereken bedel yabancının dışlanmasıdır. Girard gibi çağdaş yorumcuların, Dionysosçu ayinlerdeki kurban etme ritüelinin Yahudi-Hıristiyan gelenek tarafından insandan hayvana dönüştürüldüğü savını Kearney, Kenaniler, Yahudi olmayanlar, Yahudiler, heretikler, cadılar, Hıristiyan olmayanlar ve yeni kıtaların keşfinden sonra “ahlaksız” yabaniler gibi insan figürlerine uygulanan toplu infaz hareketleriyle çürütür. “Himmler, Yahudileri katletme emrinin ‘tarifsiz bir kutsal emri’ andırdığını iddia etmiştir.”

Yukarıda sıralanan öteki figürlerinin her biri birer “tekinsizlik” kaynağıdır. Heidegger ve Freud’un tanımlamaları da toplumun endişelerine aşağı yukarı tekabül eder. Buna göre tekinsiz, kişisel, toplumsal veya daha bütüncül bir güvenlik duygusunu istila eden, kendimizi evimizde hissetmemizi engelleyen şeydir. Neyse ki, yabancıların olduğu her yerde “Ben”i koruyan ve meşrulaştıran bir tanrı figürünün inayeti söz konusudur. Ulusal çıkarlar tehlikeye girdiği anda refleksif bir düşmanların doğması tesadüf değildir: “Kristall-nacht ve Auschwitz, göstermelik Sovyet duruşmaları ve gulaglar, Mao’nun kültür devrimi ve Tiananmen Meydanı, McCarthy’nin kara listeleri ve Reagan’ın Yıldız Savaşları (Stratejik Savunma Girişimi), Küba’ya uygulalan ambargo (…) İkiz Kuleler ve Afganistan’da patlayan bombalar” tarihin altın sayfalarına geçecek, “öteki” olana karşı tanrısal cevazla verilmiş mücadelelerdir.

Yabancı düşmanlığının Türkiye gibi ülkelerdeki tezahürlerinin anlaşılması için okunması gereken, Platon’dan Heidegger’e, Shakespeare’den Joyce’a uzanan Kearney’in bu bol referanslı eserini Türkçeye kazandıran Barış Özkul da özenli çevirisiyle takdiri hak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, "Günah Keçisi, Heidegger mi?", Radikal Kitap Eki, 5 Ekim 2012

Günah Keçisi, Heidegger mi?

20. yüzyıldan sonra, “canavarlıktan” değil de “canavarlardan” veya “tanrı”dan değil de “tanrılardan” bahsetmek bir tuhaf değil mi? “Yabancılar” terimi olmasa, Tanrılar ve Canavarlar adının, antik Yunan ile Avrupa Ortaçağına ait masal veya alegorik metinler üzerine yapılmış filolojik bir çalışma olduğunu düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, filolojik bir çalışma değil, felsefi bir irdeleme. Filolojik bir çalışma değil ama irdelediği örneklem alanını hesaba kattığımızda, felsefenin de kültürel incelemelerden etkilenmiş olduğu gösteren bir çalışma.

Kearney’e göre, yabancılar, tanrılar ve canavarlar “aşırılık deneyimlerinin” simgelerini dile getirmektedirler. Yani Kearney, bu kavramların dile getirdiği varlık durumlarını değil, tam tersine bu kavramların işaret ettiği simgelere, bu simgelerin kültürel bilinçdışımızda devam ettiğini söylediği anlamlara bakıyor. Örneğin “yabancı” derken “kendilerini başkaları üzerinden, başkalarıyla karşıtlıklarına göre tanımlamaya çalışan insanlar için bir sınır deneyimini” kastediyor. “canavarlar” derken, “egoya hiçbir zaman tümüyle hâkim durumda olmadığını hatırlatan aşırı sınır deneyimini” kastediyor. Ona göre, “benliğin asla güvencede olmadığını hatırlatması” bakımından canavar simgesi günümüzün en önemli anlatısını dile getiriyor. Kearney’in dikkat çekici analizlerinden biri, “Terör Üzerine” bölümünde ortaya çıkıyor. Kearney, 11 Eylül 2001 “terörünü”, bir yandan canavarlık simgesi üzerinden analiz ederken, diğer taraftan bu “terör”le başlayan savaşın bir ‘postmodern din savaşı’ olduğunu söylüyor. Bir felsefecinin saptaması olması bakımından oldukça önemli bir yargıdır bu. Ancak bu yargının, Kearney’in temsil ettiği felsefi düzlem üzerinden dile getirdiğini de belirtmek gerekir. Kearney’in, 11 Eylül’e gelen günlerde, gerek sinemada ve gerekse plastik sanatlarda “canavar” temasının yaygınlaşmasını konu edinmesi oldukça dikkat çekici. Başka bir deyişle aydınlanmanın bilinç alanından devre dışı bıraktığı canavar simgesinin tekrar döndüğünü ileri sürüyor Kearney: Canavarlar, “sınırlara meydan olurlar. Bizim gidemediğimiz yerlere gidebilen liminal yaratıklardır onlar. Kim olduğumuzu bilmediğimizi hatırlatırlar bize.” Bunlar oldukça olumlu yorumlardır. Burada Kearney’in üzerinde pek durmadığı ama son on yıl içinde sayısı hızla artan filmlerin “canavar” filmleri değil, tam tersine ‘canavarlık’ veya ‘yamyamlık’ filmleri olduğunu ayrıca ve özellikle belirtmek gerekir.

Öncelikle söylemek gerekir ki, Kearney’in kitabı, birden fazla katmanı olan bir kitap. Kearney, öncelikle “yabancı”, “günah keçisi”, “yabancı ve öteki”, “kötülük ve gece”, “terör”, “Hamlet’in hayaletleri”, “melankoli”, “Tanrı ve khora” ve “22. Yüzyılda inanç ve felsefe” gibi ontolojik zeminde yer alan problematik durumları epistemolojik bağlamda irdeliyor. Başka bir deyişle bunları birer varlık durumu olarak değil, kültürel bilinçdışımız vasıtasıyla geçmişten gelen semboller olarak ele alıyor. Örneğin ona göre, melankolik imgelem, Heidegger’in ileri sürdüğü gibi, insanı “sahici hale getiren bir deneyim” veya “sahici bir içgörünün ön koşulu” olarak değil, Kristeva’nın ileri sürdüğü gibi, soykütüğü mitolojide bulunan, “delilik ve ümitsizliğin uç noktalarıyla tutuştuğu bir mücadele” durumudur.

Richard Kearney için, Levinas, Derrida ve Ricœur üçlüsünün tilmizi diyebilir miyiz? Bence daha fazlası, kendi ifadesiyle söylemek gerekir ise, Kearney, Yahudiliğe gönül vermiş modern düşüncenin bu üçlü saç ayağının bir ‘savaşcısı’ ve polemikçisi. Kitabın “teşekkür” bölümünde, Kearney’in, buradaki denemeler henüz taslak halinde iken yol gösterici önerilerinden dolayı Levinas, Derrida, Ricœur, Bernasconi, Kristeva’ya teşekkür ettiğini gözden kaçırmayalım. Başka bir deyişle Kearney, Levinas, Derrida ve Ricœur’e, düşüncelerinden dolayı gönül vermiş bir felsefe adamı. Dolayısıyla denilebilir ki, Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, kıta Avrupa’sında, felsefi gerilimin nereye kaydığını göstermesi bakımından ilginç ve bir o kadar da önemli bir kitap. Antik Yunan kültürü ile Heidegger felsefesi, hedef tahtasında.

Bu bağlamda, Kearney’in, ulus-devlete ilişkin analizi dikkat çekici. Ona göre, ulus-devletin sınırları, “yurttaşları içerde, yabancıları ise dışarıda tutacak şekilde düzenlenip denetlenir. Ulusal güvenlik, ulus-devleti karantina altına alır, topraklarına izinsiz girmeye çalışanlardan koruru. Kısacası kimlikle ilgili düşüncelerin çoğu, bir başkalık kavrayışına göre inşa edilmiştir.” Felsefi bakımdan dikkat çekici olan, Kearney’in, bu durumun nedenini Antik Yunan felsefesinde buluyor oluşudur. Ona göre, Levinas ve Derrida’nın dikkat çektiği gibi, bunun kökeninde, “aynilik” düşüncesini “başkalık” düşüncesinden daha el üstünde tutan Yunan-Roma düşüncesi yer alır.

Yahudi-Hıristiyan düşünürlerinin Antik Yunan felsefesiyle mücadelesi hiç bu denli açık seçik ve polemik düzeyinde açığa çıkmamıştı. Kearney, Heidegger’i, “kadim bir Yunan kavramını” öne sürdüğü kabul edilemez görür. Denilebilir ki asıl polemik kitabın “”Son Tanrılar ve Son Şeyler” adlı final bölümünde ortaya çıkıyor. Bu bölümde, Kearney’in özellikle Heidegger’in tanrı anlayışı üzerinde durması, dikkat çekici olması bakımından aslında rastlantısal değildir. Ona göre, Heidegger’in teolojik yaklaşımında, tektanrıcı Vahye karşı Yunan paganizmi daima daha ayrıcalıklı konuma sahip olmuştur. Heidegger’in tanrı anlayışının, ne “Vahyin tanrısıyla” ne de “çarmıhın diniyle bir alakası” vardır. Yaşadığımız çağı ateist bir çağ olarak niteleyen Kearney’e göre, Heidegger, “Musa’nın ya da İsa’nın Tanrı krallığı arayışından ziyade, ‘başka bir başlangıca’ yönelmiştir.”

Kearney’in bu yaklaşımı, dayanak noktasını kuşkusuz Levinas, Levinas, Derrida, Buber, Ricœur Ricœur gibi düşünürlerden alır. Kearney, Ricœur’ün Heidegger ve Tanrı Sorunu adlı kitabın atıfta bulunarak şu alıntıyı yapıyor: “Heidegger’de beni çoğu zaman şaşırtan şey, Musevi fikriyatıyla hesaplaşmaktan sistematik bir biçimde kaçınmasıdır. İncil ve Hıristiyan teolojisinin esasları üstüne kimi zaman düşünür, ama Yunan söyleminin mutlak ötekisi olan Musevi geleneğinden her zaman kaçınır. (…) Niçin Hörderlin üzerine düşünürken Yeremya veya Mezmurlar üzerine düşünmeyecekmişiz?”

Ahlaki olmayan bir durum var: Ricœur, kuşkusuz, Heidegger’in, felsefi olarak da ‘nazi kafalı’ olduğunu, gizli olarak ileri sürüyor. Ricœur’ün Kutsal Kitap Yorumbilimi ile Heidegger ve Tanrı Sorunu adlı kitapları da Türkçeye çevrildiğinde sanırın taşlar yerine oturacak.

Yakın bir gelecekte Nazizmin de ateizmin bir sonucu olduğu ileri sürülür ise sanırım buna da şaşmamak gerekecek.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.