Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-883-5
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ruh İşbaşında
Yabancılaşmadan Otonomiye
Özgün adı: The Soul at Work
From Alienation to Autonomy
Çeviri: Fırat Genç
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2012

Ruh İşbaşında kendisini "psikopatoloji" alanında yapılmış bir deney olarak görüyor ve kolektif ruhumuzda bir şeylerin nasıl ele geçirilmiş olduğunu tarif ediyor: ağır, kalın, opak, engelleyici bir dünya hali.

Bifo'nun yanıtlamak istediği soru şu: İşçilerin kapitalist üretim örgütlenmesi karşısında duydukları yaygın "yadırgama" haliyle nitelenen 1960'ların işçi mücadelelerinden işin psikolojik ve duygusal yatırımların merkezi alanı haline geldiği, hatta bu yeni libidinal ekonominin insanlarda ani paniklerden kitlesel depresyonlara bir dizi kolektif patolojiye neden olduğu bugünkü duruma nasıl geldik?

Nasıl oldu da işçilerin gücünün işi reddetmeleriyle, kapitalist süreçlerden özerk olmalarıyla ve kendi örgütlenme biçimleriyle tanımlandığı 1960'ların ve 70'lerin toplumsal antagonizmalarından çıkıp, işin kimliğimizin merkezi öğesi haline geldiği, yalnızca ekonomik anlamıyla sınırlı kalmayıp benliğimizin kuruluşunda hayati bir unsura dönüştüğü son yılların deneyimine geldik?

Kısacası, nasıl oldu da işten kaçarken onunla özdeşleşir olduk?

İÇİNDEKİLER
Önsöz: Ruh Grevde, Jason Smith
Giriş
1. 1960'ların Düşüncesinde Emek ve Yabancılaşma
2. Ruh İşbaşında
3. Marazi Ruh
4. Eğreti Ruh
Sonuç
Depresyonun Ortaya Çıkışı
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 19-22.

Bu kitapta tartışmaya açmak niyetinde olduğum "ruh" tabiri tinden farklı bir şeydir. Ruh, biyolojik maddeyi canlı bedene çeviren hayat nefesidir.

Ruhu maddeci bir yolla tartışmak istiyorum. Spinoza'nın söylediği gibi, ruh bedenin yapabilecekleridir.

Sanayi toplumlarının oluşumuyla ortaya çıkan özneleşme süreçlerini tarif etmek isteyen Michel Foucault, modernitenin hikâyesini, bedeni toplumsal üretim makinesine tabi kılma kapasitesine sahip kurumların ve araçların inşa edilmesi yoluyla bedenin disiplin altına alınmasının hikâyesi olarak anlatır. Sınai sömürü bedenler, kaslar ve kollar üzerinden çalışır. Bu bedenler canlı, hareketli, zeki ve reaktif değilse hiçbir değer taşımazlar.

Gösterge-kapitalizmi (semiocapitalismo) adını verdiğim post-Fordist üretim tarzının ortaya çıkışıyla birlikte, değer üretiminin öncelikli araçları zihin, dil ve yaratıcılık olmuştur. Dijital üretim alanında sömürünün esas kaynağı, işe hasredilen insan zamanı tarafından üretilen semiyotik akıştır.

Bu anlamda gayrimaddi üretimden bahsedebiliriz. Dil ve para, birer metafordan ibaret olmasalar da gayrimaddidirler. Hiçbir şeydirler, ama her şeyi yapabilirler: Hareket ettirirler, yerinden ederler, çoğaltırlar, yok ederler. Dil ve para gösterge-kapitalizminin ruhudur.

Foucault'nun giriştiği soybilim çalışmalarını bugün de devam ettireceksek, kuramsal anlamda dikkatimizi zihinsel reaktivitenin otomasyonlarına, dile ve muhayyileye, yani zihin emeğinin Internet döneminde tecrübe ettiği yabancılaşmaya ve güvencesizleşmeye/eğretileşmeye kaydırmalıyız.

Kitap boyunca 1960'larda hâkim olmuş olan Marksist dili yeni baştan incelemeye, bu dilin postyapısalcılık, şizoanaliz, siberkültür gibi başka dillerle ilişkisi babında canlılığını yeniden tesis etmeye çalışacağım.

"Ruh" tabiri bahsedilen tarihsel dönemin söz dağarında yer almasa da ben sözcüğü yabancılaşma meselesine atıfta bulunan pek çok sorunun çekirdeğine temas etmek için –metaforik, hatta biraz da ironik anlamda– kullanacağım. Yabancılaşma Hegelci görüşe göre insanın özüyle faaliyeti arasındaki ilişki üzerinden tanımlanırken, İtalyan İşçiciliği'nin materyalist yorumunda yabancılaşma insan zamanıyla kapitalist değer arasındaki ilişkidir, yani hem bedenin hem de ruhun şeyleşmesidir. Yirminci yüzyılın Hegelci-Marksist geleneğinde yabancılaşma mefhumu bilhassa bedensellikle insan özü arasındaki ilişkiye atıfta bulunur. Hegel'e göre "yabancılaşma" sözcüğü (Entäusserung), ötekine dönüşen kendiliğe, Varlık'la varoluş arasındaki tarihsel ve dünyevi ayrıma atıfta bulunur.

Marx'ta ise kavram, hayatla emek, işçilerin fiziksel etkinliğiyle insanlıkları, insan olarak özleri arasındaki ayrıma işaret eder. 1960'ların radikal felsefesinin temel kaynağı olan 1844 Elyazmaları'nın yazarı genç Marx yabancılaşma mefhumuna merkezi rol atfeder.

Marx'ın dilinde, Hegel'de de olduğu gibi, yabancılaşma (Entäusserung, alienazione) ve yadırgama (Entfremdung, estraneità) aynı süreci iki farklı bakış noktasından tanımlayan terimlerdir. İlk sözcük, bilincin sermayenin tahakkümü bağlamında nesne karşısında hissettiği anlam kaybını tanımlarken; ikincisi, bilinçle dışsal sahne arasındaki karşılaşmaya, tam da bilincin işe bağımlılığını reddetmek üzerinden özerk bir bilincin yaratılmasına atıfta bulunur.

İtalyan İşçiciliği o yıllarda hâkim olan Marksist düşünceyi tersyüz eder: İşçi sınıfı artık yabancılaşmanın edilgen bir nesnesi değil, kapitalist toplumun önüne koyduğu çıkarlar karşısında duyduğu yadırgamadan başlayarak yeni bir topluluğu inşa etme kapasitesine sahip bir reddedişin etkin öznesidir.

Böylece yabancılaşma, insanın sahiciliğinin yitip gitmesinden ziyade, kapitalist çıkarlar karşısında duyulan yadırgama olarak anlaşılır. Buna göre nihai insani ilişkinin –emek ilişkilerine düşman bir mekânda– inşa edilmesinin gerek koşulu da bu yadırgama durumudur.

Fransız postyapısalcılığı bağlamında ise klinik yabancılaşma mefhumuna dair geleneksel görüşün baş aşağı edildiğini görürüz: Félix Guattari, psikiyatrinin kendilik bilincinin ayrılması ve kaybı olarak gördüğü şizofreniyi yeniden düşünme işine girişir. Buna göre şizofreni, bilincin ayrılmasının edilgen sonucundan ziyade çoklu, çoğalan, göçebe bir bilinç biçimidir.

Bu kitapta 60'lı yılların Yabancılaşma ve Bütünsellik gibi Hegelci kavramlarını biyopolitika ve arzunun psikopatolojileri gibi kavramlar üzerine inşa olmuş olan günümüz kavramsal çerçevesiyle mukayese etmek istiyorum.

Birinci bölümde muradım 1960'larda felsefeyle emek kuramları arasındaki ilişkiyi tasvir etmek. Hegelci Rönesans ve Eleştirel Teori dalgası esnasında sanayi emeği yabancılaşma kavramı üzerinden değerlendirilmiş ve sanayi işçilerinin sömürü karşısında giriştikleri isyan yabancılaşmanın tersine çevrileceği bir sürecin başlangıcı olarak görülmüştü.

Kitabın ikinci bölümünde çalışma süreçlerinin ilerleyen bir biçimde zihinselleşmesini ve bu durumun neticede ruhu nasıl köleleştirdiğini değerlendireceğim. Ruh işbaşında: Yabancılaşmanın yeni biçimi tam da budur. Arzulayıcı enerjilerimiz müteşebbis olma hülyalarıyla tuzağa düşürülüyor, libidinal enerjilerimiz ekonominin kuralları uyarınca düzenleniyor, dikkatlerimiz sanal ağların eğretiliğinde hapsoluyor. Zihinsel faaliyetin her bir parçası sermayeye dönüşmek zorunda bırakılıyor. Bu bölümde Arzu'nun nasıl değerlenme sürecine yönlendirildiğini ve ruhun iş süreçlerine tabi kılınmasının yarattığı psikopatolojik sonuçları ortaya koyacağım.

Üçüncü bölümde bir kez daha kimi radikal kuramların idealist Yabancılaşma kavramından analitik psikopatoloji kavramına evrilmesinin izlerini süreceğim. Arzu felsefesiyle (Deleuze ve Guattari) Simülasyon felsefesini (Baudrillard), aralarındaki farkları ve ortaklıkları vurgulamak adına, mukayese edeceğim.

Dördüncü bölümde niyetim emeğin –özellikle de bilişsel emeğin– güvencesizleşmesinin/eğretileşmesinin izlerini sürmek, dilin ve duygulanımların biyopolitik manada tahakküm altına alınışının sonuçlarını ortaya koymak.

Sonuç bölümünde ise Küresel Ekonomi denilen entegre psiko-mekanik organizmanın şu günlerde yaşadığı çöküşü yorumlayacağım. Yakın zamanda gerçekleşen finansal çatlağı takiben başlayan bu çöküş, ruhun özerk olduğu ve özgürleştiği yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Halûk Sunat, ''Ruh İşbaşında, sol entelektüel ‘yabancılaşma’'', 27 Şubat 2013

1948 doğumlu İtalyan Marksist kuramcı Franco Berardi, bir aktivist olarak ‘otonomcu’ gelenek içinde yer alıyor. Özellikle de, sanayi sonrası kapitalizm koşullarında medya ve enformasyon teknolojilerinin önemini vurgulayan çalışmaları ile tanınmış.

Kitabının hemen ‘Giriş’inde, “Bu kitapta tartışmaya açmak niyetinde olduğum ‘ruh’ tabiri tinden farklı bir şeydir. Ruh, biyolojik maddeyi canlı bedene çeviren hayat nefesidir... Spinoza’nın söylediği gibi, ruh, bedenin yapabilecekleridir,[1]der,Berardi.

Böylelikle, daha ilk adımda, canlandırıcı nefesini ‘hayat’tan tedarik eden bedenin ‘hâlet-i rûhiyyesi’nin merkeze alındığı bir açılımla karşı karşıya olduğumuzu; ‘ruh ve beden’i bir ve aynı şeyin değişik görünümleri olmak suretiyle (yani, birbirinden koparmadan) ‘töz/sellik (‘sonsuz doğa’) içinde mütalaa eden Spinozacı pratik felsefe penceresinden hayata bakacağımızı anımsatır bize.

Bir önceki yazımda, genç Marx’ın yabancılaşmayı nerede tespit ettiğini ve tanımladığını aktarmıştım. Benim Ruh İşbaşında’dan söz etmekteki muradımsa, ‘sol’ kimliği –Marksist anlamda- temellendiren ‘üretim-ilişkisel’ kalkış noktasının (belirleyiciliği hangi kertede ve nasıl, tartışılır) tedavülden kalktığını söylemenin yersiz olduğuna; değişen (kapitalist) üretim-ilişkisel süreçlerin (solun eleştirel ilk kalkış noktası olan) ‘yabancılaşma’ olgusunu ortadan kaldırmadığına; olsa olsa, yaşanışını –daha da vahim boyutta olmak üzere- dönüştürdüğüne; o demektir ki, şu dünya ahvalinde, solun sağdan kendisini ayırt ettirecek bir anlam ve işlevinin kalmadığını söylemenin de yabancılaşmanın bir başka tezahürü (‘sol entelektüel yabancılaşma’) olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmek idi.

Berardi, ‘Modern entelektüel’ başlığı altında, ‘Aydınlanma’ geleneği içindeki entelektüelden söz ediyor: “Aydınlanma düşüncesinde, entelektüel, toplumsal koşullarıyla tanımlanmaz, evrensel bir değerler sisteminin taşıyıcısı kabul edilir. Aydınlanmanın entelektüele atfettiği rol –rasyonelliğin hayata geçirilmesi yoluyla- insan haklarına, eşitliğe ve hukukun üstünlüğüne saygıyı tesis etmesi ve garanti altına almasıdır. (…) Entelektüel, herhangi bir bağdan azade düşüncenin garantörü, evrensel insan rasyonalitesinin ifadesidir. Bu anlamda da demokrasinin garantörüdür.” [2]

Entelektüelin evrensel konumlanışı, sanırım, bize, kendi siyasal coğrafyamızda ‘sol’ entelektüel kimlikten söz ederken, ‘bize özgülük’ten (‘bize mahsus’luktan) bağımsızlaşarak konuşma sorumluluğunu da yükler. Bu, işin, benim kaygımla ilgili boyutu; Berardi, asıl, entelektüelin ‘rasyonalite’ üzerinden (yani, Aydınlanmacı geleneğe yaslanarak) hayata müdahil oluşunun, ‘bilgi’ye haddinden öte -hayatı yapılandırıcı- bir güç vehmedişin örneği olduğuna da işaret edecektir –ki, Feuerbach Üzerine Tezler’in 11.si de ona delalet etmektedir (“Bugüne kadar filozoflar yalnızca dünyayı farklı biçimlerde yorumladı; halbuki mesele onu değiştirmektir”).

O anlaşılmaktadır ki, “Marksist entelektüeller kendilerini sınıfsız bir toplumu ortaya çıkaracak tarihsel sürecin enstrümanı olarak” [3] görmüşler; ‘komünist proje’yi de, doğru/isabetli tespitin (‘kuram’ın/ ‘bilgi’nin) dünyayı değiştirici gücüne havale etmişlerdir: Sınıf hegemonyası ve ücretli emek ilga edilmelidir! Şimdi; ‘sol entelektüel’ kimlik denen şeyi (kendisini ayırt ettirici) bu temel vasfa sınırlar ve tarihsel/olgusal örnekleri içinde sınıfta kaldığını söylersek, yanlış bir şey söylemiş olmayız. Bunu ben de (‘kuyerel’e de verdiğim makalemde) işlemeye çalışmıştım: Sınıfta Kalmamak İçin ‘Psikanalitik Duyarlıkla’ İdeolojik İkmal. Ancak; ‘ideoloji’nin (‘ideoloji pratik’in), ihmal edilmiş o yollara akıtılabilmesi (ya da, o güzergâh boyunca mütalaa edilebilmesi) için, solu sol yapan temel değerlerden hareketle ‘ikmal’i gerçekleştirmek gerektiği gerçeğini de unutmamak şartıyla. (Geçerken hatırlatayım, yine Tezler’de Marx, gerçekliğin, salt ‘somut’ olarak değil, ‘insan faaliyeti’nde –pratikte- somutlanan şey olarak değerlendirilmesinin de ‘materyalizm’e dahil olduğunu [Tezler, I] vurguladıktan sonra, misal, Tezler III’te de, şunları söyleyecektir: “İnsanların hal ve şartlarla terbiyenin mahsulü olduklarını, binaenaleyh değişik insanların değişik hal ve şartlarla değişik terbiyenin mahsulü olduklarını söyleyen materyalist doktrin, hal ve şartları değiştirenin insanlar olduğunu ve bizzat terbiyecinin de terbiye edilmesi gerektiğini unutuyor. (...) Hal ve şartlardaki değişmeyle insan faaliyetindeki değişmenin birbirine uygunluğu ancak inkılâpçı [devrimci] pratik olarak tasavvur olunabilir ve rasyonel bir şekilde anlaşılabilir”. [4]

Evet; Marx, yabancılaşma tespit ve tanımını, ‘endüstriyel kapitalizm’ koşullarında yapmıştı. İşçinin, belli bir mekân ve zamanda üretimde bulunduğu, emeğin tekrara dayalı döngüselliği içinde sömürüldüğü koşullarda. Marx’ın, ürünün değerinin, ‘toplumsal olarak o ürünü üretmek için gerekli emek zamanı’ ile ölçümlenip sabitlenebileceğini öngördüğü zamanlarda. İşçilerin, işyeri komitelerinde, politik örgütlerde ya da sendikalarda sermayeye karşı örgütlenip toplumsallaştıkları zamanlarda.

Sınıf çelişkisinin (dolayısıyla, çatışmanın) daha doğrudan, daha somut yaşandığı koşullarda, yabancılaşmayı tanımlama ve müdahale menzili daha kısa idi –aşikâr. O görünürlüğü içinde ‘devrimci politika’ da daha çelişki odaklı ve anlaşılabilirdi. Lakin, temel çelişki (emek-sermaye ilişkisi) esasta değişmemekle birlikte, üretim süreçleri, emek gücünün istihdamı ve emeğin üretken nitelikleri giderek değişti/dönüştü. Kapitalizm kendi doğasına sadakatle ‘evrimleşti’. Burada, mesele, sosyalistlerin/komünistlerin evrimleşememeleri, kendi sınıfsallıklarına vuran siyasi ve iktisadi kapitalizm dalgalarına, sınıfsal/nesnel duruma içkin olduğu öngörüsü ile yattıkları ‘devrim’ hülyalarında yakalanmaları idi –kanımca (Tezler III’ten çakılmış, ‘sınıf’ta kalınmıştı bir bakıma).

Günümüz post-endüstriyel koşullarında, zorunlu emek zamanı azaldı. Makinelerce ikame edilen (ki, zihinsel emeğin simülasyon örnekleridir bu makineler) ya da sendikasız, vahim derecede düşük ücretlerle çalışan dünyanın ücra köşelerindeki işçi yığınlarınca üstlenilen sınai işlerin önemli bir kısmı (birinci dünya ülkelerinde) ortadan kalktı. Gelişen teknoloji ile serbest kalan (açığa çıkan diyelim –kimyasal bir tepkime gibi) emek gücünün bir bölümü, yaşanan politik kırılmalarla da birlikte memnuniyetsizce kayıplı koşullarını kabullendi (“[y]edek sanayi ordusu küreselleşmeyle birlikte muazzam biçimde büyür, bu da ortak bir siyasal gücün yaratılmasını son derece zor bir hâle sokar. Diğer bir deyişle, kolektif muhayyilenin infilakı, müşterek bir muhayyel evrenin biçimlenmesini neredeyse imkânsız kılar” [5]), bir bölümü ise, ‘siber uzama ve zamana’ savruldu. [6] Kapitalist dünyadan söz ediyorsak eğer, İkinci Büyük Savaş sonrası gelişen ‘sosyal demokrasiler’ ve ‘sosyal devlet’le birlikte ‘klasik liberal demokratik’ koşullar da aşıldı –gözden düştü. İnsanın, kendi, öteki ve nesneler dünyası ile ilişkisinin, bütünlük ve derinlik duygusunun yittiği, varoluşsallığın ‘hipergerçeklik’ katında tarumar olduğu ‘neoliberal’ günlere geldik dayandık.

İşte, bu (neoliberal küresel/mahalli) ahvalde, ‘sol’un, ‘sağ’ın belirleyiciliği ve kuşatıcılığında hükümsüz ve münasebetsiz olduğunu söylemek, sol gelenekten geliniyorsa eğer, yaşanmakta olan ‘yabancılaşma’nın günümüzdeki ‘sol entelektüel’ karşılığı olsa gerek.

Notlar

[1] Ruh İbaşında/ ‘Yabancılaşmadan Otonomiye’/ Franco ‘Bifo’ Berardi, çev. Fırat Genç, s. 20.Metne dön
[2] A. g. y., s. 25.Metne dön
[3] A. g. y., s. 26.Metne dön
[4] Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu [F. Engels], ‘Feuerbach Hakkında Tezler’ [1845, Karl Marx], çev. C. Karakaya, Sosyal Y. Bu arada, 1844 Elyazmaları’nın da, ancak, 1957’de (Werke, Dietz Verlag, Berlin) yayımlanmış olduğunu hatırlatalım.Metne dön
[5] Ruh İşbaşında/ s. 66. Ya da, “[s]ermayenin yersiz yurtsuzlaşması, işçilerin kendi topluluklarını kurmaları için gereken zamandan çok daha çabuk gerçekleşti” (a. g. y., s. 82).Metne dön
[6] Bilişsel/iletişsel ağın zihinsel emek gücünü tümzamanlı olarak kuşatışına değinen Berardi şöyle söyler: “Bilişsel emek âleminde neler oluyor? Nasıl oluyor da bu yeni tür işçi, emeği hayatının en ilgi çekici parçası addediyor, işgünlerinin uzamasına karşı çıkmadığı gibi, kendi iradesiyle uzamasını dahi tercih edebiliyor?” (a. g. y., s. 77).

“Gündelik hayatta erosun yitip gitmesinin bir sonucu, kişinin arzusunu, ötekini rekabetin kuralları uyarınca –yani bir tecrübe, haz ve zenginleşme olarak değil de tehlike, yoksullaşma ve sınırlanma olarak- algılamaya alışmış bireylere narsisistik takviye temin eden yegâne yer olarak işe yatırmasıdır” (a. g. y., s. 77-78).
“İş karşısında yeni bir memnuniyet hasıl oldu, çünkü ekonomik olarak hayatta kalmak giderek daha zor bir hal alıyor, gündelik hayat giderek yalnızlaşıyor. Metropoliten hayat o denli üzücü bir halde ki, onu para karşılığı satmaktan asla yüksünmüyoruz” (a. g. y., s. 80).
“Komuta işlevi bundan böyle fabrikada konumlanan hiyerarşik bir dayatma değil, emek zamanın her parçasına sızan, her kademeye yayılmış yersiz yurtsuz bir işlevdir. Ağ iletişiminin hiyerarşik olmayan karakteri tüm bir toplumsal emek döngüsünde hâkim hale gelir. (...) üretim eylemi üzerinde doğrudan ve iradi bir komuta güden bir önceki dönemin formel hiyerarşileri biçiminde olmasa da yeni ve gelişmekte olan bir bağımlılığın üzerini gizleyen ideolojik bir kurgudur” (a. g. y., s. 84).
“Endüstri işçileri, sürekli olarak performe ettikleri üretim edimi karşılığında ücret alabilmek için günlerinin sekiz saatini belirli bir yerde gerçirmek zorundaydılar. Üretimin hareketliliği işçileri zamanda ve mekânda hareketsiz kılan montaj hattıyla mümkün olmuştu. Enformasyon işçileri ise siber uzayda sürekli hareket halindedirler. (...) Cep telefonları sermayenin rüyasını gerçek kılıyor; üretim döngüsünün ihtiyaç duyduğu anda her bir zaman atomunu massediyor. İşçiler bu şekilde tüm günlerini sermayeye sunuyorlar, ancak sadece zamanlarının hücreselleştirildiği anlar için ücret alıyorlar” (a. g. y., s. 85).Metne dön

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.