Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-879-8
13x19.5 cm, 512 s.
Liste fiyatı: 45,00 TL
İndirimli fiyatı: 36,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Javier Marias diğer kitapları
Yarınki Yüzün, 3 Cilt Takım,
Yarınki Yüzün, Cilt 1: Ateş ve Mızrak, 2011
Yarınki Yüzün, Cilt 2: Dans ve Rüya, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yarınki Yüzün, Cilt 3: Zehir, Gölge, Veda
Özgün adı: Tu rostro mañana 3: Veneno y sombra y adiós
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012

Javier Marías'ın başyapıtı Yarınki Yüzün'ün son cildi "Zehir, Gölge, Veda" ilk iki ciltte bir kısmına tanık olduğumuz hikâyeyi, İspanyol çevirmen Jaime Desa'nın Londra'da gönüllü sürgün olarak yaşadığı çalkantılı dönemin hikâyesini nihayete erdiriyor. Daha önce şöyle bir değinilerek gizem perdesiyle sarmalanan olaylar aydınlanıyor, sisler dağılıyor, yapboz tamamlanıyor.

İngiliz Gizli Servisi'nde insanları gözlemleme ve yorumlama, onların "yarınki yüzlerini" tahmin etme görevini sürdüren Desa, patronunun izlettiği dehşet verici videoları seyrederken içine akan zehirle şiddetin insanı nasıl değiştirdiği, hangi koşullarda normalleştirildiği, bunun nelere mal olduğu gibi sorulara kafa yoruyor. Bir süreliğine ziyaret ettiği memleketi İspanya'da bu mesele onun için daha da yakıcı bir hal alıyor çünkü şimdi şiddete başvurup başvurmama konusunda bir seçimle karşı karşıya kalan kişi bizzat kendisi. Eski hayatının ve benliğinin gölgesi onu her zamankinden daha yakından takip ederken, Madrid sokaklarında tekinsiz bir gölge gibi dolaşıyor Desa. Ve ardından vedalar geliyor – bazıları ölümün beklenen ama yine de ani baskınıyla, bazıları da bilinçli tercihlerle yaşanan, yaşanmak zorunda olan vedalar...

Tıpkı ilk iki cilt gibi "Zehir, Gölge, Veda" da ustalıkla birbirine bağlanmış iç içe hikâyelerden oluşan, muazzam diliyle tam bir edebiyat ziyafeti çeken, düşünsel yönüyle zihne bol malzeme sunan, okura yoğun ve sıradışı bir tecrübe yaşatan bir eser.

OKUMA PARÇASI

s. 11-14.

İster bir misyonda olsun, ister savaşta, bir uçak filosunda, bombardıman sırasında, siperlerin olduğu zamanlarda siperde, bir sokak saldırısında, dükkân soygununda, turistlerin rehin alınışında, depremde, patlamada, suikastta, yangında, hangi durumda olursa olsun, insan istemeyerek de olsa daima yanındakinin ölmesini tercih eder: yoldaşının, kardeşinin, babasının, hatta çocuk yaşta bile olsa evladının. Sevgilinin bile, evet, ölmektense sevgilisinin ölmesini tercih eder. Birinin bedenini bir başkasına siper ettiği, bir kurşunun ya da hançerin yoluna kendini attığı bütün durumlar olağandışı istisnalardır ve zaten bu yüzden göze çarparlar; çoğu kurmacadır, romanlarda ve filmlerde yer alırlar. Gerçek hayatta rastlanan nadir örnekler ise ya düşünmeden, içgüdüyle ya da gün geçtikçe daha az rastlanan çok güçlü bir şeref duygusuna boyun eğerek yapılan hareketlerdir; bazı insanlar vardır ki, evladının ya da sevgilisinin öbür dünyaya kendisinin bu ölümü engellemediği, kendini feda etmediği, onun hayatını kurtarmak için kendi canını vermediği fikriyle gitmesine katlanamazlar; bu kişiler sanki artık geçerliliğini kaybetmekte olan, silinip giden bir canlılar hiyerarşisini içselleştirmişlerdir; bu hiyerarşiye göre çocuklar yaşamayı kadınlardan çok, kadınlar erkeklerden çok, erkekler de yaşlılardan çok hak ederler; aşağı yukarı böyle bir şeydir; en azından eskiden öyleydi; işte bu eski centilmenlik anlayışı sayıları giderek azalan, o şeref duygusunu taşıyan insanlarda hâlâ varlığını sürdürmektedir; aslında, düşünülecek olursa bu şeref duygusu da saçmadır, çünkü bir saniye sonra ölmüş olacak, hayal kırıklığına uğrama, hınçlanma, hatta düşünme melekesini kaybedecek birinin aklından geçen son düşüncenin, bir anlık hıncının ya da hayal kırıklığının ne önemi olabilir ki? Günümüzde hâlâ bir avuç insanın bu kökleşmiş kaygıyı güttüğü, önemsediği ve dolayısıyla kurtardıkları insanın tanıklığı adına, onun gözünde yücelmek, ebediyen takdir ve minnetle hatırlanmak amacıyla hareket ettiği doğrudur; ne var ki bu takdiri ve minneti asla algılayamayacaklarını, çünkü bir saniye sonra kendilerinin ölü olacağını o karar ânında düşünmezler, bunun tam olarak bilincine varmazlar."

O konuşurken benim aklımdan zor anlaşılır, hatta belki çevrilmesi imkânsız, dolayısıyla ilk anda yüksek sesle söylemediğim bir deyim geçiyordu; bunu Tupra'ya açıklamam zor olurdu: "Bizim boğa güreşçisi ayıbı dediğimiz şey," diye geçti aklımdan, ardından da: "Elbette boğa güreşçilerinin sayısız tanığı vardır; koca bir arena dolusu insan, bazen ayrıca milyonlarca televizyon seyircisi; onların, 'Ben sonsuza dek bu olayı anlatıp duracak bunca insanın karşısında korkaklık edeceğime, buradan uyluk damarım patlamış halde çıkarım, cesedim çıkar benim buradan,' diye düşünmesi daha anlaşılır bir şey. Boğa güreşçileri anlatısal dehşetten, kendilerini tanımlayacak son bir hatadan vebadan kaçar gibi kaçarlar; tıpkı hayat hikâyelerinin bütün etapları, en azından ana başlıkları ve hatta bu hikâyenin tamamını damgalayan ya da ona haksız, aldatıcı bir anlam yükleyen sonu herkesin gözü önünde olan Dick Dearlove ve tahminimce hemen bütün ünlüler gibi boğa güreşçileri için de son çok önemlidir." Bunun üzerine Tupra'nın sözünü kısaca bölmüş olacağımı bile bile yüksek sesle söylemekten kendimi alamadım. Zaten söylediğim şey onun sözleriyle alakalıydı; ayrıca aramızda bir diyalog varmış gibi yapmanın da bir yoluydu:

"İspanyolcada buna 'vergüenza torera' deriz." Deyimi İspanyolca söyleyip sonra çevirdim: "Kelime anlamı 'Boğa güreşçisi ayıbı' ya da 'utancı'. Bir başka gün sana anlamını açıklarım, sizde boğa güreşi yok." Ama o anda bir başka gün olup olmayacağından bile emin değildim. Onun yanında tek bir gün daha geçirip geçirmeyeceğimi bilmiyordum.

"Tamam, ama unutma. Doğru, bizde boğa güreşi yok." Dilimizin etkileyici deyimleri Tupra'nın daima ilgisini çekerdi; ara sıra, yeri geldiğinde onu bu konuda aydınlatırdım. Ama şimdi o beni aydınlatmaktaydı (sözü nereye bağlayacağını biliyordum; rotasının sonunda varacağı, tahmin edebildiğim, benim iddiamı çürütecek sonuçtan da öte, Tupra'nın kendisi ya da izleyeceği yol benim ilgimi çekiyordu); bu yüzden sözüne devam etti: "Bu düşünceyle kendini kurtarmak için başkasının ölümüne seyirci kalmak arasındaki kısa mesafe bir adımda aşılır, kendi yerine o başkasının ölmesini sağlamak, hatta koşullarını yaratmak için de (bildiğin gibi mesele ya o, ya bendir), ufacık ikinci bir adım yeterlidir; bu adımların ikisi de kolaylıkla atılır, özellikle birincisi; aşırı durumlarda hemen herkes ilk adımı atar. Aksi takdirde bir tiyatro ya da bir diskotek yandığında sıkışıp ezilerek ölenlerin sayısı kavrularak ya da boğularak ölenlerin sayısından fazla olur muydu; bir gemi battığında insanlar bir an önce, az yükle uzaklaşmak için filikaların dolmasını bile beklemeden hareket ederler miydi; 'kaçan kurtulur' diye bir deyim olur muydu; başkalarını düşünmekten vazgeçmeyi öğütleyen bu deyimin bir anda tekrar geçerlilik kazandırmaya çalıştığı orman kanununu hepimiz doğal olarak benimseriz, hayatımızın yarıdan fazlasını onu askıya alarak ya da bastırarak yaşadığımız halde, bir saniye dahi tereddüt etmeden ona döneriz. Aslında orman kanununa her an, her koşulda uymamak ve boyun eğmemek için sürekli nefsimizi köreltir, çile çekeriz; buna rağmen kabullendiğimizden çok daha fazla uygularız onu, ama belli etmemeye çalışır, uygarlık görüntüsünün ardına gizler ya da başka saygılı yasalarla kurallar kisvesi altında, daha yavaş, daha dolambaçlı, dolaylı yoldan uygularız; her şey daha zahmetli olur, ama özünde bizi yöneten, bize emir veren bu kanundur. Öyledir, bir düşün. Hem insanlar, hem de uluslar için."

Tupra "kaçan kurtulur"un belki daha da az ahlaki kaygı ifade eden İngilizce karşılığını kullanmıştı: "every man for himself", yani "her koyun kendi bacağından asılır" ya da "herkes kendi işine baksın"; herkes kendi canının derdine düşüp sadece kendiyle, bir yolunu bulup kendini kurtarmakla ilgilensin; diğerleri, daha zayıf, beceriksiz, saf ve aptal olanlar (ayrıca oğlum Guillermo gibi daha koruyucu olanlar, sahip çıkanlar da) ne halleri varsa görsünler. O anda başkalarını itmek, sürüklemek, tekme tokat devirmek, yakınlarımızla birlikte bindiğimiz, denizde yol almaya başlamış olan filikayı durdurup binmek isteyen zavallının kafasını yer olmadığı için ya da filikayı paylaşmak, devrilme tehlikesini göze almak istemediğimiz için kürekle yarmak zımnen mubahtır. Koşullar farklı olsa da, bu emir üç farklı emirle aynı kategoriye ya da türe dahildir: serbest ateş emri, katliam emri ve düzensiz geri çekilme ya da toplu kaçış emri; yani gördüğünü ya da yakaladığını yakın mesafeden, ayrım gözetmeden vurma yetkisi veren emir, süngülemeye ya da bıçaklamaya, esir almayıp tek canlı bırakmamaya teşvik eden emir (emrin kendisi "Kimsenin gözünün yaşına bakmayın" veya daha beteri, "Kılıçtan geçirin"dir) ve tabanları yağlamayı, sıra, düzen gözetmeden, Fransızcada pêle-mêle, onu taklit eden İngilizcede pell-mell, yani sürü halinde, apar topar kaçmayı salık veren emir; bir başka deyişle, dağınık halde, belki kaçabilecek tek yön olduğu için bütün askerler aynı yönde, ama her biri sadece kendi yaşama içgüdüsüne kulak vererek, artık önemsenmeyen, aslında yoldaşlıktan çıkan yoldaşlarının kaderini umursamayarak; hepimiz hâlâ üniformalı olduğumuz ve yegâne kaçışta aşağı yukarı aynı korkuyu paylaştığımız halde.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Doğuş Sarpkaya, ''Yüzler yalan söylemez'', Birgün Kitap Eki, 5-18 Ocak 2013

Bazı kitapların sonu yaklaştıkça, insanın içini hüzün kaplar. Çok keyifli ve eğlenceli bir tatilden dönmek zorunda kalmışsınız gibi düşünmeye başlarsınız ya da “sonsuz pazar” gününün bittiğini ve acımasız pazartesinin başlayacağının ayırdına vardığınız saatlerin mutsuzluğunu hissedersiniz. Edebiyatseverlerce üçüncü cildi heyecanla beklenen, Javier Marias’ın Yarınki Yüzün romanı da benzer duygular yaratıyor okuyucuda. Okurken sizi içine alan ama aynı zamanda zorlu bir yolculuğa çıkaran, iyi edebiyatın ne olduğunu hatırlatan bir kitap Yarınki Yüzün.

Yarınki Yüzün’ü eline almamış okuyucular için kısa bir özet yapalım: Kitabın kahramanı karısından ayrılınca İngiltere’ye taşınan ve BBC’de çalışan İspanyol çevirmen Jaime Deza. Deza, bir gün Oxford’ta okutmanlık yaptığı dönemde tanıştığı Latin Dilleri uzmanı Wheeler’in davetine katılır. Wheeler, onu Bertram Tupra ile tanıştırır. Daha sonra Wheeler, Tupra’nın özelliklerine dair Deza’yı sorguya çeker. Deza’nın bilmediği şey aslında bir mülakatta olduğu ve yakında insanların içyüzünü, potansiyellerini öngöreceği bir mesleğe adım atacağıdır. Tupra, İngiliz Gizli Servisi içinde isimsiz bir birimin başındadır. Deza’dan istenen, insanların muhtemel geleceklerini tahmin etmesidir. Çünkü, “İnsanlar ihtimallerini damarlarında taşırlar; bu ihtimalleri gerçekleştirmeleri sadece zaman, dürtü ve koşullara bağlıdır”. Adı meçhul bu birimde insan davranışları çevirmeni ve karakter yorumcusu olarak işe başlayan Deza, işinde ilerledikçe hem kendi yaşamını hem de yakınlarının yaşamlarını daha derinlemesine incelemeye başlayacaktır. Bu aynı zamanda kişisel tarihten toplumsal tarihe yapılan bir yolculuğa da kapı aralayacaktır.

Şimdi ile geçmiş arasında gidip gelen, geçmişin günahlarıyla bugünün yüzeyselliği arasında salınan bir anlatı Yarınki Yüzün: İspanya İç Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananları ele alırken, insanın kötülüğünün sınırsızlığının üzerine düşündürüyor. İnsanların yarınki yüzlerinin en çirkin, en güzel, en adi, en onurlu, en hain, en erdemli olduğu zaman olan savaş zamanlarını ele alarak, ihtimalleri tartma imkânı sunuyor.

Yazarın mesafesi

Yarınki Yüzün’ün en etkileyeci noktalarından biri, okuru sürekli roman yazımı üzerine düşünmeye itmesi: Mesela romanı okurken sürekli yazarın mesafesi üzerine kafa yorarken buluyorsunuz kendinizi. Metin ve karakterle mesafesini koruyan yazarın, anlatıya okuyucuyu da dahil ettiğini, bu şekilde okuma deneyiminin demokratikleştiğini savunan eleştirmenleri düşünelim. Marias’ın, Jaime Deza aracılığıyla, soluk almadan yaptığı yorumlarla bu mesafeyi oldukça daralttığını söyleyebiliriz. Böyle bir daralma metnin değerinde bir düşme yaratmıyor. Yazarın sesinin baskın olmasının büyük bir tehdit olarak algılanmasına bir cevap niteliğini taşıyor Yarınki Yüzün. Aslında bu konuda Wayne C. Booth’un Kurmacanın Retoriği’nde söylediklerine kulak verilebilir: “Kurmaca ile ilgili tüm deneyimlerin merkezindeki bir diyalogda yazarın sesi hala baskındır. Yorum dışarıda bırakılsa da, yargıları açığa vurmak ve tepkileri biçimlendirmek için yüzlerce gereç vardır. Şiirde daima ayrıntıları değerlendirme tarzımızı kontrol eden imgelem ve simge örüntüleri modern kurmacada da etkilidir. Hikâyenin hangi kısımlarının dramatize edileceğine, epizotların sırasının ve birbirilerine oranlarının nasıl olacağına dair kararlar Hamlet’te olduğu kadar The Hamlet’te de, Odysseia’da olduğu kadar Ulysses’te de etkili olabilir”.

Marias, Booth’un söylediklerini doğrularcasına, hikâyelerin nasıl dramatize edileceği, bölümlerin nasıl sıralanacağı, bir olaydan başka bir olaya geçerken nasıl bir yöntem izleneceği konusunda hâkimiyetini tüm roman boyunca koruyarak, okuyucunun oyuna katılmasını, hikâyenin akışına dair tahminlerde bulunmasını, dahası hikâyeye yön veriyormuş hissini yakalamasını engelliyor. Kahramanı Deza’nın başına gelen şey okuyucunun da başına geliyor. Roman boyunca Deza, konuşmaları kendi istediği gibi yönlendiren insanlarla diyalog kuruyor: Özellikle Wheeler ve Tupra ile yaptığı konuşmalarda hissettiği bir şey bu. Diyalogun iplerini elinde tutan, istediği zamanlarda konuşmayı farklı yönlere döndüren, sonra oradan asıl konuya geri dönen, anlattıklarını ayrıntılandıran, diyaloğun bir batağa sürüklendiğini hissettiğiniz anda sizi şaşırtacak bir bağlam kuran karakterler yaratmış Marias. Romanın üslubu ve biçimi de bu karakterlerin kişilik özellikleriyle şekillenmiş sanki.

On Dokuzuncu yüzyıla selam

Yirmi birinci yüzyılın edebiyatının, 19. yüzyıla göz kırpması olarak da okunabilir Yarınki Yüzün. Çünkü postmodern çağın, tasarruflu anlatım modalarına tümüyle kulaklarını kapatarak, uzun, derin ve yüzeyselliği reddeden bir roman. Metin, kimi zaman politik olarak yanlış noktalara savrulsa da (özellikle İspanya İç Savaşı ile ilgili bölümlerde faşistlerle devrimcilerin günahlarını eşitleyen tavırdan bahsediyorum) Marias’ın romansal adalet konusundaki duyarlılığı anlatıyı düzlüğe çıkarıyor. Okuyucusunu sürekli uyanık tutan, sürekli düşünüp başka bağlantıları araştırmasını talep eden, okuru buna zorlayan bir roman. Marias, bunca kötülüğün yaşandığı bir dünyada insanların pamuklarla sarılarak körleşmesine karşı uyanık olmaya çağırıyor okuyucuyu. Jamie Deza’nın babasının sözlerini, okuyucu da üstüne alınmalı: "Daha yeni başladın, devam et. Hadi çabuk, acele et, düşünmeye devam et. Önemli olan, zor olan, devam etmektir; artık düşünecek ya da bakacak bir şey kalmadığı, devam etmenin vakit kaybetmek olacağı hissine kapıldığında devam etmektir. Önemli olan hep orada, kaybedilen vakittedir, insanın artık hiçbir şey olamayacağını düşündüğü yerdedir".

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, ''Anlatmak armağandır, zehirli bir armağan...'', Sabitfikir, Mart 2011

Javier Marías, kimilerine göre yaşayan en büyük edebiyatçılardan biri… Peki ama neden? Günün eğilimlerinin aksine edebi bir dile sahip olması, bu edebi dille siyasetten tarihe geçmişle, bugünle ve gelecekle hesaplaşması ve sanırım en mühimi de bütün bunlar ekseninde beklenmedik bir şekilde yüreğimize dokunmayı başarması... Biz Türk okurları onu Beyaz Kalp, Yarın Savaşta Beni Düşün, Ufkun Öte Yanı, Duygusal Adam romanları ve Yazınsal Yaşamlar adlı deneme kitabı ile tanıyoruz. Şimdi yazarı alması beklenen Nobel Ödülü’ne bir adım daha yaklaştıran Yarınki Yüzün üçlemesinin ilk kitabı Ateş ve Mızrak elimizde. Roza Hakmen tarafından Türkçeleştirilen roman, yazarı Nobel’e ne kadar yaklaştırır bilinmez ama bizi Marías’a çok yaklaştıracağı ortada, diyebilirim.

Ateş ve Mızrak’ın kahraman-anlatıcısı Jaime Deza; karısından boşanmak üzere olan, Londra’da yaşayan, İspanyol çevirmen Deza. Boşanmanın ağırlığını üzerinden atamaması, takıntılı bir bağlılıkla karısını, çocuklarını ve evini özlemesi dışında herhangi bir dikkat çekici özelliği yok gibi görünüyor anlatıcımızın. Ancak daha en baştan anladığımız, insanların iç yüzlerini görme konusundaki olağanüstü yeteneği, onu BBC’deki işinden edip İngiliz Gizli Servisi’ne alınmasını sağlayınca, hikaye ilginçleşiyor tabii. Bu yeteneği, Deza’nın üzerine düşen bir gölge, hatta karanlık… Tıpkı İngiliz Gizli Servisi’nin, derin devletin üzerindeki o gölge, o karanlık gibi. Aslında başlangıçta ne yaptığının pek üzerinde durmuyor Deza, bu iş sadece ailesine göndereceği daha çok para anlamına geliyor. Sözde çevirmenliğini yaptığı, sonra da izlenimlerini aktardığı Venezuelalılar, Meksikalılar ve diğer üçüncü dünya ülkesi insanları üzerinde pek düşünmüyor. Ama hizmet ettiği insanların neyin peşinde oldukları sorusu, kendisinin neye hizmet ettiği şüphesi, bir tür insan tercümanına dönüştürüldüğü düşüncesi kısa sürede içini sarıyor anlatıcımızın.

Anlatıcımız elbette bir Avrupalı. Ama, Franco dönemiyle, iç savaşla ve devamında otuz yıl süren baskı dönemiyle zedelenmiş bir İspanyol ne de olsa. Javier Marías, özellikle babasının faşist rejimde yaşadığı baskıları anlatıcının ağzından aktarmayı tercih etmiş zaten. Dolayısıyla İngiltere’nin dünyaya hükmetme çabasındaki üst Avrupalı bakışa ortak olamıyor kahramanımız. Önüne çıkarılan insanları gözlemleyip yargıladığı gibi, derin devleti de ondan yara almış bir birey olarak gözlemleyip yargılıyor.

Okurunu kimi zaman yorabilecek, uzun upuzun cümleleri, derin analizleri var yazarın. Kişisel hikayelerden toplumsal çıkarımlar yapabiliyor, tarihi-toplumsal hareketlerin bireylerin kimlik edinme çabalarına nasıl yansıdığı üzerine uzun uzun düşünebiliyor.

“İnsan asla hiçbir şey anlatamamalı, bilgi de vermemeli, hikâye de aktarmamalı (...) Anlatmak hemen her zaman bir armağandır, anlatılan hikâye zehir taşısa ve saçsa bile; aynı zamanda bir bağdır, güven duymaktır; er veya geç ihanete uğramayan bir güven ise nadirdir.” Romanın anlatma derdi üzerine başlaması ve Deza’nın siyasete bulaşan babasının faşist rejimle başının belaya girmesi, hikayenin iki ana ekseninin oluşturuyor kanımca ve kahramanımızın başına gelmesi muhtemel felaketlerin de ilk ipuçlarını veriyor.

Olabilecek kişisel felaketi, hikâye boyunca geçmişle bugün arasında gidip gelirken geleceğe dair yapılan kötümser kehanetlerden de çıkarabiliyoruz. Deza’nın babasının, geçmişiyle istemeden de olsa girdiği hesaplaşmada günün eğilimlerine dair sözleri, hem kahramanımızın hem de yazarımızın bu bağlamda bakış açısını yansıyor kanımca. “Günümüzde herkes bir seri katilin ya da toplu cinayet işleyen bir katilin art arda ya da toplu cinayet işlemesinin, tecavüz koleksiyoncusunun koleksiyonunu çoğaltmasının, bir teröristin ilkel bir dava adına herkesin hayatını hiçe saymasının ve mümkün olduğunca fazla hayata son vermesinin, bir zorbanın sınır tanımadan zorbalık etmesinin, bir işkencecinin ister bürokrasi ister sadizm adına olsun sınır tanımadan işkence yapmasının sebeplerini merak ediyor. Nefret uyandıran şeyi anlama saplantısı var, aslında nefret uyandıran şeye marazi bir hayranlık besleniyor ve böylece nefret uyandıran kişilere de müthiş bir lütufta bulunuluyor.” Bugünden, böyle bir günden yarını, bugünün yüzlerinden yarınki yüzleri görmek çok da zor değil ne yazık ki… Javier Marías, aklını fesata, kötülüğe, kötülüğün doğasına takmış, hareket etmekten düşünmeye fırsat bulamayan, konsantrasyon bozukluğu derdinden mustarip günümüz insanından bir parça sağduyu ve derin konsantrasyon istiyor sanırım, vermeye değer...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.