Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-911-5
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şifrepunk
Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma
Özgün adı: Cypherpunks
Freedom and the Future of the Internet
Çeviri: Ayşe Deniz Temiz
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Tartışmaya Katılan: Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jeremie Zimmermann
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2013

"İnternet insan uygarlığı için bir tehdittir" — bunu WikiLeaks'in kurucusu ve yayın yönetmeni Julian Assange söylüyor. Çok değil, en fazla on yıl önce internetin ne müthiş bir özgürlük alanı açtığından söz ediyorduk. Gerçekten de internet dünya üzerinde büyük bir değişim yarattı. Ne var ki çok kısa bir süre içinde ciddi bir kırılma ortaya çıktı: İnsanlar giderek daha fazla bağlanıyordu internete, ama aynı zamanda kitlesel gözetleme programları devreye sokulmaya başlamıştı. Elektronik iletişim ve "sanal" uzam iktidar için insanları "kapatmadan", açık alanda gözetleyebilmek, izleyebilmek, dinleyebilmek anlamına geliyordu. Bugün toplum küresel boyutta bir gözetim toplumuna doğru giderken insan uygarlığı bir yol ayrımında: Yollardan biri "güçsüzlere mahremiyet, muktedirlere şeffaflık" düsturuna varıyor. Diğer yol ise ispiyonaj, casusluk, şantaj ve manipülasyon şebekelerinin ve onların müttefiki uluslararası şirketlerin bütün insanlığın üzerinde hakimiyet kurması anlamına geliyor.

Şifrepunklar, temel özgürlüklerimizi bu saldırıya karşı korumak için güçlü şifreleme tekniklerini kullanan barışçı eylemcilerdir. Julian Assange burada kendisi gibi yıllardır şifrepunk hareketinin içinde yer almış düşünür ve eylemci bir grup arkadaşıyla internetin geleceğini tartışıyor. Soru şu: İnternet, başlangıçta hayal ettiğimiz gibi insan özgürlüğünün ufkunu açacak mı, yoksa tarihte görülmemiş bir totalitarizmin denetim, sansür ve köleleştirme aracı mı olacak?

Şifrepunk'ta yürütülen tartışmada bu endişenin bir paranoya olmadığını göreceksiniz. Bu Türkçe edisyona ayrıca, Ocak 2013'teki intiharıyla durumun vahametini bir kez daha gündeme getiren Aaron Swartz'ın "SOPA Yasasını Nasıl Durdurduk" başlıklı konferans konuşmasını ekledik: ABD'de yürütülmüş bu mücadele, iktidarın internete saldırmak için neler yapabileceğini ve buna nasıl karşı durulabileceğini gösteriyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş
Şifreyazım Silahlarını Kuşanmaya Çağrı
Tartışmaya Katılanlar
WikiLeaks'i ve Bağlantılı Olduğu Kişileri Takibe Alma Girişimleri Hakkında Kısa Bir Açıklama
Artan İletişime Karşılık Daha Fazla Gözetim
Siber-Uzam'ın Askerileşmesi
Topyekûn Gözetlemeye İnsan Yasalarıyla Karşı Koymak
Özel Sektör Eliyle Casusluk
Topyekûn Gözetlemeye Fizik Yasalarıyla Karşı Koymak
İnternet ve Siyaset
İnternet ve İktisat
Sansür
Güçsüzlere Mahremiyet, Muktedirlere Şeffaflık
Opera Binasında Cirit Atan Fareler

EK
"SOPA Yasasını Nasıl Durdurduk"
Aaron Swartz'ın "Freedom to Connect" Konferansı
Konuşması
Notlar
OKUMA PARÇASI

Giriş, Şifreyazım Silahlarını Kuşanmaya Çağrı, s. 11-16.

Bu kitap bir manifesto değil. Böyle bir şeye zaman yok. Bu kitap bir uyarıdır.

Dünya yeni bir ulusötesi kara ütopyaya doğru savruluyor, hatta savrulmak ne kelime, dörtnala koşuyor. Ulusal güvenlik erbabı dışında kimse bu gidişatın tam anlamıyla farkına varmış değil. Meselenin gizliliği, karmaşıklık düzeyi ve ölçeği, açığa çıkmasının önünde engel oluşturuyor. Elimizdeki en önemli özgürleşme aracı olan internet, totaliterliğin bugüne dek görülmedik düzeyde tehlikeli bir yöntemi haline geldi. İnternet insan uygarlığı için bir tehdit arz ediyor.

Bu dönüşüm sessiz sedasız gerçekleşiyor, zira olup bitenden haberdar olan kişiler küresel gözetim endüstrisinde istihdam edilmiş oldukları için, gerçekleri dile getirmek çıkarlarına ters düşüyor. Kendi gidişatına bırakılacak olursa birkaç yıl içinde dünya uygarlığı izlemeye, gözetlemeye dayalı postmodern bir kara ütopyaya dönüşecek, ve internet konusunda olağanüstü hünerli bireyler dışında kimsenin bundan kaçması mümkün olmayacak. Aslına bakılırsa işler çoktan bu raddeye varmış olabilir.

İnternetin küresel uygarlık için ne anlama geldiğine dair çok sayıda yazar düşünce beyan etti, gelgelelim yanılıyorlar. Yanılıyorlar, çünkü doğrudan deneyimin kazandırdığı perspektife sahip değiller. Yanılıyorlar, çünkü düşmanla hiç yüz yüze gelmediler.

Düşmanla ilk karşılaşma dünyaya dair bütün tahayyüllerinizi yerle bir eder.

Biz düşmanla tanıştık.

Son altı yıl içerisinde WikiLeaks neredeyse bütün güçlü devletlerle anlaşmazlık yaşadı. Yeni gözetleme devletini, ona içeriden bakan birinin gözünden tanıyoruz, zira onun sırlarını deştik. Bu devleti bir savaşçının bakış açısından tanıyoruz, zira çalışanlarımızı, mali varlığımızı ve kaynaklarımızı onun karşısında müdafaa etmek zorunda kaldık. Bu devleti küresel bir perspektiften tanıyoruz, çünkü hemen her ülkede çalışanlarımız, mal varlığımız ve bilgilerimiz bulunuyor. Bu devleti zaman perspektifinden tanıyoruz, çünkü bu olguyla yıllardır mücadele halindeyiz; onun büyüyüp iki katı hacme ulaşmasına ve yayılmasına tekrar tekrar tanık olduk. Söz konusu olan yayılmacı bir parazittir, internetle bütünleşen toplumları emerek büyüyor. Gezegenin üzerinde yuvarlanarak, önüne çıkan bütün devletlere ve halklara hastalığını bulaştırarak ilerliyor.

Peki ne yapılmalı?

Zamanın bir ânında, orası ya da şurası olmayan herhangi bir yerde, genç interneti kuran ve onun yurttaşları olan bizler, yeni dünyamızın geleceğini tartışmaktaydık.

İnsanlar arasındaki bütün ilişkilerin bu yeni dünyanın dolayımından geçeceğini, bu arada bilgi, iktisadi değerler ve gücün mübadelesine bağlı olarak tanımlanan devlet karakterinin de değişeceğini görebiliyorduk.

Varolan devlet yapılarının internetle bütünleşmesi sonucunda devletlerin doğasını değiştirebilecek bir imkânın ortaya çıktığını görüyorduk.

Öncelikle devletin, içinde müeyyide güçlerinin devridaim halinde olduğu bir sistem olduğunu akılda tutalım. Bir devletin kendi içindeki hizipler taraftar arayışı içinde birbiriyle rekabet edebilir; bu da yüzeyde demokrasi olgusuna yol açar. Oysa devletin dayandığı şey, sistematik olarak şiddet uygulama veya şiddetten kaçınma mekanizmalarıdır. Toprak sahipliği, mülkiyet, şirket hisseleri, vergi, mahkeme cezaları, sansür, telif hakkı ve ticari tesciller, hepsi de devletin şiddet tehdidi sayesinde yürürlüğe konur.

Çoğu zaman şiddetin ne kadar yakınımızda olduğunun farkına bile varmayız, çünkü ondan kaçınmak için tavizler vermişizdir. Rüzgârın kokusunu alan denizciler gibi, yüzeydeki dünyamızın derinlerde nasıl bir karanlığa yaslandığı üzerine pek nadir kafa yorarız.

İnternete özgü yeni uzamda zora dayalı kuvvet hangi dolayımdan geçecektir?

Her şeyden önce, bu soruyu sormak anlamlı mıdır? Bu bambaşka dünyaya ait uzamda, fikirlerden ve bilgi akışından örülü bu platonik ortamda zora dayalı güç diye bir şeye yer olabilir mi? Tarihsel kayıtlarda tahrifat yapmaya, telefonları dinlemeye, insanları yalıtmaya, karmaşıklığı yerle bir etmeye, bir işgal ordusu gibi duvarlar örmeye kadir bir güce yer olabilir mi?

İnternetin maddi muhtevası, onun fikirlere ve bilgi akışına dayalı platonik niteliğine halel getirmektedir. Bu sanal şebekenin temelleri, okyanusun dibinden geçen fiber optik kablo hatlarına, başımızın üzerinde dolanıp duran uydulara, New York'tan Nairobi'ye kadar pek çok şehrin binalarına yerleşmiş bilgisayar vericilerine dayanır. Arşimed'i kör bir kılıçla öldüren asker misali, silahlı bir milis gücü Batı uygarlığının bu doruk noktasını, sahip olduğumuz bu platonik ortamı ele geçirebilir.

Kaba atomlardan müteşekkil eski dünyadan soyutlanmış, yepyeni bir dünya olarak ortaya çıkan internet, bağımsızlığa özlem duyuyordu. Gelgelelim devletler ve onların yandaşları, bu yeni dünyanın maddi koşullarını ele geçirmek ve böylece onu denetim altına almak için harekete geçtiler. Bir petrol kuyusunun etrafını kuşatan bir ordu, veya sınırda haraç kesen bir gümrük memuru misali, devlet, kısa sürede fiziksel mekân üzerindeki hâkimiyetini kullanarak platonik ortamımızı denetim altına almanın bir yolunu bulacaktı. Hayalini kurduğumuz özgürlüğe engel olacak, ardından fiber optik hatları üzerinde ve uydu istasyonları etrafında çöreklenerek yeni dünyamızın can damarını oluşturan bilgi akışlarına kitlesel ölçekte müdahale edecekti. Üstelik bu müdahalesini, tam da bütün insani, iktisadi ve siyasal ilişkilerin bu akışlara bağlı hale geldiği sırada yapacaktı. Devlet yeni toplumun kılcal damarlarına ve ana arterlerine sülük gibi nüfuz ederek, yapılan bütün görüşmeleri, okunan bütün internet sayfalarını, gönderilen bütün mesajları, google'da aratılan bütün kavramları yutacak, sonra da hayal bile edilemeyecek denli sınırsız bir güç sayesinde her gün milyarlarca filtreleme sonucunda elde ettiği bu bilgiyi, devasa gizli depolarda sonsuza dek saklayacaktı.

Sonra insanlığın ortak zihinsel üretimi olan bu cevheri, giderek daha gelişkin hale gelen arama ve ilişki bulma algoritmaları aracılığıyla tekrar tekrar kazacak, kendi hazinesini böylece zenginleştirirken filtreleyenler ile dünyanın filtrelenenleri arasındaki güç dengesizliğini en üst noktaya vardıracaktı. Devlet daha sonra buradan öğrendiklerini fiziksel dünyaya yansıtacak, yeni savaşlar başlatmak, pilotsuz uçakları hedefe yöneltmek, BM bünyesinde kurulan komitelere, ticaret anlaşmalarına müdahale etmek, ve kendi devasa sanayi şebekelerine, işbirlikçilerine ve yandaşlarına kâr sağlamak amacıyla bunları kullanacaktı.

Fakat bizler bir şey keşfettik. Topyekûn tahakküm karşısındaki tek umudumuz bu. Cesaret, sezgi ve dayanışma ile direnme aracına çevirebileceğimiz bir umut. İçinde yaşadığımız fiziksel evrenin tuhaf bir özelliği.

Evren şifrelemeye inanıyor.

Bilgiyi şifrelemek şifreyi çözmekten daha kolay.

Bu tuhaf özelliği yeni bir dünyanın yasalarını oluşturmak için kullanabileceğimizi gördük. Yeni platonik ortamımızı onun temelinde yatan uydular, denizaltından geçen kablolar ve bütün bunları denetleyen iktidarlardan soyutlayabilirdik. Bize ait olan uzamı, şifreyazım perdesinin ardında tahkim edebilirdik. Maddi gerçekliği kontrol altında tutanların giremeyeceği yeni diyarlar yaratabilirdik, çünkü peşimizden oralara kadar gelebilmek için sonsuz beceriye ihtiyaçları olacaktı.

Ve böylelikle bağımsızlığımızı ilan edebilirdik.

Manhattan Projesi'nde çalışan araştırmacılar evrenin nükleer bomba yapımına izin verdiğini keşfetmişlerdi. Bu daha en baştan öngörülebilir bir sonuç değildi. Nükleer silahlar pekâlâ fizik kanunları dahilinde mümkün olmayan bir ihtimal olarak kalabilirdi. Ne var ki evren, atom bombasına ve nükleer santrallere inanıyor. Tıpkı tuz, deniz ve yıldızlar gibi, bunlara da cevaz veriyor.

Benzer şekilde, evren, içinde bulunduğumuz fiziksel evren, bir veya bir grup kişinin güvenilir biçimde, kendiliğinden, hatta farkında bile olmaksızın bir şeyi şifrelemesini, hem de en güçlü süpergücün elindeki bütün olanakları ve bütün siyasal erkini kullansa dahi çözemeyeceği şekilde şifrelemesini mümkün kılan bir özelliğe sahip. Üstelik, kişiler arası şifreleme hatlarının iç içe geçerek etraflarındaki devletin zorlayıcı gücünden bağımsız bölgeler yaratması da mümkün. Kitlesel müdahalenin erişemeyeceği, devlet denetiminden bağımsız bölgeler.

Bu sayede kişiler kendi iradeleriyle bütün gücünü seferber etmiş bir devletin karşısına çıkıp onu mağlup edebilirler. Şifreleme fizik kanunlarının bir tecellisidir; devletlerin savurduğu tehditlere de, hatta ulusötesi gözetleme senaryolarına da kulak asmaz.

Dünyanın işleyişinin bu olduğu en baştan malum bir şey değildi. Ama görünen o ki evren şifrelemeye göz kırpıyor.

Şifreyazım, şiddet içermeyen doğrudan eylemin ulaştığı en üst mertebedir.

Nükleer silahlara sahip devletler milyonlarca birey üzerinde sınırsız şiddet uygulayabilir, oysa güçlü bir şifreyazım, sınırsız şiddet uygulayacak dahi olsa bir devletin, sırlarını devletten gizlemek isteyen bireylere müdahale edemeyeceği anlamına gelir.

Güçlü bir şifreyazım, sınırsız şiddete karşı koyabilir. Kaba kuvvetin dozunu ne kadar artırırsanız artırın, bir matematik problemini çözmeye yetmez.

Peki dünyanın bu tuhaf gerçeğini alıp internetin platonik düzleminde insanlığın özgürleşmesinde rol oynayacak bir unsura çevirebilir miydik? Toplumlar teker teker internetle bütünleştikçe bu özgürlüğü giderek maddi gerçekliğe yansıtmak, ve bu yolla devleti yeniden tanımlamak mümkün olabilir miydi?

Unutmayın, devletler zorlayıcı şiddet gücünün durmaksızın nerede ve nasıl uygulanacağını tespit eden sistemlerdir.

İnternetin platonik düzlemine maddi dünyadan ne miktarda zorlayıcı gücün sızacağı sorusunun yanıtı, şifreyazımda ve şifrepunkların ideallerinde gizli.

Devletlerin gitgide internetle bütünleştiği, uygarlığın geleceğinin internetin geleceğine bağlı hale geldiği bir süreçte güç ilişkilerini yeniden tanımlamamız gerekiyor.

Eğer bunu yapmazsak, evrensel bir nitelik kazanan internet dünya çapında insanlığı tek bir devasa kitlesel gözetim ve denetim şemasının içine hapsedecek.

Alarm çanlarını çalmalıyız. Bu kitap gecenin içinden bir bekçinin haykırışıdır.20 Mart 2012'de İngiltere'de ev hapsinde olduğum ve ülkeden ihraç edilmeyi beklediğim sırada benim gibi gece bekçisi üç arkadaşımla buluştum, hep birlikte ses verirsek belki şehir ahalisini uyandırabiliriz düşüncesiyle. Okuyucu olarak sizlerin olup bitenleri anlamak ve harekete geçmek için hâlâ şansınız varken öğrendiklerimizi size aktarmalıyız.

Yeni dünyamıza özgü silahları kuşanmanın, kendimiz ve sevdiklerimiz için savaşmanın vaktidir.

Görevimiz, gücümüz yettiğince kendi adımıza karar verme hakkını güvenceye almak, bunu yapamadığımız yerde kara ütopyanın ilerleyişine set çekmek, ve eğer bütün diğer seçenekler boşa çıkarsa, onun kendi kendisini tahrip edişini hızlandırmaktır.

Julian Assange

Londra, Ekim 2012

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Halil Türkden, ''En yeni ‘yeni dünya düzeni’'', Akşam Kitap, 15 Mart 2013

28 Kasım 2010’dan itibaren dünya siyasi tarihi için önemli bir dizi gelişme yaşandı. Wikileaks adlı bir internet sitesi uzun zamandır internette kimi belgeler yayınlıyor ve önemli güç odaklarına karşı gerilla mücadelesi veriyordu. Wikileaks, söz konusu tarihte, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iç yazışma belgelerini dünyaya duyurdu. Bu sadece Wikileaks aktivistleri için değil, herkes için bir dönüm noktasıydı.

Elbette, güçlü bir düşmanla yapılan her savaşta olduğu gibi karşılık gecikmedi. Başta ABD olmak üzere önemli bir kitle Wikileaks’e saldırmaya başladı ve genel yayın yönetmeni Julian Assange’la beraberindekiler önemli suçlamalarla karşılaştı. Savaş düzeni değişti, ‘düşman’ çok farklı bir savunma mekanizması geliştirdi ve ‘yeni dünya düzeni’ yenilendi. Zamanla, internet aktivistlerinin sayısı çoğaldı ve hareket çok merkezli olmaya başladı.

Kısacası, kaybedecek kıymetli bir bilgisi ve gücü olan ayağını denk almaya başladı bu düzende.

Özgür Uçkan ve Cemil Ertem’in ‘Wikileaks’ adlı kitabı, Watergate’den Arap Baharı’na kadar olan süreçte merak edilen soruları cevaplayarak bu yeni düzeni çözümlemeye girişiyor.

Dört aktivistin arayışı

Metis yayınlarından çıkan ‘Şifrepunk’ ise bu düzene ışık tutmaktan ziyade onu sorgulayan, “Yarın ne yapmalıyız?” sorusuyla, çatışan ve yaşananların mağdurlarından olan dört aktivistin deneyimlerini aktaran bir eser...

Julian Assange yönetimindeki bu tartışmada internet aktivistleri Andy Muller-Maguhn, Jacop Appelbaum ve Jeremie Zimmerman şifre yazımıyla çıkılan yolda siyasetten, özgürlüklerimizden, teknolojiden, sansürden ve gelecekten söz ediyor ve gelinen noktayı sorgulayarak yeni bir yol haritası çıkarıyorlar.

Avrupa Dijital Hakları’nın (EDRI) kurucularından biri olan Andy Muller-Maguhn; herkesin yararına açık bir internet sistemi olan Tor Projesi’nin destekçileri ve araştırmacıları arasında yer alan Applebaum; ‘La Quadraturedu Net’ isimli online özgürlüklerin savunucusu bir grubun kurucularından olan Zimmerman ve başroldeki isim olan Assange...

Bu dört isim de Wikileaks hadisesinin ardından, kitap boyunca tartışılan gözetim ve sansür mekanizmalarının hemen hemen hepsiyle bireysel olarak da savaşmak zorunda kalmışlar. Dolayısıyla kitap, bu dört aktivistin sisteme dair çözümlemelerinin yanı sıra bireysel deneyimleri ve hislerini de anlayabilmemize olanak sağlıyor.

Distopya bizi bekliyor

Bir zamanlar uçsuz bucaksız bir özgürlük ülkesi gibi görünen internet, kullanıcısına özgürlük ütopyası vaat ediyordu. Şimdiyse, özne ve iktidar doğası gereği yeniden bir distopyanın tam ortasına doğru kulaç atıyoruz. Hem de George Orwell’in ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ünden daha acımasız ve karşı saldırısının tahmini zor bir distopya. ‘Şifrepunk’, bu distopyaya doğru olan dönüşümü de ele alıyor, atılması gereken adımları öneriyor ve iktidarın bu distopyadaki geleceğini de tartışıyor.

Post-Wikileaks devri olarak adlandırmayı doğru bulduğum bu süreçteki “Neden?” ve “Nasıl?” sorularının cevaplarını ararken aslında iki tarafın da kendi silahıyla yara aldığını fark ediyorum. Tahrir Meydanı’na çıkan kalabalığın örgütlenme sürecindeki ilk adımı olan Facebook, bir süre sonra bu kimlikleri ifşa mekanizmasına dönüştü.

‘Şifrepunk’, bu internet ve özgürlük ütopyasından distopyaya doğru gidişatı sessiz ve sedasız bir dönüşüm olarak niteliyor.

Kurtuluş şifre yazımında

Belki de totaliterlik tarih boyunca ilk defa bu kadar bütüncül ve güçlü bir yapıda. Çünkü savaşın meydanı artık sokak değil ve zannedildiğinin aksine dünyanın önemli güçleri bu online meydanda daha çabuk hareket edebiliyorlar. Bu gücü ve çabukluğu nasıl mı elde ettiler? Gündelik hayatta dünya hafızasına savurduğumuz ve bir bumerang misali bize dönen bilginin bizimle nasıl bir ilişkiye girdiğini öğrenmek için tabloya daha uzaktan, yani daha bağlamsal bakmak gerekiyor.

‘Şifrepunk’ kitabı boyunca çözümleme ve önerilerde bulunan bu dört internet aktivistinin altını çizdiği en önemli noktalardan biri, “Şimdi ne yapacağız?” sorusunu da cevaplamaları. Bahsi geçen bu dört internet aktivisti de düşmanla tanışmış, yüzleşmiş ve bu düşmanın yaptırımlarına mağdur bırakılmış.

Tehlikeyi algılama perspektifine sahip bu aktivistler sıkıntılı bir tablo çizmelerinin hemen ardından bu düşmana karşı geliştirdikleri yeni çözüm önerisini paylaşıyorlar. Kitaba adını veren ve bu dört aktivistin çıkış yolu olarak gördüğü şifre yazımı hakkında Assange önemli argümanlar sunuyor.

''Evren şifrelemeye inanıyor. Bilgiyi şifrelemek şifreyi çözmekten daha kolay. Bu tuhaf özelliği yeni bir dünyanın yasalarını oluşturmak için kullanabileceğimizi gördük. Bize ait olan uzamı, şifreyazım perdesinin ardında tahkim edebilirdik. Maddi gerçekliği kontrol altında tutanların giremeyeceği yeni diyarlar yaratabilirdik, çünkü peşimizden oralara kadar gelebilmek için sonsuz beceriye ihtiyaçları olacaktı.''

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, ''Okuduğum Kitaplar: Şifrepunk'' Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Mart 2013

Julian Assange’ı WikiLeaks’le tanıdık. “ABD ordusu ve hükümeti içinde resmi gizlilik ilkesinin sistematik olarak istismar edildiğini” ortaya çıkardığı için başı derde girdi, davalara boğuldu. Ama belgeleri yayınlamaktan vazgeçmediği gibi Irak, Afganistan gibi ülkelerle ilgili yayınlar da yaptı.

Assange 20 Mart 2012’de İngiltere’de ev hapsindeyken kendisi gibi internet eylemcisi olan, yaptıkları eylemlerle devletlerin ve şirketlerin peşlerine düştüğü Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn ve Jeremie Zimmermann ile buluşup internetin insan özgürlüğündeki yerini, geleceğini tartışmış. “Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma” alt başlığını taşıyan Şifrepunk bu söyleşinin kâğıda dökülmüş hali.

“Assange’a göre elimizdeki en önemli özgürleşme aracı olan internet, totaliterliğin bugüne dek görülmedik düzeyde tehlikeli bir yöntemi haline geldi; hatta insan uygarlığı için bir tehdit arz ediyor.” Başta ABD olmak üzere devletler ve şirketler internet kullanımı aracılığıyla insanlar hakkında her şeyi öğreniyorlar, onları takip ediyor, denetliyorlar. Dünyadaki tüm telefon konuşmaları, e-posta yazışmaları da kaydedilip, gerektiğinde kullanılmak üzere saklanıyor yani ortam dinlemesi gibi ajanlık çalışmalarına gerek yok. Aynı şekilde kredi kartı kullanımının merkezi olarak kaydedilmesi ile de yine insanların hareketleri ve harcamaları takip ediliyor. Tüm bu kayıtlar da ABD’de depolanıyor.

Assange ve arkadaşları tüm toplumsal ve ticari işlemlerin internet üzerinden yapılmaya başlaması ile bu izleme ve denetleme işleminin çok daha kolaylaştığına dikkati çekiyor. Google, Facebook gibi ABD meşeli şirketlerin internet üzerinden yaptığımız tüm işlemleri kaydettiklerini, kimsenin içeriğini bilmediği gizli yasalarla ve nasıl kullanılacağını bilmeden ABD makamlarının kullanımına açtıklarını anlatıyorlar. Yeni gelişen bulut bilişim ile tüm dosyalarımız da ABD’deki şirketlerde depolanmış ve kontrol edilebilir olacak.

Hemen her yerde bulunan kameraların kayıtları da eklendiğinde George Orwell’in 1984’ünü aratmayan bir ortam oluşmuş oluyor ve “Big Brother” sürekli bizi gözetliyor. Assange mahremiyeti korumak ve internetteki takibi önlemek için şifreler kullanmayı öneriyor. Şifrepunk deyimi de buradan geliyor.

Devletler ve şirketler internet kullanımı aracılığıyla insanlar hakkında her şeyi öğreniyorlar, onları takip edip denetlerken bir yandan da interneti yasaklayacak, kısıtlayacak yasalar çıkartmayı, kurullar oluşturmayı da ihmal etmiyorlar. Bu çelişkiyi anlamak mümkün değil. ABD’de telif haklarını korumak bahanesi ile çıkartılmaya çalışılan SOPA yasa tasarısı ve ona karşı verilen mücadele tipik bir örnek. Kitaba, SOPA’ya karşı mücadeleyi örgütleyen ve Ocak 2013’te genç yaşta intihar eden Aaron Swartz’ın bu konudaki bir konferans metni de eklenmiş.

Devamını görmek için bkz.

Erman Ata Uncu, ''Dikkat! Çok biliyor olabilirsiniz!'', Radikal Kitap Eki, 15 Şubat 2013

Yan masadan günlük çalışma takvimimi izlemeyi âdet edinmiş meslektaşım, “Eli kalem tutan herkes bir gün yazısına TDK sözlüğüyle giriş yapacaktır” gibi bir uyarıyla araya girmese bu yazı muhtemelen “şifre”, “terörist” kavramlarının sözlük karşılıklarıyla başlayacaktı. Sebeplerden biri, yazıya nasıl gireceğini bilememek tabii… Ama daha da önemlisi, Şifrepunk: Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma’nın bu kavramların sözlük anlamlarının delik deşik edildiği bir manzaraya işaret etmesi.

Julian Assange’ın başrolünde olduğu Wikileaks hadisesinden sonrayı “şifreyi”, “gizli haberleşmeye yarayan işaretlerin tümü”nden ibaret görebilir miyiz? İktidarın kendi varoluşunu sağlama almak için terörizmin kapsamını istediği gibi eğip büktüğü bir çağda “terörist”e “yıldırıcı” tanımı getirmekle yetinebilir miyiz? Julian Assange’ın internet aktivistleri Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn ve Jérémie Zimmerman’la tartışmalarından oluşan Şifrepunk’ın sunduğu, tüm bu kavramların iç içe geçtiği, sınırların iyice bulandığı bir resim. Assange’ın kitabın giriş bölümü Şifreyazım Silahlarını Kuşanmaya Çağrı’da belirttiği gibi “Bu bir manifesto değil, uyarı”. Sivillerin, kendi istekleriyle neredeyse hiçbir ayrıntıyı atlamadan özel hayatlarını kendi istekleriyle faş ettiği, müzikal, edebi zevklerin, cinsel yönelimlerin iletişim ağlarına döküldüğü, uçsuz bucaksız bir “sayısal” külliyata erişebildiğimiz bu çağ, özgürlük pompalamalarına sahne olabilir. Ancak madalyonun öbür yüzünde, tam da bu tahayyülü zor iletişim ağında polis devletinin damarlarımıza kadar işlediği gerçeği var. GSM sistemlerinin “sadece faturalandırma açısından değil, bütün mimarisi itibariyle” mahremiyete izin vermediğinden bahis açıldığında Assange’ın yaptığı “Cep telefonu aslında bir izleme cihazıdır, ara sıra görüşme yapmanıza da izin verir” tespiti kafalarda daha net bir resmin çizilmesi için biçilmiş kaftan. Jacob Appelbaum’un “Artık uçak diye bir şey yok, işitme cihazları yok; dört tekerleği olan bilgisayarlar, kanatlı bilgisayarlar ve duymanıza yardımcı olan bilgisayarlar var” tespiti de bu resmi daha da ayrıntılandırıyor.

Devlet mekanizmalarıyla özel sektörün daha önce hiç rastlanmadığı kadar hemhal olduğu bu dönemde sivil girişimler de “şifrepunk”ların eleştiri oklarından muaf değil. Özel Sektör Casusluğu bölümünde Jeremie Zimmermann’ın söylediklerine başvuralım. “Devletin kaynak sağladığı gözetleme uygulamaları, hakikaten bütün demokrasilerin yapısını ve demokratik işleyiş tarzını tehdit eden çok ciddi bir mesele ama bir de ticari gözetleme uygulamaları ve özel sektör eliyle kitlesel olarak veri toplanması söz konusu. Google’a bakmak yeterli. Eğer sıradan bir Google kullanıcısıysanız, Google sizin kimlerle irtibatta olduğunuzu, kimleri tanıdığınızı, hangi konuyu araştırdığınızı, hatta cinsel yöneliminizi, dinsel ve felsefi inanışınızı biliyor.” Sonrasında da Andy Müller-Maguhn vurucu cümleyi dile getiriyor: “(Google) senin hakkında senin bildiğinden daha fazlasını biliyor.”

Twitter veya Facebook kullanmayın

Ancak tüm bu alıntılar Şifrepunk’ın ipe sapa gelmez komplo teorilerinden bir demet sunduğu, ana akım siyasi gerilimlerin akla sığmayacak senaryolarına malzeme sağlayacak akıl yürütmelerinden ibaret olduğu gibi bir yanılsamaya yol açmasın. Büyük oranda Assange’ın kendi televizyon programı World Tomorrow’da diğer internet aktivistleriyle yaptığı konuşmaları eksen alan kitap, bu tür anlatıların yanına yaklaşamayacakları bir gerçeklikten bahsediyor. Arap Baharı’nı başlatan Tahrir Meydanı ayaklanmalarının önce Twitter ve Facebook’tan örgütlendiği ama resmi yetkililerin tespit tehlikesine karşı devrimcilere “Twitter veya Facebook kullanmayın” yazılı bildirilerin dağıtıldığı bir manzara bu. 2009’da yine Mısır’da Facebook üzerinden örgütlenen bir ayaklanmanın muadillerinin yine Facebook üzerinden tespit edilmesi tarihin bir başka cilvesi.

Zaten Assange ve tartışma arkadaşlarının söz konusu uyarısının haklılığından dem vururken onların başına gelenleri anımsamak yeterli.

Yine Şifrepunk’a başvuralım. Julian Assange, kurucusu olduğu WikiLeaks’te ABD’nin diplomatik yazışmalarını kamuya sunduğundan beri hakkında casusluk ve cinsel taciz davaları açıldı. Assange, halen Londra’daki Ekvator Konsolosluğu’nda sürgün hayatı yaşıyor. İnternet sansürünü devredışı bırakmaya yönelik Tor projesinin savunucusu ve araştırmacısı Jacob Appelbaum, Assange’ın yer alamadığı bir konuşmayı devraldıktan sonra havaalanlarında sorguya çekildi, Şifrepunk’ta aktarıldığına göre gözaltında tecavüze uğrayacağına dair imalarla karşı karşıya kaldı. İnternet kullanıcılarının kimliklerini saklı tutma hakkını savunan La Quadrature du net oluşumunun kurucularından Jeremie Zimmermann, Şifrepunk’ta yer alan tartışmalara katıldıktan sonra iki FBI yetkilisi tarafından WikiLeaks hakkında sorguya çekildi.

Her şey sızar

Tüm bu isimlerin ortak noktası, başlangıçta özgürlük alanlarını iyice genişleteceği düşünülen internet âleminin, bilgiyi maddeleştirmesi, takip edilir kılması ve dolayısıyla tam tersi bir sürecin başlaması, iktidar mekanizmalarının bilginin tüm alanlarına sızması… Önerdikleri çözüm ise, “şifrepunk” teriminin “punk” kısmını daha da anlaşılır kılacak bir köksap örgütlenme, bilgileri çözerek değil “şifreleme” yöntemiyle bu tahakkümün sızamayacağı yeni alanlar yaratmak. Zira, internetin, avatarlarımızla ortalarda dolandığımız, iktidar aygıtlarının öngördüğü kişiliklerden, yönelimlerden sıyrılabildiğimiz bir özgür alan sunduğu ütopik yıllar çoktan geride kaldı. Assange’ın kitabın girişinde belirttiği gibi bu ütopyanın distopyaya dönüştüğü yıllardayız. Ve bu dönüşüm, devlet güdümlü savaşçı hacker’ların barış söylemini kullandığı, güvenliğimiz için şüpheli konumuna düştüğümüz, devrimin örgütlendiği aracıların yine onları tespit için kullanıldığı tuhaf zamanlara işaret ediyor. Başka bir deyişle “Başkanın Tüm Adamları” kahramanlarının engelleri bir bir aşıp gerçeğe ulaştığı türden anlatıların tam olarak yansıtılamayacağı bir ortam söz konusu… Ümidimiz çekimleri süren ve tüm bu sürecin anlatıldığı WikiLeaks: Inside Julian Assange’s War on Secrecy filminin de bu farklılığı yansıtmada başarılı olması. İçine çekildiğimiz bu komplike iktidar mekanizmasının daha çok farkına varmamız adına.

Devamını görmek için bkz.

İzlem Gözükeleş, "Ya büyük biraderin gözetimi, ya da özgür bir dünya! Şifrepunk Hareketi", Bilim ve Gelecek, Nisan 2013

Şimdi ikinci kripto savaşının ortasındayız. Hükümetler, bu sefer yalnız teknik araçlarla değil politik araçları da devreye sokarak interneti kontrol altına almaya çalışıyorlar. Günümüzdeki sorunları 20 yıl öncesinden gören ve mücadele eden şifrepunklar internetin şu anki durumunu, yönelimlerini ve geleceğini değerlendiriyorlar. Belki de geleceğin toplumu internet mücadelesinin içinde saklı: Ya büyük biraderin her anımızı gözetlediği bir dünya, ya da özgür bir dünya...

Şifrepunk hareketinin kurucularından Timothy C May’in 1992 yılında yazdığı Kripto Anarşist Manitestosu (http://www.activism.net/cypherpunk/crypto-anarchy.html) şu tanıdık sözlerle başlıyordu: “Dünyada bir hayalet dolaşıyor, kripto anarşi hayaleti.” Şifrepunklar, yıllardır bilişim teknolojilerini kullananlar ve geliştirenler olarak bu teknolojilerin sunduğu anonimlik olanağının farkındaydılar. May gibi birçok şifrepunk dünyanın sayılı üniversitelerinin ya da şirketlerinin araştırma laboratuvarlarında çalışmakta ve bilgisayarların geleceğini, temel yönelimlerini daha açık seçik görebilmekteydiler. Artık iki kişi ya da grup, birbirinin gerçek adını veya kimliğini bilmeden iletişime geçebilecek, işlerini yürütebilecek ve elektronik sözleşmeler yapabilecekti. Bu gelişmeler elbette hükümet uygulamalarının (vergilendirmeler, düzenlemeler, ekonomik etkileşimlerin kontrolü vb) doğasını da değiştirecekti. Bu devrim (hem toplumsal hem de ekonomik) için gerekli teknoloji geçen on yılda sadece teorik olarak vardı. Şimdi ise düşünceler pratiğe uygulanıyordu ve on yıl sonrasında durum bambaşka olacaktı.

Elbette ki devlet, ulusal güvenlik konularını, uyuşturucu tacirlerini, vergi kaçakçılarını ve bölücüleri gündeme getirecek ve bunlardan kaynaklı kaygıları kullanarak bu teknolojinin yayılmasını yavaşlatmaya ve durdurmaya çalışacaktı. Bu kaygıların çoğu doğruydu. KriptoAğ, kaçınılmaz olarak çok sayıda suç şebekesine de ev sahipliği yapacaktı. Fakat bu durum kripto anarşinin yayılmasını durduramayacaktı.

May ayrıca matbaa teknolojisinin Ortaçağ’ın toplumsal iktidar yapısını etkilemesi gibi bu yeni teknolojilerin de şirketlerin ve hükümetlerin ekonomik süreçlere olan müdahalesini etkileyeceğini düşünüyordu. Dikenli tel gibi ufak bir icat, çitlemeye olanak vererek toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerini altüst etmişti. May’e göre şimdi matematiğin bu gizemli kolu fikri mülkiyet etrafındaki dikenli telleri kesmek için hazırdı.

May, Manifesto’yu yine tanıdık bir cümleyle sonlandırıyordu: “Ayağa kalkın, dikenli tellerle çevrili çitlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok.”

Şifrepunk hareketinin bir diğer kurucusu olan Berkeleyli matematikçi Eric Hughes’ın 1993’te yazdığı Şifrepunk Manifestosu’nda (http://www.activism.net/cypherpunk/manifesto.html) ise özellikle mahremiyete vurgu yapılıyordu. Hughes, manifestoda mahremiyetin tanımını yapıyor, açık toplum için mahremiyetin bir gereklilik olduğunu belirtiyor ve bunun hükümetler, büyük şirketler ya da başka bir meçhul kuruluş tarafından bahşedilemeyeceğinin altını çiziyordu. Mahremiyet hakkını ancak kendimiz alabilirdik. Şifrepunklar, bilişim teknolojilerinin öncüleri, kendilerini anonim sistemler kurmaya adamalıydılar. Mahremiyet, kripto, anonim posta iletim sistemleri, sayısal imzalar ve elektronik para ile sağlanacaktı. Birilerinin bunun için kod yazması gerekliydi ve bu “birileri” şifrepunklardı.

Şifrepunk manifestosu, FBI’a (Federal Bureau of Investigation - Federal Soruşturma Bürosu) ve NSA’ya (National Security Agency - Ulusal Güvenlik Ajansı) karşı bir meydan okumaydı. Şifrepunklar, manifestolarında da yazıldığı gibi, bilişim teknolojilerinin özgür bir toplumun önünü açabileceğini düşünüyorlar ancak içerdiği tehlikenin bilinciyle mahremiyete merkezi bir önem veriyorlardı. Bunun için 1990’larda kripto silahını kullanacaklardı. Mahremiyete karşı savaş açanlar ise tam tersi yönde uğraş verecekler ve politik olarak kriptolojinin kullanımını engellemeye çalışacaklardı: Hükümetlerden gizli hiçbir şey olamazdı. Şifreler, hükümetlerin kırabileceği zorlukta olmalıydı.

Şifrepunklar, dediklerini yaptılar. Özgür iletişim için geliştirdikleri güçlü kripto araçlarını özgür (ve ücretsiz) olarak dolaşıma soktular. ABD hükümetinin karşı hamleleri sonuçsuz kaldı. 90’lı yıllardaki birinci kripto savaşını şifrepunklar ve tabi ki insanlık kazandı. Şimdi ikinci kripto savaşının ortasındayız. Hükümetler, bu sefer yalnız teknik araçlarla değil politik araçları da devreye sokarak interneti kontrol altına almaya çalışıyorlar.

Günümüzdeki sorunları ve çelişkileri 20 yıl öncesinden gören ve mücadele eden şifrepunklar internetin şu anki durumunu, yönelimlerini ve geleceğini nasıl değerlendiriyorlar?

Şifrepunk Özgürlük ve İnternet’in Geleceği Üzerine Bir Tartışma adlı kitapta bu soruya yanıt aranıyor. Kitap, şifrepunk hareketinin dört üyesi arasında geçen tartışmalardan oluşuyor: Julian Assange, Jacob Appelbaum, Andy Müller ve Jeremie Zimmermann. Ayrıca kitapta 11 Ocak 2013 tarihinde kaybettiğimiz Aaron Swartz’ın 2012 Mayıs’ında “İrtibat Kurma Özgürlüğü” konferansında yaptığı ve SOPA yasasının nasıl durdurulduğunu anlattığı konuşmaya yer veriliyor.

Julian Assange’ı Wikileaks’ten tanıyoruz. Ekleyelim, kendisi ayrıca şifrepunk felsefesinin önemli isimlerinden biri.

Jacob Appealbaum, Kaos Bilgisayar Kulübü üyesi bir yazılım uzmanı. Tor projesinin araştırmacılarından ve savunucularından. Wikileaks’e verdiği destek nedeniyle ABD Hükümeti’nin gözetimi altında.

Andy Müller de Kaos Bilgisayar Kulübü’nün üyesi ve şu anda sözcülüğünü yürütüyor. Dijital çağda insan hakları konusunda yaptırımların uygulanması için uğraş veren Avrupa Dijital Hakları’nın (EDRI) kurucularından.

Jeremie Zimmermann ise “La Quadrature du net” adlı yurttaş hakları topluluğunun kurucularından ve sözcüsü. Bu topluluk, son derece başarılı bir kamuoyu çalışması yürüterek ACTA’nın (Korsan Karşıtı Ticaret Antlaşması) Avrupa Parlementosu’nda reddini sağladı.

Kitap, Julian Assange’ın bunun bir manifesto olmadığını, çünkü bunun için vakit olmadığını ve karanlık bir geleceğin kapıda olduğunu belirten sözleriyle başlıyor. İnsanlık, yaklaşmakta olan kara ütopyaya karşı uyarılıyor. Assange’a göre sorunun gizliliği ve karmaşıklığı ulusal güvenlik uzmanları dışında birçok insanın sorunu anlamasını zorlaştırıyor. Bu nedenle birçok kimse gidişatın henüz farkında değil. Assange ve arkadaşları, düşmanı yakından (hem teknik hem de politik açıdan) tanıyanlar olarak insanlığı uyarıyorlar...

Kitapta yer alan tartışmaları elimden geldiğince özetlemeye çalışacağım. Kitaptaki tartışmalarda yazarların adları kullanıldığı için ben de aynı yolu izleyeceğim, Julian Assange yerine sadece Julian diyeceğim.

Tartışılan konuları iki ana başlık altında ele alabiliriz: Gözetim ve sansür.

Gözetim

Yukarıdaki manifestolardan da görüleceği gibi şifrepunklar, daha 1990’lı yılların başında yayımladıkları manifestolarda yaklaşan tehlikenin farkındaydılar. İnternet, bir yandan insanlar arası iletişimi arttırıp toplumun demokratikleşmesinin önünü açacak bir potansiyel taşırken diğer yandan hükümetlerin elinde bir baskı ve gözetim aygıtına dönüşme eğilimini de içeriyordu.

2000’li yıllarda tüm dünyada internetin yaygınlaşmasıyla beraber hükümetler eşsiz bir gözetim aygıtına da kavuştular. İnternet önceki iletişim ortamlarından farklı olarak daha geniş bir içeriğe sahipti. İnsanlar tüm hayatlarını (ailelerini, arkadaşlarını, zevklerini, siyasi ve dini görüşlerini) internette saçıp dururken büyük biraderler bu bilgi parçalarını toplayıp anlamlı bütünlükler oluşturmaya başladılar.

Uyarı sinyallerini ise dikkate almadık, hâlâ almıyoruz. Örneğin, Facebook’u hâlâ bir örgütlenme aracı olarak görüp kullanmaya devam ediyoruz. Julian, 2008 yılında yaşanan bir olaya dikkat çekiyor. 2008 yılında Kahire’de Facebook üzerinden örgütlenen bir grubun grup yöneticisi gözaltına alındı ve şifresi işkenceyle elde edildi. Tahmin edebileceğiniz gibi gerisi çorap söküğü gibi geldi. Bu nedenle, 2011 Mısır hareketinde dağıtılan bir kılavuzun en başında kılavuzun Facebook ve Twitter üzerinden paylaşılmamasına dikkat çekiliyordu. Yine de birçok insan kılavuzu bu ortamlarda paylaştı. Julian’a göre bu insanların tek şansı hareketin başarıya ulaşıp hükümetin devrilmiş olmasıydı. Ayrıca benzer bir örgütlenme, ABD’de ya da ABD istihbaratının yakın ilişki içinde olduğu başka bir ülkede olsaydı çok farklı şeyler yaşanabilirdi. Çünkü Facebook, Twitter ve Google gibi ABD merkezli şirketler, ABD yasalarına göre hiçbir mahkeme celbi olmaksızın istenilen bilgiyi hükümete vermek zorundalar.

Julian ayrıca bir yanlış anlamayı da düzeltiyor. İnsanlar internette örgütlenip sokağa akmadılar. Mübarek’in interneti ve telefon iletişimini kesmesi insanları haber alabilmek için sokağa çıkmaya mecbur bıraktı. Sokak, internet örgütlenmelerinden daha belirleyici oldu.

Facebook, kullanıcıların ürün (müşteri değil!) olduğu şirketler tarafından yürütülen gözetime güzel bir örnek. Jeremie’nin söylediği gibi bilgilerimizi Facebook’a teslim ederken gizlilik ayarlarından kimin ne kadar göreceğini belirliyoruz. Ama yayımla dediğimiz anda bilgiler zaten Facebook’un oluyor. Facebook’ta kişiler hakkında 350 MB ile 800 MB arasında veri tutuluyor.

Facebook’a haksızlık etmemek lazım. Google’daki bilgi de az sayılmaz. Örneğin, 3 yıl 4 ay 2 gün önce Google’da ne aramalar yaptığınızı hatırlamasanız da Google unutmuyor.

Fakat hükümetler çok daha kapsamlı gözetim sistemleri kuruyorlar. İnternetle beraber devlet yönetimlerinin şeffaflaştığı ve daha da şeffaflaşacağı iddia ediliyor. Örnek olarak da Wikileaks belgeleri gösteriliyor. Julian bu görüşe katılmıyor. Wikileaks, gizli belgelerin %1’i bile değil. Bir yanda kredi kartlarındaki tüm hareketleri gören ve aralarında paylaşan büyük biraderler var, diğer yanda web sitelerinde, bloglarda bilgi kırıntıları arasından arama yapanlar. Bilginin büyük biraderler için çok daha fazla arttığı ortada.

Julian günümüzde uygulanan gözetimi taktik ve stratejik olarak ikiye ayırıyor. Taktik gözetim, konumundan veya ilişkilerinden dolayı belirli bir kişi ya da gruba yönelik uygulanan gözetim oluyor. Stratejik gözetim ise her şeyi gözetleyip bunun içinden analiz yapıyor. Artık belirli kişilerin telefonunu dinlemektense herkesin telefonunu dinlemek daha çok tercih ediliyor. Çünkü yönetim maliyetleri de dahil olmak üzere Almanya’da bir yılda gerçekleşen tüm telefon konuşmalarını anlaşılır bir kalitede tutmanın maliyeti 30 milyon avro iken bir F22 150 milyon dolar, Eurofighter 90 milyon avro.

Kitlesel gözetim daha önce sadece ABD, İngiltere, İsviçre, Fransa ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerde uygulanırken şimdi tüm dünyaya yayılmış durumda. İşin ilginci, “şer ekseni”nde yer alan ülkelere gözetime karşı koyacak teknolojilerin ihracı yasadışıyken gözetim sistemlerinin satılması tamamen yasal. Andy, Batılı şirketlerin “ulus çapında dinleme mekanizması” adı altında Kaddafi’ye sattıkları sistemlerin şu an yeni hükümet tarafından da tam kapasite çalıştırıldığını söylüyor.

Gözetime karşı ne yapılabilir?

Şifrepunkcular, gözetime insan yasaları ve fizik yasaları ile karşı konulabileceğini söylüyorlar.

İnsan yasalarıyla anlatılmak istenen politik mücadele. Bilişim teknolojileri, insanların neredeyse tüm etkinliklerinin gözetimine olanak veriyor ve yeni gelişmelerle beraber her geçen gün daha da güçleniyor. Şifrepunkcular, kanun adamlarının taktiksel gözetim için haklı gerekçeleri olabileceğini düşünüyorlar. Ama bunu da yasal bir çerçevede yapmaları gerekiyor. Dolayısıyla politik mücadelenin temelinde yetkilileri yasal bir izinle hareket etmeye zorlamak var. Stratejik gözetimde ise aynı mücadeleyi yürütmenin önünde çeşitli engeller var.

Birinci engel, stratejik gözetimin çoğunlukla gizli olması. Ülkemizde Phorm aracılığıyla uygulanmak istenen Derin Paket İnceleme (DPI) örneğini hatırlayalım. Özellikle stratejik gözetimin casusluk faaliyetlerini içermesi durumunda ortaya çıkarılması daha da zorlaşıyor.

İkinci engel, stratejik gözetimin karmaşıklığı. Julian, Avustralya’da üstverilerin (veriyi tanımlayan veri) kaydedilmesi konusunda yapılan tartışmaları örnek gösteriyor. Çoğu insan üstverinin kaydının önce tüm verileri kontrol etmek ve daha sonra da üstverileri alıkoymak demek olduğunu anlayamadı. Sistemlerin gizliliği ve karmaşıklığı, yöneticileri sorumsuzlaştırabiliyor. Ama bilerek ya da bilmeyerek bu gözetim sistemlerini satın alan veya uygulayan bizzat kendileri. Yine Phorm örneğini hatırlamak yeterli... Ayrıca bugün insanlara birçok gözetim sisteminin (gerçekte öyle olmamasına rağmen) teknik bir zorunluluktan kaynaklandığını söylüyorlar.

Üçüncü engel ise devletler arasındaki kirli ve karmaşık ilişkiler. Libya’da ve Tunus’ta uygulanan gözetim sistemlerini yeni yeni öğreniyoruz. Bu sistemlerin satılmasını sadece şirketlerin ekonomik faaliyetleri olarak görmemek gerekiyor. Bazen ABD’li, Avrupalı ve Çinli şirketler kimi zaman çok önemsiz paralarla çeşitli hükümetlere gözetim sistemi satabiliyorlar. Nedeni ise gözetim içinde gözetim. Çünkü alıcı ülkenin neyi gözetlediği, nelerden korktuğu, muhalefetin yapısı ve kimlerden oluştuğu, siyasal olayları düzenleyen kişilerin kimliği ve gerekli durumlarda kimlerle iletişime geçilebileceği çok önemli bir veri. Yukarıda belirtildiği gibi şer ekseni olarak tanımlanan ülkelere, gözetime karşı koyacak teknolojilerin satılmasının yasak olup gözetim sistemlerinin satılabilir olmasının nedenini de burada aramak gerekiyor. Ava giden farkında olmadan avlanıyor...

Dördüncü engel ise Bilgi Mahşeri’nin Dört Atlısı olarak bilinenler: çocuk pornosu, terör, kara para aklama ve uyuşturucu. Gözetim sistemleri bunlarla meşrulaştırılıyor.

Şifrepunkcular, politik mücadelenin sınırlılıklarının farkındalar. Şifrepunk hareketine kimliğini veren de sözün bittiği yerde şifrelemeyi gözetleyenlere karşı kendilerini korumak için bir silah olarak kullanmaları. Gözetime karşı fizik yasalarıyla karşı koymak derken, 1990’lı yıllarda birinci kripto savaşlarında olduğu gibi gözetlemeyi engelleyecek cihazların üretiminden söz ediyoruz. Bugün bulut bilişim gibi gözetimi kolaylaştıran birçok teknolojinin bir zorunluluk olmayıp bir tercih olduğunu belirtiyorlar. Jeremie özgür bir internet için gerekli olanları şöyle sıralıyor:

- Servisin ademi merkeziyetçi bir biçimde sunulması. Merkezi bilişim sistemleri gözetime ve denetime daha açık oluyorlar.

- Herkesin kendi verilerini kendisinin saklaması.

- Verilerin şifreli biçimde yazılması.

- Herkesin yakınındaki ve güvendiği sunuculardan şifreli veri konusunda destek alması.

- Makinenin sizi değil, sizin makineyi denetlemenizi sağlayan özgür yazılımların kullanılması.

Kitapta, internetin doğasına aykırı olarak kurulan merkezi bir altyapının denetimi ve gücün istismarını kolaylaştırdığı tekrar tekrar vurgulanıyor. Bilişim teknolojilerinin politik ve ekonomik tercihlerle biçimlendirildiğinin altı çiziliyor. Bu nedenle, kendi idealleri doğrultusunda ademi merkeziyetçi bir altyapının sağlanması yönünde çalışmalar yapıyorlar.

Şifrepunklar geliştirdikleri yazılımları tüm internet kullanıcılarının hizmetine sunuyorlar. Örneğin Tor projesi kapsamında geliştirilen uygulamalar gözetimi ve sansürü atlatma konusunda fazla teknik bilgisi olmayan bilgisayar kullanıcılarına bile faydalı olabiliyor. Fakat Jeremie’nin de vurguladığı gibi politik ve teknik mücadelenin birbirinin alternatifi olmayıp birbirinin tamamlayanı olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kripto-para kavramı ve Bitcoin

Şifrepunkların teknik mücadelesi bununla da sınırlı değil. Tahmin edebileceğiniz gibi günümüzün en önemli gözetim araçlarından biri kredi kartları. Mastercard ve Visa üzerinden, kredi kartı hareketlerimiz merkezi bir sistemde tutuluyor ve büyük biraderlerce paylaşılıyor. Türkiye’de kredi kartı kullanımı çeşitli kampanyalarla özendiriliyor. Ama ABD’de uçak bileti alımlarında olduğu gibi nakit kullanımının sınırlandığı durumlarda oluyor. Şifrepunkçuların kredi kartı üzerinden gözetime karşı geliştirdikleri sistem, hareketin potansiyelini daha rahat kavramamızı sağlıyor.

Kripto-para kavramı şifrepunk e-posta listesinde ilk kez 1998 yılında tartışmaya açılıyor. Bu kavram çerçevesinde geliştirilen Bitcoin, paranın yaratılması ve transferi için merkezi otoritelere güvenmek yerine kriptografinin kullanımını tercih ediyor. Böylece günümüz banka sistemlerinde yaşanan sorunlardan kaçılabiliyor:

- EFT parası gibi ek maliyetler olmuyor.

- Anonim işlemler gerçekleştirebiliyorsunuz.

- Hesaplarınız dondurulmuyor.

- Bankalar veya PayPal, Visa, ve Mastercard gibi şirketler, hükümetler veya gizli servisler istedi diye size gelen para akışını kesemiyorlar. (Wikileaks’e gelen bağışların nasıl kesildiğini hatırlayalım.)

Bitcoin’i aşağıdaki şekillerde temin edebilirsiniz:

- Verdiğiniz hizmetlerin ya da sattığınız malların karşılığında Bitcoin kabul edebilirsiniz.

- Günlük hayatta kullanılan para birimlerini Bitcoin’e çevirebilirsiniz (https://bitpay.com/bitcoin-exchange-rates).

- Başkalarından alabilirsiniz.

Bitcoin’i kullanabileceğiniz yerlerin bir listesine https://en.bitcoin.it/wiki/Trade adresinden erişebilirsiniz. Bitcoin de kabul eden kuruluşların listesine ise https://en.bitcoin.it/wiki/Existing_business_that_have_started_accepting_Bitcoin adresinden erişebilirsiniz. Örneğin, bağış alması engellenen Wikileaks’in adına burada rastlıyoruz.

Yazılımlar, 1.0 sürümleri yayımlandığında tam anlamıyla kullanıma hazır hale gelirler. Bitcoin’in henüz sürüm numarası 0.8.1. Dolayısıyla kullanım için tam bir olgunluğa eriştiği söylenemez. Paranın nasıl yaratıldığı, kullanıldığı, değerinin nasıl belirlendiği, teknik özellikleri, sorunları vs başka bir yazıda ayrıntısıyla tartışılacak. Fakat şu an sadece dünya para sistemi dışında devletsiz bir para sistemi yaratacak ve kullanacak/kullandıracak kadar cüretkar bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu göstermek istedim.

Bitcoin’i kaç kişinin kullandığı tam olarak bilinmiyor. Kesin bir yanıt vermek zor. Ama 2011’in Eylül ayında son 24 saatte bağlanan istemciler dikkate alınarak yapılan bir araştırmaya göre bu sayının 60.000 civarında olduğu tahmin edilmişti.

Sansür

Andy, internetin hükümetlerin elinden çok önemli bir gücü aldığını belirtiyor. Önceden bilginin akışını, insanların neyi bilip neyi bilmeyeceklerini, dolayısıyla gerçeklikle kurdukları ilişkiyi belirlemek daha kolaydı. Bu nedenle, interneti bir sapkınlık olarak gören otoriter yönetimler (örneğin Arabistan) paniğe kapılıp internet erişimini filtrelemeye çalışıyorlar.

Gözetimi ve sansürü birbirinden ayırmamak gerekiyor. Julian, hükümetlerin neyin sansürlenip neyin sansürlenemeyeceğine gözetim sonucunda karar verdiğini hatırlatıyor ve Çin’de asıl korkutucu olanın sansürden çok girdiğiniz ya da erişmek isteyip de giremediğiniz sitelerin takibi olduğunu belirtiyor. Julian, Çin tarzı sansüre ABD’de rastlanmasa da sansürün farklı biçimlerde uygulanabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, ABD bazı Wikileaks belgelerine erişimi Google üzerinden engelleyebiliyor.

Bu bağlamda sansürü sadece web sitelerine erişimin engellenmesine indirgememek gerekiyor. Julian’a göre sansürün Batı’da daha incelikli uygulanıyor oluşu onu görünmez kılabiliyor. Sansür piramidinin en tepesinde kamuoyunun sansür diye algıladığı genel olgular var: Gazetecilerin öldürülmesi, hapsedilmesi, filmlerine el konulması, yazdıklarından ötürü işten atılması vs. İkinci katman ise daha az görünür: Birinci katta yer almamak için kişiler otosansür uyguluyorlar. Üçüncü katta doğrudan teşvikler var. Sonraki katta ise bu teşvikler daha bilinçli halde gerçekleşiyor: İnsanlar ne yazarsam daha çok kazanırım diye düşünmeye başlıyorlar. Onun altında ise önyargılı okurlar var. Gerçekleri sansürleyen önyargıları oluyor. En alt katmanda ise erişimdeki fiziksel engeller yer alıyor. Zayıf bilgisayar okur yazarlığı, bilginin sunulduğu dili bilmemek, maddi yetersizlikler vs.

Orwell’in 1984’ünde tarihsel olayların akışının nasıl değiştirildiğini hatırlayalım: A ülkesi B ile dost, C ile düşmandır. Sonra bir bakarız tarih kitapları C’nin A ile ezeli dostluğunu ve B’nin ise ezeli düşmanlığını yazmaya başlar. İnternette de benzer durumlar yaşanabiliyor. Örneğin Batı’nın pek prestijli gazetesi Guardian, milyarder Nazmi Auchi hakkındaki haberleri hiçbir şey söylemeden arşivlerinden kaldırabiliyor. Ya da Julian’ın belirttiği gibi Wikileaks belgelerini kendileri sansürleyip yayımlıyorlar. Belgelerin orijinali bilindiği için sansür açık seçik görülebiliyor. Ya bilmediklerimiz?

Sansürün bir diğer uygulama biçimi gözetimde olduğu gibi bilgi mahşerinin dört atlısını bahane etmek oluyor. Toplumun özellikle çocuk pornosu üzerine olan hassasiyeti kullanılarak sansür meşrulaştırılıyor. Andy buna karşı sorunun doğru bir şekilde tartışılması gerektiğini söylüyor. Asıl sorunun, çocuk pornosunun internette olması değil, çocuk istismarı olduğunu vurguluyor. İnsanların yaptıkları ise gözlerinin görmediğinin olmadığını varsayıp sadece vicdanlarını rahatlatmak. Görüntüler internette engellendiğinde sorun hallolmuş gibi davranıyorlar. Oysa asıl üzerine gidilmesi gereken çocuk istismarının kendisi.

Aynı bakış açısının bilgi mahşerinin diğer atlılarına karşı da uygulanması gerekiyor: Herhangi bir toplumsal sorunun internette yansımalarıyla değil toplumsal kökenleriyle uğraşmak.

Kısacası şifrepunklar sansürün herhangi bir haklı gerekçesi olamayacağını vurguluyorlar. Şifrepunklara göre filtreleme son kullanıcıda gerçekleşmeli, hatta son kullanıcının son cihazında, kafasında!

Tabi telif hakları nedeniyle engellenen siteleri de unutmamak gerekiyor. Uzun yıllar telif hakları konusunda çalışan Lawrence Lessig bile artık pes etmiş durumda. Lessig’e göre sorun telif politikasını siyasetçilere anlatamamak değil, medya tekelleri ve siyasetçiler arasındaki ilişkiler. Ama yine de Swartz’ın konuşmasında belirttiği gibi durum o kadar ümitsiz değil. Etkin bir örgütlenme ve dünya halklarının desteğiyle siyasetçiler ve tekeller arasındaki ilişkiler de aşılabiliyor.

Tüm bunların yanında son zamanlarda gözlemlenen bir başka teknik eğilime dikkat çekiliyor. Bilgisayarlar, hayatın her alanına girdiler. Fakat genel amaçlı bilgisayarlar yerini özel amaçlı bilgisayarlara bırakıyor. Firmalar, hem teknik hem de telif yasalarıyla genel amaçlı bilgisayarlara sınırlamalar getiriyorlar. Örneğin, genel amaçlı bir bilgisayar sadece film izlemek ya da mp3 dinlemek üzere kısıtlanıyor. Bu da kullanıcıların bilgisayar üzerindeki üretici etkinliklerinin kısıtlanmasına neden oluyor. Ürünleri, firmaların önceden belirlediği amaçlar dışında kullanamıyorsunuz. Bu eğilimi de sansürün bir başka biçimi olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bir sonraki adımda internet erişiminin firmalar tarafından kontrolü çok kolay. Akıllı telefonlarda örneklerine rastladığımız gibi... Ya da bazı bilgisayarları sadece belirli işletim sistemleriyle çalışmaya zorluyorlar.

***

Özetle kitapta, bilimin de teknolojinin de tarafsız olmadığının bir kez daha altı çiziliyor. Belki de geleceğin toplumu internet mücadelesinin içinde saklı:

Ya büyük biraderin her anımızı gözetlediği bir dünya, ya da özgür bir dünya...

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Kod kanundur", Cumhuriyet Kitap Eki, 4 Nisan 2013

Julian Assange kimilerine göre bir internet sihirbazı kimilerine göre bir şarlatan. Bazıları onu WikiLeaks belgelerinden dolayı dikkatle izliyor ve bir sonraki hamlesini bekliyor bazıları ise hâlâ tam anlamıyla ne olduğunu çözememiş durumda.

İnternete göbekten bağlı olduğumuz bir çağda Assange’ın sanal âlemde gerçekleri açık eden eylemci kimliği öne çıkıyor. Bu yüzden onun ve içinde yer aldığı grubun eylemleri her zaman bombalar patlatıyor. Önemli bir şifrepunk olan Assange, kendisi gibi takılan Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn ve Jérémie Zimmermann’la beraber internetin nereden gelip nereye gittiğini tartışıyor. Bu da bize Asssange ve arkadaşlarının gezindiği ortam üzerine düşündüğünü de gösteriyor.

Kara ütopya

Kitabın ismine bakıp “Şifrepunk ne ola?” diyenler çıkabilir. Şifrepunk, toplumsal ve siyasal değişimin araçları olarak şifreyazım ve benzer yöntemler kullanmayı savunan kişilere verilen ad. Assange da onlardan biri. Sadece “ortalığı karıştırmakla” uğraşmıyor aynı zamanda internet ortamında olup bitenleri sorguluyor. Hem özgür (bu biraz tartışmalı da olsa) bilginin hem de günümüzün Büyük Biraderliği’nin simgesi olan internet sayesinde insanlar çok daha rahat gözlenebiliyor. Bu yüzden Assange ve arkadaşları “İnternet, insanın ufkunu açıp özgürlüğünü genişletecek mi yoksa sansür, baskı ve totalitarizmin bayraktarlığını mı üstlenecek?” diye soruyor. Assange’a göre internet, insan uygarlığı için bir tehdit. Nedeni ise küresel gözetimin en önemli aracı haline gelmesi. Bu Assange’a göre kara ütopyanın başlangıcı.

Assange’ın bu gidiş için önerdiği çözüm ise şifreyi çözmekten daha kolay bir yöntem olan bilgi şifreleme. İşte şifrepunk da burada devreye giriyor. Bağımsızlığı ilan etmenin günümüzdeki şekli: Bütün gücüyle bilgi saklayan ve filtreleyen devlet(ler)e karşı, o bilgiyi elde edip kontra depolama ve günü geldiğinde paylaşmak üzere hazır tutma yöntemi. Assange’ın dediği gibi “güçlü bir şifreyazım, sınırsız şiddete karşı koyabilir.” Bu nedenle Assange, Appelbaum, Maguhn ve Zimmermann oturup tartıştı ve özgürlüğün bedelleri üzerine kafa yordu. İnternette kurulan ortak dünyayı ve herkesin yaşamını boca ettiği ortamı masaya yatırdı.

Bilgi almanın ya da edinmenin baş aracı haline gelen internet, aynı zamanda kolayca istihbarat toplamanın da yoluna dönüştü. Bunun nedeni, iktidarların kendi açıklarını yakalatmamak adına birey ve öbür kurumların üstüne gidecek geniş bir mecra kullanma isteğiydi. İktidarlar için internet, insanların neyi ne kadar bilmeleri gerektiğine dair sınırın aşılması da demekti. Denetim fark ettirerek ya da ettirmeden yaygınlaştı. Kitlesel gözetleme ve kitabına uygun filtreleme böylece hızlandı, şekilden şekle girdi.

Sosyal medyanın yeni bir örgütlenme modeli olarak ortaya çıkışı da buna karşı devletlerin denetim biçimleri geliştirmesi de aynı dönemlere denk düştü. Assange ve arkadaşları, tartışmaya bu kanaldan giriyor: Kitlesel iletişim ve gerek devlet gerekse şirketler eliyle yürütülen kitlesel gözetleme. İkincisine alternatif geliştirmenin adı da kitlesel depolama ve şifreyazım. Artık güvenlik açığı yakalamak mı olur, yoksa kamu yararına bilgi aşırmak mı, orası duruma göre değişir. İşin diğer tarafındaysa iktidarların bilgi toplama yöntemi var; Maguhn bunu “her şeyi kaydet, daha sonra analiz sistemleri aracılığıyla ayıkla” diye özetliyor. Kısacası bu bir savaş. Günü geldiğinde herkes, iktidar ve istihbarat teşkilatları tarafından şüpheli görülebilir veya şüpheli haline getirilebilir.

Hacker ahlakı

İnternet, gözetlemenin sınırsızlığının önemli bir kanıtı. Örneğin Google, yerine göre hepimizin hangi konuyu araştırdığını, kimlerle görüştüğümüzü, cinsel tercihlerimizi, felsefi görüşümüzü ve dini inançlarımızı depolayan bir aygıt. Maguhn’un dediği gibi “senin hakkında senin bildiğinden daha fazlasını biliyor.” Yani kişisel bilgiler, biz isteyelim ya da istemeyelim üçüncü şahıslara, özellikle de Google, Facebook, Twitter gibi şirketlere emanet edilmiş durumda. Buralar hem örgütlenmenin tetikleyicisi hem de bilgilerimizi istifleyen birer veri bankası.

Appelbaum burada söz alıyor: “Bütün kişisel bilgilerimizi bu şirketlere verdiğimizi, sonra da bu şirketlerin resmen özelleşmiş gizli polis gibi davrandığını düşününce, ortada tam anlamıyla bir delilik var. Üstelik Facebook örneğinde, gözetlemeyi demokratikleştirdiğimiz bile söylenebilir.”

Zimmermann ise konuyu internet ve piyasa denklemine getirip zihnimizi açıyor: “İnternetin bir anlamda hackerlar tarafından geliştirildiğini söyleyebiliriz. Bu, onlar için eğlenceli bir işti, interneti geliştirdiler ve herkesin kullanımına sundular. Google ve Facebook gibi şirketler ise daha sonra kullanıcıların kişisel verilerini ele geçirmek üzerine kurulu piyasa olanaklarının farkına vardı.”

Bu ve benzeri şirketlerin merkezileşip şiddet gücünü elinde bulunduranların topraklarında (ABD’de) konuşlanması denetimin, sansürün ve bu mecraların nasıl kullanılacağına da aynı güç ve ortakları tarafından karar verilmesini sağlıyor. Gözetleme devletine karşı çıkma da aynı o şirketler gibi altyapı kurmaya ve âdemi merkeziyetçiliği korumaya bakıyor. En yalın anlatımıyla Şifrepunkların önerdiği çözümlerden biri de bu.

Söz edilen çözüme karşılık iktidarlar da engelleme kartını açıyor. Tarihi siler gibi olan biteni ya siliyor ya da karartıyorlar. Birileri cesaretini toplayıp o yok sayılanı insanlara ulaştırana dek bu sansür ve engelleme mekanizması böyle sürüp gidiyor. Hacker ahlakı da burada ortaya çıkıyor: “Hacker ahlakı, kamuyu ilgilendiren bilgiyi kullanıp şahsi bilgi veya verileri muhafaza etmeyi öngörür. Özel hayatın mahremiyetini savunuyorsak –ki savunmak için sağlam gerekçelerimiz var– burada kayıp ve kazanç arasında bir denge olduğunu söylemekle yetinmeliyiz. Ayrım yapabiliriz. Her şeyi kamuoyunun gözü önüne sermek zorunda değiliz.”

Bilgi, özgürlük ve gözetleme

Assange ve arkadaşlarının tartışıp bir yerlere vardırmaya uğraştığı konunun özü, bilginin özgürce paylaşımı ve serbest dolaşım kanallarını yaratmakla ilgili. Serbest yazılımlar, şifreleme ve donanım tam da buna işaret ediyor. “Kod kanundur” ilkesi bunları desteklerken internette yapabileceklerimizin sınırlarını da belirliyor.

Bilgi, özgürlük ve gözetleme üçgeni içinde hayli çetrefilli bir konuyu tartışan bu adamlar, tamamen umutsuz bir tablo çizmiyor ama gerçekleri söylemekten de çekinmiyor. Assange’ı dinleyelim: “Bundan diyelim yirmi yıl öncesinde sahip olduğumuz özgürlükleri –zira her ne kadar biz henüz farkına varmasak da gözetleme devleti halihazırda bunların epeyce kısmını ortadan kaldırmış durumda– elinde tutmayı başaran yegâne kişiler, bu sistemin girdisi çıktısı hakkında ileri düzeyde eğitimli kişiler olacak. Dolayısıyla yalnızca ileri teknoloji erbabı asi seçkinler özgür kalacak, opera binasında cirit atan şu zeki fareler.”

Özgürlük, bedel ve emek ister. Bu, internet ortamında bile olsa böyle. İnternet, doğru veya yanlış bir bilgi yığını ve gözetlenme ortamı, tamam ama WikiLeaks, RedHack veya Anonymous gibi hareketlerle şifrepunkların yaptığı gibi kullanılacaksa ne âlâ. Öbür türlüsü çoğunlukla göbek semirtmekten, zihin bulandırmaktan ve insanları semeleştirmekten başka bir işe yaramıyor.

Devamını görmek için bkz.

Onur Uludoğan, "Julian Assange’dan 'Şifrepunk', Edebiyat Haber, 20 Mart 2013

Cep telefonu aslen bir izleme cihazıdır, ara sıra görüşme yapmanıza da izin verir. (Julian Assange)

İnternetin temelleri 1960’lı yıllarda atılmış olmasına rağmen, bugün kullandığımız anlamda internet şebekelerinin kuruluşu ve internet kullanımının yaygınlaşması 1990’lı yılları bulur.

Yani “internet” dediğimizde yaygın kullanıma açılması yirmi yılı biraz aşan bir teknolojik kavramı kast ediyoruz.

Günlük yaşayışımıza etkileri açısından baktığımızdaysa çok daha köklü bir değişimin ortaya çıkmasını sağlayan bir kavramdır internet.

Bugün insanlarla tanışmadan tutun da alışverişe kadar yüzlerce farklı amaç için internete bağlanıyoruz. Bu yönüyle internet “gerçek” yaşama alternatif bir “sanal” yaşam oluşturma aşamasına çok yaklaştı.

Ancak interneti bu yönüyle düşündüğümüzde, gerçek yaşama alternatif bir yerde durması, bize sunduklarının da gerçek yaşama alternatif olduğu anlamına gelmiyor. Aslında internetin bize sunduğu tüm hazlar ve tehditler en az sokakta karşılaştıklarımız kadar gerçek.

Nitekim yakın zamana kadar birçok kullanıcı, internetin dışındaki “gerçek” yaşamı ifade etmek için “IRL” (In Real Life) kavramını kullanırken bugün “sanal ortam” kullanıcılarının çoğu, internetin de “gerçek” bir mecra olduğunu vurgulamak için, “AFK” (Away From Keyboard) kavramını kullanmaya başladı bile.

İnternet bugün, sonsuz ve sınırsız bilgiye ulaşılabilecek kaynakların en önemlilerinden biri. Bu yönüyle yaşamı oldukça kolaylaştırdığı muhakkak. Fakat internetin bize sunduğu sonsuz ve sınırsız bilgiye ulaşmanın bedeli bugün için en iyi ihtimalle özel yaşamımızdan (çoğunlukla gönüllü olarak) feragat etmemizi gerektiriyor.

Bugün tamamen gönüllü olarak fotoğraflarımızı, beğendiklerimizi, isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı ve binlercesini sosyal platformlarda hiç düşünmeden sergiliyoruz ve bu bilgilerin yalnızca bizim seçtiğimiz insanlar tarafından görüleceğini varsayıyoruz.

Ancak işler tam olarak böyle yürümüyor. Kullandığımız her sosyal ortam ve arama motoru, kendisiyle paylaştığımız verileri, biz onları silsek bile, bir yerlerde saklamaya ve kendi çıkarları doğrultusunda üçüncü şahıslarla paylaşmaya devam ediyor.

Bu üçüncü şahıslar, iyi ihtimalle şirketler olurken, kötü ihtimalle de (Orwell’ın tabirini kullanırsak) “Big Brother” oluyor.

Arap Baharı’nın kıvılcımlarının Facebook’ta atıldığını biliyoruz, fakat eylemler devam ettikçe “Facebook ya da Twitter kullanmayın” ifadelerini içeren bildirilerin dağıtılmaya başlandığını pek bilmiyoruz.

Geçtiğimiz günlerde tam da yukarıda yürütmeye çalıştığım mantığın paralelinde fikirlerin yer aldığı bir kitap yayımlandı: Şifrepunk.

Şifrepunk, Wikileaks’in fikir babası ve kurucusu Julian Assange ile her biri farklı alanlarda çalışan internet aktivistleri, Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn ve Jeremie Zimmermann’ın “Özgürlük ve İnternetin Geleceği” üzerine yaptıkları bir tartışmanın yazıya dökülmesiyle oluşturulmuş bir kitap.

Kitabın geliriyle, oldukça zor günler geçiren Julian Assange’ın yaşamsal giderlerinin karşılanması amaçlanıyor.

Şifrepunk, “Düşmanla ilk karşılaşma dünyaya dair bütün tahayyüllerinizi yerle bir eder. Biz düşmanla tanıştık.” cümleleriyle başlıyor ve dipnotlarla beraber yaklaşık 170 sayfa boyunca da bireysel ve toplumsal mahremiyetten her türlü özgürlüğün varlığına ve kısıtlanmasına dair uzun tartışmaları içeriyor.

Tartışma boyunca her türlü arama motorunun ve sosyal platformların, kullanıcıların rızalarıyla, kullanıcılarına ait verileri nasıl depoladıkları ve devletin istemesi halinde bunların paylaşımına nasıl razı oldukları uzun uzun tartışılıyor.

Hal böyleyken, tartışmanın tarafları, öncelikle insanları, kendilerine ait özel bilgileri paylaşmamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Bunun başarıldığı noktadaysa, devletlerin bireyleri takiplerine yönelik bir mücadelenin önem kazanacağını savunuyorlar.

Bu noktada da önerilen kavram ise, “şifrepunk”.

Şifrepunk: Toplumsal ve siyasal değişimin araçları olarak şifreyazım (kriptografi) ve benzer yöntemler kullanmayı savunan kişidir.

Tartışmaya katılan tarafların düşüncelerine göre, bugün kullanımları oldukça basitleşmiş olan ücretsiz şifreyazım programları sayesinde internet üstündeki mahremiyetimizi korumak mümkün. Burada, devletlerin, cinsel suçları engellemek ya da telif haklarının korunması gibi gerekçelerle internette ihtiyaç duyulan mahremiyete karşı olduğu da özellikle vurgulanıyor. Ancak tartışmacılar bu noktada, devletlerin asıl dertlerinin, suçla mücadele olmadığının da altını çiziyorlar.

Toparlayacak olursam, Şifrepunk, birçoğumuzun saatlerini geçirdiği, özel hayatıyla ilgili neredeyse tüm bilgileri paylaştığı ve arka planında olan bitenleri pek de düşünmediği bir platform olan internetin bugünü ve geleceği üstüne sıradışı görüşler barındıran, önemli bir kitap.

NOT: Kitapta yürütülen tartışmaları tamamlaması açısından aşağıda sıraladığım film, belgesel ve programları da izlemenizi öneririm. (Listedekilerden Underground: The Julian Assange Story dışındakiler hak sahipleri tarafından internette serbest dolaşıma sunulmuş durumdadır.)

1. Underground: The Julian Assange Story: 2012 tarihli film, Assange’ın Sulette Dreyfus ile birlikte yazdıkları ve henüz dilimize çevrilmeyen Underground isimli kitaplarından uyarlanmıştır.

2. RED!: BSM-Bağımsız Sinema Merkezi, tarafından hazırlanan belgesel Türkiyeli hacker grubu RedHack’i ve eylemlerini anlatıyor.

3. TPB AFK: The Pirate Bay Away from Keyboard: Simon Klose tarafından çekilen belgeselde Dünyanın en büyük bilgi paylaşım platformu olan The Pirate Bay’ın kurucularının hukuk mücadelesi anlatılıyor.

4. World Tomorrow: Assange’ın toplam 12 bölüm süren televizyon programı. Programa Zizek’ten Chomsky’ye kadar birçok önemli muhalif konuk oldu ve düşüncelerini paylaştı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.