Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-890-3
13x19.5 cm, 320 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Doğu Batı Mimesis
Auerbach Türkiye'de
Özgün adı: East West Mimesis
Auerbach in Turkey
Çeviri: Can Evren
Yayına Hazırlayan: Ali Bolcakan, Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2013

Kader Konuk kışkırtıcı bir sav ortaya atıyor: Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemalist kadrolar tarafından kurulmadığını, Nazi zulmünden kaçıp ülkeye gelen Alman-Yahudi sığınmacıların, yani Türkiye toplumu içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını öne sürüyor.

Kitabın merkezinde 1936'da Almanya'yı terk edip İstanbul Üniversitesi'nin yeni kurulan Yabancı Diller Okulu'nun başına gelen Erich Auerbach ve bu dönemde kaleme aldığı çığır açıcı eseri Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili var. Bu eserin yazıldığı bağlamı ele alan Konuk, İstanbul'un Auerbach'ın Mimesis’i yazma sürecini nasıl şekillendirdiği meselesi üzerinde duruyor. Mimesis’in Türkiye'nin hümanist reform hareketini bir tür kültürel mimesis çerçevesinde anlamamızı sağlayacak bir eser olarak karşımızda durduğunu gösteriyor.

Edebiyat eleştirisi kavramlarını verimli ve yaratıcı bir biçimde kullanarak Türkiye'nin kültürel tarihini kavramamızı sağlayan bu kitap, Doğu-Batı ilişkilerine dair incelemelere de yepyeni bir yaklaşım getiriyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

Giriş
1 Hümanizmin Doğu'ya Yolculuğu
2 Türk Hümanizmi
3 Modern Türkiye'de Taklitçilik: Alman ve Türk Yahudilerin Yeri
4 Boğaz'daki Almanya: Nazi Komploları ve Sığınmacı Siyaseti
5 İstanbul'da Mimesis'i Yazmak
Sonsöz: Türkiye'nin Hümanist Mirası

Ekler:
Erich Auerbach'ın Türkiye'de Verdiği Dersler
19. Yüzyılda Avrupa'da Gerçekçilik
Edebiyat ve Harp
İllüstrasyonlar
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş’ten, s. 13-19

Erich Auerbach, hayat diye bildiği şeyi arkasında bırakıp, 1936 yazının sonuna doğru İstanbul'a geldi. Gemiyle mi yoksa trenle mi geldiğini kimse hatırlamıyor; ama kuzeyden gelmeyi seçseydi Doğu Ekspresi'ne binecek, Avusturya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan'dan geçecekti. Münih garında tren platformları Nazi üniformalarıyla dolmuştu bile; yine de hasada başlayan köylüler, Budapeşte'deki Yahudi mahallesi ve Bükreş'in ortaçağ mimarisi gibi daha iç açıcı görüntüler de vardı. Prusyalı araştırmacı doğuya doğru çıktığı bu üç günlük yolculukta, Avrupa'nın nerede bittiğini, aşinalığın hangi noktada artık memleket anlamına gelmediğini düşündü belki de. Ama hattın sonunda, minarelerin gök kubbeyi delip geçtiği noktada bile Avrupa'nın sınırlarını belirlemek kolay olmasa gerekti. Doğu Ekspresi'nin İstanbul hattı Konstantinopolis'in eski surlarına paralel ilerliyor, bir hemşerisi tarafından tasarlanmış gayet modern bir bina olan Sirkeci Garı'nda sona eriyordu. Batı'dan gelen yolcular için bu gar şehri en iyi şekilde temsil ediyordu: Bizans'tan kalan Konstantinopolis'in kıyılarındaki bu mekânda, rehber ve memurların çoğu Fransızca veya Almanca biliyordu.

Belki de Auerbach gemiyle klasik Avrupa'nın beşiğinden, İtalya ve Yunanistan'dan geçerek gelmiştir. Valizinde Rönesans hümanizminin öncüsü Dante üzerine yazdığı monografiyi taşıyan Auerbach'ın Cenova'dan demir alıp Akdeniz'i geçerek Atina yakınlarındaki Pire'ye varmış olması da uzak bir ihtimal değil. Goethe'nin çiçek açmış limon ağaçlarıyla dolu diyarını, kaç zamandır "Avrupa'nın hasta adamı" denilen ülkeye bağlayan rota buydu. Batılılar için klasik Avrupa ve Doğu'yu tanımlayan baskın mecazlar böyleydi belki ama, cumhuriyetçi Türkler Batı ile Doğu arasındaki bağlantıyı farklı bir açıdan değerlendiriyordu. Sonuçta, bu güzergâhtan geçen denizyolu Bizans döneminde Roma'yı Konstantinopolis'e bağlıyordu. Dönemin maarif vekili faşist Avrupa'dan kaçan entelektüellerden bahsederken, 1453'te İstanbul fethedildiğinde bazı Bizanslı âlimlerin aynı rotayı kullanarak Osmanlı'dan kaçtığını hatırlatmaya bayılıyordu. Bu âlimlerin antik Yunan, Roma ve Bizans elyazmalarını yanlarında götürmeleri, deniyordu her zaman olduğu gibi, Batı Avrupa'da klasik eğitimin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Auerbach gibi biliminsanlarının gelmesiyle birlikte bu ilim "geri dönmüş" oluyordu. İleride göreceğimiz gibi maarif vekili, bu insanların Avrupa'dan kaçmalarının 20. yüzyıldaki Türk Rönesansını hızlandırdığını söyleyecekti: Avrupalı bilimciler bir zamanlar dünyanın en büyük ilim yuvası diye göklere çıkarılan bu şehirde klasik eğitimi yeniden canlandıracaktı.

Haliç'in ağzına demir atan gemilerin yolcularını müthiş bir manzara bekliyordu. Eski Konstantinopolis ile şehrin Ceneviz mahallesi arasındaki Galata'da, şehrin dini ve kültürel çeşitlilik arz eden topografyasını görmek mümkündü. Kuzeye bakan tarafta Pera'nın eski Hıristiyan ve Yahudi mahalleleri, ayrıca Galata Kulesi'nin taçlandırdığı, birçok kilise ve sinagoğa ev sahipliği yapan yedi yüz yıllık Ceneviz bölgesi vardı. Hemen yakında bir de on üçüncü yüzyıldan kalma bir Dominiken Kilisesi vardı; ilerde Papa XXIII. İoannes olacak Angelo Giuseppe Roncalli burada Auerbach'a zengin bir kütüphanenin kapılarını açacaktı. Auerbach İstanbul'a vardığında muhtemelen Türk üniversitelerinden bir yetkili ya da Alman bir bilimci tarafından karşılanıp Pera'ya götürüldü, Haliç civarındaki Osmanlı saraylarıyla camilerine bakan Boğaz manzaralı otellerden birine yerleştirildi. Şans yüzüne güldüyse eğer, Osmanlı'nın İstanbul'u fethetmesinden sonra camiye dönüştürülen o bin beş yüz yıllık kubbeli Bizans katedrali Ayasofya'yı gören odalardan birinde kalmıştır. Auerbach'ın gelişinden sadece bir yıl önce Ayasofya bir kez daha dönüştürülmüş, bu sefer de inancı ne olursa olsun herkese açık olan bir müze haline getirilmişti. Bu dönüşüm Türkiye'nin o aralar henüz başlamış laikleşme hamlelerinin bir örneğiydi, ama aynı zamanda Türkiye'nin bölgeye ait tarihi mirası sahiplenme arzusunu da gösteriyordu.

Auerbach İstanbul'un güzelliklerinin keyfini sürmek veya Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sırasında İstanbul'un yaşadığı dönüşümü incelemek için gelmiş bir turist, sıradan bir gezgin değildi elbet. O bir Romanoloji profesörüydü ve kendisine kalsa belki de Almanya'yı hiç terk etmeyecekti. Ama bir yıl önce, Ekim 1935'te korktukları başlarına gelmiş, Marburg Üniversitesi idarecilerinden biri onu ve eşi Marie'yi görüşmeye çağırmıştı. Auerbach ne olacağını gayet iyi biliyordu. Daha yeni yürürlüğe giren Nürnberg yasaları, Nazilerin onu "tam Yahudi" ilan edip "Ari ırktan olmayanlar" kategorisine sokmasını, dolayısıyla da vatandaşlık haklarından mahrum edip sürgüne zorlamasını mümkün kılıyordu. İdareci, Auerbach'tan bu kategoriye uyduğunu onaylamasını istemişti. Alman Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan kararnameye göre, bu kategoride olması Auerbach'ın Marburg Üniversitesi'yle ilişiğinin kesilmesine yeter de artardı. Auerbach ise kendisi gibi I. Dünya Savaşı gazisi Yahudilere tanınan istisnai statüyü düşünmüş, iki yıl boyunca paçayı kurtarma umuduyla yaşamıştı. Korkulan mektup ertesi gün eline ulaştığında, Roman Dilleri ve Edebiyatları bölüm başkanlığından alındığını kesin olarak öğrenmiş oldu. Auerbach, ailesi için tek çarenin Almanya'yı terk etmek olduğunu gönülsüzce kabullenmek zorunda kalmıştı: Daha fazla ayrımcılıktan ve insanlık dışı muamelelerden kaçmak ve hatta hayatta kalmak için, Marie, genç yaştaki oğlu Clemens ve kendisi için tek yol sürgündü.

Elinizdeki kitap, Nazi zulmünden kaçıp Müslümanların hâkim olduğu bir topluma sığınan Auerbach gibi hümanist biliminsanlarının düştüğü müşkül durumun izini sürüyor. İlerledikçe, sürgünün güzergâhının daha kapsamlı olan bir dizi tarihsel kuvveti; bir yanda onları faşist Almanya'dan kovan, diğer yanda da onları Türkiye'de bir kültürel yenilenme programı için işlevsel hale getiren kuvvetleri temsil ettiğini göreceğiz. Hükümetin ve yükseköğretim kurumlarının ülkenin modernleşme reformlarını desteklemek adına filologlara, felsefecilere, tarihçilere, mimarlara, doğa bilimcilere, iktisatçılara ve müzisyenlere iş teklifi götürdüğü Türkiye, 1933'ten itibaren, Alman üniversitelerinden kovulan –Leo Spitzer, Alexander Rüstow, Ernst von Aster ve Hans Reichbach gibi– nice biliminsanı için bir sığınak olmuştur. Yükseköğretimde laikleşmeyi ve modernleşmeyi desteklemek için, tek başına İstanbul Üniversitesi bile farklı disiplinlerden kırk Alman bilimci istihdam etmiştir. Auerbach bu kafileye 1936'da, ülkenin en önde gelen Yabancı Diller Okulu'nun başına geçerek katılmıştır. Auerbach'ın İstanbul'da görev yaptığı on bir yıl boyunca, Türkiye siyaset, kültür ve eğitim alanlarında çok önemli değişiklikleri yürürlüğe sokmuştur. Aynı dönemde Avrupa ise savaşın getirdiği yıkımlarla sarsılmaktadır.

Doğu Batı Mimesis, Nazilerin "Alman olmayanlar" kategorisine soktuğu Alman-Yahudi bir filoloğun, çoğunluğun Müslüman olduğu bir toplumda nasıl bir sürgün deneyimi yaşadığını sorguluyor. Böyle bir yerin bir Yahudiye yuva olması mümkün müydü? Tarihte benzer misafirperverlik örnekleri var elbet: 15. yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, İber Yarımadası'nda gördüğü zulümden kaçan Sefarad Yahudilere kucak açmıştır. 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu geleneğe dayanarak Avrupalı Yahudileri buyur etmesi şaşırtıcı değil öyleyse. Ama aynı Osmanlı İmparatorluğu' nun kendi topraklarında yaşayan etnik ve dini azınlıklara karşı düşmanca bir tavır takındığını da unutmamak lazım. Zira I. Dünya Savaşı sırasında zulüm gören, tehcir edilen ya da öldürülen Ermenilerin sayısı bir milyondan fazladır. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı Türkleri arasında yaygın hale gelen etnik-dini milliyetçilik, cumhuriyet döneminde Ortodoks Rumların konumunu da etkilemiştir. 1924' te, bu süreç Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesiyle sonuçlanmıştır: Türkiye, topraklarında yaşayan Ortodoks Rumları sınırdışı edip yerlerine Yunanistan sınırlarında yaşayan Müslümanları yerleştirmiştir.

Etnik-dini milliyetçiliğin hızla yükselişine paralel olan bir diğer süreç ise, paradoksal bir biçimde, siyaset ve eğitim ile ilgili yapıların laikleşmesidir. Çoğu Yahudi olan Alman bilimciler tam da bu laikleşme ve modernleşme süreci kapsamında istihdam edilmiştir. Atanan bilimcilerin imzaladıkları ilk sözleşmelerde, üç yıl içerisinde Türkçe öğrenmeyi kabul ettiklerine dair bir madde vardı. Bu sayede dersler ve yayınlar Türkçe yapılacaktı. Ancak kısa sürede görüldü ki sığınmacıların Türkçe konusunda belirli bir yeterliliğe ulaşması için bu süre yeterli değildi. Sonuçta araştırmacıların çoğu Almanca ve Fransızca ders vermeye devam etti. Türkçe öğrenme zorunluluğunun geniş çaplı bir entegrasyon politikasının bir parçası olduğu düşünülebilir. Fakat sığınmacıların Türkiye toplumuna asimilasyonu zorunlu tutulmamıştır aslında. Onlar da asimile olmak yerine Avrupalı entelektüel elitin bir parçası haline gelmiştir: Bu sürgün topluluğu farklılıklarını inkâr etmekten ziyade ayırt edici özelliklerini, yani Avrupalılıklarını muhafaza etme niyetiyle bir araya gelmiştir. Nazizmden korunmaları karşılığında, Alman bilimcilerin Türkiye'nin geniş çaplı Batılılaşma reformlarını uygulamaya yardımcı olmalarını sağlamak amaçlanmıştır. Elinizdeki kitap kışkırtıcı bir sav ortaya atıyor: Modern Türk kimliğinin yalnızca Türkiyeliler tarafından kurulmadığını; sığınmacıların, yani Türkiye toplumu içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını öne sürüyor. Türkiye bu toprakların klasik mirasını sahiplenmeye ve antik Avrupa imgesinde kendi modern kültürünü yeniden yaratmaya karar verince, sığınmacılar özel bir önem kazanmıştır. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı döneminde sığınmacıların rolünü araştırmak, filoloji, kültürel miras ve Türkiye'nin modernleşme reformları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Doğu Batı Mimesis Türkiye reformlarıyla iyice bariz hale gelen bir başka aykırılığa daha değiniyor: Yunanistan ile Türkiye arasında 1924'te gerçekleşen zorunlu nüfus mübadelesine ve iki ulus arasında süregelen husumete rağmen, önde gelen Türk entelektüelleri ve hükümet yetkilileri çok geçmeden, modern Türk edebiyatını antik Yunan-Roma ilmini temel alarak geliştirmeyi savunmuşlardır. Bu süreçte Osmanlı, Fars ve Arap mirası çiğnenip geçilmemiştir belki ama antik Yunan-Roma klasikleri onlarla aşık atar hale gelmiştir; ve bir zamanlar yalnızca divan şiiri çalışan öğrencilerin müfredatına Platon, Sophokles ve Homeros'un eserleri de girmiştir. Öyleyse Türkiye'nin bir taraftan antik Yunan-Roma mirasıyla yeni bir ilişki kurarken, bir taraftan da Rum vatandaşlarını sınırdışı etmesi gibi bir aykırılığı nasıl açıklayacağız? Etnik azınlıklarıyla, dahası kendi geçmişiyle paradoksal ilişkisini nasıl açıklayacağız? Türkiye'nin niyetinin siyasi topluluğu "arındırmak" ve geriye kalan vatandaşları arasında birlik yaratmak olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu yeni miras politikalarının bir işlevi daha vardı: Batı'ya doğru bir yol açmak ve Batı Avrupa'nın antik mirası ile modern Türkiye arasında birtakım kültürel ortaklıklar tesis etmek.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emrah Pelvanoğlu, “Mimesis’i beklerken”, Kitap Zamanı, 1 Nisan 2013

19. yüzyıl kaynaklı çizgisel/özsel filolojinin, kendi tarihselliğinden kaynaklanan niyet ve yöntemlerle şekillenen bir düşünce dünyası var. Bu filolojik bakışın, Türkiye üniversitelerinin önemli bir kısmında mevcut olan Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde neredeyse bir varoluş sebebi ya da bir misyon gibi sahiplenildiğini ve eleştirel, kuramsal düşüncenin yakın bir zamana kadar yer yer tahkir edici bir söylemle bu bölümlerin programlarından uzak tutulmaya çalışıldığını söylersek çok da haksız bir genellemede bulunmuş olmayız. 1932 sonrası yükselen antropolojinin ve 1933 tarihli “üniversite reformu” nun kesintiye uğrattığı filolojik düşünce, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı (1938) ile başlayan hümanist dönemle ne kadar barışık olduğunu pek de bilmediğimiz bir geri dönüş yapmıştı. “Yeni Türk Edebiyatı”nın kurumsallaşması ve Tanpınar gibi bir figürün akademiye girişi, bu geri dönüşün önemli sonuçları arasındadır. Çok iyi bilmediğimiz bir başka nokta ise yeni kurulan Yabancı Diller Okulu’nu yöneten Spitzer, Auerbach gibi figürlerin Türkoloji bölümü ve hocaları ile herhangi bir etkileşime ya da eleştirel bir diyaloğa girip girmediğidir. Auerbach’ın öğrencileriyle ve çevresindeki Sabahattin Eyüboğlu ile arkadaş olduğunu bildiğimiz Tanpınar’da bile Auerbach, herhangi bir yerde rastladığımız önemli bir iz bırakmamıştır. Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin genel olarak 19. yüzyıl paradigmasına saplanıp kalmasını bu temassızlığa ya da kopukluğa bağlıyor değilim, ancak olası bir etkileşimin özellikle edebiyat çalışmalarında yaratacağı niyet ve yöntem genişliğini, “kaçırılan” imkânları tahayyül etmek bile güzel.

Auerbach’ın çevresinde

Michigan Üniversitesi öğretim üyelerinden Kader Konuk’un Doğu Batı Mimesis: Auerbach Türkiye’de adlı çalışması, benzer bir “etkileşimsizlik” bilgisinin arkasındaki tarihsel gerçekliğe odaklanıyor. Almanyalı akademisyen, 20. yüzyılın en önemli edebiyat araştırmacıları arasında yer alan Erich Auerbach’ın başyapıtı Mimesis etrafında şekillenen, özellikle Edward Said gibi hümanist eleştirmenlerin pekiştirdiği “mahrumiyet” ve “sürgün” anlatılarının pek de gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. İstanbul’u “kitap yokluğu sayesinde entelektüel üretkenlik sağlayan bir yer olarak” resmeden bu bilginin esas kaynağı ise Mimesis’e yazdığı “Sonsöz”de, “Kuvvetle muhtemel ki kitabımı tam da bu eksikliğe, zengin ve uzmanlaşmış bir kütüphanenin olmamasına borçluyum,” diyen Auerbach’ın kendisi. Konuk ise modernist düşüncenin merkezinde yer alan kopuş metaforunun, 1933 yılından sonraki toplu sürgünlerle önemli bir anlam değişikliğine yol açtığını iddia ediyor. Bu iddiaya göre İstanbul’da sığınmacı olarak önemli akademik pozisyonlar elde eden Auerbach gibi Alman bilim insanları, özellikle 1939 yılında başlayan Batılılaşmacı hümanist reformlar sayesinde, Nazilerin ellerinden aldığı Alman/Avrupalı olma haklarını, kendilerine yüklenen “Avrupa misyonu” ile yeniden kazanıyorlar. Türkiye’de, Nazi Almanyasının II. Dünya Savaşı ile yıktığı Avrupa ideallerinin elit temsilcileri olarak görülen bu insanlar, evleri ateş altındayken sürgünde entelektüel bir “ev” konforu buluyorlar.

Ancak Konuk, Yahudi sığınmacıların yaşadığı bu konforun “onları kurtarmak” gibi bir misyonla ilgi olmadığını belirtiyor ki kitabın temel gerilimi de burada, dönemin hümanist kültür politikalarının, azınlıklara karşı uygulanagelen sistematik asimilasyon politikaları ile beraber yürütülmesi gerçeğinde konuşlanıyor. Konuk, bir yandan Türkiye’deki seküler eğitim sisteminin yerleşmesinde önemli bir payı olduğu için olumladığı hümanist reformları, diğer yandan Avrupalı Türk kimliğini inşa ederken yerli azınlıkların uğradığı insan hakları ihlâlleri üzerinden sert bir şekilde eleştiriyor. Kitabın hemen hemen tamamına yayılan bu gerilim, Doğu Batı Mimesis’in Cumhuriyet dönemi kültür politikalarının Auerbach etrafında tartışıldığı bir çalışma olarak da değerlendirebileceğimiz anlamına geliyor. Bu noktada ise Konuk’un Türk edebiyatı tarihi ile olan mesafeli ilişkisi, Tanpınar, Ataç, Yakup Kadri, Yahya Kemal ve Köprülü gibi yazar figürlerinin aralarındaki düşünce farklılıklarına ve birbirleriyle, en önemlisi devletle olan ilişkilerine yeterince derinlikli yaklaşamamasına yol açıyor.

Son tahlilde iyi bir kültür tarihi çalışması olarak değerlendirebileceğimiz Doğu Batı Mimesis ve Auerbach hakkındaki diğer çalışmalar, İstanbul’da yazılan başyapıtı yeniden hatırlamamızı da sağladı. Devam eden çeviri projelerinin sona ermesini, Mimesis’in İstanbul’u nicedir mesken tutan muhteşem hayaletinin artık vücut bulmasını, Türkçeleşmesini bekliyoruz...

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, “Mimesis’i yazma süreci”, Radikal Kitap Eki, 15 Mart 2013

Alman-Yahudi filoloğu Erich Auerbach’ın İstanbul’daki sürgün deneyimiyle, Türkiye’de, “Rum, Ermeni ve Kürt vatandaşlara uygulanan zulmün örtbas edilmesi” deneyimi arasındaki ilgi nedir? Ne alaka da diyebilirsiniz. Kader Konuk’un, Doğu Batı Mimesis: Auerbach Türkiye’de adlı kitabında, bizi, yüz yüze bıraktığı soru/sorunlardan biri bu. Kuşkusuz ideolojik bakımdan, böyle bir ilgi kurmak pek zor olmasa gerek. Ama kendisini “bir edebiyat eleştirmeni ve kültür tarihçisi” olarak tanımlayan Konuk’un kurduğu ilgi, ideolojik bir temele ve bu temelin bakış açısına değil, tam tersine Auerbach’ın, İstanbul’da yazdığı başyapıtı Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili’nin temel kavram ve problemlerine dayanmaktadır.

Nasıl? Önce Konuk’u bu çalışmaya götüren ana tezinden bahsetmek gerek.

Hemen söylemek gerekirse, Konuk’un, kitabın girizgâhına konumlandırılmış temel problemlerinden biri, Auerbach’ın İstanbul’daki sürgün deneyiminin gerçekliği ile bu deneyime ilişkin oluşturulmuş “mit” ve “söylem”i arasındaki uygunsuzluktur. Konuk’a göre, Auerbach’ın, gerek İstanbul’a “gelişine”, gerekse Mimesis’i, İstanbul’un koşullarında nasıl yazdığına ilişkin ileri sürülen argüman veya tezler, gerçeği tam olarak dile getirmekten uzaktır. Mevcut argüman, Nazilerin “Alman olmayan” kategorisine soktuğu Alman-Yahudi bir filoloğun, çoğunluğu Müslüman olan bir toplumdaki sürgün deneyimini öne çıkarmaktadır. Bu argümana göre, böyle bir yerin bir Yahudiye yuva olması mümkün değildir. Çünkü, Said’in dile getirdiği gibi, “Auerbach gibi ortaçağ ve Rönesans dönemi Roman edebiyatı alanında eğitim görmüş bir bilim insanı için İstanbul, ‘…korkunç Türkü, keza İslam’ı, Hıristiyanlığın baş belasını, Doğu’nun en büyük dönekliğinin cisimleşmiş halini temsil eder. Avrupa kültürünün klasik dönemi boyunca Türkiye Doğu’ydu, İslam ise onun korkulu saldırgan temsilcisi. (…)[Ancak şu mümkündür] Avrupa’daki faşizmin Avrupa’dan sürgünün daha derin ve yoğun bir biçimi olduğu sıralarda İstanbul’da sürgün olmak.”

"Auerbach, kendini evinde hissetmiştir"

Sürgün ifadesinin, bu bağlamda “tecritle” eşanlamlı olduğunu gözden yitirmeyelim. Bu anlayışa göre, “sürgünde yazılan çoğu eser gibi Mimesis de entelektüel tecridin bir ürünü, sanatçının inzivaya çekilip eve kapanmasının doğal bir sonucudur.” Çünkü “sürgün hâlâ eleştirelliği sağlayan bir kopuş, (…) evlerinden kovulup başka bir yerde yaşamak zorunda kaldığında ortaya” çıkmaktadır. Konuk, temelde Edward Said’in temsil ettiği bu “kopuş mecazı” anlayışına katılmamakta ve “sürgünün hem tarihselliğini hem de maddi varlığını hesaba katan yeni bir yaklaşım” önermektedir.

Konuk’a göre, ileri sürülenin tersine Auerbach, İstanbul’da “sürgündeyken kendini evinde hissetmiştir”. Sıkça dile getirilen, Auerbach’ın İstanbul’daki kütüphanelerin yetersizliğine” ilişkin sözü, “genel bir yetersizlik mertebesine” yükseltilmiştir. Kaldı ki Auerbach, Konuk’a göre, “İstanbul’da ‘neredeyse hiç kitap yoktu’ dememiş; tersine “bazı durumlarda kullandığı metinlerin ‘güvenilir eleştirel basımları’ olmadan çalışmak durumunda kaldığını” söyleniştir. Konuk, Auerbach’ın eşi ve oğlunun, sürgüne katılırken, Almanya’dan “altmış küsur koli kitap” getirdiğini de ayrıntı bilgi olarak belirtiyor.

Kader Konuk’un bu bağlamdaki ana tezi şu: “Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemalist kadrolar tarafından kurulmadığını; sığınmacıların, yani Türkiye toplumu içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli rol oynadıklarıdır.” Başka bir deyişle, “Nazizmden korunmaları karşılığında, Alman bilimcilerin Türkiye’nin geniş çaplı Batılılaşma reformlarını uygulamaya yardımcı olmalarını sağlamak amaçlanmıştır.” Çünkü Auerbach’ın temsil ettiği, klasik antik Yunan-Roma edebiyatının ve diğer sanatlarının yeniden keşfine dayalı Rönesans hümanizmine dayalı perspektifi ile klasik antik Yunan-Roma edebiyatının ve diğer sanatlarının yeniden keşfine dayalı Cumhuriyetçi Türklerin hümanist reformları birbiriyle örtüşmektedir. Bu bağlamda, Konuk, gizli olarak bir başka tezi daha ileri sürülmektedir. Batı Avrupa, modern kimliğini nasıl antik Yunan-Roma hümanizmi üzerine kurmuş ise, yeni Cumhuriyetçi Türkler de, 1947’de kesintiye uğrayıncaya kadar, modern Türkiye kimliğini, antik Yunan-Roma hümanizmi üzerine kurmuştur.

Mimesis, başka yerde yazılmış olsaydı

Konuk’a göre, Auerbach’ın, İstanbul’daki sürgünlüğü pragmatist temellere değil, hümanist ve filoloji görüşünün temelindeki felsefi argümanla bağlantılıdır. Bu felsefi argüman, İtalyan filozof Vico’nun, “tarihin temelinde anlatının yattığı” fikrini dile getirir. Buradan hareketle, Auerbach, “anlatı üsluplarının tarih ve gerçeklik kavramlarının evrilmesiyle bağlantılı olduğu” yaklaşımını ortaya koyar. Auerbach’ın bir diğer önemli kavramlaştırması ise “içsel gerçeklik” ile “dünyevi gerçeklik” arasındadır. Auerbach’a göre, “anlatıcı ampirik kronolojinin yerine olaylar arasındaki gizli ve genelde göz ardı edilen bağları” koymaktadır. (Kairos) dolayısıyla içsel gerçeklik, öznenin kişisel gerçeklik deneyimini kapsarken, dünyevi gerçeklik, zamanla ve mekanla sınırlı gerçekliktir. Konuk’un tezi şurada: Auerbach, Mimesis’i, zihinsel olarak, dünyevi gerçeklik içinde değil, içsel gerçeklik içinde yazmıştır. Yani Mimesis, başka yerde yazılmış olsaydı da, İstanbul’daki yazılışından farklı olmayacaktı.

Martin Vialon, Auerbach’ın yazılarından oluşan bir seçmeyi Yabanın Tuzlu Ekmeği (2010) adıyla bir araya getirmişti. Kader Konuk’un Doğu Batı Mimesis adlı çalışması, Auerbach için yeni bir gündem açıyor. Karşılaştırmalı Edebiyatın temel metni sayılan Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili adlı başyapıtı da umarız bugünlerde basılır. Metin Celâl Yabanın Tuzlu Ekmeği’yle ilgili tanıtım yazısında Mimesis’in, Ahmet Cemal tarafından çevrilmekte olduğunu, dile getirmişti. Kader Konuk da, Hacettepe Üniversitesi’nden Ender Ateşman’ın Mimesis’i çevirmekte olduğunu belirtiyor. İki farklı çeviri... Mimesis gibi bir temel yapıt için, bence önemli gelişme.

Konuk, Auerbachvari bir hümanizm ile İslam’ın bağdaşıp bağdaşmayacağı meselesinin, Anadolu tasavvufu ile Yunus Emre üzerinden tartışıldığına dikkat çekiyor. Ama her iki bağlam da, kanımca asıl güzergâh üzerinde yer almıyor. Asıl güzergâhın, doğrudan İslam felsefesi filozoflarının problemleri olması gerekirdi. Antik Yunan Felsefesi filozoflarının, Yahudi-Hıristiyan felsefesinin düşünürlerden önce, İslam felsefesinin düşünürleri tarafından keşfedildiğini unutmayalım.

Girizgâhtaki soruya gelince, bu ilgi, Auerbach’ın “figura” kavramı bağlamında kurulmuş bir ilgidir. Bu ne demek? Kitabın adıyla ilgili olarak da sorulacaktır: Doğu Batı Mimesis adlandırmasıyla kastedilen nedir? Bunun için kitabı okumak gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, “Mağdur mu fail mi?”, Radikal Kitap Eki, 2 Ağustos 2013

Auerbach’ın eseri Mimesis’i anlamayı irdelemeyi hedefleyen Doğu Batı Mimesis, Auerbach ve eseri kadar laik-antilaik, Doğu-Batı, üniversite ve ilim hayatı gibi meselelere hafıza tazeleyen yaklaşımlarıyla okunmayı çoktan hak ediyor.

Einstein 1933 Eylül’ünde İsmet İnönü’ye bir mektup gönderir ve; “işinin ehli kırk Almanyalı profesör ve doktorun Türkiye’de bir yıl boyunca herhangi bir kurumda, karşılığında da bir ücret talep etmeksizin, Türk hükümetinin emirleri doğrultusunda çalışmaya gönüllü olduğunu” söyler. Elbette geri çevrilmiştir bu “maliyetsiz” öneri. Hem de üniversite vasıtasıyla yeni bir kültür inşasının başlatıldığı zamanda. Üniversite reformu ve bu reformun etrafında gelişen tartışmalar bir yana, sonuç açısından bakıldığında, oldukça ilginç bir kitaptan öğrendim bu ayrıntıyı; Doğu Batı Mimesis. Kader Konuk, özelde Erich Auerbach’ın şöhretli eseri Mimesis’in yazılma şartlarının peşine düşse de yokladığı konular az değil.

Kader Konuk’un da yer yer altını çizdiği gibi incelediği süreç oldukça çelişkilerle doludur. Bir yanda Mimesis’in yazıldığı İstanbul, yeni idare tarafından doğu değerlerinden kaçışının kültürel merkezi yapılmaya çalışılmakta, diğer taraftan da Nazi Almanya’sı ve Batı’dan kovulmuş akademisyenler bu tarihi şehirde yeniden var olmanın mücadelesini vermektedirler. Dönemin Milli Eğitim Bakanı, Reşit Galip’in bu sürgün entelektüellerin “İstanbul’a gelişlerini, 1453’te Osmanlı’ya teslim olan Konstantinopolis’ten kaçan Bizanslı alimlerin telafisi olarak” görmesi, Mübadele ironisinin

efektiyle çarpışmakta, tıpkı o günkü dünyanın içinde bulunduğu “buhran” dönemi gibi baş döndürmektedir.

İki İstanbul...

Aslında henüz Türkçeye çevrilmemiş bir kitap üzerinden bir tür dönem çalışması okuması yapmak da ayrı bir çelişki. Keşke çoktan çevrilmiş olsaydı Mimesis. Belki, Kader Konuk’un kendi ifadesiyle “kışkırtıcı sav”ları daha somut karşılık bulurdu. Ama yine de az şey değil söylemleri Konuk’un. Mağdur ile fail olma durumunu ayrıştırma çabası bunlardan birisi. Osmanlının reddi mirasçısı olmakla birlikte, yeni Türkiye, Modern kimliğini inşa ederken aslında, bağımsızlık savaşı verdiği Batı’ya karşı, kültürel anlamda, mağdur konuma çekilmemiştir. Aksine, Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemalist kadrolar tarafından kurulmadığını; sığınmacıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını ileri sürüyor yazar. Dahası Osmanlıları ve Türkleri Batılılaşmanın mağdurları değil de failleri olarak ele alan bir çalışmayı tercih ettiğini vurguluyor...

Söz konusu tercih Edward Said’in fikirlerine eleştirel yaklaşımları içermekle birlikte, “Batılılaşma reformlarını kültürel bir mimesis” olarak yorumluyor. İstanbul odağında yürütülen mimesis hareketini de, Auerbach’ın Mimesis kitabı ile iç içe geçiriyor, paralel tartışmalar ve bağlamlar açıyor. Tam da burada, Beşir Ayvazoğlu’nun Ateş Denizi ile çarpıcı konu ve dönem çakışmalarını barındırıyor Doğu Batı Mimesis. Konuk, Üniversite Reformu ve Nazi baskısı sonucunda önü açılan, Auerbach gibi bir entelektüelin dünyasını çizerken, Ayvazoğlu da bir doğu “mağdur”unun portresini romanına taşıyor.

Kader Konuk, Auerbach’ın Dante üzerinden kendi idealizmini mitleştirmesinin peşine düştüğünü söylese bile, tartışma ve gönderme ekseni oldukça geniş bir mecrada yol alıyor. Çünkü hemen her tartışma hem siyasal, hem kültürel hem de edebiyat bağlamında doğurgan bir karaktere bürünüyor. 1930’lar İstanbul’unu azınlıklar, kütüphane, mektuplar, anılar üzerinden örerek bir tür şehir çalışması örneği de sunmuş oluyor. Oryantalistlerin İstanbul’u ile sürgün akademisyenlerin İstanbul’unu mümkün olan en gerçekçi çerçeveye oturtmaya çalışıyor. Hukuk propesörü Ern Hirsch’in Galata Köprüsü’ndeki şu sözleri ne kadar çarpıcı;

''İnsanlara bakınca, kafataslarının şekil ve fizyonomilerinin bu kadar çeşitli olmasına şaşırıp kaldım. Bu canlı gerçeklik karşısında, Nasyonal Sosyalist ırk kuramı tam bir saçmalıktı...''

Kısacası, Auerbach’ın klasik eseri Mimesis’i anlamayı ve yazıldığı şartları irdelemeyi hedefleyen Doğu Batı Mimesis, Auerbach ve eseri kadar İstanbul ile bizim bitip tükenmek bilmeyen, laik-antilaik, Doğu-Batı, İslam, entelektüel, üniversite ve ilim hayatı gibi pek çok meseleye hafıza tazeleyen yaklaşımlarıyla okunmayı çoktan hak ediyor. Hümanist gelenek ve çalışmalar çökse bile miras ve tartışmalar hiç eskimiyor.

Devamını görmek için bkz.

Şahin Torun, ''Yabanın ekmeği ne kadar tuzludur?'', Yenişafak Kitap Eki, 10 Temmuz 2013

Alman filolog ve edebiyat tarihçisi Erich Auerbach'a dair iki kitap var elimizde: İlki Martin Vialon'un hazırladığı Sezgin Durgun, Haluk Barışcan, Cevdet Perin ve Fikret Tepe'nin çevirdiği seçme yazılardan oluşan 'Yabanın Tuzlu Ekmeği' diğeri ise 'Auerbach Türkiye'de' alt başlığıyla yayınlanan, Can Evren çevirisi, Kader Konuk'un 'Doğu Batı Mimesis' adlı kitabı.

Mimesis'in büyük kuramcısı Eric Auerbach'ı, İstanbul'da iken yazmış olduğu 'Mimesis / Mimesis Dargestellte Wirklichkeit in der abendländischen Literatur - Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili' adlı büyük başyapıtı ile biliyoruz. Henüz Türkçede bir çevirisi olmayan bu başyapıtın öğrendiğimize göre Hacettepe Üniversitesi'nden Ender Ateşman ve büyük çeviri ustası Ahmet Cemal tarafından başlanan iki çevirisi birden hazırlanıyormuş.

Eric Auerbach, bildiğimiz gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da yükselmeye başlayan Hitler faşizmi yüzünden İstanbul'a geliyor. Yine bildiğimiz gibi büyük yapıtlarından bir diğeri olan 'Roman Filolojisine Giriş'i de tıpkı Mimesis gibi İstanbul'da tamamlıyor, Auerbach. 1910-1913 yılları arasında hukuk eğitimi almış olsa da, 1914'te Roman filolojisi okuyan ve bundan sonra kesin bir kararla hep filoloji alanında kalan Auerbach'ın İstanbul'da tamamlamış olduğu bu iki kitabını birbirine eklenen uzun bir düşüncenin ürünleri olarak görmek gerekiyor öncelikle. Zira 'Roman Filolojisine Giriş'i aynı zamanda Auerbach'ın düşünsel serüveni bağlamında Mimesis için bir ön hazırlık olarak görebiliriz.

Türkiye'de yazılmış

Birinci Dünya Savaşı'ndan önce başlayan ve savaş nedeniyle kesintiye uğrayan bu filoloji eğitimine 1918'de yeniden başlayan Auerbach'ın 1929'da tamamladığı 'Dante als Dichter der irdischen Welt / Seküler Dünyanın Şairi Dante' adlı kitabını da bu düşünsel dizgeye ekleyecek olursak, Mimesis'in nasıl bir ön hazırlığın ürünü olduğunu daha kolay anlayabiliriz sanırım.

Zira Mimesis'i oldukça manidar biçimde önceleyen bu iki kitaba bakıldığında, önce sekülerizmin ve Batılı dünyanın kodlarını çözen Auerbach'ın buradan Roman filolojisine ulaşarak sanki Mimesis'in temelini oluşturmak istercesine bir çaba sergilediği görülecektir.

'Yabanın Tuzlu Ekmeği' ülkemizin eğitim tarihinde çok büyük etkisi olmasına rağmen fazlaca bilinmeyen Eric Auerbach hakkında öğrencisi Martin Vialon'un hazırlamış olduğu bir seçkiyi içeriyor. Vialon'un oldukça kapsamlı sunuşundan başka, Auerbach'ın önemli bir kısmını Türkiye'deyken yazmış olduğu ve yazılı olarak sadece Türkçe versiyonlarına ulaşılabilen on dört yazısı ile içlerinde Walter Benjamin'e yazdığı mektuplar başta olmak üzere İstanbul'dan yazdığı birkaç mektubu yer alıyor.

Seçkide yer verilen bu yazılarda Auerbach'ın Montesquieu, Montaigne, Pascal, Voltaire, Rousseau ve Vico gibi fikirlerinden oldukça etkilendiği düşünürlere yönelik yorum ve çözümlemelerinin yanı sıra Dante'den Flaubert'e, Stendhal'den Proust'a ve Wolf'e kadar pek çok önemli yazar, şair ve romancıyı özellikle Mimesis ekseninde incelediği yazılarını Mimesis'ten önce okumak biz Türkiyeli okurlar açısından bir şansa sayılsa gerek.

Sözün bu kısmındayken ve 'Yabanın Tuzlu Ekmeği'ne Martin Vialon'un ciddi bir vefa kaygısı ile yazmış olduğu sunuşu okurken Kader Konuk'un 'Doğu Batı Mimes' ine giderek hem Vialon'un, hem de E.Said'in vurgulamış olduğu göçmenlik, yurtsuzluk ve yabanlık eksenindeki Auerbach ve İstanbul yorumlarına karşı Kader Konuk'un 'Doğu Batı Mimesis'teki eleştirisini hatırlatmak istiyorum. Zira gerek Vialon'un ve gerekse E.Said'in yorumuna göre, İstanbul'dayken ciddi biçimde bir yoksunluk ve yalnızlık içinde kalan Auerbach portresi Kader Konuk'a göre çokça anlamlı değil. Auerbach elbette bir biçimde İstanbul'da bazı şeylerin yoksunluğunu yaşamıştı ve Mimesis'i de bu yoksunluklar içindeyken yazmıştı ama yaşadığı bu yalnızlık ve yoksunluk ne Vialon'un ne de E.Said'in vurguladıkları kadar bir yoksunluk ve yalnızlık olmamıştı.

'Dil devrimi sakıncalı'

1936'dan 1947'ye kadar İstanbul'da yaşayan Auerbach'ın özellikle mektuplarında vurgulamış olduğu bu hal sadece kendi gerçeğiyle sınırlı olmayıp Türkiye ve Türk insanı hakkındaki yorumlarında da görülebilecek bir hal. Onun şikâyeti daha çok kendisinden çokça şey beklenen bir ülkede görmek istediği bütünlükle gördüğü gerçeklik arasındaki çekişmedir. Sözgelimi Türk insanı için şöyle söylemektedir Auerbach; '...Avrupa'nın güney ülkelerinde yaşayanlardan daha katı, daha teklifsiz, daha sevimsiz ve daha boyun eğmez türde insanlar bunlar; yine de hoş ve hayat gücüyle dolular, köleliğe ve zor işlere alışıklar, bir de yavaş çalışmaya...'

Auerbach'ın bu anlamda özellikle yeni kurulan Türkiye'de yaşanan sosyokültürel ve politik gelişimler hakkındaki yorumları da oldukça düşündürücü bir içeriği ortaya koymaktadır. Sözgelimi, W. Benjamin'e yazdığı mektupta; 'Bir dil devrimi yaparak eski dille ilişkisini kesen modern Türkiye'nin yöneticilerinin tam bir barbarlaşma eğilimi içine girdiklerini' söyleyerek bu şekilde geçmişi unutturmak üzere yapılan dil devriminin Türk dil tarihi açısından sakıncalarına değinmiş, dili resmi bir standardın içine hapseden bu girişimin bir yere kadar eşit bir dil imkânı sağlasa da, böylesine sınırlarla oluşan bir standardın, genel dilbilim ekseninde kabul edilen dilin kökeni de ters düşeceğini belirtmiştir.

Velhasıl, kendini adamış olduğu filoloji çalışmalarını olgunlaştırmak bakımından Türkiye de olduğu süreyi çok değerli çalışmalarla süsleyen Auerbach, kendisini İstanbul'a çağıran modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucularını da ciddi biçimde analiz ederek bir yandan onlara egemen olan heyecanı takdirle izlerken öbür yandan da şöyle demekten alamamıştı kendini; 'Var olan İslam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim Türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan Avrupa'yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda Avrupa zihniyetiyle modernleşme. Sonuç: Had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı.'

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, ''Doğu Batı Mimesis'', Cumhuriyet Kitap Eki, 28 Mart 2013

Kader Konuk Doğu Batı Mimesis’te Hitler’in iktidara gelmesi ile birlikte Almanya’da çalışmak bir yana hayatta kalmaları bile tehlikeye giren Alman Yahudi bilim insanlarının Türkiye’ye sığınma öykülerini anlatırken modern ve laik Türk kimliğinin oluşturulmasında nasıl rol aldıklarını da araştırıyor.

Doğu Batı Mimesis’in (Mart 2013, çev. Can Evren, Metis yay.) alt başlığı “Auerbach Türkiye’de”. Erich Auerbach Alman filoloji geleneğinin en önemli temsilcilerinden, karşılaştırmalı edebiyat alanının kurucularından tanınmış bir akademisyen ve eleştirmen. 1892’de, Berlin’de doğmuş. Filoloji eğitimi almış. Bu alanın en önemli adlarından Leo Spitzer’le çalışmış. 1921’de doktorasını tamamlamış. Marburg Üniversitesi Filoloji bölümünde çalışmaya başlamış. Nazizmin iktidara gelişi ile birlikte Yahudi kökeni nedeniyle üniversitedeki görevinden ayrılmaya zorlanmış. 1935’te Almanya’yı terk edip İstanbul’a yerleşmiş. Erich Auerbach, 20. yüzyılın en önemli eleştiri yapıtlarından ve karşılaştırmalı edebiyat disiplininin temel eseri sayılan“Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili”ni ve çok sayıda önemli makalesini, 11 yıl kaldığı İstanbul’da yazmış. 1947’de ABD’ye göç etmiş. Çalışmalarını orada sürdürürken 1957’de ölmüş.

Kader Konuk, Almanya’da doğmuş, büyümüş. Karşılaştırmalı edebiyat eğitimi almış. Alman, Türk ve İngiliz edebiyatları arasındaki ilişkileri üzerinde uzmanlaşmış. Edebiyat eleştirisi, kültürel araştırmalar ve kültür tarihi arasındaki disipliner bağlantılar üzerinde çalışıyor. Halen ABD’de Michigan Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat ve Alman Araştırmaları bölümlerinde çalışmalarını sürdürüyor.

Kader Konuk’u uzmanlık alanı olan karşılaştırmalı edebiyatın kurucularından Auerbach’ın bir dönem İstanbul’da yaşamış ve başyapıtını orada yazmış olması mı yoksa Türkiye’nin kültür tarihine ilgisi mi onu bu araştırmaya yöneltti bilemiyoruz ama sonuçta ortaya çok ilginç bir çalışma ve ona bağlı olarak önemli bir sav ortaya çıkmış. Kader Konuk, “Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemalist kadrolar tarafından kurulmadığını, Nazi zulmünden kaçıp ülkeye gelen Alman-Yahudi sığınmacıların, yani Türkiye toplumu içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını” öne sürüyor.

1933’ten itibaren, Alman üniversitelerinden kovulan Leo Spitzer, Alexander Rüstow, Ernst von Aster ve Hans Reichbach gibi birçok bilimadamı Türkiye’ye sığınıyor ve başta İstanbul Üniversitesi olamak üzere üniversitelerde görev alıyor. Nazi zulmünden ölüm korkusuyla kaçan bu bilim adamlarının Türk üniversitelerine kabul edilişinin sadece insani nedenlerle açıklanamayacağını söylüyor Kader Konuk. Her başvuran kabul edilmemiş, son derece bilinçli bir şekilde, ihtiyaçlar gözönüne alınarak bilimadamları seçilmiş.

İsmet İnönü Cumhurbaşkanı, Celal Bayar Başbakan, Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı’dır. Devletin yüzü Batı’ya dönüktür ve modernleşmenin ve laikleşmenin Avrupalılaşmaktan geçtiği düşüncesi hâkimdir. Hasan Ali Yücel, bir dizi önemli projeyi hayata geçirir. Köy Enstitülerini kurarak eğitimi köylere kadar yaygınlaştırıp tabandan gelen bir entelektüelliği sağlamaya çalışır. Sabahattin Eyüboğlu yönetiminde Tercüme bürosunu kurup Dünya klasiklerini Türkçeye çevirtir.

Yücel’in Batılılaşma projesini hayata geçiren çalışmaları bunlarla sınırlı değil. Kitapta sözü edilmemiş ben ekleyeyim, İslam, Türk (İnönü) ve Sanat ansiklopedilerini hazırlatır. 1939’dan itibaren İlköğretim, Maarif Vekilliği Tebliğler Dergisi, Teknik Öğretim, Tercüme Dergisi, Tarih Vesikaları, Kadın-Ev ve Köy Enstitüleri gibi dergileri yayınlattırır. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı kurar. Dilin Türkçeleştirilmesi için çalışmalar yaptırır. İmla Kılavuzu, Gramer Terimleri, Coğrafya Terimleri, Felsefe ve Gramer Terimleri, Hukuk Lügati, Tıp Lügati, Türkçe Sözlük gibi yayınları hazırlatır. Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan terimler, ders kitaplarında kullanılmaya başlar. İlköğretim ve ders kitaplarının hazırlanması ve basımını düzene koyar. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nü kurar. Türkiye’nin UNESCO’da temsilini sağlayan anlaşmayı imzalar.(bkz.meb.gov.tr/meb/hasanali/hayati/halibiyografi.htm)

Modern kimlik oluşturma

Hasan Âli Yücel bir yandan da üniversite reformunu gerçekleştirir. Ankara Fen Fakültesi’ni, Tıp Fakültesi’ni, İstanbul Teknik Üniversitesi’ni kurar. Üniversitelerin özerkleşmesini sağlayan üniversiteler yasasını çıkartır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulur. Öğretim üyesi eksiğini de Almanya’da barınamaz duruma gelen Yahudi akademisyenlerle kapamayı tercih eder. Konuk, bu tercihin yapılmasının nedeninin Yahudi bilim adamlarının ulus aidiyetlerinin olmaması, kendilerini Avrupa kültürünün temsilcileri olarak sunulmasını tercih etmelerinin dikkate alındığını belirtiyor. Nazizim onları “Alman olmamak”la suçlayarak işlerinden etmiş ve ülkelerinden kovmuştur. Türkiye’de onları “Yahudi” olmalarını özellikle vurgulamayarak kabul eder. Bu kabulün temelinde Türkiye’de Helen kültüründen esinlenen/kaynaklanan bir modern kimlik oluşturmak planı vardır. Bu yaklaşımla aynı zamanda Avrupa’da gelişen faşist ideolojinin Türkiye’de propagandasının yapılmaması, o anlayışın üniversitelere yansımaması arzu edilmektedir. Uzun bir süre Türk üniversitelerine Nazilerin önerdiği akademisyenler kabul edilmez.

Erich Auerbach’ın İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu’nun başına geçirilmesi de bilinçli bir tercih. Auerbach, Marburg Üniversitesi Roman Dilleri ve Edebiyatları bölüm başkanlığından geliyor. Yabancı Diller Okulu’nda hümanist anlayışta bir eğitim sistemi oluşturuyor. Kader Konuk, bu okulda karşılaştırmalı edebiyat disiplininin temellerinin atıldığını söylüyor.

Doğu Batı Mimesis’te değinilmiyor ama Hasan Âli Yücel “yüzü Batı’ya dönük modern ve laik Türk insanını oluşturmak” hedefini l - 2 Mayıs 1939’da yapılan Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nde yazarlar, yayıncılar, eğitimciler, araştırmacılar, bakanlık görevlileri ile yayıncılıkta nasıl bir politika izleneceğini tartışmaya açar ve bir dizi önemli karar alınır. 17 Temmuz 1939’da da bilim adamları, eğitimciler, yazarlar ve sanatçıların katıldığı, eğitim sisteminin ilkelerini ve okul programlarını belirlemek amacıyla Birinci Maarif Şûrası toplanır.

Erich Auerbach, İstanbul’da kaldığı dönemde “çığır açıcı eseri” Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili’ni yazıyor. Konuk, İstanbul’da yaşadıklarının Auerbach’ın Mimesis’i yazma sürecini nasıl etkilemiş olabileceğini araştırırken Mimesis’i oluşturan anlayışın Modern Türk kimliği hümanist reform hareketi ile şekillendirdiğini belirtiyor. Konuk’a göre bu hareket bir tür kültürel mimesistir. Türk devlet adamları “modern Türk edebiyatını antik Yunan-Roma ilmini temel alarak geliştirme”yi planlamıştır. Nurullah Ataç, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi önemli edebiyatçılar da bu politikayı destekler. Çeviri bürosunun çeviri faaliyetinde antik klasiklerin ağırlıklı yer alması, lisede Latince, Eski Yunanca dersleri bunun somut kanıtıdır. Amaç “Batı’ya doğru bir yol açmak ve Batı Avrupa’nın antik mirası ile modern Türkiye arasında birtakım kültürel ortaklıklar tesis etmek”tir. Bu amaç da Mimesis’i oluşturan anlayışa uygundur.

Türkiye’ye sığınan bilim adamları asimile olmaya zorlanmaz. Örneğin üç yıl içinde Türkçe öğrenip dersleri Türkçe vermeleri hükmü sözleşmelerinde olmasına rağmen bu yönde bir baskı yapılmaz, Dersler Fransızca ya da Almanca verilir. İş ve yaşam şartlarında ayrıcalıklı konumlara sahip olurlar ve rahatça çalışma olanağı bulurlar. Onlar da Avrupalılıklarını koruyarak eserler verir ve Avrupa kültürünün bir parçası olmaya devam ederler. Bu konumlarıyla da hedeflenen Batılılaşma reformuna önemli katkılarda bulunurlar.

1940’ların sonuna doğru Türkiye dış politikası değişecek, ırkçı hareketlere göz yumulmaya başlanacak, Faşist Alman politikasının ağırlığı ülke içinde ve tabii üniversitelerde daha fazla hissedilmeye başlanacaktır. Bu kültür politikası ve Alman Yahudi akademisyenlerin üniversitelerdeki ayrıcalıklı konumu da Hasan Âli Yücel’in bakanlıktan ayrılması sürecinde noktalanacak, bu bilim insanları yavaş yavaş Türkiye’yi terk edecektir.

Doğu Batı Mimesis adıyla, kapak düzeniyle bambaşka konuları çağrıştırsa da aslında Kader Konuk Antik Yunan Roma kültüründen beslenerek Avrupalılaşmış modern ve laik Türk kimliğini oluşturma projesini ve bu projede Alman Yahudi bilim insanlarının nasıl önemli bir rol aldıklarının öyküsünü anlatıyor ve tartışmaya değer önemli tezler getiriyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.