Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-234-5
13x19.5 cm, 280 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Susanlar, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Halûk’a Mektuplar
Yayına Hazırlayan: Halûk Aker
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2013

Halûk’a Mektuplar, Bilge Karasu'nun dostu, şair ve eleştirmen Halûk Aker'e otuz yıl boyunca yazdığı mektuplarla, 1980'den itibaren Halûk Aker'in ona yazdığı mektupları bir araya getiriyor.

"Bir yazarın okuru karşısına çıkarmağa karar verdiği metinlerin dışında kalanlar, o yazarın daha iyi anlaşılmasına, yazarlığı dışında 'insan' olarak özelliklerinin bilinmesine yardımcı olabilir diye düşünüyorum," diyor Halûk Aker kitaba yazdığı sunuşta.

Yazı süreçleri, ders hazırlıkları, okunan, çevirilen kitaplar; yaşam parçaları, zorluklar, sevinçler: Edebiyatımızın bu büyük ustasını daha yakından tanımak, mektupların ışığıyla yapıtlarına daha derinden bakmak isteyecek okurlar için...

İÇİNDEKİLER
Bilge Ağabeyim
Yola Çıktım...
Muş Yolu
Deli Dolu Mektuplar
Muş Çok Uzakta
Burada, Ansızın
İnsanlar
İnsanlardan Arta Kalan
Acıyı Düşünmek
Denize Bakmak
Güç Mektup
Yorgunluk
Merak
Peter Pan
Karanlık Bir Yalı'ya
Çeviri Üzerine
Nâbizade Nâzım ve Tabiiyyun
Edebiyat Her Şeyimiz
Umudun Olduğu Yerde
Turgut Uyar... Gitmiş
Delibozuk
"Baba"ların Suçu
Anlaşmazlık
Eski Yazı
Yazı ile Yaşamın Dengesi
Beyoğlu Kokuyor
Anamın Yüreği Yorgun
Yazacak Adam Kesilmez
"Dolu Yazı" / "Yoğun Yazı"
Şişirilmiş Adlar
Tuhaf
Dertten Kurtulmak
Gece
Okumanın Zararları!
Görüşememek
Küçük Umut
Halit Ziya
Bunluk Kitap Artık Bitti
Mozayik Yazı
Dengeyi Düzeltmek
"Kültür" Tam Gün
Yaşamaktan Yorulmak
Haber
Yazdığımın Belgeselliği
Side'nin Kokusu
Geçidin Dar Yeri
Kovuk
Avuntu Kapısı
İmgeler Kuramı
Tuhaf Bozukluklar
Füsun'un Yazısı
Edebiyatta Kapalılık
Güçlü Ot
Enis Kardeş
Türk Yazarlarını Okumak
Fazla Unutma
Kısmet Büfesi
Belirsizlik
Çözülmeyen Şeyler
Dostlarım Üzerine
Anayasaya Aykırı
Yalnızlık
"Büyük" Kitap
Gecikme
Tasarılar
Gelelim Kitaplara
İçimi Kemiren Kurt
Dağınıklık Duygusu
Kimler Dövünsün!
Denk Gelmedi
Poşete Girmek
Kemirici Dertler
Azla Yetinmek
Denize Giremedim
Cinayetin Azı Çoğu
Güven Telefon Etti
Taşınma
Kendini Unutmak
Acılar, Sevinçler
Çelişkiler Derinleşti
Mersin
Karasu Okuru
Frankfurt Üzerinden
Berlin'den
Oya
Ödül
Gece'nin Çevirisi
Yazılmasa da Kalır
Yolculuk
Ağrı Nöbetleri
Eziyet
Önümde Epey Sıkıntı
"Herşey Akıp Gider"
Telefonda Sesin

Açıklamalar
Notlar
OKUMA PARÇASI

“Bilge Ağabeyim”, Halûk Aker, s. 11-14

Nasıl toparlarım da yazarım, kestiremiyorum. Yıllar sonra. Üstelik evinde oturmadığının bilinciyle... Bunları bırakıyorum... Şunu biliyorum, 14 Temmuz 95, yani ölümünün haberi, kolay olmadı benim için. Sonraki iki yıl nedense seninle uğraşıp durdum. Sabah gözümü açtığımda sen düşüyordun usuma. Gece yatağa girdiğimde gene öyle. Beklenmeyen bir şey değildi oysa. Son mektubunda belliydi her şey. Belki daha öncesinde de. Frankfurt'ta, evde, küçük odada fısıldıyordun bana. Gövdende olan kimi şeyler tedirgin ediyordu seni. "Bir küçük ot parçası ver de geveyim," diyordun. Sözün kısası biliyorduk olacakları. Gene de... gene de. Hani konduramamak var ya... Bilmezliğe gelmek de denemez mi?

En son 1994 yazında Oya'yla birlikte sana uğradığımızda, bütün o "metin", "doğal" duruşunun ardında, söylenmeyen, açığa vurulmaktan sanki çekinilen, "bir tür tedirginlik" evin havasına sinmişti. Söylenmeyenin, konuşulmayanın üzerinde durmak, sanki konuşulmuş gibi davranmak "doğru" kavramının dışında olmamalı, değil mi ki bu bir duyuş sorunudur.

Evet, bir bakıma toparlanıyordun. Her halinden belliydi bu. Bir bakıma da o her zamanki titizliğinle, neyi nasıl yapmalı, neyi nereye yerleştirmeli? Gündelik işler, ıvır zıvırlar, sanki değişen bir şey yokmuş gibi, tartılıyor, çamaşır makinesine atılacak çamaşır, yazı masasının üzerine yerleştirilecek defter... bütün bunlar düşünülüyordu... Bütün bunlar bunca umurunda olmalı mıydı? Umurundaydı ama. Seni sen yapan özelliklerden biri. Anımsadım birden, gene sana uğradığım bir yaz, evde çamaşırları balkona asan kadına, asılan çamaşırı indirerek, mandalın çamaşıra nasıl tutturularak ipe asılacağını gösterdiğini, anlattığını... Ayrıntıydı bunlar. Doğru. Ama gene seni sen yapan şeylerden biri değil miydi? Ayrıntılarla uğraşmak... Yalnız yazıda, karşılıklı konuşmalarda değil, yaşamın her alanında üstelik.

Bu sanırım son dakikaya değin sürmüş olan, işi gereğince ve zamanında yapma, senin ayrılmaz bir parçan olmuş o görev, o sorumluluk duygusu, tek sözcükle, yazar olsun olmasın insanın insana sorumluluğu, yaşayanın öteki yaşayanlara/canlılara sorumluluğu.

İşte seni sen yapan şeylerden biri daha.

Mektuplarını okuyanlar görecek. Yıllardır sürekli ders verdiğin halde, her ders için yeniden hazırlanma gereği duyman, yazı masasının üzerinde eksik olmayan sözlüklere, anlamını bildiğin sözcükler için bile hiç erinmeden, üşenmeden, yeniden yeniden bakman... Görev ve sorumluluk duygusu ikiz kardeşin gibiydi.

Anılarla hiç işim olmadı benim, bilirsin. Günlerin notunu tutma isteğini ilk gençliğimde duymadım değil. Duysam da günlük tutmadım. İyi bir şey yaptım diye söylemiyorum bunu. Bir olgu, bir saptama, o kadar. Bir saptama daha yapmam gerekirse: Geriye dönüp de hangi olay, hangi konuşma var belleğimde diye yokladığımda bir şey gelmiyor usuma. Belleksizin biriyim açıkçası. Ya da bir şeyi aradığımda buluyor, anımsıyor değilim. Bir yaşantı içinde çıkıyorsa çıkıveriyor ortaya. Yaşarken, nasılsa... kullanıyorsam kullanıyorum. Kendiliğinden, akışta...

Bildiğim şey şu Bilge ağabey: yaşamıma iz düşen çok özel, seçkin insanlardan birisin. İnsanlar dediğime bakma, bir elin parmaklarını geçmez aslında bunlar. Belki bir gün bir vesileyle... Örnekse Mersin Lisesi'nin o güzel resim öğretmenini, hayat öğretmenini, ressam Haşmet Akal'ı nasıl unutabilirim. 1958-1960 yılları... Bir yöne doğru ağışta ilk kalın iz. Sonrası belli, 1960, Ankara yılları. Hüseyin Cöntürk ve Bilge Karasu. Biribirine benzemez iki ayrı özgün kişilik...

Bildiğin, bildiğim şeyleri yeniden anlatacak değilim. Muradım bu mektupları, bana yazdığın bu mektupları yayımlamak isteğimin altını çizmek. Sen son döneminde her şeyi elden geçirdin. Yanında olma olanağım olabilseydi belki yırttığın, yaktığın çok şeyi kurtarabilirdim. Böyle bir duyguyu içimde saklı tuttuğumu söylemekten çekinmeyeceğim. Ama söylemek neye yarar? Kimi zaman elimizde olmayan şeyler vardır... belki de çokça vardır. Kim bilir?

Mektuplar, elbet bir yazı adamının yayımlansın diye yazdığı şeyler değil. Hele seninkiler, bana yazdıkların. Bunları okuyan senin özel okurların da hemen görecekler bunu. Soru şu: Özel şeyler yayımlanmalı mı? Bu soruyu çok kurcaladığımı biliyorum.

Bir yazarın okuru karşısına çıkarmağa karar verdiği metinlerin dışında kalanlar, o yazarın daha iyi anlaşılmasına, yazarlığı dışında "insan" olarak özelliklerinin bilinmesine yardımcı olabilir diye düşünüyorum. Hele senin gibi çok seçici bir yazarın. Bunun dışında kalan bir şey daha var, senin elinden çıkan her şeyi bilmek isteyen senin tiryakilerin. Onların hiç mi hakkı yok!

Keşke öteki mektupların da yayımlanabilse... Örneğin Fransa' daki Jean'a yazdıkların. Ben sadece senden adını duymuştum. Daha fazlasını bilen, belki onu tanıyanlar da vardır. O mektuplar bulunsa derim, Türkçeye çevrilse, yayımlansa. Orhan Peker'e, Turan Erol'a, Ertuğrul Oğuz Fırat'a yazdıkların, belki Adalet Cimcoz'a, İstanbul'a taşındıktan sonra Füsun Akatlı'ya, vb. Bir de Forum dergisindeki yazılarını birileri toparlasa derim. Fena mı olur?

Üniversitede, ilgili öğrencilere böyle ödevler verilmesi Batı'da oldukça yaygın. Elbet seninle ilgili olarak, senin vesilenle söylediklerimi yaygınlaştırmak, Tanzimat, Servet-i Fünun dönemlerinde yayımlanan dergilere değin inmek, yazarların yeni yazıya aktarılmamış yazılarını bugüne taşımak, üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümü hocalarının işi olmamalı mı?

Bunların daha fazlasını Enis Batur yazdı ("Karasu'nun On İkinci Kitabı ve Ötesi", Virgül, Mart 2001).

Notunu geçtiğim her şeyi geçiyorum.

Sen "yazı"nın kalıcılığında inançlıydın. Yazıya, yaşamı önde tutma koşuluyla (böyle söyleyebilir miyim?) tutkuyla bağlıydın. Ben şimdilik inançsızlar arasında dolaşmayı sürdürüyorum. Bu nedenle olsa gerek, "yaşadıkça"da karar kıldım. Bir kitabını elime aldığımda, bir mektubunu gördüğümde, herhangi bir nedenle usuma düştüğünde, kimi rastlantılarda, seni anıyorum, arıyorum, kimi yaşam görüntüleri geliveriyor gözümün önüne, bu bende şimdi de yaşadığının belirtisi değilse ne? Biliyorum, bende yaşayan şey benle bitecek... Bitene dek...

Her şey ölümlüdür diyoruz ya sonsuz bir kalıcılığı nasıl düşünebiliyoruz?

Andıkça anar, anımsar, düşündükçe üretir insan. Bu kadar lafa ne gerek var. Asıl olan bu mektupları başkalarıyla da paylaşmak isteği değil mi? Paylaşmak isteyenlerle elbet.

"Her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğimi bile bile."

Frankfurt, 20.11.2001

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Serpil Gülgün, ''Gönderen: Bilge Karasu'', Milliyet Kitap Eki, Mayıs 2013

Pek yakında bir Bilge Karasu biyografisi okuyabilecek miyiz? ''Haluk’a Mektuplar'', evvelemirde okuruna bu soruyu sordurtuyor. Sonra da, acaba bu zorlu misyonu kim ya da kimler yerine getirir, getirebilirler mi, getirirlerse nasıl getirirler, akabinde Ortodoks Bilge Karasu okuru cephesinde neler yaşanır gibisinden sorular sökün etmiyor değil. İlk yapıtlarını 1950’li yıllarda vermeye başlayan Bilge Karasu’yu 1964 ile 1994 yılları arasına yayılan mektupları aracılığıyla kavramak ise, itiraf etmek gerekirse, tek kelimeyle heyecan verici ve sarsıcı.

Neden derseniz, birincisi, Bilge Karasu’yu Bilge Karasu yapan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, “Göçmüş Kediler Bahçesi”, “Kısmet Büfesi”, “Narla İncire Gazel” ve “Gece” başta olmak üzere, külliyatının neredeyse tamamının yazım sürecinin izini sürüyorsunuz. Hem de, bütün o yazdım yazamadım, ara verdim yeniden başladım sancılarıyla birlikte.

''Delibozuğum benim...''

İkincisi, Karasu’nun Nabizade Nazım’dan Hüseyin Rahmi’ye, Halid Ziya’dan Musil’e, Aragon’dan Levi-Strauss’a çeşitlenen okumalarına, yeni ya da yeniden okumalarına, yorumlamalarına uzun uzadıya değilse de tanık oluyorsunuz. Bu arada, kuşkusuz, Karasu’nun kitaplarını vaktizamanında yayımlatırken yaşadıkları da kayda değer; bekleyişleri, hayal kırıklıkları vs... Tıpkı, yapıtını değerlendirme ve açıklayışları gibi. (Mozaik yapıt üzerine söylediklerini atlamayın bu arada.)

Ama ''Haluk’a Mektuplar''ı, asıl heyecan verici ve sarsıcı kılan, Bilge Karasu’nun yaşamını, hiç değilse 30 yıllık bir dilimini, yıllara yayılan bir dostluk üzerinden, bütünüyle olmasa da elbette, görünür kılması. Evet, bu anlamda, Bilge Karasu’nun “Delibozuğum benim“ diyerek seslendiği yakın dostlarından Haluk Aker’e yazılan mektupları, bilinmeyen, kulaktan kulağa yayılmış, şehir efsanesine dönüşmüş, hatta, hatta Ortodoks çevrelerce neredeyse kutsanmış diyeceğimiz, sınırlı biyografisini aralıyor.

Gönül işleri kesat gittiğinde

Çünkü, bize günlük yaşamdaki Bilge Karasu’yu ve yakın çevresini, ilişkilerini sunuyor. (Yalnız onu değil, 30 yıllık ülke coğrafyası ve kültürel ve siyasal iklimini de, '60’lı, '70’li yılları, 12 Eylül ve sonrasını da...) Annesi ve kedileriyle (Sekiz, Mırık ya da Bıyık’la) birlikte yaşayan, geçimini sağlayabilmek için öğretim üyeliğinin yanı sıra çeviriler de yapan, bir kira evinden diğerine taşınan, kimi zaman sevinç ve coşku içinde yurt dışı yolculuklarına çıkan, kimi zaman beş yaz boyunca tatile çıkmadığı için deniz özlemini ironik bir buruklukla dile getiren, gönül işleri kesat gittiğinde de arayışlarını aynı buruk ironiyle dışa vuran bir Bilge Karasu’yu...

İşte, bu noktada ister istemez, en başta dediğimiz gibi, pek yakında Bilge Karasu’nun biyografisini okur muyuz acaba diyorsunuz. Hemen ardından da ekliyorsunuz: ''Keşke, okusak...''

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, ''Hüzün ve geometri'', Radikal Kitap Eki, 24 Mayıs 2013

Konuşmaktan çok üzerine tekrar tekrar düşünmek istediğim diğer kitap, Hâluk’a Mektuplar. Hüzün ne kadar yaratıcı ise Hilmi Yavuz’da, Karasu’da yazı ve hayat o denli geometriktir. Bu geometri, eldeki mektupları salt bir iletişim ve yazı türü olmanın ötesine taşır.

İki kişilik bir kişi olmanın güçlüğü’ sanki asıl yaratıcı faktördür mektuplarda ve Karasu, Aker’i bir tür kendi öteki hali olarak seçmiştir yazmak ve anlatabilmek bakımından. İyi bir yazar büyük bir yazar hiçbir zaman kendisini yazamaz. Onda bulduğumuz kendisine benzeyiş sadece anlamak kadar anlamlandırma eşiğini ilk atlamak için gereklidir. ‘Ama daha öyle şeyler var ki; toplum yapısının dışında, doğrudan doğruya insanın, tek insanın acıyla tek insanın yüreğini buran şeyler’ var der. Dipli bir okumayla, Karasu’nun özel yazarlık dünyasının ipuçlarının yokladığı alanları sezecektir okur. ‘İkinci vücudun varlığı şart oluyor bir yaştan sonra’ diyor söz gelimi. Lakin bu acılara boğulmuş dünyada, ‘ölenlerin hesabını sormaktansa, öldürmeyi ortadan kaldırmaya bakmalıdır.’ Çünkü ‘yaşamadan ne edebiyat yapabiliriz ne de yazı yazabiliriz.

İşte geometrik bulduğum yan bu oldu Karasu’da. Hayata ve yazıya bağlılıkta ilişkiler ağının canını arama ve bulma tutkusu. Bu tutku yazacak insanı kesilmekten ve tükenmekten kurtardığı kadar, ‘birkaç kişinin yaşayışına da bir şey getirecektir.’ Mutlaka getirecektir. Yazı sonsuz buluş olduğu kadar sonsuz umut aşısıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.