Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-188-1
13x19.5 cm, 84 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Alain Badiou diğer kitapları
Etik, 2004
Sonsuz Düşünce, 2006
Başka Bir Estetik, 2010
Komünizm Fikri, 2012
Platon’un Devleti, 2015
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dün Bugün Jacques Lacan
BİR KONUŞMA
Özgün adı: Jacques Lacan, passé présent
Çeviri: Akın Terzi
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2013
2. Basım: Kasım 2016

Jacques Lacan'ı yakından tanımış ve düşüncelerinden derinlemesine etkilenmiş iki kişi, filozof Alain Badiou ve psikanaliz tarihçisi Elisabeth Roudinesco bu söyleşide verimli bir diyaloğa giriyorlar. Lacan düşüncesinin psikanaliz ve felsefe açısından önemini irdeliyor, günümüz dünyası açısından ne ifade edebileceğini ortaya koyuyorlar. Aykırı fikirleriyle tartışmalara konu olmuş, sadece psikanalist diyemeyeceğimiz bu etkili figürü yanlarına alarak, siyasal devrim ile öznel devrim arasındaki ilişkiyi yeniden sorguluyorlar. "21. yüzyıl şimdiden Lacancıdır," diyen Badiou ve Roudinesco'nun diyalog halinde geliştirdiği açımlamaları zevkle okuyacaksınız.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Bir Usta, İki Karşılaşma
Bozukluğu Düşünmek
OKUMA PARÇASI

Bir Usta, İki Karşılaşma’dan, s. 13-16.

PHILOSOPHIE MAGAZINE— Girizgâh olarak, ikiniz de Lacan'la ilişkinizi konumlandırabilir misiniz? Onun düşüncesini ne tür koşullarda keşfetmiştiniz?

ELISABETH ROUDINESCO— Benim psikanaliz maceram evde başladı. Annem Jenny Aubry, hastanede doktor olarak çalışıyor ve terk edilmiş çocuklarla ilgileniyordu. Aynı zamanda psikanalistti; en önemlisi de Londra'da bizzat tanıştığı John Bowlby ve Anna Freud'un klinik ilkelerini Fransa'ya tanıtmıştı. 1953'ten itibaren, tam anlamıyla müridi olmasa da, Lacan'ın yol arkadaşı olmuş ve Fransız Psikanaliz Derneği (SFP) kurulurken yanında yer almıştı. Bu yüzden Lacan, annemle babamın boşanmasının hemen ardından, annemi ve üvey babamı (Pierre Aubry) sık sık ziyarete gelirdi. Jenny, Lacan'ın kısa bir süre önce evlendiği Sylvia Bataille ile çok yakın arkadaştı.

O sıralar Guitrancourt'a, Lacan'ın kır evi Prévôté'ye gidiyordum, ama bu tanıdık adamın böylesine büyük çapta bir düşünür olduğu aklımın ucundan geçmezdi. Sonraları, ilk gençlik yıllarımda, psikanalize hiç mi hiç ilgi beslemedim. Annemin o kadar ilgisini çekmiş bu uğraşa pek de heves duymuyordum. Benim hayalim, daha ziyade, roman yazmak ya da film çekmekti. Bu yüzden önce edebiyat, sonra dilbilim eğitimi aldım. Bir yandan da Cahiers du cinéma dergisi, Yeni Dalga ve Hollywood sineması beni büyülüyordu.

1966'da, öğretmenlik yapmak için Cezayir'deki Boumerdès'e gittim. O yıl Michel Foucault'nun Kelimeler ve Şeyler'i ve Lacan'ın Ecrits'si yayımlanmıştı. Mucizevi bir an! Claude Lévi-Strauss'un başlattığı ve Louis Althusser'in 1965 tarihli Marx İçin'de sürdürdüğü yapısalcılık dalgası, benim için gerçek bir aydınlanma olmuştu. Lisede gördüğüm felsefe dersleri felaketti, ama nihayet göz alıcı bir tarzda yazan felsefeciler ve düşünürler keşfetmiştim: Dil düşünürleriydi bunlar. Büyük bir zevkle Lacan'ın Ecrits'sine daldım; Lacan'ın feyz aldığı (Ferdinand Saussure'ün kurup, Roman Jakobson'un geliştirdiği) yapısal dilbilime vâkıf olduğumdan da işim kolaylaşmıştı. Çarpıcı bir sahne hatırlıyorum: Buyurgan bir edayla, anneme "onun" Lacan'ının bana ne kadar dâhiyane göründüğünü söylüyorum; o da bana şöyle diyor: "Dememiş miydim ben sana!" Böylece ikimiz de farklı yollardan ulaştığımız "gösteren" teorisi hakkında, kimi zaman hararetlenen bir fikir alışverişine girişmiştik.

68 Mayısı'ndan sonra, roman yazma tasarısından vazgeçip, sosyal bilimler ve felsefeye yöneldim. Edebiyat alanındaki yüksek lisans tezimi, Paris-VIII-Vincennes (bugünkü adıyla Saint-Denis) üniversitesinde Tzvetan Todorov yönetiminde tamamladım (doktora çalışmamı da bu üniversitede yaptım). Gilles Deleuze'ün Anti-Oidipus seminerlerine katıldım; sonra da Serge Leclaire'in 1969'da kurduğu psikanaliz bölümünde ders veren Michel de Certeau'yla tanışınca tarihe yöneldim. 1972'de Louis Althusser ile tanıştım. Lacan'a gelince... Panthéon'daki Hukuk Fakültesi'nde verdiği seminerlere 1969'da gitmeye başladım. Annem, Lacan'a benim onun öğretisine ilgi duyduğumu söyleyince, Lacan hemen çağırdı beni. Görüşmemiz sırasında şöyle dedi heyecanla: "Bu zamana kadar neredeydiniz yahu? Benimle görüşmek için niye bu kadar beklediniz?" Ona nelerle uğraştığımı anlatmıştım: Henri Deluy'nün yönetimindeki Action poétique dergisi bünyesinde Georges Politzer'in eserleri üzerinde çalışmaya başlamıştım. Lacan 1964'te kurduğu Paris Freud Okulu'na (EFP) katılmam için ısrar etti, bense o sıralarda analize girme konusunda hâlâ tereddütteydim. Nihayetinde kabul ettim, böylece adeta kaderimi çizmiş oldum. 1980'de, yani ölümünden bir yıl önce bizzat Lacan tarafından kapatılana kadar da EFP üyesi olarak kaldım.

ALAIN BADIOU— Benim maceram farklı. Gençliğimde iflah olmaz bir Sartre'cıydım. 1958 ile 1962 arasında, Paris, Ulm Sokağı'ndaki Ecole normale supérieure'de (ENS) felsefe öğrencisiyken, gençliğimin Sartre'dan sonraki ikinci ustasıyla, Louis Althusser ile tanıştım. İki zıt kutup çarpışmıştı sanki! Sartre'ın Marx'a dair varoluşçu bir tasavvur ortaya koyduğu sırada, Althusser adeta eskimiş hümanist giysilerden kurtarmak için Marx'ı yeniden okumayı öneriyordu. Büyük bir tesadüf eseri, La Psychanalyse dergisinin birinci sayısı geçti elime. Bu sayıda Lacan'ın meşhur Roma sunumu yer alıyordu (1953 tarihli "Psikanalizde Dil ve Sözün İşlevi ve Alanı" başlığını taşıyan konferansı). Tam anlamıyla gözlerimi kamaştırdı bu metin — hakikaten metinsel bir büyülenme yaşadım, öyle ki sonrasında Lacan'la kurduğum teorik ilişki hep yazı dolayımıyla oldu. Bu ilk keşiften sonra, La Psychanalyse dergisini almaya devam ettim ve yazdığım tezlerde Lacan'a referans vermeye başladım. Bu referanslar karşısında çok şaşıran Althusser, Lacan'ın Sainte-Anne hastanesinde verdiği seminerlerden birine götürdü beni. Sene 1960-61. Bu arada, Althusser'in talebi üzerine, Lacan düşüncesi üzerine önce bir, sonra iki sunum yapan ilk ENS öğrencisi oldum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Belirsizlik karşısında eleştirel teori", Radikal Kitap Eki, 1 Kasım 2013

Eleştirel Teori, neden “şişeye konup atılan mektup” olarak tanımlanır veya “alıcısının belirsizliğine” dikkat çekilir? Metis Yayınları, yeni bir dizinin yayınına başladı: Metis Diyaloglar. Platon’un “diyalog” kavramını çağrıştıran dizinin yayımlanan ilk üç kitabı şöyle: Teori ve Pratik Üzerine (Theodor W. Adorno, Max Horkheimer), Dün Bugün Jacques Lacan (Alain Badiou, Elisabeth Roudinesco) ve Güzel Tehlike (Michel Foucault). Göz korkutucu uzunlukta değil, küçük, risale boyutunda kitaplar bunlar. Bu üç kitaptan ilki, yani Teori ve Pratik Üzerine “bir tartışma”, ikincisi “bir konuşma”, üçüncüsü ise “söyleşi” olarak takdim ediliyor.

Tabii ki “tartışma”, “konuşma” ve “söyleşi”, özellikle niyet kavramı bakımından farklı durumlara işaret eder. Edebi bağlam söz konusu olduğunda, tartışma da, konuşma da, söyleşi de “yazı” düzleminde değil, “söz” düzleminde yer alırlar kuşkusuz. Ama felsefe söz konusu olduğunda, problem yaratan durum söz ile yazı arasında değil, “düşünme” ile “dil” arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır. Düşünmenin formları ile dilin formları birbirinden farklıdır. Konuşma, özellikle kendiliğinden konuşma, düşüncenin formlarından çok, dilin formlarına göre gerçekleşir. Felsefi bir metin, söz ve konuşmanın değil, düşünmenin icrasından, inşasından oluşur. Bu bakımdan, filozof, düşünceyi icra eden, fiil durumuna getiren kişidir. Ama daha önemli ve göz ardı edilen ayırıcı özellik, felsefi metnin de kurmaca bir metin oluşundan kaynaklanır. Felsefi akıl yürütme, hangi fikrin veya tezin hangi fikirden önce veya sonra nasıl dile getirileceğini düzenleyen bir düşünme biçimidir.

Edebi bir metinde, bir roman veya öyküde, hangi karakterin, olayın veya edimin, hangi karakterden/ olaydan/edimden önce veya sonra nasıl dile getirilmesi sorunu söz konusu ise, felsefi metinde de hangi kavramların/argümanların, hangi kavram ve argümanlardan önce veya sonra dile getirilmesi, hangi analizin hangi analizden önce veya sonra yapılması söz konusudur. Felsefe metinleri, sıkı denetimle işlenmiş metinlerdir. Ama diyalog, konuşma veya söyleşi, bir kurmaca değildir; sıkı denetimden yoksundur ve soruyu yöneltenin niyeti doğrultusunda bir denetime açıktır. Bu nedenledir, Paul Ricœur Eleştiri ve İnanç’ın başında, söyleşi için, “çok korktuğum bir dil kullanma biçimidir bu, çünkü ben gerçekten bir yazı adamıyım” der ama yazının olanakları (denetim) üzerinden güzel bir söyleşi çıkarır ortaya. Ama Althusser, özyaşamöyküsünü söz ile değil, yazı ile dile getirecek ve bütün felsefe tarihinin üç temel otobiyografi metninden birini ortaya koyacaktır: Gelecek Uzun Sürer. Platon’un, Diyaloglar’ı da bir söz, bir konuşma metni değil, kurmaca metinlerdir.

Fransa’daki rahatlık

Filozofun, söze gereksinim duyması, 20. yüzyıla, orada da daha çok Fransız filozoflarına özgü bir durum. 68 Hareketi, bazı filozofları, pratiğin siyasal ve kamusal alanına girmeleri konusunda etkili olmuştur. Sartre, bidonun üzerinde konuşma yaparken ne kadar rahattır; hele 70. yaşı nedeniyle yapılan “Sartre Sartre’ı Anlatıyor” söyleşisinde. Heidegger’de ise rahatlık değil ama bir eminlik, endişeli bir eminlik söz konusudur; Der Spiegel’e verdiği o kısa “1933’te Neler Oldu” adlı demecinde. Sözün icrasındaki rahatlık konusunda, Michel Foucault’nun ayrı bir yeri var. Philippe Artières, Güzel Tehlike’nin giriş kısmında yer alan “Söz Deneyi Yapmak” başlıklı yazısında, Foucault’nun sözün icrası konusunda özel bir çaba harcadığından söz eder.

Fransa’daki rahatlık, söz konusu filozofların kendi zamanlarının gündeminde etkin olmalarından kaynaklanır şüphesiz.

Ama aynı durum, Adorno için söz konusu değil. Ve belki de Teori ve Pratik Üzerine, en çok bu nedenle, kendi zamanının gündeminde etkinliği, kendine aşkın nedenle tarih dışına itilmiş filozofun teori pratiğini dile getirmesi sebebiyle paha biçilmez bir metindir.

Her şeyden önce Teori ve Pratik Üzerine, bir konuşma, bir söyleşi veya bir demeç değil. Teori ve Pratik Üzerine, 1956 baharında Adorno ile Horkheimer’in, yeni bir Komünist Manifesto yazma niyetiyle karşılıklı olarak üç hafta süren tartışmalarından oluşan bir metin; daha doğrusu bir belge. Tartışmayı, Adorno’nun eşi Gretel Adorno kayda geçirmiş. Metin, İngilizcede, “Yeni Bir Manifestoya Doğru” başlıklı bir giriş yazısıyla sunulmuş. Risale boyutundaki bu küçük metin, her iki filozofun diyalogunda tamamlanan argümanlar, aforizmalar ve birbirini izleyen ayrımlardan oluşuyor. Buradaki aforizmalardan bazılarını alıntılamadan geçemeyeceğim: “Felsefe bir hayvanın bakışında yatanın ne olduğunu bulup çıkarmak için vardır”; “Çalışma kampında hiçbir ideoloji ayakta kalamaz.” “Özerklik, kendine itaat etmektir”; “Hurafe her zaman kötülüğe duyulan inançtır”; “Pratik, adaletin içinde gizlidir.” Ama gerek diğer aforizmaları, gerekse bu aforizmaların bağlamı için kitabı okumak gerekiyor.

Teori ve Pratik’le ilgili ilk felsefi metin Kant tarafından kaleme alınmıştı. Ama bu tartışma metninde, Adorno ile Horkheimer’in, Kant’ın söz konusu metniyle bir referans bağlantısı yok. Adorno, Horkheimer ikilisi, bu bağlamda Kant’la değil, Marx’la ilgili. Adorno, tartışmanın bir yerinde şöyle söylüyor: “Marx’a, Engels’e, Lenin’e sadık kalan, ama aynı zamanda da kültürün en ileri biçiminin gerisine düşmeyen bir teori geliştirmeyi istemişimdir hep.”

Üç hafta süren bu tartışmanın, risale boyutundaki metninin temel problemini şöyle betimlemek mümkün: Partinin olmadığı bir dünyada teori nasıl olanaklıdır? Horkheimer şöyle dile getiriyor: “Artık ortada bir parti olmadığına, devrim inanması güç bir hayal haline geldiğine göre, ne için yazıyoruz?” Başka bir deyişle, “artık ortada bir parti yoksa teoriyle pratik arasındaki ilişki nedir?”

Tartışmanın girizgâhında Adorno, “Marx, teorinin görevinin gerçekliği yansıtmak olduğunu söylüyordu”, der, Kapital’e atıf yaparak.

“Evet, proletaryanın durumu açısından nasıl göründüğünü yansıtmak” diye tamamlar onu Horkheimer, ve “artık ne burjuvazi diye bir şey var, ne de onun yerini alabilecek bir proleter parti” diye devam eder.

Adorno: “Ortada bir pratik kavramı yok, devrimci bir durumda yaşamıyoruz.(..) İlk defa, artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.”

Bu durumda, yeni bir manifesto için teori hangi biçemde, nereden yazılarak nasıl olanaklıdır?

Adorno ile Horkheimer, çok etkileyici bir yanıt veriyorlar; ama bu yanıtı burada dile getirmeyeceğim.

1956 Baharı’nda yapılan bu tartışma, bugün “belirsizlik” içinde olduğumuz durum bakımından da acil sorunları dile getiriyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.