Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-938-2
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Per Petterson diğer kitapları
At Çalmaya Gidiyoruz, 2008
Lanet Olsun Zaman Nehrine, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Reddediyorum
Özgün adı: Jeg Nekter
Çeviri: Banu Gürsaler Syvertsen
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2013

Metis Edebiyat’ta At Çalmaya Gidiyoruz ve Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı iki romanına yer verdiğimiz Norveçli yazar Per Petterson’dan insanlık durumu üzerine, dostluk, şiddet ve yıkım üzerine, hayatın yakıcı sorunları üzerine büyülü sadelikle yazılmış harika bir roman...

Çocukluk arkadaşı olan Tommy ve Jim, 35 yıl sonra tesadüfen karşılaşırlar. Birbirlerini son gördüklerinde Tommy'nin annesi onları terk etmiş, baba dayağından kurtulmak isteyen Tommy ailenin tamamen dağılmasına yol açmıştır. Dindar annesiyle yaşayan Jim ise eğitimine devam etmiş, sosyalist olmuştur. İki genç sarsılmaz görünen bir dostlukla bağlıdırlar birbirlerine. Ancak bir gün yaşadıkları görünüşte önemsiz bir olay Jim'in bu arkadaşlığı hak etmediği endişesi duymasına yol açacak, açılan küçücük çatlak onları yıllar sonra çok farklı kişilere dönüştüren büyük bir yarığa dönüşecektir.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-21.

JIM. EYLÜL. 2006

Karanlık. Saat sabaha karşı dört buçuk. Hauketo yönünden gelerek Herregårdsveien Caddesi'ne girdim, Ljan istasyonuna varmadan tren yolu köprüsünden sola doğru saptım; kırmızı ışık yanıyordu ancak etrafta kimseler olmadığından sapmakta bir sakınca görmemiştim. Tam rayların üzerinden karşıya geçip yol kenarındaki ismi galiba Karusell olan marketin oradan yokuş aşağı inmeye başlamıştım ki, karanlıklardan bir adam fırladı ve kendini farların önüne attı. Onu fark ettiğim anda yere düşmek üzereydi. Fren pedalını kökledim, tekerlekler kilitlendi ve otomobil feci bir ses çıkararak yanlamasına kaydı, birkaç metre ilerleyip adamın tam dibinde durdu. Motor stop etmişti. Tamponumla adama çarpmış olduğumdan emindim.

Buna rağmen adam yere yuvarlanmadı. Kaportaya yaslandı ilkin, sonra geriye doğru üç adım attı ve durduğu yerde sallanmaya başladı, farların gözünü aldığı belliydi. Ön cama doğru bakıyordu ancak ne beni ne de başka bir şeyi görmesi mümkün değildi. Uzun saçlı ve sakallıydı, kolunun altına gri bir torba sıkıştırmıştı. Bir an için onu babam sandım. Ama babam değildi. Babamı hiç görmemiştim.

Adam yolun karşı tarafına geçip karanlığa daldı ve Ljan'a doğru inen yamaçta gözden kayboldu. Kollarım direksiyona kilitlenmiş bir halde kalakalmıştım, arabam Herregårdsveien Caddesi'nde karşı şeride geçmiş ve yanlamasına durmuştu. Hava hâlâ karanlıktı, hatta daha da karanlıktı denebilir. Yokuşun alt yanından gelen bir arabanın ışıklarını gördüm, kontak anahtarını çevirdim, marş basmıyordu, tekrar denedim, bu kez çalıştı. Tıpkı soluyan bir köpek gibi hızlı hızlı nefes aldığımı hissediyordum. Geri manevra yaptım ve karşıdan gelen arabayla burun buruna gelmeden kendi şeridime geçtim, sonra direksiyonu düzeltip yavaş yavaş yokuş aşağı yol aldım, Mosseveien Caddesi'ne varınca sağa saptım ve Oslo yönüne doğru devam ettim.

Başbakan Jens Stoltenberg'in birinci Sosyalist Sol ve Yeşiller koalisyon hükümeti işbaşındaydı ve ben Oslo'nun güneydoğusuna düşen Romerike'de yaşıyordum, ancak Oslo'ya doğrudan giden E6 otoyolunu kullanmak yerine başkentin çevresinde doğudan başlayan bir daire çizen yolu izleyerek Lillestrøm üzerinden Enebakk yoluyla Hauketo'ya geliyordum, böylece güzel anılarımı da tazelemiş oluyordum.

Her ne kadar kullandığım yol daha uzun ve vakit kaybettirici olsa da bunu önemsemiyordum çünkü son bir yıldır hastalık nedeniyle işten raporluydum. Durumumun ne olacağını da bilmiyordum. Sosyal Güvenlik Kurumu Şubesi'nden bir mektup gönderip beni görüşmeye çağırmışlardı. Ancak ilk etapta iş hayatına yeniden dönmem söz konusu olamazdı. İlaçlarımı almayı ihmal etmediğim sürece günler sorunsuzca geçip gidiyordu.

Mosseveien Caddesi boyunca arabayı 60 kilometrenin altında kullandım, Ulvøya adasını karaya bağlayan köprüye gelinceye kadar hiç trafikle karşılaşmamıştım. Köprünün otomobilin tekerleklerinin altında titremesi bende hoş duygular uyandırmıştı, tıpkı bir teknede gibiydim, sevmiştim bu duyguyu...

Adaya geçer geçmez arabamı kavşağın yakınında yolun sağında uygun bir yere park ettim, geriye yaslanıp gözlerimi kapattım ve beklemeye başladım. Diyaframdan soluk alıp verdim biraz. Sonra kapıyı açtım, dışarı çıktım ve arabanın çevresini dolandım, bagaj kapağını kaldırdım, içinde balık takımlarımın bulunduğu eprimiş siyah çantayı elime aldım. Olta takımım oldukça basitti, mantara bağlı bir misina, yirmi tane iğne, bir de iskandil...

Müdavimlerin çoğu köprünün üzerinde yerlerini almışlardı, on küsur yıldır buraya geliyorlardı. Aralarına son yıllarda katılmış olan bir tek ben vardım, buna rağmen hiçbiri neden geldin diye beni sorgulamamıştı. Ben de son üç aydır haftada en az iki kez buradaydım.

Elimde çantayla köprüye geldiğimde en yakında duran adam bana doğru hafifçe döndü. Üç parmağını beresine götürerek izci selamına benzer bir selam verdi. İki eski kazağı üst üste giymişti, üstteki lacivert, onun altındaki beyazdı, eh beyaz gibiydi yani... Konteyner-Jon diyorlardı ona. Ellerinde parmaksız eldivenler vardı, belki normal eldivendi bunlar da o parmaklarını kesivermişti. Gazete dağıtımcısında da görmüştüm bunu. Köprüdeki adamın eldivenleri sürpriz renkte, kırmızıya bakan bir pembeydi.

"Bir şeyler tuttun mu?" diye sordum.

Cevap vermeden gülümsedi ve yere, ayaklarının dibine yaydığı gazeteyi işaret etti. Orada orta büyüklükte bir morina ve bir tanesi hâlâ kıpırdayan iki uskumru vardı. Sol gözünü hafifçe kırparken sağ elini havaya kaldırıp, üç kez beş işareti yaptı.

"Demek on beş dakikada bu kadar tuttun ha!" dedim ve hafifçe ıslık çaldım.

Bir naylon torba, ICA, COOP ya da benzeri bir süpermarketin poşeti köprünün parmaklıklarına doğru fırlatılmıştı, bu torbanın balıkçıya ait olmadığı belliydi, az ötede kullanıldıktan sonra buruşturulup atılmış iki kahve bardağı, hardal ve ketçaba bulanmış bir kâğıt peçete görülüyordu, biraz daha ileride ise yere okkalı bir balgam yapışmıştı. Konteyner-Jon eldivenli elini ağzına götürdü ve ciğerlerinden hırıltılar gelecek şekilde birkaç kez şiddetle öksürdü. Sonra döndü ve karanlığa doğru bakarak şunları söyledi:

"Allahın belası yabancılar. Gündüzleri balık tutuyorlar."

Balıkçının yanından yürüyüp geçtim, karaya yakın bir yerde asma köprüyü taşıyan çelik halatlardan ikisinin arasında durdum, mantara sarılı oltadan son olta iğnesini kurtardıktan sonra yarım metre kadar misina açtım ve köprünün korkuluğuna yaslandım. Bileğimi biraz acemice hareket ettirerek mantardaki misinayı çözdüm ve iskandili yavaş yavaş suya saldım. Her bir olta iğnesinin kösteğe bağlandığı yere parlak kırmızı renkli naylon bant sarmıştım. Amcam en hızlı balıkçılık devrinde, üç kuruşa kiraladığı kayığıyla buradan biraz daha güneyde Bunnefjord'da Roald Amundsen'in evinin hemen karşısında balık avına çıktığı zamanlarda daima yem olarak midye kullanırdı. Bin dokuz yüz altmışlı yılların başlarıydı, amcam tuzlu suda avlanmayı tercih ettiğinden gri renkli otomobiliyle uzak mesafelere gider, ayaklarında lastik çizmelerle Bekkensten iskelesinin yanından neredeyse dizlerine kadar gelen suya girer, ıslatmamak için beyhude gayret göstererek gömleğini dirseklerine kadar sıyırmış bir halde öne doğru eğilip midye toplar ve topladığı midyeleri hemen yanı başında suyun üzerinde yüzmeye bıraktığı bir plastik çanağın içinde biriktirirdi. Ancak bu benim için fazla zor bir işti, yem bulmak için o kadar da uzağa gitmiyordum doğrusu. Yine de oltama takılan balıklar o zamanlar amcamın oltasına takılandan ne daha az ne daha fazla oluyordu. Yeme gerek yoktur, balık zokaya gelir, diyordu köprüdekiler.

Bir bisiklet tekerleğine ait göbeği köprünün korkuluğuna çamurluk telleri yardımıyla tutturdum. Genellikle balıkçı teknelerinde küpeşteye monte etmek suretiyle kullanılan vadbein isimli bu gereç bir tür makaraydı, istenirse dükkândan da satın alınabilirdi. Oysa benimkisi patenti bana ait basit bir düzenekti. Olta ipini göbekteki yivi takip edecek şekilde saldım, böylelikle salıp çekme hareketini oltayı hiç sarsmadan ahenkli bir şekilde yapabiliyordum; ayrıca köprü demirinin misinayla temasını keserek misinayı aşınmaktan, hatta kopmaktan korumuş oluyordum. Daha önce bu kopma olayı başıma gelmiş ve herkese eğlence olmuştum.

Yavaş yavaş hava aydınlanmaya başladı. İki saattir köprüde duruyordum ve oltama hiçbir şey takılmamıştı. Her ne kadar bu durum biraz sinirime dokunuyorduysa da, balığa o kadar meraklı değildim açıkçası. Eskisi gibi değildi yani... Tuttuğum balıkları da veriyordum zaten.

Genellikle ilk araçlar yokuş aşağı inerek köprüye doğru gelmeye başlamadan önce evin yolunu tutardım, ancak bugün oyalanmıştım biraz. Daha el çantamı toplamamıştım ki karşıdan şık ve pahalı arabalar görünmeye başladı. Sırtımı yola döndüm, üzerimde düğmeleri sıkıca iliklenmiş, eprimiş lacivert gemici tarzı bir kaban vardı. Bu kabanı Mørk'te geçirdiğim gençlik günlerimden beri giyiyordum, orijinal sarı madeni düğmelerinden sadece bir tanesi sağlam kalmıştı, başımda kulaklarıma kadar indirmiş olduğum yün örgü bir bere vardı. Yani arkadan bakıldığında diğer insanlardan hiçbir farkım yoktu.

Oltayı korkuluğa sabitleyip arkamı döndüm ve el çantamdaki sigara paketinden bir sigara çıkarmak üzere çömeldim. Aslında sigarayı bırakmam gerekiyordu, sabahları öksürmeye başlamıştım, bu kötüye alametti... Tam o sırada yanımda bir araba durdu, sürücü penceresiyle burun burunaydık adeta. Yavaşça doğruldum, bir kibrit çakıp dudaklarımın arasına sıkıştırmış olduğum sigaraya götürdüm, kibrit kullanmak âdetimdir, plastik çakmaklardan hiç hoşlanmam.

Araba gri bir Mercedes'ti, gıcır yeni, kaportası insan teninin bazen parladığı gibi pırıl pırıl parlıyordu. Pencerenin camı sessizce indi.

"Jim değil mi bu?"

Onu hemen tanımıştım. Tommy. Saçları seyrekleşmiş ve kırlaşmıştı. Sol gözünün üzerinde yatay bir çizgi gibi duran gümüşümsü parlak yara izi hâlâ çok belirgindi. Üzerinde düğmeleri boynuna kadar iliklenmiş mor bir palto vardı. Pek de ucuza benzemiyordu palto. Tommy değişmemişti, ama aynı zamanda da Devlet Düşmanı filmindeki Jon Voight'a benzemişti. Deri eldivenler. Masmavi bakışlar. Bakışı biraz flu sanki...

"A, bu sensin," dedim.

"Hay iblis yahu, kaç yıl geçti aradan... Yirmi beş yıl. Otuz yıl."

"Eh aşağı yukarı, hatta biraz daha fazlası var," dedim.

Gülümsedi.

"O gün sen yoluna ben yoluma gitmiştik değil mi?" Bunu belli bir anlama çekilmeyecek şekilde söylemişti.

"Doğru," dedim.

Tommy gülümsedi, beni gördüğüne sevinmişti, öyle görünüyordu.

"Şimdi sen bu köprüde durmuş, başında bere balık avlıyorsun ve ben de bu otomobille buraya geliyorum. Pek ucuza da mal olmadı ha, araba... Ama durumum müsait. Lanet olsun, istesem iki araba birden alırdım, hatta parasını da peşin sayabilirdim. Ne garip değil mi?" Gülümsedi.

"Nedir garip olan?"

"Her şeyin böyle olması. Yani tam tersine dönmesi."

Tersine dönmesi, diye düşündüm. Bu muydu yani... Gerçi Tom-

my bunu beni aşağılamak için söylememişti. Böyle bir şeyi asla yapmazdı, yani hâlâ gençlik günlerimizdeki Tommy ise yapmazdı bunu. Yalnızca tuhafına gitmiş olmalıydı bu durum.

"Eh, haklısın yani. Tuhaf bir durum."

"Balık geliyor mu bari?"

"Bi bok yok," dedim. "Günümde değilim anlaşılan..."

"Ama balığa ihtiyacın yok değil mi, yani, demek istiyorum ki yemek için, yani anladın değil mi?"

"Yok tabii," dedim.

"Öyle bir şey varsa sana yardım edebilirim," dedi.

Ben sesimi çıkarmayınca da "Aptalca konuştum, özür dilerim," dedi. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, belki de biraz fazla içkiciydi.

"Hiç sorun değil," dedim.

Doğru değildi bu, ama Tommy çok önemliydi bir zamanlar. Birbirimize çok sadıktık.

Yokuştan inen arabalar köprüye doğru kuyruk oluşturmaya başlamışlardı, arkadan biri korna çaldı.

"Seni gördüğüme çok sevindim. Başka bir gün yine görüşürüz belki Jim," dedi Tommy, adımı telaffuz etmesi biraz tedirgin etmişti beni, sanki yüzüme bir cep feneri tutulmuş gibi... Başka bir gün demekle neyi kastetmişti, ne olacaktı görüşürsek, bilemedim o an. Camı karartılmış pencere yavaş yavaş kapandı. Tommy elini havaya kaldırdı ve otomobil harekete geçti, köprünün üzerinde hızlandı sonra sola, kente doğru dönüş işareti verdi. Etraf aydınlanmıştı. Bugün hava bulutsuz ve açık olacağa benziyordu.

Aynı beceriksiz hareketlerle misinayı mantara geri sardım, son iğneyi de sabitledim, iskandil oltamdan sarka sarka parmaklıklar boyunca yürüyüp ağzımdaki sigarayı tellerden aşırarak fırlattım, ateşten bir yay çizerek denize düştü; olta takımını el çantama, el çantamı da bagaja koydum, bagaj kapağını kapattım ve yolcu tarafına geçtim, çalıların orada dizüstü yere kapanıp iki elimi karnıma bastırdım, nefes alıp verişimi yavaşlatmaya çalıştımsa da başaramadım. Ağlamaya başladım. Ağzımı tamamen açmıştım, böylelikle hem daha az ses çıkıyordu hem de hava alışım kolaylaşıyordu, öyle feci bir haykırış koparmadım yani... Biraz tuhaf bir durumdu.

Krampların geçmesi biraz vakit aldı, önce yorulup bitap düşmem gerekiyordu, sonra krizi her zamanki haline bıraktım. İnsanoğlu neler öğreniyor. Sonunda tek kolumla arabanın kapısından destek alarak yavaş yavaş doğruldum, diğer elimle yüzümü sıvazladım ve arabanın etrafını dolaştım. Köprüdeki balıkçılar kendi işleriyle meşguldüler. Aralarından üçü gitmeye hazırlanıyordu. Arabama girdim. Bir tek benim arabam vardı. Diğerlerinin nerede oturduğunu bilmiyordum, yürüyerek geldiklerine göre uzakta oturuyor olamazlardı. Bir keresinde onları gidecekleri yere bırakmayı önermiştim ama kabul etmemişlerdi.

Köprüyü geçtikten sonra doğrudan Oslo merkeze giden yolu seçtim, trafik Mosseveien Caddesi üzerinde Oslo yönünde tıkalıydı, üstelik burası paralı yol olduğundan yirmi krona patlayacaktı bana; ancak gelirken kestirmeden, yani Lørenskog Furuset üzerinden gelmiş olsaydım, kente girerken o taraftaki gişede para ödemiş olacaktım, bu hesaba göre oradan tasarruf ettiğimi buraya verecektim, yani ikisi de bir kapıya çıkıyordu.

Otomobili geldiğimin tersi yönde sürdüm, doğuya giden şeritte çok az taşıt vardı. Karşı şeritte kente gitmek üzere yolda çıkmış arabalar upuzun bir zincir gibi kenetlenmişken ben Vålerenga ve Etterstad tünellerine girdim, E6 karayolunda yeniden gün ışığına çıkıp, Karihaugen'den sağa Lillestrøm istikametine doğru ilerledim, Lørenskog yerle bir edilmiş, her taraf dipsiz kuyular şeklinde kazılmış, alışveriş merkezleri ve katlı otoparklar dikilmek üzere şantiye alanına dönüştürülmüştü. Solheim kavşağından sonra ekmek gibi dilimlenmiş tepeler gördüm. Mevsim sonbahar, aylardan eylüldü, otoyol boyunca kümelenmiş ağaç kümelerinin sarı kırmızı renkli yaprakları belli belirsiz seçiliyordu, Rælings Tüneli'ne doğru giderken açık pencereden içeriye soğuk ve nemli bir rüzgâr esti.

Garajdan benim kata çıkan iki merdiveni zorla tırmandım, tek başına yaşadığım üç odalı dairemin kapısını anahtarımla açtım. Bitkindim. Boynumu dikleştirip başımı üç dört kez çevirerek esneme hareketi yaptım, ayakkabılarımı ayağımdan çıkarıp ceketlerimin asılı olduğu portmantonun altına, topukları süpürgelik tarafına gelecek şekilde yerleştirdim, askılıklardan birine kabanımı astım, balık avı takımlarımı üzerinde bir horoz resmi bulunan, Sætre bisküvi fabrikasının bir zamanlar ürettiği bisküvilerin ambalajı olan teneke kutuya koydum, kutuyu ardiyede bir rafa kaldırdım, sonra banyoya gidip avuçlarıma su doldurdum ve yüzümü güzelce yıkadım. Aynada dikkatlice baktım yüzüme. Göz altlarımda koyu renk halkalar vardı ve gözlerim kıpkırmızıydı, galiba arabayı alkollüyken kullanmıştım. Bunun daha yeni farkına varıyordum.

Yüzümü havluya kurulayıp çıplak ayakla usulca salondan geçtim ve yatak odasına doğru ilerledim, kapıyı açıp içeri baktım. Kadın hâlâ uyuyordu. Yastıkta bir tutam kumral saç. Dolgun dudaklar... Eşikte durup bekledim. Bir dakika, iki dakika, sonra geri döndüm ve kanepeye oturdum, bir sigara yaktım. Sigaranın yalnızca yarısını içebildim. Sigarayı bırakmalıydım. Bu hafta deneyeyim, diye düşündüm.

Sigarayı tablada söndürdükten sonra kalktım, hole çıktım, ardiyeden bir battaniye çıkardım, dönüp kanepeye doğru gittim, uzanıp yattım. Gözlerim çok yanıyordu. Gözkapaklarım açılıp kapanmamak üzere direniyorlardı, cildim elmacık kemiklerim üzerine kupkuru gerilen sert bir maske gibiydi adeta... Uyuyamayacağımdan emindim. Oysa uyumuşum, uyandığımda kadın gitmişti.

Adını hatırlamaya çalıştım, olmadı...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A.Ömer Türkeş, "Bir zamanlar çocuktular", Radikal Kitap Eki, 17 Ocak 2014

Per Petterson Reddediyorum’da hayat karşındaki yalnızlığı, yaraları ve yalnızlıklarıyla yaşamak zorunda kalan insanları anlatıyor.

Norveçin en önemli yazarları arasında gösterilen Per Petterson’u At Çalmaya Gidiyoruz (2008) ve Lanet Olsun Zaman Nehrine (2012) romanlarıyla tanımıştık. Reddediyorum Petterson’un yeni romanı. Norveç’te 2012’de yayımlanan kitap aynı yıl pek çok dile çevrilmiş ve ödüller kazanmıştı.

Petterson’un Türkçeye çevrilen üç romanında da anımsama yoluyla bugunle geçmiş arasında gidip gelen hüzünlü hikâyeler okuduk. Kuşkusuz hüznü yaratan roman kahramanlarının hayatları; geçmişte yaşanan kırıklıklar, sonrasında o kırıklıkları onaracak yeni bir şans bulamamak ya da o şansı elinden kaçırmış, koca bir hayatı ıskalamış olmak... Kurguda benzerlikler var ama kendisini tekrarlamamış Petterson. Geçmişle ve bugün arasındaki karmaşık ve sorunlu ilişkiler farklı dinamiklerden kaynaklanırken her bir romanında insana ve hayata dair farklı temaları ele alıyor.

Seneler sonra

Reddediyorum’da dostluk, aile bağları, şiddet ve yıkım öne çıkmış. 2006 yılı eylülünde rastlantısal bir karşılaşmayla başlıyor hikâye. Romanın üç ana karakterinden birisi olan Jim’in bakış açısından izliyoruz karşılaşma anını. Jim, ellili yaşlarda. Rahatsızlığı nedeniyle uzun süredir işe gitmiyor. Raporlu. Sabahları en kötü giysileriyle işsiz güçsüz takımı arasına karışıp balık tutarak, akşamları barlara takılarak, kimi zaman ismini bile hatırlamadığı kadınlarla uyanarak günlerini geçiren orta sınıftan, eğitimli bir adam. Ansızın karşısına çıkan Tommy’nin ise belli ki hali vakti yerinde.

Karşılaşma anı üç-beş dakikaya sığdırılan kırık dökük birkaç cümleyle sona erecek, Jim ve Tommy kendi yollarına gidecekler. İşte asıl hikâye o zaman başlayacak. Birbirlerini 1971 yılından bu yana, yaklaşık otuz beş yıldır görmemiş bu insanlar, geçmişe doğru uzun bir yolculuğa çıkacaklar. Dekor değişecek. Oslo kentinden Norveç’in küçük bir taşra kasabasına geçecek anlatı. Jim’in, Tommy’nin, Tommy’nin kız kardeşi Siri’nin bakış açılarıyla 1960’lı yılların kasaba hayatı canlanacak.

“Canlanacak” lafın gelişi. Aslında hiç de canlı değil kasabadaki hayat. İnsanlar donuk, ortalık sessiz, ışıklar soluk, her yan kar, buz kaplı... Üstelik Anneleri tarafından terk edilen Tommy, Siri ve küçük ikizler babalarının şiddetine göğüs germek zorunda. Jim ise babasını hiç tanımamış, baba figürünün eksikliğini daima hissetmiş bir çocuk. Buna rağmen on üç-on dört yaşlarındaki çocuklar birlikte olmaktan mutlu. Jim, Tommy ve Siri sevgi eksikliklerini kurdukları dostluk bağlarıyla gideriyorlar...

Çocukların acı ile imtihanı bu kadarla kalmaz. Babaları ortadan kaybolunca Tommy ve kardeşleri koruyucu ailelere verilir. Okulu da bırakan Tommy’nin kız kardeşi Siri ve küçük ikizlerle bağı zayıflamıştır. Jim ile dostlukları sürer; ta ki intihara teşebbüs eden Jim’in -psikolojik tedavi için- hastaneye kaldırıldığı 1971 yılına kadar...

2006’da ellili yıllarını süren Tommy ve Jim, otuz beş yıllık kesintiye uğrayan dostluklarına kuşkusuz farklı anlamlar yüklüyorlar. Ancak her ikisinde de bir hayat muhasebesine yol açtığı muhakkak. Tommy’nin kırk yıl önce çekip giden babasının ansızın ortaya çıkması ise bu muhasebeyi daha da keskinleştirecektir. Tommy’nin içinde sevgisi, öfkesi ve nefretiyle geçmiş canlılığını sürdürmektedir.

Babasıyla yüz yüze geldiğinde bütün duyguları açığa çıkacaktır.

Petterson yapılmak zorunda kalınan seçimleri, bu seçimlerin açtığı yaraları, hayat karşındaki yalnızlığı, yaraları ve yalnızlıklarıyla yaşamak zorunda kalan insanları anlatıyor. Sıradan insanlardan yola çıkarak onların kaderleri üzerinden genel -ve yakıcı- insani sorunlara temas ediyor. Çok sade, sakin ama güçlü ve gerçekçi bir dille yapıyor bunu. Önceki romanlarında da görmüştük; doğrusal bir şekilde ilerleyen ve bütün bir hayatı kapsayan hikâyeler değil anlattıkları. Zamanın bir ucundan yakalıyor, filmi ileri geri sararak hayattan önemli sahneleri seçiyor, kişinin hayatındaki dönüm noktalarını, tam yaralanma anlarını... Reddediyorum’da 1971 ile 2006 yılları arası boş bırakılmış. Ancak bu uzun boşluğun, insan hayatlarındaki manevi bir boşluğu temsil etmesiyle hikâyenin önemli bir parçası olduğunu anlıyoruz.

Olayların belleklerde bıraktığı

Reddediyorum zamanı, geçen zamanın ağırlığını öne çıkaran bir kurguyla yazılmış. Aynı yaşanmışlık üç ana karakterin bakış açısından sunuluyor. Kimi kez de bilinmeyen bir üçüncü tekil şahıs giriyor araya. Anlatıcıların yerleri ve anlattıkları zamanlar aniden ve sıklıkla değişirken olayların gerçekliğinden ziyade olayların kişilerde, belleklerde bıraktığı izler, imgeler önem kazanmış. Özetle söylemek gerekirse Petterson bireyin hatırlama sürecini yakalamak istiyor. Bu yaklaşım Siri’nin ağzından şöyle özetlenmiş;

“İnsan hayatının bir döneminde olup bitenleri, o gün ne yaptığını, ne dediğini, kime dediğini, olağan günleri, okula gittiği günleri, doğum günlerini, kimin doğum gününe davet edildiğini, kiminkine davet edilmediğini tüm ayrıntılarıyla hatırlamak bazen mümkün olamıyor, ancak o günlerin renklerini hatırlıyorsun, avuç içlerin yumuşak, kaygan, kaba bütün yüzeyleri hatırlıyor, taşı ve ahşabı hatırlıyorsun, suyu hatırlıyorsun, bir giysiyi ve bu giysinin senin için çok önemli olduğunu hatırlıyorsun ancak niçin önemli olduğunu çıkaramıyorsun(...) Oysa hava nasıldı hatırlıyorsun, gökyüzünü, sana gelen ve sessiz bir film gibi akıp giden ve aynı işareti, artı işaretini taşıyan günleri hatırlıyorsun.”

Hatırlama sürecine ve bıraktığı izlere nüfuz etmesi güzel, peki hatırlananlarla nereye varmak istiyor Petterson? En kestirme biçimiyle modern bireyi yıkıma uğratan toplumsal yapıya diyebiliriz. Bütün romanlarında büyük kentlerde hayal kırıklığına uğrayan roman kişileri çıkış yerlerine, Norveç taşrasına geri dönüyorlar. Ancak dönülecek, sığınılacak bir yuva yok. Dayanışma derseniz o hiç kalmamış. Atomize olmuş bir toplumda tek başına kalmışlıklarının farkındalığıyla boşa geçen bir hayatın hüznünü yaşıyorlar. Güç ve güçsüzlük, sessizlik ve konuşma, umut ve umutsuzluk, öfke ve sevgi arasındaki yürekler acısı kontrast Reddediyorum’um her sayfasında hissettiriyor kendisini.

Böyle bir bakış açısıyla okuduğum üç romanın da karamsar, daha doğrusu soğuk bir gerçeklik barındırdığını söyleyebilirim. Öte yandan, tuhaf bir şekilde elimizde tuttuğumuz hayatın ne denli değerli olduğunu da sezdiriyor. Gösterişsiz ama etkileyici bir dil evreniyle, üslubun pırıltısıyla aydınlatıyor karanlık atmosferi.

Yaşam deneyiminden damıtılmış, insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatan, hayata farklı bir pencereden bakan bilgece hikâyeler Petterson’un yazdıkları.

Devamını görmek için bkz.

Anıl Ceren Altunkanat, "Susma, reddet!", Sol Kitap Eki, 19 Mart 2014

Reddediyorum’u okuduğum sırada Berkin yaşıyordu. Berkin direniyordu. Berkin gitti. Gözlerinin karasına bulandı günler. Ve öfkeye. Ve dirence, bu zulme karşı direnişe. Çünkü Berkin gittiyse, o minik çocuğu tutamadıysak ellerimizin arasında, bu ancak boyun eğmeyi reddedelim diyedir. Berkin direncini, yaşamak için savaşan yüreğini bize emanet etti diyedir. Yüzünü kara çıkarmayalım diyedir.

Reddediyorum’u okurken başka duyarlılıklar, başka izler peşindeydim. Şimdiyse Reddediyorum: Susmayı, unutmayı, boyun eğmeyi, Berkin’i yarı yolda bırakmayı, bu cinayeti sineye çekmeyi reddediyorum.

Satıra düşen her dirençli, her umutlu sözcük senindir Berkin. Bizi affet.

Sakar bir rastlantıyla başlıyor Reddediyorum. İki çocukluk arkadaşı, Tommy ve Jim, olmadık bir yerde, beklenmedik şekilde karşı karşıya geliyor. Bu karşılaşmada bir aksilik var, bir yerine oturmazlık; geçmişlerini okumadan bile anlıyoruz bunu. Roller değişmiş desek; her rol eğreti. Araya giren otuz yılın verdiği soğukluk desek... Yok, soğukluk araya yıllarla değil, anlarla girer; soğukluk için her zaman bir yakınlık gerekir. Peki, ne?

Per Petterson bu soruyu yanıtlamak için bizi geçmişin darmadağın çıkınına daldırıyor. Bu çıkında iki kişi daha bir görünüp bir kayboluyor: Siri ve Bayan Berggren. Bu dört kişi tuhaf bir dörtgen oluşturuyor; kenar uzunluklarının oranı ve açıları kestirilemez bir yalnızlık dörtgeni.

Jim kırık bir adam. Bir çocukluk anısıyla, bir sakarlığın ruhundaki derin yankısıyla boğulmuş bir adam. Kendini dinlemekten, kendini suçlamaktan ve bir süre sonra bu ruhsal kakofoni içinde kendini ve yaşamı bulamamaktan yorgun bir adam. Koşarken yapılan gayet kendiliğinden bir kol hareketi… Ama hangimiz biliyoruz ki ufacık bir jestle kimi, nasıl devirdiğimizi? Jim kendi benliğinde gördüğüne inandığı bir yansımaya hapsolur: akıl hastanesi, yalnızlık ve ardından tam bir işlevsizlik...

“Başlangıçta hastanenin herhangi bir servisinde yatıyormuşum gibi yapıyordum. Bir süre böyle idare ettim, çünkü ben hayatta kendime bir rol vermeyi tasarlayıp, o rolü üstlenmeyi ve rolün gerektirdiği biçimde görünmeyen seyircilerime oynamayı iyi becerirdim, işin tuhafı hep de kendime kendimi oynama rolü verirdim.”

Kendine mahkûm bir adam; tek seyircisi kendisi. Oysa komşunun çocukları uyurken, intihar edip gürültü çıkarmaması gerektiğini düşünecek denli incelikli… Tommy’nin çocukluk dostu Jim, şimdi ıssız benliğine tutsak olan Jim...

“Aklından şunları geçirdi: Benim adım Jim. Nerede olduğumu biliyorum. Oysa bilmiyordu. Bilemiyordu.”

Dörtgenin bir köşesindeyse Tommy; trajik bir çocukluktan gelen, aile dağılınca kardeşlerini bir arada tutmaya çalışan, bunu başaramayınca “para kazanmayı” başaran Tommy. Kullanılmayacak eşyaların, giyilmeyecek kıyafetlerin, yaşanmayan bir yaşamın Tommy’si. Ama daha önemlisi, romanın akışı boyunca, sayfa sayfa bu varoluşu reddeden Tommy.

“İşte o an ayağa kalktım. Barışmak yok diye geçirdim içimden. Bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey yok. Bu bağı reddediyorum.”

İşte, bu cümleyle anlıyoruz Tommy’nin yaşamını yeniden kuracağını. Çünkü insan ancak bir iç ödeşme sonucu reddedebilir; hayır deme bilincidir insanı reddetmeye götüren. Seçimdir. Boyun eğmemektir. Hayır demektir. (Burada insanın aklına ister istemez, farklı bir yönde ama yine aynı cesaret ve bilinçle seçim yapan Kâtip Bartleby düşüyor.) Tommy korkusuyla ve kendiyle savaşmayı seçerek kurmaya girişir yeni benliğini. Çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmamalı.

“Birden içimi bir korku kapladı. Ne yapmıştım ben? Her şey değişecek, diye düşündüm. Bunu yapamam, yapmam olanaksız. Bununla birlikte beklemekte olduğum fırsata kavuştuğumu da biliyordum. Kaçırırsan, dedim kendime, işin bitik. Her şey eskisi gibi olmaya devam edecek. Ama her şey eskisi gibi olmazdı. Olması mümkün değildi. Her şey değişmeliydi. Aksi takdirde bitmiştim ben...”

Ve Bayan Berggren; Tommy ve Siri’nin yıllar önce evden, bir cehennemden kaçan anneleri. Reddedişle açılan ama yaşama değil, katıksız yalnızlığa uzanan bir kapı. Kendisine ait her şeyi küçük bir valize doldurup, çocuklarını bırakıp denize açılan bir kadın; Petterson’un dilinin yalınlığı Bayan Berggren’in öyküsünde bedenleniyor. Bazen yaşamak için gitmek gerekir. Nokta.

“Yanına hiçbir şey almamıştı kadın, geride de hiçbir şey bırakmamıştı.”

Siri’nin öyküsünü okurken, Bayan Berggren’in, yanına çocuklarının birer fotoğrafını bile almadığını öğreniyoruz. Geride bir şey bırakmadığını anlamak içinse Siri’yi tanımak yeterli.

Ailenin dağılmasının ardından tek yakınını, kardeşi Tommy’i de yöresinden sürer Siri; geçmiş kötüdür, ancak gelecekte bir umut olabilir. Oysa Siri yalnız, belki annesininkinden de yalnız bir kaderi kucaklar. Bir uçurum kadın olur; iç yankılarını bastırmak için çocuklara adar kendini. “Hayatını biriyle paylaşma yeteneğinden yoksun” olduğuna inanır; bir anlamda haklıdır, paylaşım – mutluluğu bile paylaşsanız – acı verir. Risklidir. Siri artık risk alamaz, o da zaten dağılmış olan çocukları, belki böylece kendi çocukluğunu, toplamaya girişir. Gerçekçidir Siri, öyküsünde umuda pek yer yoktur. Ama bir insan kendini başkalarına adamışsa, umut zaten yetersiz ve yersiz kalan bir sözcüktür. Siri’nin mutluluğu ve umudu kopuştur, unutuştur.

“Üzüleyim diye mi oluyor bütün bunlar. Uzun bir süredir üzülmemiştim. Neden üzülecekmişim ki. Hayır üzülmedim. Şaşırdım, şaşırmaktan da öte belki...
(...)

Evet tam da böyle. Kendimi mutlu hissediyordum.”

Devamını görmek için bkz.

Deniz Ayyıldız, "Zamanın Ortasındaki Çatlak", Mesele Dergisi, Mayıs 2014

Roman, yıllardır birbirini görmemiş iki dostun ve etraflarındaki insanların hayatlarını anlatıyor. Jim ve Tommy’nin yıllar sonra bir köprü üzerinde tekrar karşılaşmaları her iki karakterin büyük acılarla dolu geçmişi hatırlamalarına sebep oluyor. Tommy ve kardeşleri şiddet yanlısı bir baba ve pasif bir anneden oluşan işlevsiz bir ailede yaşamak zorundadırlar. Anne, bir süre sonra evi terk eder ve uzun yol gemilerinde çalışmaya başlar. Tommy ise gün geçtikçe artan şiddetten başkaldırarak kurtulmayı seçer ve bir beyzbol sopasıyla babasının bacağını kırar. Bu olaydan sonra Tommy’nin babası ortadan kaybolur ve aile fertleri başka ailelere evlatlık olarak verilir. Yalnızca Tommy, başka bir aileyle değil, Tommy’e babalık yapan Jensen ile kalır. Bu olaydan sonra kardeşler birbirlerini daha az görmeye başlar ve zaman geçtikçe birbirlerinden tamamen koparlar. Diğer ana karakter olan Jim ise dindar bir ailede yetişmiş ve babasını hiç tanımamış bir çocuktur. Tommy’nin en yakın arkadaşıdır ve kendinisinin bile hatırlayamadığı kadar uzun bir süredir Tommy’nin dostudur.

İki arkadaş arasındaki dostluk bağı soğuk bir günde gölde yaşadıkları bir olay sonucu yavaş yavaş çözülmeye başlar. Buz tutmuş olan göl çatlamaya başladığında Jim kendini kurtarmak için Tommy’nin önünü kesmeye çalışır. Göldeki buz kırılmaz, ancak gölde oluşan çatlaktan daha büyük bir çatlak Jim’in içinde oluşur. Tommy vicdanı, insanın içini parçalayan bir tekere, bir dişli testereye benzetir (s. 38). Bu olay Jim’in içinde büyür ve bir testere gibi içini parçalar. Hastalanan Jim, Tommy ile bir daha görüşmemek üzere ayrılırlar.

Köprüde yıllar sonunda karşılaştıklarında zaman nehrinin birbirlerini ne kadar değiştirdiklerini fark ederler. Jim hasta bir şekilde bir yıldır işe gitmemekte ve maddi ve manevi sıkıntılar içerisindedir. Tommy ise zengin olmuş ve yıllar sonra Jim’i gördüğüne sevinmiştir. Tommy, Jim ile tekrar görüşmek için ertesi gün tekrar köprüye gider ve Jim de başka bir işi olmadığı için aynı saatlerde köprüye gitmektedir. İkili arasındaki bu buluşmanın nasıl geçtiğini ise yazar bize aktarmaz, doğrudan romanın sonuna geliriz. Tommy’nin kız kardeşi Siri, bir yardım kuruluşun için yurtdışında çalışan bir kadın olmuştur. Roman, bu noktada anne ve kız arasında bir parallelik kurar. İkisi de ailenin ataerkil babasından kaçmak için yurtdışına kaçmayı seçmiştir. İkisi de her şeyi geride bırakmak ve sorunlarla yüzleşmemek için çabalarlar. Anne, Tya Berggen, çocuklarını geride bırakır ve asla Norveç’e dönmez. Ancak tıpkı Jim gibi, o da vicdanın çarkından kaçamaz ve romanın sonunda gazetede bulduğu resimlerden kendi ailesinin bir kopyasını oluşturduğunu görürüz. Bu simülakr, Tya’nın pişmanlıklarına işaret etmektedir. Aile resmi ancak kötü bir taklitle yeniden oluşturulmuştur, çünkü kendi ailesi de aslında normal bir ailenin işlevsiz bir kopyasıdır. Siri bu resim karşısında ne yapacağını bilemez ve bunları yapanın kendi annesi olmadığını kendine inandırmaya çalışarak, başka bir ülkede Tya’ya ait eşyaları terk eder ve sorunlarıyla yüzleşmeyi reddeder.

Geçmişten Kaçabilmek

Romanda işlenen en önemli konulardan birisi zaman. Zaman romanda akıp giden ve yaraları tedavi eden bir ilaç değil tam aksine sürekli ortaya çıkan, olmadık yerlerde vicdanın çarkını yeniden çeviren bir çeşit hayalet işlevi görüyor. Romanın çizgisel değil de geriye dönüşlü bir anlatım yolu seçmesi de bu yüzden. Karakterler asla bir olayı geride bırakamıyor. Okuyucunun da olayları geride bırakılmasına izin vermiyor. 2006 da geçen herhangi bir olay okuyucu tekrar 1960’lara sürüklüyor. Zaman, geçmişin unutulmasına izin vermeyi reddediyor. Zaman tedavi sunmasa da tedaviye giden yolu, yüzleşmeyi sunuyor karakterlere.

Karakterlerin her biri zamanın onlara sunduğu acı olaylarla yüzleşmek zorunda bırakılıyor. Tommy’nin Jim’i köprüde görmesi zihninde zincirleme bir düşünce akışı başlatıyor ve geçmişiyle, ailesiyle ilgili her şeyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Tommy bizi 1962 yılına, suda boğulan köpeğini kurtardığı güne götürüyor. Annesi suyun başında köpeğin boğulmasını izlerken Tommy buz gibi suya atlayarak köpeği kurtarıyor. Bu noktada annenin aile içindeki işlevselliğinin sorunlu olduğu izlenimi veriliyor. Annenin daha sonra kocasından kurtulmak için aileyi terk ederek sorunuyla yüzleşmek yerine kaçmayı seçtiğini görüyoruz. Roman boyunca bu karşıtlık daima okuyucuya sunuluyor: Problemlerle yüzleşen karakterler ve yüzleşmekten kaçınan karakterler. Anne, Jim ve Siri gibi sorunlarla yüzleşmekten kaçan karakterlerin içten içe acılar içinde kıvrandığı görülüyor. Denizde hasta olan Tya için “...kadının hastalığının ne olduğunu ne kendisinin ne de başka birinin anlayabildiğini söyledi, öylece yatıp tir tir titriyor ve zorla soluk alıp veriyor... (s.167)” ifadeleri kullanılıyor. Doktorun vücunda hiçbir problem bulamamasının sebebi

Tya’nnın sorunun aslında zihnini kemiren pişmanlıktan kaynaklanmasıdır diyebiliriz. Tya dışında zihni kemirilen başka bir karakter ise Jim. Hıristiyan bi ailede yetişen ve daha sonra sosyalist olmaya kara veren Jim, Tommy karakterinin zıttı olarak karşımıza çıkıyor. Jim de hayata tutunamayan bir birey. Daha romanın en başında Jim’in ilk kurduğu cümle “Karanlık. (s. 13)” oluyor. Jim için hayat büyük bir karanlık ve yalnızlıktan ibaret. Hiç kimseyle bağ kurmayı beceremiyor Jim. Kurduğu en güçlü bağlardan birisi olan Tommy ile dostluğunu bir yazı tura oyunuyla sona erdiriyor (s. 158). Jim kendi hayatı ile ilgili bir şey yapmayı reddediyor. Jim hayatı redderken Tommy ölümü reddediyor: “ölüme direnilmez dostum,’ dedi, ‘Lanet olsun, elbette direnebilirsin,’ dedim. (s.103)”. Jim kendini tek bir noktaya sabitleyip hayatı reddederken, Tommy roman boyunca daima ileri hareket etmyeyi seçiyor.

Tommy direnmeyi çok genç yaşta öğreniyor. Babası tarafından şiddet görürken bu acıyı reddetmek için kendi benliğini reddediyor. Olayların başka birisin başına geldiğini hayal ediyor ve acıyı reddediyor. Bu ret aynı zamanda Tommy’nin isyanın başlangıç noktası oluyor. Eline bir beysbol sopası alarak hayata karşı başkaldırışını başlatıyor. Tommy roman boyunca asla pes etmiyor. Daima ileri bakıyor. Yıllar sonra hastanede babasını bulduğunda bile geçmişiyle yüzleşebildiğini fark ediyoruz. Jim ise yıllar sonra Tommy ile karşılaştığı zaman, onca zamandan sonra geri dönüp bakmayı reddediyor. İşe ihtiyacı olduğu halde iş bulmaktan bile kaçınarak yaşadığı dünyayı ve sistemi reddediyor; ancak bu red bir mücadeleye dönüşmüyor ve pasif bir direniş olarak kalıyor. Jim hayatla yüzleşmeyi reddederken Tommy hayatın yok ediciliğini reddediyor.

Yaşamak Direnmektir

İki farklı karakter arasındaki bu ilginç dostluğun aslında çok da sağlam temelleri olmadığını buz üzerinde kaydıkları bölümde anlıyoruz. Jim’in çatlaktan kurtulmak için Tommy’nin önünü kesmesi Jim’i yıllar sürecek bir vicdan azabına itiyor. Buz üzerindeki çatlak sembolik bir anlam kazanıyor.

Dostlukları arasındaki uyumsuzluğa işaret ediyor. Çatlak yalnızca gelecekte olacak olan bozulmaya değil geçmişte başlayan sorunları da kapsıyor. Eğer zamanı donmuş bir göl olarak hayal edebilirsek oluşan bu çatlak yalnızca ileriye değil bütün zamana yayılıyor. Bütün buz kitlesini etkiliyor ve geçmişte bir problem olmadığı halde geçmiş de problematik bir hale geliyor. Bu kadar küçük bir olayın bir dostluğu bitirmesinin sebebi çatlağın yalnızca bir kırılma noktası olmasından. Aralarındaki farklılığın bu kadar belirginleşmesi – yıllar sonra Tommy’nin zengin bir kapitalist olup, Jim’in hala sosyalist ancak maddi olarak zor durumda olması gibi – buz üzerinde bir kırılmaya yol açıyor. Yüzeyde önemsiz görünen bir olay aralarındaki bütün uyuşmazlığın sembolü haline geliyor. Tommy bunu farkında olmasa dahi Jim bunu fark ediyor. Bilinçli bir farkındalık olmasa da bir bilinçdışında bir epifani yaşadığı söylenebilir. Buz kütlesi hem Jim’in zihninde hem de fiziksel olarak gölün üzerinde çatlıyor. Jim kendisini büyük bir yalnızlığın ortasında buluyor ve intihara bile teşebbüs ediyor. Jim için bu çatlak sadece Tommy ile olan dostluğunu bitirmiyor, aynı zamanda bugüne kadar dünyayla olan bağlantısını da kopartıyor ve onu derin bir kayıtsızlığa sürüklüyor. Çatlak Jim için asla düzelmiyor.

Sadelikle yazılmış büyüleyici bir roman olan Reddediyorum insanın dünyada yalnız bırakılmışlığı, aile, dostluk gibi en güçlü bağların bile ne kadar kırılgan olabildiğini ve insan olmanın ne demek olduğunu sorguluyor. Ancak bu karanlıkta bile bir ışık olabileceğini ve insanın hayata devam etmek için bazen ölümü bile reddetmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.