Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-916-0
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Artemisia
Özgün adı: Artemisia
Çeviri: Işıl Saatçioğlu
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Resmi: Artemisia Gentileschi
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2014

Artemisia Gentileschi 17. yüzyıl başında yaşamış gerçek bir tarihsel figür, resim tarihine geçmiş az sayıdaki kadın ressamdan biri.

Anna Banti, az sayıda vaka etrafında ressamı anlatırken, yazar sıfatıyla kendi konumunu da kitap boyunca sürekli sorguluyor. Romanın elyazmaları 1944'te bir hava saldırısı sonucunda kaybolup gidince tekrar yazmış romanı Banti; ama bu kez kendi hikâyesini de işin içine katıp kadınlık durumu üzerine, resim ve anlatı sanatları üzerine, "bir hayatı" ne ölçüde anlayabileceğimiz üzerine, karakteriyle söyleşerek sürdürdüğü derin bir düşünsel boyut da kazandırmış romana. İlk kez yayınlandıktan yıllar sonra tekrar keşfedildiğinde Susan Sontag gibi saygın eleştirmenlerde heyecan uyandırmasının nedeni de anlatı perspektifindeki bu "modernist", kendi üzerine düşünen boyut olmuş. Tabii bir de muhteşem dili…

20. yüzyıl edebiyatının ihmal edilmiş klasiklerinden, doruklarından olan Artemisia'yı, çevirmen Işıl Saatçioğlu'nun kapsamlı sonsözüyle birlikte sunuyoruz.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümünden, s. 11-13

"Ağlama". Hıçkırıklarımı birbirinden ayıran sessizlikte bu seda, yokuşu hızla tırmanmış, acil haberi bir an önce verip kurtulmak isteyen bir kız çocuğunun suretine dönüşüyor. Kaldırmıyorum başımı. “Ağlama”: Hecelerin kayışındaki sürat kavurucu yaz sıcağında yüksek, soğuk göklerden düşen bir dolu tanesi, bir ileti gibi sekiyor yerden. Kaldırmıyorum başımı. Yalnızım.

Bir ağustos gününün bu yorgun ve ak şafağında benim için var olan şeyler hayli az. Boboli Bahçeleri’ndeki patikaların birinde, bir rüyada gibi üzerimde geceliğim, yerde, mıcırın üzerinde oturuyorum. Midemden başıma yükselen bir burkulmayla akıyor gözyaşlarım; bilincim yerinde ama elimde değil, tutamıyorum kendimi. Kafam dizlerimin üzerine kapanmış, altımda, minik taşların üzerinde ayaklarım çıplak ve gri. Tepemde, boğulan birini yutarak üzerine kapanan dalgaları andıran ve az önce indiğim yokuşta gidip gelen solgun bir kalabalık var: Kimsenin, yere oturmuş, hıçkırıklarla sarsılan bir kadına aldıracak hali yok. Sabahın dördünde ürkmüş bir koyun sürüsü gibi itişe kakışa, viraneye dönen şehirlerini kendi gözleriyle görmek ve gece boyu süren dehşetle art arda patlayan Alman mayınlarının dünyanın kabuğunu sarsma niyet ve gayretinin sonuçlarını duydukları seslerle ilişkilendirmek üzere herkes buraya akıyor. Farkında olmasam da her birinin Forte Belvedere’den göreceği manzara için ağlıyorum aslında: Mantıklı bir açıklaması yok gözyaşlarımın, ama içimde kaynıyor yaşlar ve giderek sıklaşıyor hıçkırıklarım ve kıvılcımların anlık ışıltılarında delice uçuşan saman saplarını, Santa Trinita Köprüsü’nü, altın sarısı kale burçlarını, çocukluğumun minik, çiçekli fincanını görüyorum. Bir saniye için dindiğim ve içimi kaplayan hiçlikte her şeye rağmen kalkmam gerektiğinin bilincine vardığım an, “ağlama” diyen o ses süratle uzaklaşan bir dalga gibi dokunuyor. Başımı kaldırıp bir an bakıyorum ki çoktan hatıra olmuş. Bu haliyle dinliyorum onu. En ağır, en sancılı kaybımı keşfetmenin şaşkınlığı içinde suskunum.

Evimin enkazı altında yitirdiğim şey, ağır ve tatlı nefesiyle yüz sayfalık bir yazıda uykuya yatırdığım, üç asır öncesinden arkadaşım Artemisia. Ruhumun gizli yaralarından birer kar tanesi gibi sökün eden girdapsı imgelerde tanıyorum sesini: İlk imge dağlanmış ve umarsız, ölmeden önce ezilmiş bir köpek gibi kasılan Artemisia. Mayıs güneşi altında pırıl pırıl, tertemiz, çok net imgeler hepsi. Ardından, evinden iki adım ötedeki Pincio Tepesi’nde, keşişlerin enginar tarlalarında seke seke dolaşan bir Artemisia, küçücük bir kız çocuğu beliriyor. Ve nihayet yeni, bambaşka bir Artemisia: Odasına kapanmış, hıçkırıklarını bastırmak için ağzını mendiliyle kapatmış, kaşları çatık küfürler savuran ve bir elini öfkeyle havaya kaldıran bir genç kız. Ve bu yollarda, evet tam da bu yollarda, sırtında bayramlıkları, yüzünü hafif bir gülümsemeyle eğmiş, o ciddi duruşuyla çok farklı bir Artemisia: Düşes Hazretleri geçmek üzere. Gözlerim kurudu, ağlamıyorum artık ve patlamalardan yağan küllerin altında sohbete başlıyoruz: Borgo San Jacopo’dan Arno’ya baktığın pencere nasıldı? Ya Santa Felicita’ya gömülen şarkıcı arkadaşının portresi? Ama ulaşamaz oldum artık ona; sanırım çok küçüldü, mültecilerin kemerlerin altında açlıktan ağlamaya başlayan süt bebekleri kadar küçüldü şu an. Taş taş üstünde kalmamış bu dünyada, bir karınca yuvasından salgılanıyormuş gibi mekanik bir çeviklik ve istihzayla akmayı sürdürüyor imgeler: Durduramıyorum onları, benim için özel değer taşıyanları da seçemiyorum. Erzak odasında güğümünde duran süt ancak iki saat sonra dağıtılacak; bekleşen kadınların yüzleri ani bir hayal kırıklığı ve yeisle buruşuyor, iki sızlanan dilenci, bulunması imkânsız bir ilacı isteyen saralı, sancısı tutan kalp hastası, veremli bir masalcı kadın ve bir yerine iki tayın koparan beş kurnaz çocuk. Felçli küçük Angelica bir mucize eseri dini alayıaşıyor: Mavi gözlerini anımsıyorum; güvenilmez, hain ve efsunlu gözler. Seyyar satıcı annesinin, “çok dindardır yavrum” deyişi de hâlâ aklımda. Artemisia’yı kaybedeceğimi bilmediğim dönemlerde o gözlerden hareketle yeni bir öyküye soyunmak istemiştim; ve Angelica'nın çok korkmuş olabileceğinden kaygılanıyordum ki onun başı hizasında, o güne kadar hiç göremediğim bir netlikte, narin, zarif ve hafif küstah, isyankâr hatlarıyla bakımsız bir kız çocuğu, on yaşındaki Artemisia beliriyor: Küçük, yeşilimsi bir yüzü, sarı saçları ve griye çalan gözleri var. Onun için esef ve özlem duymamı sağlamak ve duyduğum azabı daha da dayanılmaz kılmak için indiriyor gözkapaklarını: Bana asla söylemeyeceği bir şey düşündüğünü hissettirmek istiyor sanki. Ama hemen tahmin ediyorum ben: “Cecilia”, diyorum, “Cecilia Nari’yi düşünüyorsun?” Bu umarsız küçük kız var gücüyle sarılıyor bacaklarıma, duyuyorum onu. Henüz ayağa kalkmış da değilim ama hıçkırıklarım yalnız benim ve onun için şimdi: 1598 yılında doğmuş, yanı başımızda kol gezen ölümün içinde yaşlı ve şu an kırılgan hafızama gömülü Artemisia için. Bir arkadaş armağan etmiştim ona. Bir yetişkin olarak kendim inanmasam da bu dostu ona geri verebileceğime onu ikna etmem ve güvenini pekiştirmem gerekiyor. Ona duyduğum sevgiyle karışık merhamette kendim için bir özür, tümüyle bugüne ait, denetleyemediğim bir özür buluyorum. Angelica, Cecilia’nın gözlerine sahip ve onun hastalığından muzdarip, bu yüzden seviyorum onu. Her şeyi, olup biten her şeyi çok iyi hatırlıyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "Duyduğumuz rahatsızlık", Radikal Kitap, 11 Nisan 2014

İtalyan yazar Anna Banti Artemisia’da 1600’lü yıllarda -gerçekten- yaşamış bir kadın ressamın, Artemisia Gentileschi’nin hayatını anlatmış. Ortaçağın erkek egemen dünyasında hem bir kadın hem de bir sanatçı olarak ayakta kalma mücadelesi veren Artemisia, Banti’nin bu sıradışı “biyografik” romanında hayatından ziyade sanatı ve tutkularıyla canlanıyor.

Yazarın okuyucuya seslendiği giriş yazısında “tarihin hatırladığı tek tük isim arasında sayılabilecek cesur ve dahi ressam Artemisia Gentileschi” ifadesiyle selamladığı kahramanın hayat hikâyesi kısaca özetlenmiş; 1598’de Roma’da, Pisalı bir ailede doğdu. Usta ressam Orazio’nun kızı. Genç kızlığa yeni erdiği sıralarda onurunun ve sevgisinin ırzına geçildi. Resmi bir iğfal davasında aşağılandı. Napoli’de resim akademisi açtı. 1638’e doğru, Papa’ya başkaldıran, bölücü İngiltere’ye gitme yürekliliğini gösterdi. Sözleri ve eserleriyle erkek ve kadınların iş hayatında eşit hakları ve her iki cins arasında ruh eşitliği olması gerektiğini savunan ilk kadınlardandı. Ölüm tarihi ise -bazı kaynaklarda 1653, bazılarında 1656 olarak gösterilmekle birlikte- kesin değil.

Artemisia Gentileschi’nin hayatı başka yazar ve yönetmenlere de esin vermişti. Çeşitli tiyatro oyunlarına, “Painted Lady” adlı kısa tv dizisine ve Agnès Merlet’in “Artemisia” filmine konu edilen bu ayrıksı kadını bir kurmaca kişilik olarak canlandıran ilk roman George Eliot’un 1863 yılında yazdığı Romola’sı oldu. Edebiyat alanındaki ikinci Artemisia Gentileschi esinlenmesi olan Banti’nin Artemisia’sı ise başarısını belki de bir talihsizliğe borçlu. Yazarın uzun süre çalıştığı metnin ilk taslağı savaş sırasında -1944 yılında- evin enkazı arasında kayboldu. Banti üç yıl sonra Artemisia’ya çok daha farklı bir biçimde yaklaşacaktı. Bir yandan eski yazdıklarını hatırlayan bir yazar olarak kendisini de hikâyenin içine soktu, diğer yandan Artemisia’nın hayatına yöneldi. Açık bir günlük biçimini alan roman, yazar ile ressam, yazı ile resim arasındaki bir diyaloğa dönüştü.

Banti, okura seslenişinde romanın yazış sürecinin yapıta etkisini şöyle açıklıyor; “Artemisia adlı anlatının tutkulu hedefleri geçmişin ve günümüzün hayatlarını yeni bir yakınlaştırma ve örtüştürme denemesi, tarih ve edebiyatın birlikte yaşayabilmeleri için yeni bir ölçüt; eski ve arı İtalyan halk dillerimizin kendine özgü, temiz pınarlarından akıp gelen lisanını bugün yürürlükte olan İtalyan edebiyatının piçleme bataklığına yeni bir sızdırma girişimiydi. O yaz, ne yazık her savaşta olduğu gibi bu savaşta da yaşanan olaylarda elyazması tamamen tahrip oldu. Bu yüzden yazdığım bu yeni sayfalar en azından, belki de fazlaca sevdiği bir kişiye, ileriki yıllarda yürekten bir sebatla bağlanmaktan asla yorulmayan belleğimin bu azmini haklı çıkarmayı başarmalıydı. Zira bu kez anlatma edimi sadece ‘fragman’ın, bir başka deyişle ‘parça’nın anma gücünü ve biçimini desteklemeyi üstleniyor ve yazdırma edimi içgüdüsel olarak silinemeyecek —aldatılamayacak— kadar güçlü ve baskın kişisel heyecan ve duygulara bağlanıyor.”

İki kişili biyografi

Evet, her şeyi bilen ve gören bir anlatıcının bakış açısından doğrusal ve ayrıntılı bir akışla değil, fragmanlar halinde izleyeceksiniz Artemisia’nın hayatını. Çocukluğu, bir tecavüzle yarıda kalan yeniyetmeliği, ilk resim çalışmaları, namusunun temizlenmesi adına yapılan göstermelik evliliği, babasıyla yollarının ayrılmasından sonra Roma’ya dönüşü, kocasıyla kısa süren aşkı, anneliği, Napoli’de açtığı okul... Uzun bir hayattan alınmış bu kısa kesitler Artemisia’yı çocukluk yıllarından kırklı yaşlara taşıyor. Kırkına geldiğinde “parasız pulsuz, hayal mi gerçek mi olduğu meçhul bir şöhretten, aşk ve sevgiden yoksun” bir halde görüyoruz onu. “Daha büyük hırslar için geç, kendisini tatmin duygusundan feragat için erken” bir yaşta, hayatını ve sanatını babasının yanında sürdürmek ve sonlandırmak üzere İngiltere’ye doğru yola çıkıyor...

Artemisia, 1640’larda yaşamış ünlü bir ressamı merkezine alan, onun hayatının akışı içinde pek çok başka gerçek tarihi şahsiyete -hatta İngiltere kraliçesine- de yer veren bir roman. Ancak popüler kültürün gözdesi haline gelen tarihi romanlarla, daha doğrusu kralların, kraliçelerin, şeyhlerin, dervişlerin güzellemesinin yapıldığı biyografik romanlarla hiçbir benzerliği yok. Öncelikle dili, üslubu ve kurgusuyla, edebiyata bağlılığıyla ayrılıyor onlardan. Kendisinin ve kahramanının iç dünyasını, ressamın sanatını, mekânları, eşyaları, ortaçağın insanlarını tasvir ederken dilin zenginliğinden, dilin yetmediği yerde imgelerden yararlanmış Banti. Işıl Saatçioğlu’nun başarılı çevirisiyle, Artemisia’dan gerçekten de edebi bir metin okumanın tadını alacaksınız.

Artemisia’yı alışılageldik biyografik romanlardan ayıran diğer husus, yazarın biyografik bir roman yazma çabasının beyhudeliğinin bilincinde olması. Bu tür romanların ana mantığı şudur: Tarihin içinden pırıltılı bir isim seçmek, onun hakkında yazılmış doğruluğu tartışmalı bir kaç biyografik kayıttan hareketle bilinmeyenleri bugünün kavram, değer ve hayalleriyle doldurmak, sonunda bir insanın hayat hikâyesine ve “hakikatine” ulaşmak... İşin doğrusu bugünü geçmişe göndermek, tarihi “modern”leştirmek... Bir sanat tarihçisi ve edebiyat eleştirmeni olarak Anna Banti böyle bir anlayışın karşısında duruyor. Nitekim romanın sonlarında kendisinin yazdığı bu hayat “fragmanlarının bile Artemisia’ya haksızlık olduğunu itiraf edecek ve özeleştirisini vermekten çekinmeyecektir.

Bir yazarın tarihi bir şahsiyetten esinlenmesi, onunla kendisi arasında özel bir bağ kurması elbette meşrudur. “Artemisia’nın bu uyanışı, benim de uyanışım aynı zamanda” ya da “Bizi birbirimize bağlayan şey dünya yüzünde duyduğumuz rahatsızlıktı” tarzındaki cümlelerden de anlaşılacağı üzere, Anna Banti ile Artemisia arasında böyle bir bağı var. Ancak söz konusu bağ ressamın özel ya da kamusal hayatından değil sanatından ve bir kadın olarak erkek egemen dünyada verdiği mücadeleden kaynaklanıyor. Tam da bu nedenle Artemisia’da bir kadın ressamın hayatını değil sanatını öne çıkarmış, onun tablolarını edebiyat yoluyla canlandırmaya soyunmuş Anna Banti.

Kitabın sonunda Işıl Saatçioğlu’nun kapsamlı bir değerlendirmesini bulacaksınız. Onunla bitirelim: “Artemisia, sanat tarihçisi ve eleştirmeni Anna Banti’nin (Lucia Lopresti) yıllar boyu her şeyini adadığı resim dünyasını Artemisia Gentileschi’nin biyografisi içinden kuşatma denemesidir. Barok resmin içinde süregelen bir düette gövdesini kuran bu iki kişilik biyografi, bir anlamda yazarın, hem ressam, hem insan olabilmenin sancısına armağanıdır.”

Devamını görmek için bkz.

Özlem Ertan, "Enkaz yığınından yeniden doğdu", Taraf Kitap, Mayıs 2014

Sanat tarihçisi ve yazar Anna Banti, bir zamanlar evi olan enkaz yığınının yanında öylece duruyordu. Kim bilir kaç senedir içinde taşıdığı, bütünleştiği bir eski zaman ressamının, yıkıntıların arasında gömülü olduğu hissinden bir türlü kurtulamıyordu. Aslında böyle düşünmekte pek de haksız sayılmazdı. Ne de olsa İkinci Dünya Savaşı ve Alman istilası, Anna Banti'nin Floransa'daki evini başına yıkmış ve 1600'lü yıllarda yaşamış ünlü kadın ressam Artemisia Gentileschi'nin öyküsünü yok etmişti. Oysa Banti, eserlerini çok iyi tanıdığı sanatkârın biyografisini uzun ve zahmetli çalışmaların sonunda tamamlayabilmişti. Tam da taslağın üzerinde biraz daha çalışmayı planladığı esnada o korkunç hava saldırısı gerçekleşmiş ve biyografi, enkaz yığınlarının arasında yitip gitmişti.

Aradan zaman geçti ama sanat tarihçisinin içine yuva kuran suçluluk duygusu yerinde kaldı. Banti, Artemisia Gentileschi'nin öyküsünü iyi koruyamadığını düşünüyor ve kendini yüzlerce yıl evvel yaşamış bu kadına karşı sorumlu hissediyordu. Ressamın gölgesi peşini bırakmayacaktı, biliyordu. Onun yaşamını yeni baştan kâğıtlara dökmeden suçluluk duygusundan kurtulamayacağının da bilincindeydi. Anna Banti, 1944'te yaşanan o uğursuz hava saldırısından sonra kaybının yasını tutmakla yetinmeyip Artemisia Gentileschi'nin biyografisini yeni baştan kaleme almaya girişti. Ancak bu kez yazdıkları, biyografinin sınırlarını aşıyor ve kendisiyle Gentileschi arasındaki gidiş gelişlerin; iki farklı zaman arasındaki geçişlerin belirlediği modern hatta post-modern bir anlatıya dönüşüyordu.

Üç Asır Öncesinden

Metis Yayınları'nın edebiyat okurlarıyla buluşturduğu Artemisia adlı roman, üç aşağı beş yukarı böyle doğdu. Enkaz yığınlarının arasında sonsuza dek yitip giden bir taslağın gölgesinden ve yazarı Anna Banti'nin suçluluk hissiyle dolu kalemi vasıtasıyla...

Işıl Saatçioğlu'nun Türkçeye kazandırdığı kitabın, biyografi türünün hudutları arasına hapsedilemeyeceğini henüz birinci sayfayı bitirmeden anlıyorsunuz. Çünkü Anna Banti, kaybından duyduğu acıyı ve suçluluğu anlatarak başlıyor kitabına. Okur ise kendini yazarın güncesine göz atıyormuş gibi hissetmekten alıkoyamıyor.

Kitabın ilk kelimesi "Ağlama"nın kime yönelik olduğu tartışma götürür. Ya yazar kendi kendini teselli etmek için söylüyor bunu ya da içinde yaşattığı ressam Artemisia'ya "Üzülme, senin öykünü yeni baştan yazmaya başladım" demenin yolunu bu sözcükte buluyor. Neden ne olursa olsun Banti'nin, Artemisia Gentileschi ile ikinci yolculuğu ilkinden çok daha verimli geçiyor. Banti'nin evini yerle yeksan eden hava saldırısından güzel bir eser doğuyor.

Yazar bazen Artemisia'ya öyküsünü anlattırıyor bazen de kendisi araya girip neler olup bittiğini okura aktarıyor. Kimi zaman ise zamanı değiştirip Artemisia hakkında konuşuyor, bazen de içindeki ressamla dertleşiyor. Banti, 300 küsür sene evvel bu dünyadan göçüp giden usta ressam Artemisia Gentileschi'yi içinde taşıyor. Onu yakın bir dostu, arkadaşı gibi görüyor. Kitabındaki şu cümleden de anlıyoruz bunu: "Evimin enkazı altında yitirdiğim şey, ağır ve tatlı nefesiyle yüz sayfalık yazıda uykuya yatırdığım, üç asır öncesinden arkadaşım Artemisia."

Kadın Ressam Olmak

Artemisia Gentileschi, daha önce de yaratıcılara ilham vermişti. George Elliot, Romola adlı romanını, Rönesans döneminde yaşamış ve cinsiyetinin beraberinde getirdiği onca dezavantaja rağmen işinde başarılı olmuş bu kadından aldığı ilhamla yazmıştı. Tiyatro sahnelerine ve televizyon ekranına da yansımıştı Artemisia Gentileschi'nin öyküsü.

Doğrusu tam da romanlara, filmlere konu olabilecek bir hayat yaşadı Gentileschi. Roma'da, 1598 senesinde ünlü bir ressamın kızı olarak dünyaya geldi. Genç kızlığa adım attığı ilk günlerde tecavüze uğradı, başına gelenlerden dolayı mahkemede ifade verdi, toplumda aşağılandı, babasını ise utandırdı. İmalı sözlerden, alaycı bakışlardan kaçınmak için gençliğinin en güzel günlerini kapalı kapılar ve pencereler ardında resim yaparak geçirdi. Babasının isteğiyle evlendiği genç adamı zamanla da olsa sevdi. Sonunda bir kızı oldu. Ama kısa süre sonra aşkı kaybetti. Başarı, şöhret ve bir ölçüde saygı kazandı kazanmasına ama sevgisizdi. Üstelik de kurallarını erkeklerin belirdiği bir dünyada yalnız bir kadın olarak ayakta kalmanın sorumluluğunu sırtında taşımaktan yorulmuştu. Sonunda çareyi babasının yıllar evvel yerleştiği İngiltere'ye gitmekte, yeni bir hayata başlamakta buldu.

Eserleriyle ölümünden sonra da yaşamayı sürdüren Artemisia Gentileschi'nin öyküsünü kronolojik bir düzende anlatmadı Anna Banti. Parçalar hâlinde, zaman zaman araya girerek, bazen de sözü kahramana vererek derinlerine indi Artemisia Gentileschi'nin. Aslında bunu yaparken kendi iç dünyasının diplerini de su yüzüne çıkardı. 1600'lerde yaşamış ressamın sanatına, eserlerine ve erkeklerin biçimlendirdiği bir dünyada ayakta kalma çabasına odaklandı. Üstelik de edebiyat yoluyla yaptı bunu.

Devamını görmek için bkz.

Nazan Maksudyan, "Teslimiyet ve huzur", Sabitfikir Dergisi, 9 Haziran 2014

Hayatımız, her gün ve bir ömür boyu yaşadıklarımız durmadan kafamıza vuruyor ve hiç unutturmuyor. Evet, kadın olmak daha zor. Onca kazanıma, onca yeniliğe, geçen yüzyıllara, geçen binyıllara rağmen bazı şeyler, lanet olsun, değişmiyor işte. 17. yüzyılın başlarında yaşamış Artemisia Gentileschi'nin kurgusal hayat hikayesini okurken bunu hissettim. Belki Anna Banti, bakın eskiden ne kadar zordu her şey kadınlar için, zavallı Artemisia ne çileler çekerek yapabildi yaptıklarını, demek istiyor. Ama işte 2014 dünyasında hâlâ o kadar cari ki Artemisia'nın tasaları, bu kadar uzun tedavülde kalmalarını yadırgamıyoruz bile. Evet, kadın olmak zor, hâlâ zor. Bazılarımız için daha zor.

Artemisia'nın yazgısı, yazarın ve dolayısıyla kahramanımızın büyük önem atfettiği “gençkızlığa yeni erdiği sıralarda onurunun ve sevgisinin ırzına geçilmesiyle” değişiyor. Bilindik hikaye: Kendinden yaşça oldukça büyük, hatta evli bir zampara, toy bir kızı romantik sözlerle ve evlilik vaadiyle baştan çıkarmaya çalışır. Bir müddet direnen genç kadın, bir an gelir iltifatlara, ısrarlara dayanamayıp “teslim olur.” Çok geçmeden adamın düzenbazın teki olduğu ortaya çıkar, kız iffetsiz damgası yer ve toplum içindeki statüsü sarsılır. 1612 yılında geçmesi bir şeyi değiştirmiyor. “Namus belası” dedikleri, milyonlarca kadın için hâlâ en büyük mesele. Artemisia'nın hayatta kalması mucize belki. Babası, meşhur ressam Orazio, vurdumduymaz bir adam olmasa, küçük erkek kardeşlerinin olup bitene aklı erse, bir namus cinayeti kitabı başlamadan nihayete erdirebilirdi. Ya da Artemisia hamile kalabilir, bekâr bir kadının hamile olmasının şeref ve haysiyet meselesi yapıldığı ataerkil bir toplumda –mesela, 17. yüzyılda İtalya'sında, mesela 21. yüzyılda Türkiye'sinde– “namus intiharı” etmeye zorlanabilirdi.

Neyse ki kimse kimseyi öldürmüyor. Ama Roma'da adı kötüye çıkan Artemisia kendini ev hapsine mahkum ediyor. Tahta perdeleri gece gündüz kapalı, güneşsiz, havasız odasında bir yandan sararıp solarken bir yandan da ışıktan mahrum resimler yapıyor durmadan. Küçük kardeşi Francesco dışında kimsenin yüzüne dahi bakmadan, münzevi, mutluluktan yoksun ve yalnız yaşıyor. Mahpusluktan kurtulması formalite bir evlilik yapması ve başka bir şehre yerleşmesinin ardından olacak. Floransa'da saygıdeğer bir dul gibi siyahlar içinde kiliseye gidip gelirken kendine bir çevre edinecek, sipariş üzerine çalışan gerçek bir ressam olacak. Peki Arno kıyısında ferah ve bayındır bir hayat sürerken, neden sonra Roma'ya, hiç tanımadığı, fakir, iki yıllık sözde kocasının yanına dönüyor?

Floransa sosyetesinin hayranlığını kazanmış, herkesten iltifatlar duyar, modellerine emirler yağdırırken, bir anda artık Roma'daki zayıf ve korumasız genç kız olmadığını anladığı için galiba. Güçlü hissettiği hiçbir kini, nefreti, intikam duygusu kalmadığı için. Bu noktada ikinci bir teslimiyet fikrine kapılıyor Artemisia. İlk seferinde saflığını ve onurunu Agostino'ya teslim etmişti, şimdi ise Antonio'nun karısı olmak için iktidarını ve kariyerini rehin veriyor. Gariptir, doğru düzgün bir kapısı bile olmayan, karanlık, küf kokulu odalarında, narin elli zayıf kocasıyla birlikte uyuduğu saman yatakta, ne geçmiş ve gelecek hayatında hiç bulamayacağı bir huzura eriyor.

Artemisia'nın yüzü gülerken, okuyucu huzursuz oluyor lakin. Neden kendi ayakları üstünde durmaya çalışan bir kadın mütemadiyen gergin, kızgın ve uykusuzken, kocasının mütevazı kanatları altında kendi hedef ve hayallerinden vazgeçmişlik sonsuz bir tebessüme dönüşüyor? Artemisia için, “erkek ve kadınların iş hayatında eşit hakları ve her iki cins arasında ruh eşitliği olması gerektiğini savunan ilk kadınlardandır,” diyen yazar Anna Banti, neden huzuru teslimiyetin içine saklıyor? Yalnız yürümek, yalnızken bir şey başarmak zordur, itirazım yok. Ama neden Artemisia bir kez olsun kocasını terk edip gittiği Napoli'de kendiyle, yaptıklarıyla, başardıklarıyla gurur duymuyor, mutlu olmuyor? “Gurur yapmak” bir tek aşk ve gurur uzlaşmazlığında mevzubahis oluyor. Artemisia gururundan evine geri dönemiyor, Antonio gururundan karısının gölgesinde yaşayamıyor.

Fazla büyük bir bedel

Gerçek mutluluğu neden ve nasıl âşık olduğunu anlayamadığımız kocasında buluyor. Antonio çekip gidince keskin bir kadına, hatta kadınlığını inkar eden bir kadına dönüşüyor. Varlık içinde yaşar, sanatı takdir görürken, neden o da herkes gibi hafiflemiyor? Etrafındaki birçok kadın gibi âşıkları olabilir, gününü gün edebilirdi. Bırakın romantik heyecanları, romantik mutlulukları, Artemisia biricik kızıyla dahi bağ kurmaktan kaçınıyor. Çocuğuna sarılmaya, ensesinden öpmeye korkuyor. Sanatıyla ve sadece sanatıyla tanınmak adına, güzelliğiyle, kadınlığıyla, anneliğiyle tüm ilişkisini koparmak için elinden geleni yapıyor. Büyük ölçüde başarıyor da. Usta Artemisia, 17. yüzyılın büyük kadın ressamı, resim uğruna kadınlığını terk etmiş bana sorarsanız!

“Kendini sadece resim sanatına adamak için yalnız tüm sevgilerini değil, kadınlık erdemiyle övünme güdüsünü bile aşmış bir kadın Artemisia... İşte böyle, nihayet bir sevgiliye, bir babaya, kardeşlere ve bir kocaya, nihayet hiç kimseye ihtiyacı yok bir kadının. Şimdi de bu kız...” (s. 104)

Artemisia, kendisine alışılmamış bir kader çizmek isteyen bir kadının hayat memat mücadelesinin hikayesi. Ama aynı zamanda da bu mücadeleyi baştan sona arzularını, duygularını bastırarak yapmış olması zaferini gölgeliyor. Hep kapalı kutu, renk vermeyen, güçlüyüm demek isterken fazlasıyla içine atan, acı bir kadına dönüşüyor. Kocasına aşkını itiraf edemiyor, kızına gönlünce sarılamıyor, kardeşi canı gönülden “kal” dese de çekip gidiyor, babasına ne kadar hayranlık duysa da sımsıkı sarılamıyor. Gençken bir ara düşündüğü gibi manastıra kapanmıyor belki ama hayatını benzer bir yalnızlık ve adanmışlık içinde geçiriyor.

En başından söyledim, kadın olmak zor. Yine de Anna Banti'nin Artemisia'ya fazla büyük bir bedel ödettiğini düşünüyorum. Büyük sanatçı payesini hak etmenin, kariyer yapmanın bedeli, kadın bedenini, tutkularını, hazlarını inkar etmek oluyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.