Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-949-8
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Carl-Johan Vallgren diğer kitapları
Bir Garip Aşk Öyküsü, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Denizadamı
Özgün adı: Havsmannen
Çeviri: Ali Arda
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1.Basım: Nisan 2014

Günümüz İsveç edebiyatının önde gelen isimlerinden Carl-Johan Vallgren'in daha önce August Strindberg ödüllü Bir Garip Aşk Öyküsü adlı romanına yer vermiştik Metis Edebiyat'ta. İsveç'in batı kıyısında küçük bir kasabada geçen Denizadamı, anne babalarının ihmal ettiği, yaşıtlarının hırpaladığı, toplumun görmezden geldiği Nella ve kardeşi Robert'in çıkış arayışını anlatıyor. Kardeş sevgisini ve ihaneti, elle tutulur olanın ötesindeki duyguları ele alan bu sert ama güzel romanda Vallgren yine günlük olan ile olağanüstüyü büyülü bir dille buluşturuyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-9

Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar?

Küçük kardeşime anlattığım öykülerdeki o öteki dünyada, her şeyin bir başlangıcı bir de sonu vardı ve en önemlisi sondu. Belki başlangıç her zaman güzel olmayabilir, derdim hep; önemli olan her şeyin daha iyiye gittiği bir yere çıkmasıydı:

"Başlangıçta Robert diye bir çocuk vardı. Falkenberg'in kenarındaki küçük bir mahalle olan Skogstorp'un, diğer bütün sokakları gibi adını çiçekten alan bir sokağında büyümüştü. Annesi, babası ve ablası Nella ile birlikte garajlı, küçük bahçeli sıra evlerden birinde yaşıyordu. Hiç kimse zahmet edip de o küçük bahçeye çiçek veya çim ekmemişti. Robert'in annesi bu tür şeylere ilgi duyacak biri değildi, babası da öyle. Robert ve Nella'nın anne-babası başka anne-babalardan farklıydı. Çalışmıyorlardı, arabaları yoktu, yazları çocuklarıyla birlikte tatile çıkmazlar, başkaları gibi yaşamazlar, başkaları gibi düşünmezlerdi, yahut… belki bir zamanlar düşünmüşlerdi ama artık kimsenin hatırlayamayacağı kadar uzak bir geçmişte kalmıştı. Her neydiyse işte, başlangıca dahillerdi ama sona dahil olmayacaklardı..."

Ona böyle anlatabildim, gözlerini kocaman açıp parmaklarının arasındaki sivilceleri kaşıyarak beni dinledi, öykünün kendisini her şeyin çok daha güzel olduğu bir yere götürmesini bekledi. Ama bu zordu. Önce birtakım engelleri aşması gerekiyordu, karanlıktan aydınlığa bu kadar kolay çıkılamazdı, öykülerin püf noktası buydu:

"Robert yaşadıkları çevredeki çocuklara benzemiyordu. Utangaç ve sakardı, başarılı bir öğrenci değildi. Gözleri iyi görmüyordu, herhalde doğuştandı, küçükken her tarafa çarpar, duvarlara, keskin köşelere toslar, taşlara, kaldırım kenarlarına ayağı takılır, yazları deniz kenarındaki taş iskelenin üzerinde düşüp dururdu. Anne-babası çocuklarıyla ilgilenecek tipler olmadıklarından hiç göz doktoruna götürmediler. İlk defa, ikinci sınıfa giderken, durumundan şüphelenen okul hemşiresi göndermişti göz doktoruna. Aldığı gözlüğün derecesi yıldan yıla artacaktı. Bu gözlük de apayrı bir hikâyeydi. Okulda çocuklar gözünden alıp kırdıklarından çerçevesi neredeyse her zaman bir bantla sarılıydı. Robert öylesine sakar bir çocuktu ki bir şeyleri kırıp dökmeden yürüyemiyordu. Onun bu hali anne-babasının umurunda bile değildi. Çocukları ne yapıyor, ne zaman okula gidip ne zaman eve dönüyorlar, dersleri nasıl, açlar mı susuzlar mı, ne durumdalar, giysileri kirli mi, yırtıkları-sökükleri var mı, mutlular mı mutsuzlar mı, hasta mı yoksa sağlıklılar mı düşündükleri yoktu. Bu tür şeylerle Nella ilgilenirdi. Evi Nella temizlerdi. Eğer para varsa alışverişi o yapardı. Robert' in ödevlerine o yardım ederdi, özel bir sınıfa giden Robert yalnızca B düzeyinde matematik ve B düzeyinde İngilizce gördüğünden ödevler çok zor değildi. Başka kimse yapmadığından Robert'in bakımıyla Nella ilgilenirdi. Robert kendi haline karşı kayıtsızdı. Sanki hayatı kullanım kılavuzuyla birlikte eline tutuşturulmuş da, kılavuz yabancı dilde olduğundan nasıl kullanacağını bilemiyordu. Kahvaltısını Nella hazırlıyor, okula Nella yolcu ediyordu. Elbiselerini de o yıkıyordu. Yemekleri o pişiriyordu, fazla çeşit bilmiyordu ama Robert şikâyet etmiyor, yediği en güzel yemekleri onun yaptığını söylüyordu. Nella'nın sosisleri kadar lezzetlisi yoktu, krepleri muhteşem, balık köfteleri harikaydı, aslına bakılırsa kıyaslama yapacak durumda değildi, bildiği tek yemek okul yemeğiydi.

"Robert'in okula gitmeye takatinin olmadığı günler, mazeret kâğıdını sahte imzalarla Nella düzenliyordu: hiç değilse bir süreliğine hayatı katlanılır kılan bu tür küçük şeyler de onun işiydi. Gözlüğü sıradan bir seloteyple o tamir ediyordu. Arkadaşı Profesör, şaşılığını giderebilir dediği için Robert'in gözlük camlarından birine plaster yapıştırmıştı. Kardeşi için daha fazlasını yapmak istiyordu Nella ama ne zamanı ne de gücü yetiyordu buna, bütün dikkatini kardeşinin üzerine toplayamıyordu. Ne kadar idareli kullanırsa kullansın bazı şeyler yetmiyordu işte."

Ona yaklaşık bu tür şeyler anlatabiliyordum, pek rahatlatıcı değilse bile içinde kendisini bulabildiği bir öyküydü. Rahatsız edici şeylerin üzerinden usulca geçerek dikkatle devam ettim: "Nella'nın gerçek adı Petronella'ydı. Skogstorp'taki çocukların ısırgan otuna nella dediklerini duymuş, bu adı kendisi gibi birine uygun bularak lakap yapmıştı. Küçükken teninin deniz anası veya ısırgan otu gibi yaktığını düşünürdü, insanların ondan kaçınmaları bu yüzdendi. Robert'ten iki yaş büyüktü, dokuzuncu sınıfa gidiyordu. Sınıf arkadaşı Tommy, Profesör adını verdiği bir adam ve kardeşinden başka kimsesi yoktu. Aslında, biraz düşününce, belki bir tek kardeşi vardı. Eğer bu üç kişi arasında seçim yapmak zorunda kalırsa kardeşini seçerdi. Sanki bunun için doğmuştu, çok sık böyle düşünürdü, geri zekâlı yahut budala diye saldıranlardan kardeşini korumak için. İğrenç diyenlerden onu korumak için. Ona ettikleri eziyeti her geçen yıl artıranlardan korumak için. Gözlüğünden dolayı, şaşı olduğundan, okuma yazması kıt olduğundan eziyet ediyorlardı, oysa herkes kadar zekiydi kardeşi, ellerindeki egzamadan dolayı eziyet ediyorlardı. Üzerine çok geldiklerinde altına kaçırıyordu. Gittikçe daha kötüleşiyordu. Ona eziyet edenlerin sayısı gittikçe daha çok artıyordu. Ve Nella her zaman yetişemiyordu onu savunmaya. Gözlerden uzak köşeler vardı okulda. Sınıftayken müdahale şansı yoktu, yarım saatlik teneffüse ayrı zamanlarda çıkarlarken, spor salonunun arkasındaki ormanda kardeşini sürüklerlerken bir şey yapamazdı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "Eğer bir başlangıç varsa, bir son da vardır", Radikal Kitap, 25 Nisan 2014

"Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar?" Bu soruyu soran hikâyenin anlatıcısı Nella’dır; henüz. On üç-on dört yaşlarında bir kız çocuğu. Çocuk sayılmaz aslında, çocuklarına karşı ilgisiz, içki, uyuşturucu ve suça batmış anne babasının açığını kapatabilmek, kendisinden iki yaş küçük kardeşi Robert’ı korumak için erkenden büyümek zorunda kalmış. Babalarının hapise giriş çıkışları, oradan oraya taşınmalar, itilip kakılmalar, maddi sıkıntılarla geçen bir hayat onlarınkisi... Carl-Johan Vallgren, Türkçeye geçtiğimiz günlerde çevrilen Denizadamı romanında cehennem gibi bir dünyaya doğan iki kardeşin hikâyesini anlatıyor.

Merman efsanesi

İsveç’in batı kıyısında Falkenberg’in dışındaki küçük yerleşim yeri Skogstorp adlı küçük bir kasabada yaşıyorlar. Hayat özellikle Robert için hiç kolay değil. Okulda çocuklar gözünden alıp kırdıklarından çerçevesi neredeyse her zaman bir bantla sarılı gözlükleri, şaşılığı, kıt okuma yazması, ellerindeki hiç geçmeyen egzaması ve cılızlığı alay konusu olmasına, daha fenası fiziksel eziyet görmesine yol açıyor. Oysa akıllı ve duygulu bir çocuk Robert. Yegâne sığınağı kendisine annelik, babalık, ablalık ve arkadaşlık yapan ablası Nella, her zaman yetişemiyor onu savunmaya. Robert babasının hapisten çıkıp geleceği ve kendilerini bu döngüden kurtaracağı umuduyla yaşıyor. Oysa Nella bir daire çizerek yaşadıklarının, ailenin bir faydası olmayacağının farkında. Yine de Robert’i avutmak için anlattığı hikâyelere mutlu bir son eklemekten vazgeçmiyor; “Ama bir gün işte. Bir gün bir şey olacak ve bütün öyküyü değiştirecek, yeni, daha güzel bir şeye dönüştürecek öyküyü. Bir gün bir şey, zamandan ve mekândan çekip alacak onları, 1983’ün sonbaharından, Falkenberg’in dışındaki küçük yerleşim yeri Skogstorp’tan, bir şey durduracak öyküyü, son bulacak birden, çekip alacak onları oradan, böylece yeni bir öykü başlayacak.” Peki ama kim, kim kurtaracak onları?

Kurtarıcı hiç beklenmedik bir anda ve kılıkta çıkar Nella’nın karşısına. Bir “denizadamı”dır o, “denizkızı”nın erkeği; balıkla insan arası, tuhaf, devasa, güçlü bir yaratık, efsanelerdeki ismine göre bir “Merman”... Yalnızca efsaneleri ve insanların hayal dünyalarını süsleyen “Denizadamı”, Nella’nın hayatına karışmıştır.

Ne yazık ki kurtarıcının kendisi de kurtarılmayı bekler; ağlarına takıldığı kaçak balık avı yapanların şiddetine maruz kalmış, yaralanmış, uyuşturulmuş, kelepçelenmiş bir halde. Nella, yegâne arkadaşı Tommy’nin abileri tarafından hapsedilen bu canlıya yakınlık duyar, “Denizadamı” da küçük kıza... Nella konuşur onunla, yaralarını tedavi etmeye çalışır, sonra onu özgür bırakma planları yapar. Bir yandan da kardeşini okulun belalılarından Gerard ve mobilet çetesindeki oğlanların tehditlerinden kurtarmak için para bulması gerekmektedir. Aynı sıralarda hapisten çıkan babaları yeniden suça bulaşmış, aile bir kez daha dağılma noktasına gelmiştir.

Hikâyenin saati hızlanmıştır artık. Nella, Tommy, “Denizadamı” ve diğerleri art arda gelişen olayların baş döndürücü akışıyla sürüklenirler. Nella çaresiz kaldığında, içi şiddet ve kötülükle dolu Gerard, Robert’i ele geçirip benzine buladığında -işte tam o anda- Merman’ın homurtusu duyulur. Öykünün sonu gelmiştir.

Rahatsız edici

Denizadamı romanıyla Carl-Johan Vallgren, bir kez daha kendilerine benzemeyenleri, fiziksel ya da zihinsel engeli olanları, acizleri, güçsüzleri dışlamaya, aşağılamaya, tecrit hatta imha etmeye hevesli lümpen kalabalıkların, onlarla katılmasa da sessiz kalan “ortak aklın” inadına ayrıksı roman kahramanlarıyla dışlananların sesini, acısını, öfkesini yansıtıyor. Bir kez daha diyorum, çünkü daha önce Türkçeye çevrilen Bir Garip Aşk Öyküsü romanında da benzer temaları öne çıkarmış, yüreklerin sağır olduğu dünyaya ötekilerin sesini duyurmaya çalışmıştı.

Edebiyat dünyasındaki çıkışını Bir Garip Aşk Öyküsü’yle yapan Vallgren çirkin çehresi, çarpık vücudu, cüceliği, sağır ve dilsizliğiyle bir hilkat garibesini andıran Herkül özelinde unutulmaz bir roman kahramanı yaratmıştı. İki yüz sene önce fiziksel özellikleri nedeniyle uğursuz sayılıp dışlanan, işkence gören Herkül ile günümüz dünyasının acımasızlığıyla karşı karşıya kalan Nella, Robert ya da “Denizadamı” aynı kaderi paylaşıyorlar. Aydınlanma sancıları yaşayan Avrupa ile aydınlanmışı arasında pek de bir fark yok; insanın insana zulmü değişmiyor. Karamsar bir bakış denilebilir belki, ama 20. yüzyılın savaşlarına, bölgesel ve etnik çatışmalarına, hatta “arena”ya çevrilen futbol sahalarına baktığımızda karamsardan ziyade gerçekçi diyebiliriz Vallgren için. Denizadamı’nda küçük kasaba ruhuna, lümpenleşmeye, yoksulluğa, şidddete ve toplumun duyarsızlığına yaklaşımı da öyle. Amacı rahatsız etmek, farkındalık yaratmak; başarıyor hedeflediğini. Üstelik göstermek istediklerini çok basit, sade, doğrudan hedefine yönelen bir anlatımla sergiliyor.

Gerçeğin soğuk tarafında dolaşmakla birlikte, anlattıkları umutsuzluk hikâyeleri değil. Acımasız bir dünyadan sağ çıkabilmek için roman kahramanları -Herkül, Robert, Nella, Denizadamı- sevgiye tutunmak zorundalar.

Kardeş sevgisini ve ihaneti, elle tutulur olanın ötesindeki duyguları ele alan bu sert ama güzel romanda Vallgren yine günlük olan ile olağanüstüyü büyülü bir dille buluşturmuş. Bu dilin ortaya çıkmasında Ali Arda çevirisinin hakkını da teslim etmek hakkaniyetli olur.

Romanın sonuna geldiğinizde, Nella “Denizadamı”yla gerçekten karşılaştı mı, yoksa bu onun hayali miydi, diye düşünebilirsiniz. Vallgren yanıtı okuyucuya bırakıyor. Önemli olan herkesin fikir birliği ettiği bir “son”da karar kılmak değil, yoğun ve yakıcı duyguları paylaşmak.

Devamını görmek için bkz.

Anıl Ceren Altunkanat, "Çünkü Denizadamı Yok...", soL Kitap, 28 Mayıs 2014

“Bu nefretin nereden geldiğini bir türlü anlayamıyordum, ona zarar verme arzusunun. Bütünüyle savunmasızdı. Belki insanları cezbeden bu savunmasızlığıydı. Yaptıkları şeyin yanlarına kalacağını bilmeleriydi. O yok gibiydi, onun gibi bir yaratık… bir denizadamı… öyle bir şey yaşamıyordu.”

İnsan zalim bir hayvan; kıyıcı. Kendinden olmayanı, yabancı gördüğünü, alışılmadık ve anlaşılmaz bulduğunu sevmez, ezer. “Öteki” dediği tehlikedir onun için; gücü yeterse zulmeder, gücü yetmezse kaçar ve yok sayar. Emeği ve özgürlük aşkını tatmamış diktatör halkını ezer, tekme tokat döver, öldürür. Sesini yükselteni öteki ilan eder, korkar. Derme çatma gücüyle zulmeder, yalan söyler, hakaret eder. Ezilenler birleşene ve direnene dek, kaba kuvvetten öteye geçmeyen, özünde bir yanılsama olan gücünün keyfini sürer. Tıpkı küçük kabadayılar gibi… Hani, hepimiz biliriz onları: Okulda belalı tiplerdir onlar, bulaşmamak gerekir. Beslenme çantanı mı istedi? Aman, ver, yoksa yakanı bırakmaz. Harçlığına el mi koydu? Boş versene, dayak yemekten, utandırılmaktan iyidir, alsın. Kardeşini mi dövdü? Ses çıkarma, yoksa hep döver. Peki, nereye kadar?

Denizadamı gelene kadar.

Denizadamı (Carl-Johan Vallgren, çeviren Ali Arda, Metis Yayınları, Nisan 2014) insanın acımasızlığının, farklı ve güçsüz gördüğüne yönelik işkencesinin öyküsü. Başlangıcı ve sonu olmayan bir zalimliğin öyküsü.

“Bir başlangıç yok, son da. Bunu biliyorum artık. Başkalarının öyküleri belki bir yerlere çıkıyordur, benimkiler çıkmıyor. Bir daire çiziyor, bazen bunu bile yapmıyor, durduğu yerde duruyor. Ve ben şunu merak ediyorum: Kendini durmadan aynı yerde tekrarlayan bir öykü neye yarar?”

Böyle başlıyor Nella ve Robert’ın öyküsü. Nella küçük bir kız, erken büyümek zorunda kalmışlardan; kardeşi Robert’tan iki yaş büyük ama her ikisinin de sorumluluğunu üstlenmiş. Alkolik annesinin yerine anne; alkolik, yasadışı işlere meyilli – ve aramızda kalsın ama bir hayli de dengesiz – babasının yerine baba. Isırgan otu sanıyor kendisini – yoksa insanlar ondan neden kaçsın ki? Tahta da diyorlar ona, okulun zalim kabadayılarının gözünde, Gerard ve çetesinin gözünde Tahta o. Ve Robert. Miyop, şaşı, egzamalı. Zayıfların içinde en zayıf; ezilenlerin bile ezdiği o küçük çocuk. Tek ebeveyni, dostu ve koruyucusu Nella olan Robert.

“Sanki öyküler istiyor bunu, yok olmadan önce acının artması doğanın bir marifeti sanki. Ama bir gün işte. Bir gün bir şey olacak ve bütün öyküyü değiştirecek, yeni, daha güzel bir şeye dönüştürecek öyküyü.”

Oysa Nella’nın öyküsünün başında anlıyoruz çaresizliğini insanın. Ve Nella’nın. Gerard ve çetesi bir kedi yavrusu yakar; Nella istemeden tanık olur. Müdahale edemez, korkar. Kendi için, kardeşi için korkar. Kâbuslar yüklenerek kaçar oradan. Ama bilirsiniz ya, zalim görgü tanığının yakasını bırakmaz, bırakamaz. Vicdanının bedenlenmiş halidir tanık, ondan kurtulmadan, onu sindirmeden rahatlayamaz.

“Her zaman bir başlangıç ve bir son vardır. Onu öldürdüler. İstedikleri bu değildi, ama oldu işte, el gitgide yükseldi. Ve ben onu koruyamadım, bana ihtiyacı varken yanında değildim.”

İşte, bu tanıklık, bu suskun tanıklık bir zaman sonra Nella ve Robert’a yönelik bir işkenceye dönüşür. Zira zulme göz yuman kendini ona teslim etmiş demektir – ister çocuk ister yetişkin. Ve zulmün er ya da geç, her kapıyı çaldığını artık hepimiz çok iyi biliyoruz, değil mi?

Öykünün bir yanındaysa insanı insan kılan şey var: o katıksız, şiddetiyle göz yaşartan ama hep çaresiz kalan sevgi. Nella’nın kardeşine duyduğu – daha sonra denizadamına duyacağı – sevgi ve acıma. Başkasının acısına, başkasının yüreğine yönelmiş o kısıtsız yakınlık ve adanmışlık. Çoğu içte hapsolup kirlenen, gün ışığı göremeyip çürüyen ya da çaresizliğe bürünüp ketumlaşan sevgi.

“Sandalyeden kalktı. Ve ben ona karşı her zaman duyduğum sevgiyle doldum yeniden, yalnızca ona karşı duyduğum özel bir sevgiydi bu: seçme şansı olan normal bir insanın giymeyeceği kadar çirkin kıyafetli, elleri egzamalı, gözlüğü seloteyple tamir edilmiş ve o gözlüğün arkasından şefkat dolu gri gözleriyle başkalarının göremedikleri şeyleri görürmüş gibi bakan benim zayıf küçük kardeşim.”

Biz bu acı ve sevginin dökümünü okuyaduralım, yakında bir yerde denizadamı takılmıştır ağlara. Nella’nın okuldaki tek arkadaşı olan Tommy’nin ağabeyleri yakalar denizadamını. O tuhaf canlı, hem balık hem insan, ötekileştirmeye, ezmeye en uygun kurban. Nella Tommy sayesinde, istemeden keşfeder denizadamının varlığını. Biz okurlar da romanın bu ani fantastik dönüşüyle şaşkınlaşırız; değil mi ya, nereden çıktı şimdi bu balık-adam?

Oysa Vallgren ne yaptığını bilir; insanın acımasızlığının boyutlarını sergileyebilmek için tam da bu denli doğa-dışı bir canlı gerekmektedir. Bu denli güçlü, bu denli tutsak edilmiş, bu denli doğasından koparılmış bir kurbandır bize zulmün boyutlarını gösterecek olan.

Sanki şimdiye kadar, çektiği acıyı hissetmeye cesaret edememiştim. Yanağını kaplayan yaranın, başındaki ezikliğin, şakağından fırlayan kemik parçalarının acısını. Acı çekiyordu, acı hep onunlaydı.”

Nella, yavru kedinin yakılmasına ses çıkartamayan Nella bu kez duyarsız kalamaz tutsak denizadamının acısına; o ve Tommy işkence gören tutsağı kurtarmaya girişir. Çünkü sözsüz bir yakınlık, bir acı ortaklığı kurulmuştur. İnsan ve insan-olmayan arasında en insani yakınlık filizlenmiştir: merhamet.

“Bedenine dokunmak tuhaf bir duyguydu. Pürüzlü derisine. O inanılmaz sertliğe, derisinin altındaki kaslara; hem hayvan hem insan yaratığa… bizi ödüllendirir gibi müsaade etti dokunmamıza. (…) Ne kadar müteşekkir olduğunu göstermek için, içinden akmamıza izin verdi. Kendi tarzında konuştu bizimle, bizi hatırladığını güvendiğini söyledi. Nereye getirildiğini merak ediyordu. Ne tuhaf bir dünyaya sürüklendiğini. Ait olduğu yere götürecek birinin olup olmadığını...”

Ama yaşamın matematiği, denklemi pek de merhamet bilmez. Herkes aldatılır, herkes kurban edilir. Kimsenin ait olduğu bir yer yoktur, kimse kimseye güvenemez. Tapındığı babası yarı yolda bırakır Robert’ı (“Neler olduğunu bilmiyorum. Bu… hayatta… yahut ne deniyorsa artık, insan dokunmak için bir şeye uzanıyor… ama yalnızca boşluğa dokunduğunu fark ediyor. Yani insan hiçbir şeye güvenemiyor, kendine bile.”); annenin de ortadan kaybolması çok zaman almaz. Nella ve Robert, yetişkinlerin dünyasında, o kavranamaz karmaşada kalakalır.

Ve denizadamı… Yalnızca Nella’ya ve Tommy’e güvenen denizadamı… Zulme dur demek için, bir yudum merhametten güç alarak kendini ortaya atan denizadamı… Yeter demek için kendi varlığını öne süren denizadamı… Kendinden olmayan için kendini feda edecek denli “insan-olmayan” o canlı…

“Her şey düzelecek, diye fısıldadı içimde. Üzülme, her şey düzelecek. Sanki benim bildiğimden daha fazlasını bilirmiş, geleceği önceden görürmüş gibi.”

Sizin bildiğinizden fazlasını bilmiyorum, tanıdığım bir denizadamı da yok. Ama hayır diyecek olanın, hesap soracak olanın yalnızca ve yalnızca, tam da “biz” olduğunu biliyorum.

Çünkü denizadamı yok... Ama biz varız!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.