Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-970-2
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Engin Geçtan diğer kitapları
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Hayat, 2002
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010
Mesela Saat Onda, 2012
Orada, Bir Arada, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Rastgele Ben
Özgün adı: Rastgele Ben
Rastgele Ben
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Fotoğraf: Defne Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2014
2. Basım: Mayıs 2016

Rastgele Ben, yakın bir dosta anlatır gibi kaleme alınmış bir anlatı. Engin Geçtan hikâyesine ellili yılların ortalarında genç bir hekim olarak gittiği Amerika'dan başlıyor. Yabancı bir memlekette edindiği ilk mesleki deneyimleri aktarırken, bir yandan da bir zamanların Amerikası'nın renkli bir tasvirini yapıyor: seyahatler, farklı ülkelerden meslektaşlar, etnik gruplar, inanç sistemleri, yaşam biçimleri, dönemin sanat ve kültür hayatı... Sonra Türkiye'ye dönüş, ilk klinik deneyimler, muayenehane tecrübesi, akademik hayatın cilveleriyle tanışma, bir psikiyatristin oluşumu sürecindeki sonu olmayan arayışlar...

Dünden bugüne toplumun dinamikleri ve ona eşlik eden psikolojik süreçler konusunda "izlenimlerle" ile ilerleyen, serbest çağrışımlarla yol alan kitap, yakıcı etkilerini hissettiğimiz güncel konulara da değiniyor: giderek yaygınlaşan depresyon, demokrasi konusundaki algı farklılıkları, kapitalist sistemin bireyden talepleri...

Çocuk merakını, meraklı kedi yanını hiç yitirmeyen Geçtan'dan, yaşam sevinci taşıyan bir yolculuk.

İÇİNDEKİLER
Bir Zamanlar Amerika’da

Dipsiz Kuyuda Yolculuk

La Turchia più bella

Matriks ya da Apocalypse Now
OKUMA PARÇASI

Bir Zamanlar Amerika’da, s. 9-12.

Hikâyeme Ellili Yılların Amerikası’yla başlamam gerek. Gençlik yıllarımın beş yılını geçirdiğim bu ülkeyi nasıl karşıt duygularla yaşamış olduğumu anlatmalıyım. Çünkü meslek hayatım, yani burada anlatacağım serüven orada başladı. O zamanlar ikide bir memlekete gidilip gelinmezdi. Uçak yolculuğu pahalıydı, orada okuyan öğrenciler bile yaz tatilinde dönmezlerdi. Memleketteki insanların çoğu ömürlerini, bulundukları kasaba ya da şehirden hiç ayrılmadan sürdürürlerdi. Memleketin en büyük kentinde yaşayanlar için seyahat, şehrin bir başka semtindeki yakınlarına uzunca süreli yatıya gitmekti. Varlıklı Avrupalılar dışında, dünyada seyahat kültürü diye bir olay yoktu. Amerika’daki uzmanlık eğitimimi hastanelerde çalışarak almaktaydım. Bu da yılda on gün ya da iki hafta tatil demekti. Benim gibi keşif tutkunu meraklı bir kedi için, gelmişken Amerika’nın geri kalanını tanıma fırsatı. Nevada çölünde, tek bir kul ya da yerleşim noktasıyla karşılaşmadan ve durmaksızın üç yüz küsur mil araba sürmek zaten o yaşların olayı olabilirdi.

Amerika’da internliğimi yaptığım hastanedeki yerimi bana hazırlayan kişi olan, benden yaşça büyük meslektaşım Sabri Bilsel yıllardır Türkiye’ye gitmemişti. Benim hâlâ orada olduğum yıllardan birinde ailesini özleyip iki haftalığına annesinin ziyaretine gitti. Annesi Aksaray’da tek başına yaşayan ve İstanbul kokan bir kadındı. Vaktiyle bir akrabamın evinde karşılaşmıştım. Döndüğünde ona, yıllardır görmediği memlekette en çok neyi yadırgadığını sordum. Soba ve takunya, dedi. Alaturka helada kullanılan takunyaları kastediyordu. Bu ikisini benim de çoktan unuttuğumu fark ettiğimde şaşırmıştım, geldiğim dünyadan ne kadar çabuk kopmuşum meğer. ABD’nin öyle bir özelliği var. Seni alıp fark ettirmeden kendine mal ediverir. O yıllarda gidenlerin çoğu geri dönmedi. Birileri arkamdan benim asla dönmeyeceğimi düşünmüş, sonradan duydum, oysa dönmesi beklenenler dönmedi.

Temmuz 1956, jet motorlarına henüz birkaç yıl var. Pervaneli bir uçakla İstanbul’dan ayrıldım. Pan American olmalı. Uçağın penceresinden İstanbul’a son bakışımı hatırlıyorum, bu şehre ne kadar bağlanmış olduğumu derinimde hissederek. Sonraki durak Düsseldorf idi. Uçaktan indirildik, uzunca bir aradan sonra tekrar bindirildik. Birazdan anlatacağım nedenlerle telaşla yola çıktığımdan orada mola verileceğini bilmiyordum. Ortaokul yıllarında Karşıyaka’da kitap kiralayan bir dükkândan Düsseldorf Canavarı adında bir kitap alıp okumuştum. Bir ortaokul öğrencisi için sürükleyici bir polisiye. Uçağın Düsseldorf’a ineceğini önceden bilmiyordum ve kendimi birden Düsseldorf Canavarı’yla aynı şehirde bulunca heyecanlandığımı hatırlıyorum.

Roman kahramanları onları okuduğunuz anda orada donup kalırlar. Onları unutabilirsiniz ya da canlı kalabilirler, ama artık hep oradadırlar. Düsseldorf Canavarı’nı yıllar sonra hatırlayıp da onun dünyasına girmişçesine heyecanlandığım o an, dünyayı keşfe can atan bir çocuğun, için için düşleyip de gerçekleşmesini hiç beklemediği serüveninin başlamış olduğunu fark ettiğim an oldu. Aslında bu serüvenin, evrenin o güne kadar bana yaptığı, zaman zaman yapmayı sürdüreceği kıyaklardan biri olduğunu ileri yaşlarımda idrak edecektim.

Bir serüvene adım atmakta olduğumu neden ancak yola çıktıktan sonra fark edebildiğim sorusunun cevabı ise ayrı bir hikâye. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden haziranın ilk haftası mezun olmuştum, New York’taki hastanede temmuzun birinde bekleniyordum. Görünürde yeterli zamanım vardı, ama Amerika’ya ancak temmuz sonunda gidebildim. Durumun hastane tarafından anlayışla karşılanmasında Sabri’nin de payı olmalı, o yıllarda Amerika’daki doktor açığı da bir diğer faktör olabilir. İşlerine geldiğinde öyle esnek olabiliyorlar ki! Eleştirel anlamda söylemedim, keşke bu tür doğaçlamaları biz de becerebilsek. Ama önce, gidişimi serüven olarak nitelememin nedenini açıklamam gerek, sabrınıza sığınarak.

İstanbul Üniversitesi’nden mezun olmama günler kaldığı halde okul bitince ne yapabileceğim hakkında hiçbir fikrim olmadığı gibi, olasılıkları da soruşturup araştırmıyordum. Neden öyle olduğumu bugün de anlayabilmiş değilim. O dönemde yeni mezun bir doktor için seçeneklerin parlak olmamasını yadsıma mıydı? Yoksa olayları geldikçe yaşamaya yatkın yanım mı? Hal böyleyken aileden birileri bir başka koldan akrabalarının ABD'deki oğluyla temas kurup bana yer hazırlıyorlar, ben yine heyecanlanmıyorum, sevinemiyorum bile. Gidebilmem için yapmam gereken o kadar çok şey var ki, zaman kıt, duyguya yer yok.

Mezun olduğum günün akşamını hatırlamıyorum, birkaç arkadaşın zoruyla çıkıp amaçsızca dolaştıktı gibi çok puslu bir anı. Yıllar sonra bir araya geldiğim hukuk mezunu arkadaşım Numan birden o geceden söz ediyor. Bir grup arkadaş o gece Hilton Oteli’nin roof’una gitmişiz. Hilton o zamanlar yeniydi ve şehrin en "in" yeriydi. Bu arada hatırlatmalıyım: O yıllarda öğrenci bütçesiyle öyle bir yere gidip tek bir içkiyle vakit geçirebilirdiniz. Numan’a yanlış hatırlıyor olabileceğini söylüyorum. İtiraz ediyor, çünkü oraya ilk kez o gece gitmiş, üstelik o gece onları zamanın ünlü radyo spikeri ve seslendirme sanatçısı Tarık Gürcan’la tanıştırmışım. Yani unutulacak gibi değil, ama ben Tarık Gürcan gibi bir ünlüyü tanıdığımı nasıl olur da hatırlamam, öte yandan sanki öyle bir şey yaşanmış gibi de geliyor. Hani çocukluğunuza dair hikâyeler anlatılır, sonunda siz de onu gerçekten hatırlar gibi olursunuz ya, öyle bir şey. Bellek kaybıyla yaşanan bir mezuniyet gecesi, hâlâ bir muamma.

O sıralar bazı sınıf arkadaşlarımın da Amerika'ya gitmek için yollar araştırdıklarını fark ediyorum. Oradaki ciddi doktor açığını keşfetmişler. Mezuniyet albümünde karikatürleri benimle birlikte Çok Gezenler Kulübü başlığıyla aynı sayfaya konulan kızlı erkekli küçük bir grup. Farklı tarihlerle hepimiz tam kadro son gezmemizi Amerika’ya yaptık, en sevdiğim iki arkadaşım ve eşleri orada kaldılar, onları çok özlüyorum. Arkadaşlarımdan Amerika’daki hastanelere intern olarak gideceğimizi öğreniyorum, hepimiz o kelimeyi ilk defa duyuyoruz. İnternin ne olduğuyla ilgili pek fikrim yok, önemi de yok, yola çıkma hazırlığı yapmam gerek.

Beklenmedik bir anda evren önüne bir mecra çıkarıveriyor, orada akmaya başlıyorsun, nereye gidilecekse oraya. Gidilen yerin bir adı var, ama sonrası bilinmez. Eğer bu durum aylar önceden kendi irademle tasarlanmış olsaydı, gideceğim yerde beni nelerin beklediği hakkında fikir sahibi olsaydım, bu bir proje uygulaması olurdu. Ben ise sadece yola çıkmak üzere olduğumu biliyordum.

Gecikmemin nedeni devletin eziyeti idi. Bir ayı aşkın bir süre Ulus’ta dar bütçeme uygun külüstür bir otelde kalırken bir devlet dairesinden diğerine sürüklenip durdum. En unutamadığım da Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki bazı görevlilerin açık haseti idi. Onlar orada her gün aynı işi yapıp dururken, karşılarındaki piç kurusu, geleceği için Amerika denilen rüya diyarına gidiyordu. Ne haddine!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Filiz Aygündüz, "Bir bilgenin 82 yılından rastgele...", Milliyet, 5 Ekim 2014

Bir fincan kahvenin 40 yıl hatrı olduğu bir kültürde, insanın hayatına dokunan kitap ve yazarların hatrı ne kadardır? Benim hesaplarıma göre bir ömür. Bu ömürlük hatrı olan kitaplarım arasında en sevdiklerimden biri de Prof. Dr. Engin Geçtan’ın İnsan Olmak'ı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, kendini tanımaya, yönünü bulmaya çalışan bir genç kızken, ‘90’ların başında okumuştum 1983 tarihli İnsan Olmak'ı. Aradan geçen 20 yılda defalarca okudum, her yaşımda bana insan olmakla ilgili yeni kapılar açtı. İnsan denen o dipsiz kuyunun en tekinsiz yanlarıyla bizi yüzleştiren kendi alanının başyapıtıydı. Onu okuyan birçok insanın hayatını değiştirdi.

Daha sonra Geçtan ne yazdıysa okudum, kütüphanemin en kıymetli raflarında gözüm gibi baktım her birine: Yedi roman ve psikiyatri alanında yazılmış sekiz kitap. Bir kez de Geçtan’la söyleşi yapma şansım oldu. Hayran bırakan bir birikim, su gibi akan nefis bir Türkçe, insana huzur veren sıcacık bir gülümseme, ‘tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi olma’ hali...

Yakın arkadaş gibi...İnternette yeni çıkan kitaplara bakarken Geçtan’ın Rastgele Ben adlı bir kitap yazdığını gördüm. Heyecanımı anlatmak zor. Hazine bulmuşum gibi. Hayat beni karşısına alıp sohbet edecek gibi. Hemen yayınevini aradım, bir ön okuma kopyası istedim. Metis Yayınları’ndan gelen kopyayla cuma akşamı programımı iptal edip eve gittim. Yalan değil, koşarak...

Bu kez kendi hikayesini anlatıyor Geçtan. ‘50’li yılların ortasında tıp fakültesini bitirip ‘intern’ olarak gittiği Amerika günlerinden başlayarak. 20’li yaşlarının başında genç bir hekimin Amerika’daki mesleki serüvenini, yine öyle ‘usul usul’, tanrı yazar gibi değil, yakın bir arkadaş gibi kaleme alıyor. O yılların Amerika’sını öyle ilginç, öyle canlı anekdotlarla anlatıyor ki Geçtan, her şey film kareleri gibi gözünüzün önünden geçiyor. Orada edindiği arkadaşlıklar, yaptığı seyahatler, psikiyatriye karar verene kadar çalıştığı servislerde yaşadıkları, insanların yaşama biçimleri, kendisinin hayatından hiç eksik etmediği kültür sanat olayları, Broadway müzikalleri... Kitabın adındaki gibi rastgele anlatıyor Geçtan, bir anıdan, kişilik yapılarına, bir analizden, toplumsal dinamiklere, Gezi olayları sırasında terapi ortamında kişisel sorunlarını bırakıp bu konuya kilitlenen insanlara, kapitalist sistemin bireyle ilişkisine, çocukluk izlenimlerinden yaşlılık deneyimine, kolektif bilinçaltı ve Jung’dan, rüyalara...

Elle yazıyorNew York’ta edindiği mesleki ve entelektüel formasyonla birlikte Türkiye’ye dönüyor Geçtan. Konya Askeri Hastanesi’nde ‘asabiye mütehassısı’ olarak yedek subaylığını tamamlıyor. New York’tan Anadolu’ya gelmiş genç bir hekim olarak, açtığı muayenehane merdivenlere kadar dolup taşıyor. Bu kez de Anadolu’yu deneyimliyor Geçtan. Ardından Ankara Ruh Sağlığı Dispanseri’nde geçen birkaç yıl... Adalet Ağaoğlu prodüktörlüğünde Ankara Radyosu’na yaptığı koruyucu ruh sağlığı programları, ODTÜ’de akademik kariyer, psikiyatrik kurumları incelemek üzere yurt dışına yaptığı seyahatler ve İstanbul’a geliş... Bu arada öğreniyoruz ki, İnsan Olmak'ı yazma fikri 1981 yazında Kaş’ta bir otelin bahçesinde düşüyor aklına. Ani bir dürtüyle kalkıp uzun bir yürüyüş yapıyor. Kitabın iskeletini hazırlamış halde geri dönüyor. Elle yazıyor kıymetlimi...

“Yaklaşık altı ay önce elli yedi yıllık klinik çalışmalarımı sonlandırdım. Dönüp bu yıllara baktığımda, psikiyatrinin haylidir yaptığım bir iş olmadığını, psikiyatriyle tek bir bütüne dönüşmüş olduğumu görüyorum” diyor 82 yaşındaki Geçtan.

Rastgele Ben, bu bütünün büyük bir samimiyetle yazıldığı otobiyografik bir anlatı. Bugün yolunuz bir kitapçıya düşerse, sizde hatrı büyük olacak bir kitap çekerse canınız... Rastgele Ben derim...

Devamını görmek için bkz.

Bürkem Cevher, "Hayat bir kere yaşandığı için yargılanamaz"*, Agos Kitap/Kirk, 1 Kasım 2014

57 yıl psikiyatrist olarak çalışan Geçtan, bu süreye sadece akademik kitaplar değil, roman ve senaryolar da sığdırmış bir yazar. Kendi deyimi ile tam bir ‘meraklı kedi’.

Önce kapağına aşık oldum kitabın, en sevdiğim filmlerden birini hatırlayarak. Kendisi de son cümlesinde bu filme atıfta bulununca “İşte bu!” diye kapattım kitabın kapağını. Kitabı nasıl anlatırsam anlatayım yeteri kadar anlatamayacağımı seziyorum.

Olaylarla birlikte büyümek

Rastgele Ben, dört bölümden oluşuyor. Her bölümde hem anılarını anlatıyor Geçtan, hem de döneme ait oldukça isabetli gözlemlerde ve saptamalarda bulunuyor. Ancak bunu yaparken kesinlikle yüksekten bakan bir tutum izlemiyor. Bir çocuğun kendini olayların akışına bırakmasına benzer bir şekilde, kendini hayatın akışına bırakarak olaylarla birlikte büyüdüğünü ve geliştiğini anlatıyor. Değerlendirmelerini de olaylar geçip gittikten sonra daha berrak bir kafa ile yaptığını hissettiriyor.

İlk bölümde yazar, Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra biraz da hayatın akışı sonucu ABD’ye ‘intern’ olarak gidişini ve orada psikiyatri eğitimi sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Bu arada pek çok eğlenceli ya da hüzünlü anısına değinirken, o yılların Amerika’sını ve entelijansiyasını da incelemekten geri kalmıyor.

İkinci bölümde, Türkiye’ye geldikten sonraki psikiyatrist olarak deneyimlerini anlatıyor. O dönemlerin Türkiye’sinin sosyo-politik yapısını göz ardı etmeden hem anılarını aktarıyor hem de bir psikiyatristin zamanla nasıl ilerlediğini, kendi yolunu ve tarzını nasıl bulduğunu göz önüne seriyor. Psikiyatri üzerine düşüncelerini aktarırken aynı zamanda akademik hayatın ülke politikası ile nasıl tırpanlanabildiğini ve şekillendiğini de izliyoruz Geçtan sayesinde.

Üçüncü bölümde ise Türkiye’nin toplumsal psikolojisini mercek altına alıyor yazar. Hem toplumun, hem de yöneten ve yönetilenlerin psikolojik durumunu incelerken toplum olarak yaşadığımız histerinin temellerinde kendimizi özerk varlıklar olarak geliştiremememizin yattığını görüyoruz.

Son bölümde, teknolojiye olan bağımlılığımızı çok daha farklı bir açıdan açıklıyor Geçtan, yalnızlık duygumuzu özellikle vurgulayarak. Toprakla uğraşanların bilgeliğinden uzaklaştıkça gözümüzü para bürümesini ve bunun da bizi nasıl yalnızlığa ve narsisizme sürüklediğini tartışıyor. Gezi’de yöneticisiz ve bağımsız bir yaşam ütopyasının nasıl ete kemiğe büründüğünü açıklarken, o meraklı kedinin gözlerinin ışıl ışıl parladığını hissediyoruz.

Engin Geçtan’ın kitabı bittiğinde “İşte ben de böyle yaşamak ve böyle yazmak istiyorum” duygusuna kapıldım. Dolu dolu yaşamış, çok çalışmış, çok okumuş, çok gezmiş bir yazar ancak bunları gözümüze sokmadan anlatıyor kitabında olanca mütevazılığı ile. Kendi adıma en kısa zamanda Geçtan’ın okumadığım tüm kitaplarını alıp okumak istiyorum. Kitabı kapattıktan sonra kitabın isminin bile ne kadar özenle seçildiğini hissediyorsunuz. Kitabın kapağı ise cabası...

* Milan Kundera (Geçtan, s.135).

Devamını görmek için bkz.

Yekta Kopan, "Meraklı bir kedinin anıları", filucusu, 9 Kasım 2014

Deneyimlerini içtenlikle aktaran, anlatan insanları dinlemenin mutluluğu başkadır. Bilgi birikimlerini kafanıza kakmadan, üstünlük taslamadan, kibirli cümleler kurmadan, olduğu gibi yansıtırlar. Hele bir de bu insanların “hikâye etme” yetenekleri gelişmişse, sıradan gibi görünebilecek bir olay, büyülü bir anıya dönüşür. Üstelik, sizi de bu anının bir parçası haline getirmeyi başarmıştır anlatıcı.

Engin Geçtan böylesi anlatıcılardan. Doksanlı yılların ortasından başlayarak, sadece psikiyatri ilgililerinin değil edebiyatseverlerin de yakından tanıdığı, takipçisi olduğu bir isim. Dersaadet’te Dans ile başlayan kurmaca yolculuğunda, Tren ve Mesela Saat Onda gibi çok önemli duraklar var. Benim Geçtan’la tanışmam, çocuk yaşımda, psikoloji eğitimi alan ablamın hayran olduğu bir kitabı karıştırarak başlamıştı. Evet, o meşhur “İnsan Olmak”tan söz ediyorum. Küçük not defterime, kitaptan bir-iki cümle kaydetmenin, büyüme sürecimi hızlandıracağına inanırdım. Bilimsel bir konuda bile, çocuk yaşımda anlayabileceğim şeffaflıkta cümlelerle karşılaşmak iyi geliyordu sanırım. Geçtan Hoca, lafı evirip çevirmeden, doğrudan ve sade anlatımıyla, bilgi birikimini herkese taşıyordu. Yıllar sonra anılar çerçevesinde kaleme alınmış anlatısı Rastgele Ben ile karşılaşınca, aklıma gelen ilk kelime ‘sadelik’ oldu. Sade ve içten bir anlatımın, okura nasıl şık bir davetiye çıkardığını görmüş oldum bir kez daha.

Dört bölüm-anlatıdan oluşuyor Engin Geçtan’ın Rastgele Ben adlı çalışması. "Bir Zamanlar Amerika’da", "Dipsiz Kuyuda Yolculuk", "La Turchia più bella" ve "Matriks ya da Apocalypse Now". Ellili yılların Amerika’sıyla başlayan ve günümüzle ilişkisini hiç koparmadan akan anılarında, yüksek sesle konuşmaya gereksinim duymadan, çok sayıda konuya dokunuyor Geçtan. Bilim dünyası, Amerikan rüyası, sosyal ilişkiler, göçmenlik, doğu-batı karşılaştırması, sistemle hesaplaşma ve dahası, sayfaları çevirdikçe karşımıza çıkıyor. “Pek çok insan seyahatlerinden hikâyelerle değil bilgiyle döndükleri için mutlu, bana göre ise bir serüveni oluşturan hikâyelerdir bilgi,” diyen yazar, yaşadıklarını bilgiye dönüştürüp hikâyesini arka plana atmamaya özen gösteriyor. Bu bakış açısı, doğal olarak, okuru da yaşananların bir parçası haline getiriyor.

Önceleri “saçları jöleli ve kâküllü, tipsiz bir oğlan” olarak gördüğü Elvis Presley’in sonradan nasıl hayranı olduğunu itiraf edecek kadar dürüst, Amerika’daki hastane yaşamında insanın sisteme yenik düştüğü anları gösterecek kadar kendinden emin bir anlatıcı var karşımızda. Amerikan Rüyası’nın yaldızını kazıyınca, altından çıkanları, yaşanmışlıkların üstünden okumak kadar zihin açıcı bir deneyim olamaz. Buradaki yaşanmışlık vurgusu önemli kanımca, Engin Geçtan da “Gözlemciden çok katılımcı olduğunuz oranda hikâyeniz olur,” diyor zaten.

Rastgele Ben, bütün anıları hissettirmeden bugüne taşıma yeteneğiyle de dikkat çekici bir kitap. Amerika yolculuğu öncesinde yaşadığı bürokratik sancıları anlatırken yaptığı yorum, bir toplumun ruh halini yansıtması açısından önemli örneğin: “...kültürümüzde başarının da cezalandırılmak istendiği oluyor. Benim yaşam sevincim yeşerememişse, senin yaşam sevincin de körelmeli tavrı, psikolojik faşizmin doğrudan ifadesi. (...) Buyrukların korunağına sığınıp onlara biat eden kitleler tabii ki hâlâ var.”

Ellili yılların tutucu Amerika’sından aniden Mad Men dizisine geçtiğimiz, Yunan tragedyalarından toplumsal psikiyatriye bir çizgi çektiğimiz satırlarda, ne yaparsak yapalım “çocuk yetişkinlerden oluşan bir toplum olmanın sürüklenmelerinden” kurtulamayacağımızı imlerken, psiko-sosyo-politik alanda debelenip durmamızın dinamiklerini o kadar anlaşılır bir şekilde sıralıyor ki Engin Geçtan, bugünle yüzleşmek daha da kaçınılmaz bir hal alıyor: “Can sıkıcı bir durumla karşılaştığımızda, onunla baş etmek yerine geçiştirmeye çalışmak, doğrudan sorumluluğumuz olan konularda sorumluyu sürekli kendi dışımızda aramak, yüzeysel sloganlar edinip kendimizi entelektüel sanmak, başkalarından daha akıllı olduğumuza inanmak...”

Nasıl? Hepsi tanıdık geldi değil mi? Engin Geçtan’ın Rastgele Ben adlı anlatısı, sadece geçen yüzyılın dünya dinamiklerini anıları izinde takip etmek için değil, bugünü anlamak için de ıskalanmaması gereken bir kitap.

Devamını görmek için bkz.

Ece Karaağaç, "Kendi divanında", Sabitfikir, 6 Kasım 2014

Engin Geçtan dendiğinde aklınıza ilk gelen nedir? Psikoterapist? Yazar? Doktor? Ya da meraklı bir kedi? Engin Geçtan bugüne dek yazdığı romanlar ve edebiyat dışı kitaplarla bunların hepsi kuşkusuz; fakat elbette bunlardan ibaret de değil. Çünkü Rastgele Ben'de karşılaştığımız Engin Geçtan hayatının başında, merakının peşinde gencecik bir adam.

Engin Geçtan'la ilk yazar-okur ilişkim Hayat adlı kitabıyla olmuştu, onu İnsan Olmak ve diğerleri takip etti. Ve diyebilirim ki bütün kitapları boyunca sanki Engin Geçtan'la bir psikoterapi seansındaymışım gibi hissettim, o derece doğrudan bir bağ kurdum yazdıklarıyla. Daha doğrusu yazdıkları benimle bağ kurdu, bir şekilde her biri kişisel yaşantımda boğuştuğum bir soruya cevap oldu, rahatlamamı sağladı. Engin Geçtan bütün o kitapları bize hitaben mi yazmıştı, yoksa amacı boşluğa bir anlayış balonu salmak mıydı bilmiyorum. Ama kitaplarını her elime aldığımda sadece kitaplarının değil, Engin Geçtan'ın da bana iyi geldiği çok açık. Fakat ruhumuzun şifacısı Engin Geçtan bu defa kendi divanına uzanmış; bize değil kendisine anlatmış.

Kitap, "Bir Zamanlar Amerika'da", "Dipsiz Kuyuda Yolculuk", "La Turchia piu bella" ve "Matriks ya da Apocalypse Now" adlarında dört bölümden oluşuyor. "Bir Zamanlar Amerika"da adlı bölümde Engin Geçtan ile beraber 50'li yılların ABD'sine şöyle bir uzanıyoruz. Bu yolculuk aslında Engin Geçtan'ı Engin Geçtan yapan yolculuklardan biri. Üstelik bugün siyahi bir başkan tarafından yönetilen ABD 50'lerde bizim bildiğimiz ABD değil. Irk ayrımının ve ırkçı söylemlerin en yoğun olduğu o dönemde çatışmayı Harlem'i yürüyerek gezen, meraklı ve cesur bir kedinin gözlerinden izlemek olaya başka bir açıyla bakmamızı sağlıyor. Anlayacağınız üzere, bu bölüm yalnızca ABD'de psikiyatri eğitimi almaya giden genç bir hekimin hatıratından ibaret değil, aynı zamanda toplumsal ve kitlesel analizler de barındırıyor içinde.

Psikoloji bilimi çamurlu bir dipsiz kuyu

"Dipsiz Kuyuda Yolculuk" ise "Bir Zamanlar Amerika"da ile beraber kitabın en uzun iki bölümünden biri. Yazarın bu başlıkla kastettiğinin psikiyatri olduğunu düşünmeden edemedim. Gerçekten de tıbbın diğer dallarına göre daha genç, daha karanlık olan psikiyatri sadece yeni sözler söylemeye değil, spekülasyonlara da çok müsait. Bu yüzden dipsiz olduğu kadar çamurlu bir kuyu da olabilir kimi zaman. Fakat Engin Geçtan'ın bir hekim olarak yetiştiği dönem düşünüldüğünde bu başlığın daha ziyade modern psikiyatriyi emekleme çağından yürüme çağına geçirme, yeni yeni sözler söyleme çabalarını ifade ettiğini düşünmek yanlış olmaz.

"La Turchia piu bella" yani "En Güzel Türkiye" bölümünüyse Türk toplumu üzerine geniş açılı bir değerlendirme olarak düşünmek mümkün. Jung'un ortaya attığı kollektif bilinçaltı ve arketip kavramlarına da değinen bu bölümü Türk olmanın beraberinde getirdiği gizli alışkanlıklar ve ön kabuller bağlamında da okunabilir, hatta okunmalı.

Kitabın son bölümü olan "Matriks ya da Apocalypse Now" ise tam manasıyla bir kapanış konuşması niteliğinde. Yazar burada filmi iyice geriye sarıyor ve bizi İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında etrafında olan biteni anlamlandırmaya çalışan küçük bir adamla tanıştırıyor: Kendi çocukluğuyla. Buna bir çemberin tamamlanması olarak bakmak da mümkün. Yazar kendisini kendisine anlattığı bu kitabın sonunda en bilge çağına, çocukluğuna dönüyor ve adeta "Haydi bana müsaade!" diyor. Fakat inanıyorum ki, kendisiyle yeniden karşılaşacağız, belki Bağdat Cafe'de. Neden olmasın?

Devamını görmek için bkz.

Ayla Akbuar, "Engin bir modern çağ bilgesine açık teşekkür", Vatan Kitap, 7 Kasım 2014

Engin Geçtan kitaplarında ortak bir payda vardır: Hiçbir zaman bahsedilen şey yalnızca “o şey” değildir. Mutlaka, “bahsedilen”in alt metninde insanın kendini sorgulaması, kendine ve içinde yaşadığı ortama dışarıdan bakması teşvik edilir. Engin Geçtan’ın Rastgele Ben kitabı bu nedenle kendine ve içinde yaşadığı ortama daha dikkatli bakmak isteyenler için.

On sekiz yaşındayken bir kitap okudum. On sekizime kadar da, sonrasında da çok kitap okudum, yanlış anlaşılmasın. Ancak on sekizimde okuduğum o kitap, hayat görüşümün ve duruşumun şekillenmesinde önemli kilometre taşlarından oldu. Sonraki yıllarda o yazarın kitaplarını heyecanla bekledim, ilk çıktığında koşa koşa gidip aldım.

Her birinde yeniden ve yeniden varoluşuma yaptığı katkıyı teşekkür ve minnetle kabul ettim. Bir bilim insanı, bir doktor, bir profesör olmasına rağmen hiçbir kitabının kapağında bunu belirtmeyip, sadece Engin Geçtan olarak anılmayı seçmesini, üst sistemlerin kölesi olmayışının göstergesi olarak gördüm. Muhtemelen bu yazdıklarımı okuduğunda rahatsız bile olacağını düşündüğüm bu modern çağ bilgesinin yazdıklarını okur-yazar olan herkes okuyabilse ve idrak edebilse, tez zamanda karanlıklardan aydınlığa çıkabileceğimize inandım.

İlk dört kitabı (İnsan Olmak, Varoluş vePsikiyatri, Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Psikanaliz ve Sonrası, kendi bilimsel disiplini, psikiyatri alanında olan Engin Geçtan, daha sonra romanları (Dersaadet’te Dans, Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?; Kırmızı Kitap, Kızarmış Palamutun Kokusu, Tren, Kuru Su, Mesela Saat Onda), denemeleri (Kimbilir, Hayat, Zamane), bir adet söyleşi kitabından (Seyyar) sonra nihayet bir anı kitabıyla Rastgele Ben okumaktan aldığımız zevki düşünmeye ve sorgulamaya dönüştürerek, hayata dair titreyip kendimize gelmemize aracılık ediyor.

Rastgele Ben sıradan bir anı kitabı değil. Anlatı, ellili yıllarda İstanbul Tıp Fakültesinin taze bir mezunu olarak Amerika’ya gidişiyle başlıyor.Amerikan toplumunun o yıllardaki toplumsal tasviri, meslekteki ilk deneyimleri, psikiyatri biliminin o günkü gerçeklerini çok renkli anlatışını okurken, uzun bir süre sonra memlekete döndüğünde (1960 sonrası) gözlemlediği kültürel dönüşüm karşısındaki şaşkınlığı anlatırkenki samimiyetine ve her iki topluma da (Türkiye ve Amerika) dışarıdan ve olabildiğince nesnel bir gözle bakabilme becerisine de şapka çıkarıyoruz.

Türk Psikiyatrisi

Engin Geçtan kitaplarında ortak bir payda var: Hiçbir zaman bahsedilen şey yalnızca “o şey” değildir. Mutlaka, “bahsedilen”in alt metninde insanın kendini sorgulaması, kendine ve içinde yaşadığı ortama dışarıdan bakması teşvik edilir.

“Gelin bizi yönetin ki, biz de sizden ve yönetiminizden yakınarak kendimizden kurtulalım diyorsunuz” cümlesini okuduğumuzda memleket havalarının kulaklarımızda çalmaması mümkün mü?Ya da “İnsanın kendi varoluşunu algılayabilmesine giden yol, sanıyorum, öncelikle kişinin kendisini nasıl varedemediğini yakalayabilmesi ve görmesiyle açılmaya başlıyor. Bence çoğu insanın bir şeyler ‘yaparak’ varolabileceğine inanmış olması bu yolun açılmasını engelliyor. Çünkü ‘olmak’ ‘yapmak’tan önce gelir” cümlesinden sonra yapma çabasında mıyım, yoksa olma çabasında mı, dememek?

Ülkemizde ellili yılların başında psikiyatri stajı yapan doktorların elinde, sadece ondokuzuncu yüzyıl psikiyatrisinin anlatıldığı bir küçük kitapçık olması, dinamik psikiyatrinin neredeyse hiç bilinmeyişi, Sigmund Freud’un ve geliştirdiği yöntemin sadece iki kelime olarak o kitapçıkta yer alması, nereden nereye geldiğimizi çok iyi anlatıyor. Bu durum, Türkiye’nin o dönem dışa kapalı olmasının bir sonucu olsa da Amerika’daki psikiyatri eğitiminin ve kurumlarının çeşitliliğini okumak şaşırtıcıydı mesela. Bilimin gerçekte “ne” olduğu ve aslında “neye” hizmet ettiğine dair bütünsel bir bakış açısını duymak iyi geliyor. Yıllar sonra Hacettepe’nin kuruluş aşamasında yaşanan ayak oyunları, kurucunun keyfi politikasının ve egosunun üniversiteye ettikleri, küstürülen akademisyenler... Sonrasında YÖK’ün kuruluşunda ve yükseköğrenimin kamburu olmasında başrol oynayan bu “kurucu zat”ın1402 sayılı yasa ile aldığı ah’lar...

Yazının başında bahsettiğim ve hayatımda önemli bir dönemeç olan kitap, “İnsan Olmak”ın ilham gününe ve başlangıç tarihine dair okuduklarım ise, benim için bir sürpriz oldu. Yazarının o yıllarda bu kitabın yayınlanmasını “hafiflik” olarak değerlendirmesiniise, o dönemin akademik ortamının algısını yansıtması açısından ilginçbuldum. Üniversite arkadaşlarımla yazarını henüz tanımadığımız bu kitabı ne çok konuşup tartıştığımızı bilseydi keşke diye düşündüm.

Şeyler Dünyası

Ancak asıl, meraklı ve heyecanlı olmasıyla hep genç kalan yazarın ülkemizin son yıllarda yaşadığı toplumsal olayları - mesela Gezi Direnişini-ve değişimi değerlendirmesini okumak zihin açıcı. “Hayatın ilk aylarında bebek, anne memesini kendi bedeninin uzantısı olarak algılar. Yaşamımız süresince dönem dönem, eski günlerimize kayıp, çevremizdeki insanları bizi besleyecek memeler olarak görme eğiliminde oluruz. Durum süreklilik gösterdiğinde ise ‘şeyler dünyası’nda yaşanıyor demektir. Şeyler dünyasında, paylaşmanın yerini, insanların birbirini ne işe yarayacaklarına göre değerlendirdikleri bir pazar alanı alır. Karşı cins ilişkilerinde taraflardan birinin diğerine ısrarla yönelttiği ‘yaşat beni’ talebinden kaynaklanan sorunlar yaşanır. Dibe doğru çekildikçe, ahlak, izan, sağduyu, onur gibi ortak insani değerler silikleşir, doğa tahrip edilir, tarih yok edilir, engel olarak görülen kişiler etkisiz kılınır. Kendisi de dahil, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi sevememe sonucu sevilmemenin yıkıcı isyanıyla. Pazar yerinin yalnızlığı, kızgınlıkla beslenen insanlar yaratır... Kendileriyle başlayıp biten sığ alanlarda hapsolduklarından, evrenin merkeziymiş gibi davranırlar.” Kitabın sonunda öyle bir veda etmiş ki Geçtan, John Lennon’ın çilek tarlalarından bahsetmiş olmasına rağmen, her kitabının sonunda hissettiğim hafiflik duygusunu değil, özlemin hüznünü hissettirdi bana... Evet sayın Geçtan, her yolcu kendi yoluna evet ama, lütfen bencil bir okurunuz olarak bu isteğimi mazur görün: Bağdat Cafe ve çilek tarlaları biraz daha beklesin, siz bizle kalmaya ve yazmaya devam edin...

Devamını görmek için bkz.

Evren Kuçlu, "Bagdad Cafe’de randevu: Rastgele Ben", Edebiyat Haber, 10 Kasım 2014

Türkiye’deki akademik çevrelerin tutuk ve ritüele dayalı psikolojik analizlerini “kişisel gelişim”e varmayacak şekilde altüst eden nefis kitapların yazarı Engin Geçtan. Her kitabıyla kendimize daha yakından bakmamızı kolaylaştıran Geçtan, bilgelikle dolu kitabı Rastgele Ben'le bu kez psiko-sosyolojik bir çerçeve çiziyor okurlarına.

Geçtan’ın İnsan Olmak kitabını dikkatlice okumuş, okumaları için çevresine baskı yapmış biri olarak ben, “Rastgele Ben’in içerisindeki ayıklanmış anılarla, okurlarını “hazır ol”dan “rahat”a geçirdiğini ve o aralıkta sözlerini kulağımıza küpe yaptığını söyleyebilirim.

Ekim ayında Metis Yayınları’ndan çıkan kitabın değerlendirmesine kapağının gönlümüzü fethettiğini belirterek başlayalım. Kitabın içini dışına yansıtan Bagdad Cafe tabelası, orada burada beliren “Hoş Gediniz” levhasından kesinlikle daha samimi. İçerde de girişteki samimiyeti bulunca, kitaba kendimizi kaptırıyoruz.

Kitap birbirine yakın 4 ayrı bölümden oluşuyor. Geçtan’ın “Bir Zamanlar Amerika’da” ironisiyle başlattığı ilk bölümde, hayallerindeki Amerika’yla, ayak bastığı Amerika’yı iki farklı kefeye koyuşuna tanık oluyoruz. ”Hastanenin önünde taksiden indiğimde karşımdaki binaya bakakaldığımız hatırlıyorum. Çirkin, kasvetli bir yapı, tuğla renginde. Ve sonradan zaman zaman soracağım o soru: ‘Bu mu Amerika?’” Amerika’yla ilgili olumsuz yargıların Amerika’ya muhalif entelektüellerin tespitleriyle kan bağı olduğunu açıkça görebiliyorsunuz. Buradan bakınca Geçtan, bir analist sıcaklığının yanında bir sosyolog taş kalpliliğine sahip gözüküyor. Rastgele Ben, daha önceki kitaplarından sadece ağırlıklı olarak yazarın anılarını içermesiyle değil, dış dünyaya ağırlıklı olarak bir sosyal psikolog gibi bakabilmesiyle de ayrılıyor. İntern olarak Amerika’da yaşamını sürdürdüğü yılları anlatırken bir yandan da Türkiye’nin sosyolojik durumu hakkında yaptığı tespitler oldukça zihin açıcı. Benzer şeyleri en son Şerif Mardin’den okumuştum.

Yıllarca Amerika’da bulunmuş ve birçok önemli psikoloji uzmanıyla çalışmış bir psikiyatristin daha çok mesleki deneyimlerini ve dolayısıyla şaşkınlıklarını anlatan “Dipsiz Kuyuda Yolculuk”, Geçtan meraklılarının merak edeceği sıcak öykülerle dolu. Ustası Alfred Messer hakkındaki tespitleri, ‘çırak’ olarak yaşadığı New York’ta mesleğin içerisine kendisini konumlandırma çabaları ilgiyle okunacak türden.

İtalyanca “en güzeli Türkiye” anlamına gelen “La Turcia piu bella” sözüyle adlandırdığı üçüncü bölümde ülkesine hiçbir zaman için sırtını dönmemiş bir aydının halkından yola çıkarak yaptığı psikanalitik tespitler dikkat çekiyor. Özerklik sorunu, kimlik bunalımı, yetişkin çocuklar, Borderline kişilik gibi kavramlar bir çeşit hasar tespit raporunun içerisine iliştirilmiş gibi “… Elli iki yılını bu toplumun kulislerinde geçirmiş biri olarak, insanımızın zengin bir potansiyele sahip olduğuna kesinlikle inanıyorum. Ülkemizin anlaşmazlığı da muhtemelen bu karşıtlıklar topluluğundan kaynaklanıyor. Her şeyin her türünün aynı potada olmasından kaynaklanan deli enerjisiyle birlikte.”

Kitabın son bölümünde insanlığı manuel bir kıyametin eşiğine sürükleyenlerin ya da sürükleyen sistemin bir Matriks oluşturduğunu dile getiren Geçtan, süreç hakkında da bir psikiyatrist için umutsuz sayılabilecek tespitler yapıyor. Kıyameti göremeden yok olacağımız bir dünya ürettiğimizi, doğanın kendine yapılanları unutmadığı için bunun bedelini bize ödetmeye başladığını ve dahasını da yapacağını söylüyor. Tüketerek üretilen bu yeryüzünün neden kimse için tekin bir yer olamadığı da Rastgele Ben’le ister istemez cevap buluyor. “Doğa insanı, doğanın gücünden hem korkar, hem de ona saygı duyar. Amerika yerlilerinin, bir zamanlar, akşam gün batarken ya ertesi gün güneş tekrar doğmazsa kaygısı yaşadığı söylenir. Ama onlar, çevrelerindeki ağaçları kız kardeşleri olarak gördüğünden, uygar insanın yaşamakta olduğu türde derin yalnızlığı tanımaz. Doğa insanı doğadan korkar, biz ise birbirimizden. Bu, doğadan kopmuş insanın, kendisini en yalnız hissetmemesi gerektiği zamanlarda bile, derinlerini bir türlü terk etmeyen farklı bir yalnızlıktır, devası yoktur. Ebede kadar sürecek bir lanet.”

Rastgele Ben otobiyografik yanıyla Geçtan okurları için farklı bir okuma deneyimi sunuyor. Her defasında konuya direkt giriş yapan Engin Geçtan bu kez kendi yaşamını zemine yerleştiriyor. Kendisini anlatırken hep yaptığı gibi narsizmden olabildiğince kaçıyor. Vedalaşır gibi konuşuyor; fakat bu vedayı gönlü kaldırmayanlara da belirsiz bir gelecekte, kitabın girişindeki Bagdad Cafe’de bir randevu veriyor. Hem de sizi bulunduğunuz yerden alıp, Bagdad Cafe’ye bırakacak devenin neye benzediğini söyleyerek.

Devamını görmek için bkz.

Korkut Akın, "Rastgele Ben", Gelecek Gazetesi, 11 Aralık 2014

Engin Geçtan, öğrenciliğinin ardından, deyim yerindeyse çiçeği burnunda gittiği ABD yıllarını, kazandığı deneyimleri, oradan buraya bakışla aslında o yıllardan günümüze bakıyor. Renklilik oralarda daha bir başka, özellikle siyahi insanlarla. Çünkü anlatılan yıllarda ırkçılık, ayrımcılık o kadar belirgin ve kabul görmüş ki aşabilmek için sıkı çaba gerektiriyor. Birinde, otobüse binen Geçtan, boş bulduğu koltuğa, siyahi birinin yanına oturur. Siyahi kişi kalkar yanından, daha arkada bir koltuğa geçer. Herkes şaşkındır; Geçtan bu ayrımcılıktan, otobüsteki beyazlar ‘nasıl olur da bir beyaz siyahi ile aynı koltuğa oturur’ diye, siyahiler ise ‘ne yapıyor bu beyaz adam’ diye…

Sanat kültür ve gençlik...

Psikiyatri alanını seçer Geçtan, henüz Türkiye’de bulunmaması ve kendisine olağanüstü ilginç gelmesi nedeniyle. Kitapta ayrıntılı ve uzun uzadıya anlatıyor. Her cümlede bireyin ne denli belirleyici olduğunun kavranmasının adım adım gelişmesini, değerlerinin gözle görülür bir şekilde yükselişini okuyorsunuz.

“Çoğu zaman ailenin yanlış üyesi hastaneye yatar” sözü, kulağına daha ilk yıldan küpe olur. Şimdi, bırakalım Geçtan’ın anlattığı yılları, gelelim günümüze… Gerçekten de psikolojik sorunları olmayan kalmadığı gibi aramızda, en çok mağdurlar hasta olanlar değil, hasta edilenler. Sizce yanılıyor olabilir miyim? Siyasi iktidardan öğretmene, anne babadan patrona dek ’hasta’ olmayan var mı sizce de? Onların hastalığını onlara kabul ettiremediğiniz, tedavi ettiremediğiniz sürece siz, daha az etkilenmek, en azından zararı daha azaltmak adına koşturuyorsunuz psikologlara, psikiyatrlara…

Hayatla dalga geçmek...

Engin Geçtan’ın asistanken yaşadığı bir örneği, annesinin arkadaşlarıyla konuşmalarında da duyması bir gerçeği işaret ediyor: Siz dalga geçmediğiniz sürece, hayat sizi avucunun içinde oynatır. Bunu, en son (bilgisayarın başına geçip klavyeye dokunmadan izlediğim son haberlerle bağlantılı olarak) Caferağa Mahallesi İşgal Evi’nin kapısının polis marifetiyle kaynakla kapatılmasına itiraz eden insanların ritmik temposunda duyduk: Reddet, işgal et! Validebağ’da korunun korunması için çadırda hep bir ağızdan söylenen türkülerde duyduk: Yağmur yağar taş üstüne / İnce kalem kaş üstüne…

Aradan geçen 60 yıl

Engin Geçtan, anlatısının başında, (s.31) kaldıkları yurdu/hastaneyi işgal eden ergen kızları ve onlarla kurduğu iletişimi anlatıyor. Benim aklıma hemen Gezi Direnişi geldi. “Yaşadığımız dünyanın yarattığı bezginlik sonucu ütopyaya duyulan bir özlem” (s.78) cümlesiyle bir kez daha değiniyor Gezi’ye. İkisi arasında belki yıllar var, ama gerek konu gerekse konum aynı. Birinde hoşgörü, diğerinde kan, zulüm. Ankara ve İstanbul’da dört ayrı üniversitede öğretim üyeliği yapan, kendi alanıyla ilgili bilimsel kitaplar yazan, roman ve senaryolar kaleme alan, psikoterapist Prof. Dr. Engin Geçtan, toplumsal bir olgu olan ve -başta iktidar olmak üzere- hepimizi etkileyen Gezi Direnişini anlatırken (s.169) ister istemez bağ kuruyorsunuz; zaten kendisi de bu bağı apaçık kuruyor, ilerleyen sayfalarda.

Peki, ne değişmiş bunca yılda? Sokaklar, binalar dışında insan ilişkileri, olaylara bakış, daha da önemlisi kavrayış değişmiş. Birçok ülkede tanıştığı farklı kültürlerden insanların önyargılarını, egemen erk ve/veya aile tarafından koşullandırılmış tavırlarını anlatıyor. Esnek davrandığınız, karşınızdakine değer verdiğiniz ölçüde o önyargıyı yıkmanın kolay olduğunu anlatıyor. Biri, “İlk karşılaştığım Türk’ün yüzüne tükürmeye yemin etmiştim” diyen bir Ermeni. Siz de eğer egemen erkin dilini ve tavrını kullanırsanız kavga çıkmaması için hiçbir sebep yok ortada. Oysa o da, siz de biliyorsunuz ki hiçbir dahliniz olmadığı gibi düşünsel olarak da karşısındasınız o yaşanan kötülüklerin.

Gönüllü etkileşim...

Engin Geçtan, okumanızı önereceğim bu anlatısında doğrudan bir şey söylemiyor; satır aralarından çıkardıklarınızla çözümü bulmanıza yardımcı oluyor. Konu ister doğrudan sizinle ilgili olsun, ister siyasi olsun, isterse çok da kişisel görünen sade suya tirit bir şey olsun… Anlatılanlardan ilmek ilmek örerek kendi çıkarsamanızı sağlıyor ve geleceğe yöneliyorsunuz. Bir filmin içinden sıyrılıp gelen bir sahnenin anlatımı da olabilir size bunları çağrıştıran, teknolojinin sunduğu imkanlar da, silah ve uyuşturucu konuları da… Size aktarmak istediğim ‘anarşi’… Geleneksel değerlerin büyük bir çoğunluğu değişti zaman içerisinde, bilginin güç olduğu vurgulanıyor her yerde her zaman; hayat bunca karmaşık hale gelmemişken yiyeceği, barınağı, giyeceği olanın düşünme gibi bir lüksü yokken, bugün önünü ardını, yanını yöresini düşünmek zorundayız her şeyin, ama her şeyin.

Size sizi, ama size hiç değinmeden/dokunmadan anlatan Engin Geçtan, anlatısını “Her yolcu kendi yolunda gerek. Cümleten iyi yolculuklar!” diye bitiriyor. Katılmamak elde mi? Her sayfada kendinizi bulacaksınız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.