Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-971-9
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İşçinin Varlık Problemi
Sınıf, Erkeklik ve Duygular Üzerine Denemeler
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Fotoğrafı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2014

"Eğer sorun bize dışsal sınıf çelişkilerini ortadan kaldırmak olsaydı, azade olduğumuz bir sistemi yıkacak özneler olsaydık ne de kolay olurdu. Ama lütfen artık biri bana şu sistemi tarif etsin. Sınıf çelişkileri gövdemizin tam orta yerinde atıyor. Tik tak, tik tak. Asla şaşmayan bir saat gibi. Sınıf bizim öyle içimize işlemiş ki, organizmanın dengesi bozulduğu zamanlarda bile homeostatik dengeyi o kuruyor. Mesela o genç çocuklar âşık olduğu ve her şeyin mümkün olabildiğini düşündüğü zamanlarda onları kendine getiriyor. Aşkın billur taneciklerini düşman bakteriler gibi tanımlayarak ölümüne savaşıyor. O yüzden kimse başka yerde aramasın sınıfın kendisini."

İşçinin Varlık Problemi’ni oluşturan denemelerde sınıf, ezilme, mağduriyet ve erkeklik meselesini, duygular, performans, eylem ve örgütlenmeye dair yanlarıyla ele alıyor Demet Dinler. Politik yazılarda, akademik tezlerde, kuramsal kitaplarda görmeye alıştığımız bu konuları farklı bir perspektiften, yazanın öznel deneyimini de içine alan bir yerden, aynı anda hem kuramın hem deneyimin penceresinden ele alıyor.

Mağduriyeti ve madunluğu yenmek için "Önce kendini yok etmelisin!" diyor kitap yalın bir dille. Ama içsel hesaplaşmalar, yoğun emekler, cesaret ve korku dolu yüzleşmelerle kazanılmış, hak edilmiş bir yalınlık bu. "Bu düzen değişmeli" diyeceksek ütopyanın sorunlu yanlarına da kafa yormamız gerektiğini hatırlatan bu denemeler, umudumuzu bir kaybedip bir bulacağımız, ama mutlaka güçlenerek çıkacağımız bir yolculuğa davet ediyor bizi...

İÇİNDEKİLER
Giriş
1 İşçinin Varlık Problemi
2 Sınıf, Beden ve Performans
3 İşçi Sınıf Atlayınca
4 Kolektif Eylem ve Duygular
5 Sendika Koltuğu
6 Pavyon Kapısı
7 Doğulu İşçi Liderine Batılı Akademisyenden Mektup
8 Piyasada, İşyerinde ve Sokakta Sınıfı Kuran Duygular
Epilog
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 11-16.

Sınıf ve duygular diye bir tez, proje ya da araştırma konum hiç olmadı. Son yedi yıl içinde doktoramın saha çalışmasını yürütürken, uluslararası bir sendika konfederasyonu kampanyasında çalışırken, doğrudan aktivist olarak işçi örgütlenmesinde yer alırken, erkek işçilerle, işçi liderleriyle, tüccarlarla, fabrikatörlerle, sendikacılarla yoğun bir mesai harcadım. Bu süreçte kendiliğinden notlar, hikâyeler, portreler birikti. Başlarda genç erkek işçilerin işyeri deneyimleri, gündelik hayattaki algıları, alışkanlıkları, kültürel pratikleri ve eylem biçimleri üzerinden değişen sınıf oluşum süreçlerini anlamaya çalışan bir akademik saha çalışması yürütüyordum. Bu alan daha ziyade işçi sınıfı sosyolojisi, emek süreçleri ve kolektif eylem gibi başlıklar üzerinden ele alınır. Ben de ilk zamanlar bu literatürün içerisinden düşünüyordum. Duygular sosyolojisi diye ayrı bir alan olduğunu çok daha sonra fark edecektim. Gerçi Andrew Sayer’in 2005’te yayımlanır yayımlanmaz okuduğum Sınıfın Ahlaki Önemi başlıklı çalışması sayesinde,[1] duygular ve sınıf ilişkisi üstüne kafa yorma fırsatım olmuştu. Ancak yine de bu konuyu merkeze koyan bir çalışma yapmak aklıma gelmemişti.

Duygular meselesine daha yakından eğilmem zihnimde yavaş yavaş oluşan bir izleğin bazı okumalarla belirgin hale gelmesiyle gerçekleşti. Bunlardan birincisi ilk saha çalışmamdan bir yıl sonra, 2008’de yayımlanan Nurdan Gürbilek’in Mağdurun Dili başlıklı kitabı.[2]Bu kitapta, işçi bedenlerinde ve zihinlerinde kendi gözlemlediğim bazı durumların, ruh hallerinin ve çatışmaların edebiyat aracılığıyla nasıl ifade edildiğini gördüm. Uzun zaman önce okuduğum romanlara bambaşka bir gözle bakmayı öğrendim. Hınç, incinmişlik, ezilmişlik, öfke, gurur yarası, okuduğum çoğu sosyolojik araştırmanın anlatamadığı kadar berrak bir üslup ve derinlikli bir kavrayışla, üstelik edebiyat eleştirisi üzerinden anlatılıyordu Mağdurun Dili’nde. Ondan bir yıl sonra 2009’da, Londra’da popüler bilim kitaplarına çok merak sardığım bir dönemde, Antonio Damasio’nun Spinoza’yı Aramak: Neşe, Üzüntü ve Hisseden Beyin başlıklı çalışmasına rastladım.[3]Damasio, sinirbilim alanında çığır açan çalışmalarla beden ve beyindeki bir dizi aktivite sonucu duyguların oluşma biçimlerini inceliyor, beden/beyin, duygu/akıl ikiliklerini aşan bir yaklaşım geliştiriyordu. Sinirbilim açısından duyguların bedene dair zihinsel haritalar olarak görülmesi daha mikroskopik bir bakışla duygular alanına eğilmeme yol açtı.

Birbiriyle ilintili görünmeyen alanların (sosyoloji, edebiyat eleştirisi ve sinirbilim) bir araya gelme sürecine akademik saha çalışmasında ve işçi örgütlenmesinde yaşadığım olumlu ve olumsuz deneyimler eşlik etti. Etnografik çalışma, araştırma yapılan kişilerle yoğun bir duygusal bağ kurulmasına neden oluyor. İşçi örgütlenmesinde ise bu bağı kurmak örgütlenmenin önkoşulu zaten. O nedenle işçilerin ve örgütleyicilerin duygusal çelişkilerine sadece tanıklık etmedim; bu çelişkilerin yarattığı deneyimlere ortak oldum. Kimi zaman işçi arkadaşlarımın bana yakıştırdığı rolleri —ablalık, terapistlik gibi— farkında olmadan üstlendim, ama bu rollerin duygusal yükünü kaldırmakta zorlandım. Aşırı bağlanma ile uzaklaşma isteği, coşku ile hüzün duyguları arasında gidip geldim. Geceleri uyuyamadığım, sabahları yataktan kalkmak istemediğim zamanlar çok oldu. O nedenle hem kendimin, hem de birlikte çalıştığım kişilerin karmaşık duygusal dünyaları üzerine düşünmenin sağaltıcı bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Sadece bu da değil. Sınıf ilişkileri duygular aracılığıyla deneyimleniyorsa değişim arzusu ve iddiasında olan herkesin duygu alanını ciddiye alması şart. Bundan şüphe duymuyorum.

Akademik çalışmaya sığmayan sorulardan ve notlardan çıktı bu yazılar. Akademik araştırmanın içinde ele aldığım kimi sorun alanlarını deneme formunun verdiği olanaklarla farklı bir biçimde işleme şansı verdiler bana. Sahadan topladığım bazı verileri, kişisel gözlemleri, örgütlenme deneyimlerini kullanarak, her defasında bir problematik ışığında, sınıf ve duygular ilişkisinin farklı yönlerini kavramaya çalıştım. Saha çalışmalarım sırasında bir süre bazı engeller nedeniyle sınırlı veri toplayabildim. Bu durum çalışmamı güçleştirse de topladığım veriye, en fazla sonucu çıkarabilme gayretiyle, çok daha büyük bir dikkatle, yeniden ve yeniden bakma şansı verdi. “Bu durum/söz/davranış bize ne demek istiyor olabilir?” sorusunu kendime ilke edindim. Öte yandan aralıklı olarak sahaya geri dönmek daha önce belli şekillerde yorumladığım veriler hakkındaki fikirlerimin değişmesine de yol açtı. Bu durumun izlerini denemelerde görmek mümkün.

Antropoloji literatürüne aşina olanlar, öykülerin kullanılma biçimlerine sızan etnografik tonu tanıyacaklardır.[4] Burada etnografik yöntem bana sınıf ve duygu temalarının etrafında bir problemi işleme imkânı sağladığı için önemli. Her yazıda yola çıktığım problem birden fazla şekilde formüle edilebilir; ama giriş kısmında şu ifadelerin açıklayıcı olacağını sanıyorum: Entelektüel merak işçi için bir lüks müdür? Sermaye ve aile ilişkilerine tabi kılınan işçinin bedenini özgürleştirebilecek araçlar var mıdır? İşçilikten kapitalistliğe geçiş ne gibi çelişkiler meydana getirir? İşçiler ve liderlerini kolektif eylemin içinde bir arada tutan nedir? Sendikacı koltuğu işçiye ne yapar? İşçi neden pavyona gider? Doğulu işçi lideri ve Batılı akademisyen ayrı dünyaların insanları mı? Son olarak da bütün bu yazılara geri dönüp bakarsak piyasada, işyerinde ve sokaktaki sınıf deneyimlerinin yaşattığı duygu durumları bize ne söylüyor? Bu soruları sorarken gerçek saha verisine dayalı hikâyeler, portreler ve karşılaştırmaların yanı sıra kurmaca karakterlere başvuruyorum.

Her yazı birden fazla duygu durumunu ele alıyor: Korku ve özgüven, horlanma ve gurur, acı ve neşe, utanma ve utandırma, farklı olma isteği ve kabul görme arzusu, ezilmişlik ve küçük görme, çilecilik ve tanınma isteği, sınıf atlama arzusu ve yetersizlik hissi bunlardan bazıları. Yazıların kendi aralarında da konuşmalarını sağlamaya çalıştım. Hepsi bir arada bütüne dair bir resim sunmaktan ziyade, aynı gerçekliğin çoğul yönlerini ortaya çıkartmayı amaçladıkları için. Bir denemede satır arasında geçen bir görüntünün, bir başka denemede mercek altına alınan olgu haline gelmesini istedim. Bu nedenle bir yazıda ortaya çıkan bir potansiyel, bir başkasında bastırılırken; değişik yazılarda aynı işçi farklı yönleriyle karşımıza çıkabiliyor. Bir öyküde imkânı temsil eden bir duygu, vaat olan bir çağrı, bir başkasında sınıra dönüşebiliyor. Kişiler için de geçerli: Pek çok duygu durumu aynı gövdede yer buluyor kendine, ama bazıları daha fazla rengini veriyor karakterlere ve onların yapıp ettiklerine. Pavyona giden işçi, sermayenin topraklarını eken işçi, yazar olan işçi, işçilikten nefret eden işçi. Bunlara işçilik, erkeklik ve insanlık hallerinin çeşitlemeleri olarak bakıyorum, birbirinden ayrıksı kategoriler olarak değil.

Bu kitaptaki denemelerin geçtiği zaman dilimi olan 2007-11 yılları arasında saha ve örgütlenme çalışması yürüttüğüm sektörlerde çalışanların neredeyse tamamına yakını erkek olduğu için yazılarda erkeklerin hikâyesi anlatılıyor. Ancak ayrı bir erkeklik izleği yok bu kitapta. Yazarken, Türkiye’de de daha yeni gelişmeye başlayan bir erkeklik literatürünün farkında olarak, ama ona angaje olmadan ilerledim. Hakkını veremeyeceğim bir erkeklik analizi yapma iddiasında olmadım.[5] Zira bu literatürün içinden konuşmak çok daha rafine soruların sorulmasını gerektiriyor. Benzer nedenlerden sınıf ve duygular temasının toplumsal cinsiyet boyutu da şimdilik bu kitabın sınırları dışında kaldı. Erkek işçilerin kadınlarla ilgili kendi duyguları, direnişteki işçilerin eşleri ve aileleriyle ilgili yaptığım görüşme ve gözlemler ve bir kadın araştırmacı/örgütleyici olarak benim yaşadığım deneyimler var sadece yazılarda. Kadın işçilerle olan daha yakın zamanlı deneyimlerimin ayrı bir çalışmanın konusu olacağını umuyorum.

Son olarak denemelerin kuramı kullanış biçimiyle ilgili bir not düşmek istiyorum. Belirli bir kuramsal yaklaşım üzerinden işçi sınıfını inceleyen metinler değil bunlar. Niyetim bir sınıf ve duygular kuramı geliştirmek de değil. Zaten böyle bir çabanın sonuç verici olduğunu düşünmüyorum. Kuramın rolü şu: Bir problemin belirginleşmesini, gölgede kalan bir yanına ışık tutulmasını, birbirinden bağımsız görünen olguları bir bütünün parçası olarak yeniden düşünmemi, bir düğümü fark etmemi, bir başkasını çözmemi sağladığı ölçüde tarihçiler, siyaset felsefecileri, sosyal kuramcılar, evrimci biyologlarla konuşuyor yazılar. Rancière, Arendt, Bahtin, Geertz, Marx, Hobsbawm, Damasio, Sayer, Thompson, Gould, Dawkins ve başkaları bu kitabın farklı noktalarında —bazen bir dipnotta, bazen bir argümanın tam kalbinde— karşımıza bu nedenle çıkacaklar.

İşçiler arasında örgütlenme çalışması yapmaya ilk başlayışım on bir yıl önce eğitim işkolundaki bir sendikanın üniversiteler şubesinde deneyimsiz bir işyeri temsilcisi olduğum günlere dayanıyor. Bu serüven, etnografik araştırmamdaki işçilerin örgütlenme çabalarının parçası olmamla devam etti. Son dört yılda ise farklı sektörlerden işçilerin örgütlenme çalışmalarının bire bir içinde oldum. Bu süreçte işçilik halinin bir yandan gölgeli, çelişkili ve yabancılaştırıcı, diğer yandan umut dolu, şenlikli ve yaratıcı imkânlara açık yanlarıyla yüzleştim. Tabii kendi güçlü ve zayıf yanlarımla da. Kendime dair çelişkilerin bir kısmını “Doğulu İşçi Liderine Batılı Akademisyenden Mektup”ta anlatabildiğimi umuyorum. Bu süreçte işçi arkadaşlarımın duygularına sonsuz bir saygı beslediğim kadar gerektiğinde onlarla tartışmayı, haksız olduklarını düşündüğümde bunu ifade etmeyi öğrendim. Karşılıklı birbirini tanıma, sevme ve birbirinden öğrenme sürecinden çıkan en güçlü vaat ise toplumsal gerçekliğe olduğu kadar kendimize ve yaptıklarımıza eleştirel bakabilme yetisini geliştirmek oldu. Bu hiç kolay olmadı. Birçok kişiyle ayrı düşerek duygusal bedeller ödedik ve ödettik. Sınırlarımızın farkına varmak, içimizdeki şüpheler ve yetersizlikler kadar dayanıklılığı ve potansiyeli anlayabilmek bizi güçlendirdi. Değiştirmeyi hedeflediğimiz gerçekliğin bizatihi parçası olduğumuzu kavramak bizi kapana kıstırmadı. Tersine, radikal değişim talebinin özgürleştirici kalp atışı tam da buradaydı zaten. Kim demiş kuramsal düşüncenin, kendi içinden çıkıp geri döndüğü pratiğe etki edemeyeceğini?

Notlar


[1] Andrew Sayer, Moral Significance of Class, Cambridge: Cambridge University Press, 2005.Metne dön.
[2] Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, İstanbul: Metis, 2008.Metne dön.
[3] Antonio Damasio, Looking for Spinoza, Joy, Sorrow and the Feeling Brain, New York: Harvest, Harcourt Inc. 2003.Metne dön.
[4] İşçinin Varlık Problemi ile Doğulu İşçi Liderine Batılı Akademisyenden Mektup yazılarında ismi geçen ve bunun için kendisinden izin alınan Ali Mendillioğlu dışındaki bütün kişilerin isimleri ya değiştirilmiş ya da kullanılmamıştır. Metne dön.
[5] Bu alanda Türkiye’de yayımlanan ve benim de çok zihin açıcı bulduğum ilk çalışmalardan biri şuydu: Kurtuluş Cengiz, Uğraş Ulaş Tol ve Önder Küçükural, “Hegemonik Erkekliğin Peşinden”, Toplum ve Bilim, 101, 2004, s. 50-70. Bu yazının bulunduğu Toplum ve Bilim’in 101. sayısında erkeklikle ilgili diğer yazıların yanı sıra yakın dönemde erkekliğin farklı boyutlarıyla ilgili bir dizi çalışma bu alanda bir literatür oluşturmaya başladı: Pınar Selek, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, İstanbul: İletişim, 2008; Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar. Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler, İstanbul: Metis, 2010; Nurseli Yeşim Sümbüloğlu (haz.), Erkek Millet, Asker Millet: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkeklik(ler), İstanbul: İletişim, 2013; H. Bahadır Türk, Hayali Kahramanlar, Hakiki Erkekler, Çizgiroman ve Fotoromanda Erkeklik Temsili Üstüne Düşünceler, İstanbul: İletişim, 2013.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Haluk Kalafat, "Taksi pavyonun kapısında durur ve bir işçi iner", Radikal Kitap, 5 Aralık 2014

En son söyleyeceğimi başlarken söyleyeyim: Demet Dinler, İşçinin Varlık Problemi’ni bir akademisyenin titizliği ve bir öykücünün duyarlılığıyla yazmış.

En son edilecek lafı baştan söylemeyi ilk duyduğumda bana pek bir havalı gelmişti. İlk kez üniversite eğitimimin bilmem kaçıncı yılında duymuştum. Uygarlık tarihi hocam Ümit Hassan, daha sınıfa girer girmez tüm dönem boyu anlatacağı dersin sonunda ne anlatmış olacağını söylemek için kullanmış ve afili bir cümle kurmuştu. Şimdi o cümleyi hatırlamıyorum ama belki Demet Dinler hatırlar; çünkü ben mezun olduktan kısa bir süre sonra ODTÜ Siyaset Bilimi’nde aynı sıralarda o da oturmuş. Hatta sonrasında bölümde asistan olmuş ve oradan Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu Kalkınma Çalışmaları Bölümü’ne geçmiş.

İşçinin Varlık Problemi adlı kitap sekiz makaleden oluşuyor. Aslında bu yazılara deneme demek daha doğru olur; zaten kendisi de denemeyi tercih etmiş. Ben bir adım daha atıp öykülü denemeler diyeceğim.

Erkeklerin dünyası

2007-2011 arasında işçiler arasında saha ve örgütlenme çalışması yaptığı dönemde karşılaştığı, iletişime geçtiği insanların öyküleri ve o öykülerden yaptığı analizleri derlemiş. Alanındaki sektörlerde çalışanların neredeyse tamamı erkek olduğu için aslında bunlar erkeklerin öyküleri. Zaten kitabın alt başlığı da Sınıf, Erkeklik ve Duygular Üzerine Denemeler. Ancak Demet Dinler hemen notunu düşüyor: “Ayrı bir erkeklik izleği yok bu kitapta. Yazarken, Türkiye’de de daha yeni gelişmeye başlayan bir erkeklik literatürünün farkında olarak, ama ona angaje olmadan ilerledim.” Burada bir de haber var, daha yakın dönemlerdeki alan araştırmalarında edindiği kadın işçilerle ilgili deneyimleri için ayrıca çalışıyor.

Her denemenin yanıtını aradığı temel bir sorusu var. İşçi sınıfını bir bütün olarak analiz eden, kuramsal bir yaklaşımla değerlendiren metinler değil bunlar. Bu ne demek? Bu soruyu en net yanıtlayacak iki metin var bence kitapta; ilki kesinlikle “Pavyon Kapısı”, ikincisi ise “Doğulu İşçi Liderine Batılı Akademisyenden Mektup”.

Pavyon kültürü, Ankara’nın kent içi çöküntü bölgesinde alan araştırması yaparken kaçınabileceğiniz bir şey değil. Etnografik çalışma sırasında duygu durumlarının net biçimde açığa vurulduğu alanlardan biri olan pavyona bakmadan edemezdi Demet Dinler: “Bu konuda soru sormamama, kadın bir araştırmacıya kolaylıkla anlatılacak bir konu olmamasına rağmen karşıma çıkıyordu pavyon hikâyeleri. (…) hep bir başkasının hikâyesi olan pavyon.”

Evet, “hep başkasının” hikâyesidir. Bazen de “hoşlanılmayan kişinin ardından anlatılan dedikodunun nesnesi”. Demet Dinler şöyle ya da böyle bu öykülerle karşılamış. Bu deneyimden sağlam bir deneme çıkmış. Misal Serdar’ı anlatıyor: “… en sevdiği şey parası olunca taksiye binip gezmek. Bir yerden diğerine gitmek için değil. Gidecek bir yeri yok zaten. Taksinin arkasına oturarak kendisine sadece saklanacak depo köşeleri, karanlıkta bira içilecek parklar vermiş bu kente hâkim olabiliyor. Bazen de o taksi bir pavyonun önünde duruyor. Serdar, terk edilmiş fabrikalardan çaldığı elektrik kablolarının parasını bir gecede pavyon masasına bırakıveriyor. Kurtuluş Parkı’nın karanlığında kendisine yüz vermeyen konsomatrisler birden onu sevgilim diye çağırmaya başlıyor.”

Pavyon kapısından girenler

“Pavyon Kapısı” kilit bir metin oldu benim açımdan. Günlerce çalışıp kazanılan parayı bir gecede pavyonda bırakmak nasıl açıklanabilir? Öyle ya tıpkı Demet Dinler’in belirttiği üzere pavyonda güzel yemek yoktur, estetiği tartışılır, canlı müzik hemen hepsinde fenadır, çok pahalıdır, sarhoş olabilecek kadar içebilmeniz için gerçekten zengin olmanız gerekir...

Peki, öyleyse pavyonun çekiciliği nedir? Üstelik bu soruyu yazarın da belirttiği gibi pavyonun her sosyal katmandan müşterisi için de sorabiliriz. Demet Dinler sıralıyor onları: “işte bakın, o kapıdan başkaları da giriyor: Sonradan zengin olmuş eski bir hurda toplayıcısı, bir sendika yöneticisi, yurtdışından gelmiş işadamı, belgesel çekmek isteyen fotoğrafçı, yüksek lisans tezi arayan öğrenci ve diğerleri…” Ama haftalarca çalışıp aldığı yevmiyeyi bir gecede har vurup harman savuran işçi sözkonusu olduğunda bu soruya verebileceğim her yanıt meğer çok sığ imiş; bu metni okuyunca anladım...

Doğu ile batı

Gelelim “Doğulu İşçi Liderine” Demet Dinler’in yazdığı mektubuna. Bu metin aslında tek başına bir önsöz olabilirmiş. Bu denemeyi okurken aklımın bir köşesinde hep Joseph Needham’ın yıllar önce okuduğum Doğunun Bilgisi Batının Bilimi* adlı kitabı vardı.

Demet Dinler, 2007’de internette bir söyleşi okur. Mektubu yazdığı işçi lideri ve iki atık kağıt işçisiyle yapılmıştır söyleşi: “... okuduğumda çarpıldım. Bildik işçi örgütlenmelerinin sözcük haznesini ve dilini kullanmayan bu kişilerle tanışmak istedim.” Böyle başlıyor. Aslında bu kitaptaki tüm öykülere nasıl ulaştığının anlatıldığı bölüm bu. Yepyeni bir dünyaya giriş, tanıma, tanıtma, öğrenme, öğretme, izleme, izlenme, etkileme ve etkilenme süreci anlatılıyor. Ortada devasa bir çelişki var, bu açık ağızlı makas nasıl kapanıyor onu izliyoruz mektup boyunca. Bir yerde “doğulu işçi lideri” şöyle diyor: “Sen açıklarsın, ben hissederim”, “Sen aklınla hareket edersin, ben sezgilerimle.” Net bir biçimde farkı koyuyor, neredeyse Needham’ınki kadar bilgelikle.

Açıksözlülükle yazılmış bir metin bu, on dört – on beş sayfada büyük bir dönüşümü-değişimi anlatıveriyor. Bir yerinde şöyle diyor akademisyen örneğin: “Bak, nasıl da basit ifade ettim şimdi, genelde yaptığım gibi karmaşıklaştırmadan: Bu düzen değişmeli.”

*Türkçedeki baskı TMMOB tarafından 1983’te yapılmıştı ve bildiğim kadarıyla Needham’ın bir klasik sayılan 1954 basımı Science and Civilization in China’nın bir bölümünden oluşuyor.)

Devamını görmek için bkz.

Mecit Ünal, "Entelektüel mesafenin yıkılması...", Aydınlık Kitap Eki, 12 Aralık Cuma

İşçi semtlerinde sabah erken olur. Çocukluğumun geçtiği gecekondu mahallesinde de sabah erken olurdu. Şehrin iki en önemli merkezine kalkan otobüslerin, minibüslerin geçtiği cadde ve sokaklar daha gün aydınlanmadan büyük-küçük, kadın-erkek işçilerle dolar taşar, şehrin dışını içine taşıyıp dururdu. Orhan Kemal’in konusu İstanbul’da geçen romanlarında okuduğumuz sahneler gerçekleşirdi bu duraklarda, otobüslerde. Çoğu fabrikalarda, büyük atölyelerde, konfeksiyonda, inşaatlarda, temizlik işlerinde çalışırdı bu işçilerin. İçlerinde okulu bırakıp erken yaşta çalışmaya başlayan arkadaşlarımın da bulunduğu bir de çocuk işçiler vardı ki, benim de yaz tatillerinde katıldığım uykusuna doyamadan yollara düşen bu ordu daha çok küçük atölyelerde, tamirhanelerde ter dökerdi. O çocuk işlerin çoğu sonraları büyüyüp büyük fabrikalara yazıldılar. Kimi Almanya’ya gitti, oradaki işçi ordusuna katıldı. O mahalle bugün Anadolu’da ortalama bir şehir büyüklüğündeki nüfusuyla İstanbul’un tam ortasında kaldı ve arazisi öyle değerlendi ki, büyük şehir belediyesi bu değerli araziyi kentsel dönüşüm alanı ilan etti. Orhan Kemal’in evini geçindirmek için gecesini gündüzüne katarak yazdığı o romanlar da bugün üst üste yeni baskılar yapıyor, TV dizilerine konu ediliyor. Ancak, biz edebiyatla uğraşanlar unuttuk ne yazık ki işçileri. Birkaç fedakâr öykücü dışında –ki bunu daha önce de yazmıştım- işçilerle uğraşan, edebiyatın bu alanında eser veren kimse yok. Öykücü ve romancının çoğunluğu fantazyadan başka bir şey yazmıyor. Ne kişileri sahih, ne konusu gerçek roman ve öyküler bunlar! Kitapçı vitrinlerini piyasa araştırmasının sonuçlarına göre yazılan proje-romanlar dolduruyor. Şairler ise –yine pek azı dışında- hep zaten kendi kendileriyle meşgul.

Lezzetli Bir Edebi Tat

Ne var ki, edebiyatın el çektiği bu alanda çalışan araştırmacılar hiç de az değil ve gerçekten de hakkını vererek yapıyorlar bu işi. İşçinin Varlık Problemi, işte o araştırmacılardan birinin, Demet Ş. Dinler’in çalışması. Dinler, kâğıtlara kitaplara gömülerek yapmamış bu çalışmayı. Kendi doktorası çalışmasını yürütürken, uluslararası bir sendika konfederasyonunun kampanyasında çalışırken, doğrudan işçi örgütlenmesi yaparken, işçilerle ve onların liderleriyle ve sendikacılarla, tüccar ve fabrika sahipleriyle geçirdiği uzun zamanların sonucunda, akademik çalışmalarının dışında tek tek denemeler olarak ortaya çıkmış bu. Tartışmış onlarla. Etkilenmiş onlardan, ama etkilemiş de. Özellikle de işçiler ve liderleri söz konusu burada ki, bir akademisyenin bu sanını bir yana bırakarak yaklaşması nadirdir. Bizzat o alana giderek, o alanda çalışanların arasına girerek, onlarla yaşayarak, onları anlamaya çalışarak ve anlayarak yazması, İşçinin Varlık Problemi başlığı altındaki denemelerine lezzetli bir edebi tat da veriyor öte yandan.

Kadir bilirlikle kaleme alınmış bir teşekkür yazısından sonra kitabın oluşum sürecini de her bakımdan özetleyen bir giriş yazısıyla başlıyor bu edebi tat. Her cümlesi üzerinde özenle durulmuş, her sözcük özenle seçilmiş bir anlatı ve öyküleme düşünün...

Burjuvaziye En Büyük Tehdit

Dinler’in denemeleri tüm duygu ve düşünceleriyle erkek işçileri ele alıyor. Onların aile içindeki konumları, kendi aralarındaki ilişkiler, içinde yaşadıklara hayata karşı tutumları denemelerin belli başlı temaları. Dinler, -ilginç,- ele aldığı işçilerin neden pavyona gittikleri üzerinde de durmuş, gözlemledikleri üzerine kafa yormuş ve bunun “işçinin varlık problemi”yle olan bağlarını erkeklik durumu üzerinden ele alıp ortaya koymuş. Denemelerin “işçinin varlık sorunu” açısından üzerinde şekillendiği başlıca kesim, herkesin aklına en son gelecek olan geri dönüşüm/atık işçileri. Yani ekmeğini çöpten kazananlar! Dinler saha araştırması sırasında kargo işçileri arasında da çalışmış, onların direnişlerini yakından gözlemlemiş, grev veya direnişteki bir işçinin ailesi, yakınları ve mahallesindeki itibarının direnişin başarısı ve başarısızlığı durumun bağlı olarak nasıl sarsıldığı ya da düzeldiğine bizzat tanık olmuş, kitapta bu direnişin gözlemlerini de anlatan bir deneme bulunuyor, ancak asıl itibar kaybı veya kazanımı, ailesinin geçimini işte bu Atıktan sağlayanlar açısından kritik/endişe verici önemde.

Yazarın gözlemleri, geri dönüşüm işçilerinin kendi varlık sorunlarına nasıl baktıklarına ilişkin çok önemli veriler sağlıyor. Katığını atıktan çıkaran bu işçilerin bir de dergileri var: “Katık”. Bu işçiler “Katık”ta bu ve başka sorunlarını ele alıyorlar ve biz bu işçilerin yazılarından şunu anlıyoruz: “İşçilere sömürüldüklerinin söylenmesine gerek yok, bunu zaten bilirler. İşçiler için yeni olan sömürü dışında bir kadere sahip olabilecekleri fikridir” (27).

Öte yandan, işçilerin en alt tabakasını oluşturan, bir fabrika işçisine göre hatta işçi bile sayılmayan geri dönüşüm işçileri gerçekleştirdikleri bu yayın faaliyetiyle aslında şu en basit gerçeği de tekrar gösteriyorlar: “Burjuvaziye karşı en büyük tehdit işçiyle arasındaki entelektüel mesafenin yıkılması”dır (119).

Bu cümleden başlıyor aslında, kitabın dışına çıkarak söylemem gerekirse, “işçinin varlık problemi”. Edebiyatımızın, hadi biraz daha ileri giderek söylemek gerekirse, solun unuttuğu da işte budur asıl.

İktidarın Kendisini Örgütlemesi

Dinler, bize bunun gibi daha birçok gerçeği hatırlatırken edebiyat açısından verimli portreler de çiziyor. İşçi, örgütleyici, tüccar, esnaf vb. portrelerin tümü de her biri bir roman ya da öyküye kahraman olabilecek denli gerçek kişiler. Yazarın gözlem gücünün sonucu bu portreler ve yazarın gözlem gücü ve bunu yazıya döküşü hayranlık verici. Özellikle “Sendika Koltuğu” başlığı altındaki bölüm, değme öykücü ve romancıya taş çıkartır cinsten. Bu bölümde anlatılan Mahmut Başkan ve çevresindeki sendika yöneticilerinin portresinden Yıldırım Koç’un yazmakla bitiremediği sendikalarımızın içinde bulunduğu durumu çok daha net biçimde görebiliyoruz. Her alanda var olan o alana özgü iktidarın kendisini yukardan aşağıya her gün, her defasında kendi kendisini nasıl yeniden örgütlediğini de yazar bize yine Mahmut Başkan’la –bir kere daha- gösteriyor: “Her şeyin aynı kalması için her şeyin değişmesi” gerekir (75).

Kitabın bütününden ve “Doğulu İşçi Liderine Batılı Akademisyen’den Mektup” bölümünden, Demet Ş. Dinler’in işçiler ve onların sorunları üzerine bir akademisyenden bir aydından çok daha ilerde ve ötede bir tutumla, sınıfın bir mensubu gibi düşünüp davrandığını da görüyoruz ki, bu da, yaşamlarını işgüçlerini satarak yaşayanların davası için bir olanak.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.