Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-975-7
13x19.5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 17,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ruhun Kuytusunda
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım : Kasım 2014

Doğu Avrupa'da ücra bir dağ tepesinde yıllar yılı amcalarının yaptığı işi devralıp Yahudi şehitliğinin bekçiliğini üstlenen biri kız biri erkek iki kardeşin, Amalia ve Gad'ın hikâyesini anlatıyor Ruhun Kuytusunda. Sonu gelmeyen kar fırtınalarıyla geçen uzun kış mevsimleri onları aşağıdaki dünyadan, ait oldukları toplumdan ve geleneklerinden koparır; bu kopma iki kardeşin başlangıçta sağlam olan iradelerini ve inançlarını zayıflatır. Yalnızlık ve birbirlerine duydukları sevginin ağabey-kardeş sevgisini aşarak arzuya dönüşmesi, onları utanç, pişmanlık ve korkuyla örülü bir yola sürükler. Aşağıdaki dünyayı kasıp kavuran salgın ve felaketlerden uzak bir sığınak olan evleri zamanla Gad ve Amalia'nın kendi vicdanlarıyla boğuştukları bir hapishaneye dönüşür.

Karakterlerin iç dünyasının ve hapsoldukları çıkmazın geçmişe ait fragmanlar ve şimdiki zamandan sahnelerle parça parça, bir yapboz gibi örüldüğü bu roman, insan ruhundaki derin ikilemleri yalın ve etkileyici bir dille ortaya koyuyor.

OKUMA PARÇASI

Birinci bölümden, s. 7-10

Akşam vaktiydi. Amaila cam kenarında oturuyordu. Ufuk bu kadar kızarmayalı aylar olmuştu; ateş ırmakları, ateşin her tonu vadinin karanlık ağzına akıyordu koyu koyu. Harika bir manzaraydı ve Amalia, ateşten levhalar kararıp da hiçlikte kaybolana kadar pencereden bir yere kıpırdamadı.

Sonra bir sessizlik çöktü; tek bir ses bile gelmiyordu evden. Amalia bu görüntüyü kendi içinde saklamak istiyormuş gibi yüzünü ellerine gömdü. Gün sönene, karanlık evi ve avluyu sarmalayana kadar böyle oturacaktı sanki. Ama bu sadece bir anlık bir şeydi; vücudu büzüldü, büzüldü, sonra aniden, beklenmedik bir şekilde gözyaşlarına boğuldu, içinden kopan derin hıçkırıklarla sarsılıyordu.

“Ne oldu?” diye seslendi ağabeyi.

Onun sesini duyunca vücudu daha da büzüldü ve yere çöktü.

“Neyin var?” Ağabeyi üzerine eğilmişti.

“Korkuyorum.”

“Neden?”

“Bilmem.”

“Korkacak bir şey yok.”

“Korkuyorum.”

“Kendini topla.”

Başını kaldırıp gözlerini açtı ve “Bastıramıyorum,” dedi.

“Neyi?”

“Korkuyu.”

“Korkma.”

“Artık ağlamayacağım, tamam,” dedi ve sesini kesti. Ağlaması yatıştı, oturdu. Ağabeyi vücudundaki titremeyi ve nefeslerini hissedebiliyordu. Geçen sonbaharda da yine bu sıralarda korkuları, kaygıları yenmenin şart olduğundan, yaklaşmakta olan kara ve ayaza karşı insanın kuvvet toplaması gerektiğinden bahsetmişti.

“Özür dilerim,” dedi kardeşi sözünü bölerek.

“Neden korktuğunu anlamıyorum.”

“Evden.”

“Bütün evler aynıdır.”

“Burası başka.”

“Sana öyle geliyor.”

Ayağa kalkıp lambayı yaktı. Işık kardeşinin perişan yüzünü aydınlattı. Daha yeni fark ediyordu: Çocukluktan beri bakmaktan hoşlandığı, sağ kaşının üzerindeki ince leke biraz sararmış gibiydi.

“Bu kış soğuk olacak mı?” diye sordu, biraz kendini toparlayarak.

“Olur herhalde ama endişelenecek bir şey yok. Odunluk odun dolu, hem gerekirse öteki sobayı da yakarız. İçerisi Türk hamamı gibi sıcak olur.” Bu son kelimeleri duyunca kardeşinin yüzü bir gülüşle aydınlandı ve eski güzel çizgilerinin bir kısmı geri döndü.

“Çok korkaksın,” diye şefkatle azarladı onu.

“Biliyorum ama ne yapabilirim?”

Ağabey ayağa kalktı ve bir şey söylemeden dışarı çıktı. Karanlık beklediğinden daha fazlaydı. Ufuk, koyu, kara lekelerle kaplanmıştı. El yordamıyla odunluğa girip lambayı yaktı. Her akşam yaptığı işti bu ama belki Amalia ağladığı için her şey ona dar ve tehditkâr görünüyordu şimdi. Hava kararmış olmasaydı aşağıya centillerin tavernasına inip birkaç içki yuvarlayabilirdi. İnsan teri ve hayvan gübresine karışan votka kokusu onu rahatlatır, bambaşka bir adam olarak geri dönerdi. Amalia oraya gitmesinden hoşlanmadığı için bu işi gizlice yapardı. Bazen yolda centil bir kadınla karşılaşır, onunla bir-iki saat geçirirdi. Dağlardaki centil kadınlar iffetli pozu kesmezdi. Karşılarına bir erkek çıktı mı onunla yatarlardı. Geriye döndüğünde Amalia yüzündeki ifadeden, giysilerinin kokusundan erzak almaya değil tavernaya gittiğini anlardı. Tabii çok sinirlenirdi ve ona alttan alta işkence ederdi.

Kış hızlı adımlarla yaklaştığı için artık o keyiflerden de mahrum kalacaktı. Alçak bulutlar pencerelerin üzerine oyalanacak, kepenk gibi üzerlerine kapanacaktı.

Daha bir ay öncesine kadar ortalık insan kaynıyordu, çok kalabalık olmasalar da göz önündeydiler. İsimlerini, boylarını, yürüyüşlerini biliyordu. Üç-dört günden fazla kalmazlardı. Yine de geriye varlıklarından bir şey kalırdı. Ancak kışın uzun ve gergin günleri onları hafızadan ağır ağır silerdi. Burada sonbahar uzun ve amansızdı. İnsanların evlerinden çıkmasına izin vermezdi, hem evleri de emniyetli değildi. Rüzgâr evleri yıkmaya çalışırdı.

İki yıl önce sonbahar yumuşak geçmişti ve anılar sıcak evin içine yayılmış, evi görüntüler ve gölgelerle doldurmuştu. Amalia çocukluğunun unutulmuş ayrıntılarını hatırlamıştı. Nedense babasına takılmıştı hafızası; yaşadığı zamanlarda varlığı evde hissedilmeyen, ölümü de büyük bir etki yaratmayan o uzun ince adama. Bu dünyada davetsiz bir misafirdi sanki. O kış, babasının öldüğünü birilerinden daha yeni duymuş gibi onun için ağlayıp durmuştu.

Bundan böyle etrafta kimselerin olmayacağı, bu ıssız yerde sadece Amalia’yla ikisinin hapis olacağı düşüncesi bir an göğsünü sıkıştırıp nefesini kesti. Eve dönmek gelmiyordu içinden. Gökyüzünü yakan günbatımını ve Amalia’nın karışık yüzünü bütün netliğiyle hatırlıyordu. Ruhuna korku gibi bir şey sızdı. Her şey yanılsamadır; ihtiyar adamın sesini hatırlıyordu. Günlerce kalmıştı burada, asil yüzlü uzun bir adam, ayakkabılarından şapkasına kadar boylu boyunca umutsuzluk kokan bir adam. Bunca yıllık hizmetinde burada çok yüzler görmüştü, hüzünlü yüzler, sıkıntılı yüzler, ama bu ihtiyar adamınki gibi bir umutsuzluğa hiç rastlamamıştı. Bir-iki kere ona yaklaşmaya çalışmıştı ama adam her türlü yakınlığı itiyordu ve herkesin aşağı indiği gün o da inmişti.

Eve döndüğünde Amalia, ruhen ve bedenen kendini tümüyle patatesleri kilere taşımaya vermişti. Kolları çuvalları bir yük hayvanının sebatlı çalışkanlığıyla kavrıyordu.

“Neden beni beklemedin?”

“Çuvallar ağır değil,” dedi hemen.

“Karanlıkta merdivenlerden yuvarlanmayasın.”

“Dikkat ediyorum,” dedi ve yoluna devam etti.

Gad nedense bu sefer ona yardım etmedi, zaten çuvalları hiç zorlanmadan taşıyordu. Son olarak bir kasa elmayı iki eliyle kaldırıp onu da aşağıya taşıdı. Evi küf kokusu doldurmuştu.

Kilerin kapısını kapatmalısın diyecekti Amalia’ya ama demedi.

Çuvallarla kasaları aşağı indirmeyi bitirdikten sonra alnındaki teri sildi ve “Dört çuval patates var. Bence bize yeter,” dedi. Terle kaplı yuvarlak yüzü toprağı işleyen birinin hayretiyle doluydu.

“Ağaçlarda biraz daha elma kaldı,” dedi Gad.

Amalia cevap vermedi. Oturdu.

Soba gürlüyor, kış sıcağı yayıyordu. Bir-iki dakika önce Gad’a musallat olan açlık biraz yatışmıştı. Bir bitkinlik vardı üzerinde.

“Birer kahve içsek ya,” dedi yine de.

“Ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi Amalia ellerini kımıldatmadan.

Uzun süre öyle oturdular. Amalia sobanın yanındaki kanepede, Gad karşısındaki dar sedirde. Sobadaki odun kuruydu ve hoş bir sıcaklık veriyordu. Gün boyu işler ve korkular ayaklarının dibine düşmüştü. Endişelenemeyecek ya da korkamayacak kadar yorgundular. Sessizce kendilerini bırakıp uykuya daldılar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nazan Maksudyan, "İki kişilik toplumlarda önemli sorunlar", Sabitfikir, 19 Ocak 2015

Çekirdek ailenin kural olduğu modern toplumsal yapılar içinde bir yaşam biçimi olarak yalnızlık, çokça sorun edilmiştir. Aile evinde kapınızı kilitlemeniz arıza yaratır, kendi evinize çıksanız çok kısa zamanda ya bir kedi, ya bir sevgili eve çörekleniverir. Etrafın, “Evlenin artık,” ısrarları dayanılmaz hale gelince, “Oh çok şükür,” bir yuva daha kurulur! Şöyle, azıcık etrafımıza bakalım, kendi evine çıkan ve olası davetsiz misafirlere direnip bir hanenin tek maliki olarak hayatına devam edebilen örnek o kadar az ki! Aylak Adam hayalimiz hem baki, hem ütopya...

İnsan varoluşuna dair anlayışımız, halk arasındaki basmakalıp tabirle, “Yalnızlık Allah'a mahsus” fikrinden çok da uzak değil. Yaşadığımız şehir, mahallemiz, apartmanımız, telefon rehberimiz hıncahınç insan doluyken bile, şahsi meskenimizde yalnız kalma arzumuz makul karşılanmaz. Toplumla tüm bağını koparmak raddesine ulaşan tecrit durumunun, anlaşılır sebeplerle bir çeşit meczupluk olarak görülmesi şaşırtıcı değildir. İnziva diye bir kavram vardır kelime dağarcığımızda, ama münzevilere pek itibar etmeyiz.

Ruhun Kuytusunda, akıl almaz bir tecrit ortamının sınadığı bir kadın ve bir erkek hakkında. Batı Ukrayna’da bir yerlerde, kasvetli bir dağın tepesinde, atalarının nesiller öncesinde verdikleri sözü tutmak için Şehitler Mezarlığı’na bekçilik etmek durumunda kalan Gad ile Amalia’nın hikayesi. İkisine de kolayca ısınıyor insan. Gad, ismiyle ilk anda Yerdeniz’in asi delikanlısı ve meşhur büyücüsü Ged’i hatırlatıveriyor ve temelsiz sempatimizi kazanıyor. Amalia’nın annesini utandıran ve sinirlendiren bilmiş kız çocuğu, edebi kitabi konuşmaları da sanki Salinger’ın Esme’si; sevmemek mümkün değil. Roman aynı zamanda da hayatları felaketlerle, salgınlarla, katliamlarla örülmüş bir halkın hikayesini anlatıyor. Bizim iki kardeş cemaat, gelenek, aile, toplum olmaksızın ayakta kalmakta, birey olmakta, iki kişilik toplumlarını yürütmekte zorlanıyorlar. Appelfeld’in romanı, toplumu (ama aynı zamanda da toplumsal hafızayı) terk etmenin bedeli hakkında bir yandan sade, öte yandan gizemli bir masal.

İşlerini görev aşkıyla yapmaya çabalamalarına rağmen, kuş uçmaz kervan geçmez, kar fırtınalarının hüküm sürdüğü dağ başında, buz gibi sonbahar ve kış boyunca, cemaatten tamamıyla kopuk bir tecrit hayatı yaşamak iki kardeşi de dini ve ahlaki kuralların ve geleneklerin uzağına savurur. Gad çok istese ve bunu dert edinse de dua edememeye başlar. Amalia’nın sesi soluğu kesilir, gitgide konuşmayı enikonu bırakır. Sık sık ufak tefek şeyler yüzünden kavga ederler. Birbirlerine yeri geldiğinde, “Dinimiz böyle buyurur,” ya da “Köyümüzde böyle yapılırdı,” diye nutuk atsalar da ikisinin de şimdiye kadar doğru bildiklerine dair ciddi kuşkuları vardır. Yeni doğruları kabullenmekte zorlandıkları ölçüde anlamsız korkulara kapılırlar, kabuslar görürler, büyük bir huzursuzluk duygusu içinde yaşarlar. Her geçen gün daha fazla içki içip, daha az çalışıp, daha az ibadet ederler.

Kuralları hiçe saymanın ya da tabu devirmenin en son raddesi kışın en dayanılmaz gecelerinden birinde cinsellik olarak tezahür eder. Suçluluk hissetseler de, adamakıllı sarhoş olup yatağa girdikleri anlar, hayatlarındaki yegane mutluluğa dönüşür. Amalia’yı uykucu yapan depresyon buharlaşıverir, genç kadın çalışkan bir arı gibi erkenden kalkıp evin işlerine koşar. Tam tersine mezarlar zarar görecek endişesiyle gözüne uyku girmeyen Gad, mışıl mışıl uyumaya başlar. İlginç olan, okuyucu da birkaç sayfa için de olsa, romanın boğucu atmosferinden uzaklaşıp rahat bir nefes alır. Sanki herkesin beklediği şey nihayet olmuştur!

Issız ada kanunu

Romanın sırtımıza yüklediği büyük soru katiyen mazur görmediğimiz, genelgeçer değerler sistemimizde kolaylıkla sapkınlık diye kategorize ettiğimiz bir davranışı gerek failler, gerek gözlemciler olarak nasıl ve neden normalleştiriyoruz? İki olası açıklamadan hangisine yaklaştığımız önemli. İnsanın bedensel dürtüleri çok güçlü olduğu için, belli şartlar altında aynı yamyamlık gibi, ensesti de hayatta kalma içgüdüsü çerçevesinde mazur mu görüyoruz? Ya da, riayet ettiğimiz belli başlı kurallar toplum baskısı ortadan kalkınca geçerliliğini yitiriyor mu? İlk açıklama belli bir ıssız ada kanununu vurguluyor. Mahrumiyet koşulları geçerli olduğunda daha önce aklımızdan bile geçirmediğimiz şeyleri, sırf mecburiyetten yapmak zorunda kalabiliriz. İkinci teoriye göre, hepimiz yalnız kalınca burnumuzu karıştırıyoruz. Dolayısıyla, yasak diye bildiğimiz neredeyse her şey, bireysel sorgulama ve şahsi kanaatten uzak olarak, toplumsal yapılar tarafından empoze edildiğinden, bu yapıların yokluğunda "özgür irade" bireyleri bir serbest düşüşe, vertigoya sürükleyebilir.

Appelfeld bu noktada varoluştan çok toplumsallığa atıfta bulunuyor. Cemaatlerinin ritüelleri devam edebilsin diye, cemaat hayatından vazgeçen kardeşler için tecrit, nefes alamadıkları bir cendereye dönüşüyor. Benliklerini cemaat içinde kurdukları için yalnız kaldıklarında günden geceye ne yapacaklarını bilemeyen, varoluşlarına bir anlam yükleyemeyen mahpuslara dönüşüyorlar. Kural diye, inanç diye ezberledikleri her şeyi birer birer yitiriyorlar. Öte yandan, yaptıkları ve yapmadıkları yüzünden, ikisi de çok güçlü bir vicdan azabının altında eziliyor. Bedenlerinde iyileşmeyen yaralar açıyorlar. Din adamı olmaksızın manastır hayatı yaşamaya soyunmuşken, nihilist bir yıkıcılığa, hatta özyıkıma savruluyorlar.

Cemaat hayatının dış tehlikelere karşı koruyucu, kollayıcı, destekleyici yönlerinin altı çizilir. Richard Sennett, Yabancı’da, Venedik Yahudi gettosunun kurulmasının basit bir dışlama ya da dayatma mekanizması olmayıp Yahudi cemaatinin çıkarlarıyla da örtüştüğünü ve belli bir rıza çerçevesinde kurulduğunu vurgular. Öte yandan, getto cemaati ancak bir bütün olarak ve yeri ile sınırları belli bir mekansal boyutta güçlendirir. Bu formül içerisinde güç birlikten ve yan yana olmaklıktan gelir. Dolayısıyla, birey olarak, yalnız kaldığınızda, gettonun dışına çıktığınızda hâlâ acizsinizdir. Kısaca, sürüden ayrılırsanız kurt kapar.

Devamını görmek için bkz.

Zümrüt Bıyıklıoğlu, "İnsan Ruhunun Kuytusunda Bir Tecrit Öyküsü", Kitap Eki, 23 Mart 2016

Nitelikli okumanın özünde sadece dikkatli okuma yoktur, araştırarak okuma, karşılaştırarak okuma vardır. Kitabın yazıldığı dönem, yazarın hayatı, etkilendiği yazarlar, yaşadığı dönemin sosyal-ekonomik ve politik durum gibi parametreler kitabın içeriğine öyle gizlice sızarlar ki, şayet siz araştırmazsanız asla kullanılan metaforların işaret ettiği gerçeklere ulaşamazsınız. Okurken, özellikle yazar hakkında ne kadar çok bilirsem kitabın vurgulamak istediği gerçeklere o kadar fazla yaklaşacağımı düşünürüm. Bu düşüncemi doğrulayan kitaplardan biri de Aharon Appelfeld’in 1993’de İngilizceye çevrilen romanı Ruhun Kuytusunda’dır. Müthiş bir tecrit öyküsü olan Ruhun Kuytusunda, ancak ve ancak yazarın hayatı ve o tecrübelerinden edindiği hayat görüşü anlaşıldığında rahatça yorumlanabilir.

Kitap, bir dağın zirvesinde, küçük ama kutsal bir Yahudi Şehitliğinin bekçiliğini yapan iki kardeşin öyküsüdür. Ailelerinin ölümünün ardından yaşadıkları köyü terk etmek zorunda kalan iki kardeş, amcalarının kendilerine teslim ettiği aile yadigârı arazi olan şehitliğe yerleşirler. Hem mezarların bakım ve bekçiliğini yapacaklar hem de ziyaretçilerin verdikleri yardımlarla geçinebileceklerdir. Tek bir düşmanları vardır, yalnızlık. Dağın başında kendilerinden başka kimse yoktur, ziyaretçiler de sadece yazın ve kutsal sayılan günlerde ziyarete gelmektedirler. Soğuk ve tecrit tüm kış ve yıllarca bu iki kardeşi esir alır.

Öncelikle tecrit meselesi yazarımız için gerçekten çok önemli. “Newyork’ta geçen bir roman yazsam bir evin içinde hayatta kalmaya çalışan iki kişiyi yazardım.” der Appelfeld [1], dünyanın en kalabalık şehrinde dahi öykülemek istediği ilişki iki kişilik ve tecrit edilmiş olandır. Yazar her zaman metoforlardan ziyade katastrofilerin romanını yazdığını söyler. Burada yazarın çocukluğuna dönmemiz gerekiyor. Gerçek adı Erwin olan yazar, Romanya’nın Czernowitz yakınlarındaki bir köy olan Jadovitz’de doğar. Anne ve babasıyla Almanca, dedesi ve büyükannesiyle Yiddish, dadısıyla Ukraynaca ve okulda Romanya’nın dilini kullandığı için oldukça kozmopolitin bir Avusturya –Alman burjuvazisini deneyimler. Babası toprak zengin olduğu için oldukça rahat bir hayatları vardır. Ta ki 1941 yılında Romanya ordusunun köyü basıp yazarın anne ve büyükannesini öldürüp, babasını ve kendisini Yahudi toplama kampına götürene kadar. O zamanlar sadece 9 yaşında olan Aharon Appelfeld babasından alınarak kampın kadın ve çocuklara ait bölümüne götürülür. Orada her gün birilerinin öldüğünü gören küçük çocuk kamptan kaçar ve ormana sığınır. İki yıl boyunca ormanda hırsız, fahişe ve kaçaklarla yaşar, o dönemde hayatta kalmasını da “insan değildim, küçük bir hayvandım, hayatta kalmaya çalışıyordum.” Diye anlatır. İki yılın sonunda Rus ordusuna aşçı olarak girer, 14 yaşında da yeni kurulan İsrail devletine gönderilir, ismi Aharon olarak değiştirilir ve yeni hayatına başlar.

Buraya kadar olan hayat hikâyesinden neden katastrofilerin öyküsünü yazmayı sevdiğini anlıyoruz yazarın. Ve tabi tecridin insan doğasında yarattığı değişiklikleri kaleme almayı neden tercih ettiğini de. Bir söyleşisinde kendisine Primo Levi’nin toplama kamplarındaki insanların hepsinin hırsızlık yaptıklarını söylediği hatırlatılır. Bu söze katılıp katılmadığı sorulur. Büyük bir nezaketle Primo Levi’ye saygı duyduğunu ancak tecrit ortamlarında ahlaki değerlerin olamayacağına inandığını, o insanların hırsız değil hayatta kalmaya çalışan varlıklar olduğunu savunmuştur. Ertesi gün öleceğini bilen birinden ahlaki davranışlar beklemenin saçma olduğunu, yaptıklarını da suç olarak görmenin haksızlık olduğunu söylemiştir. O insanlar aslında olmayı asla istemeyecekleri yaratıklara dönüşmüşlerdir. Ruhun Kuytusunda iki kardeşin yaşamları tam da bir tecrit hayatıdır, bir evin içinde yıllarca kalan iki kişidir onlar. Kız kardeş depresyondadır, uyku ve sessizliğe sığınmıştır, erkek kardeş ise kendini çalışmaya vermiştir. Onları buraya sürükleyen şey bir felakettir (Ailelerinin ölümü ve dükkânlarının iflası), yalnızlık ahlaki değerlerini, dini inançlarını çökertmiştir. Sonuçta aslında toplumun varlığı bu kurallara uymalarını söyler. Etrafta kimse yoksa o baskı da üzerlerinden kalkar, tek amaç hayatta kalmaya dönüşür, o zaman da yapılan her şey mubahtır. İki kardeş ensest ilişki yaşamaya başlarlar. Bunun yanlış olduğunu bilirler, insanların anlamasından çok korkarlar ama içlerindeki küçük hayvan, hayatta kalmak için dışarı çıkmıştır artık. Ahlak yoktur, kural yoktur, zaten hatırlamakta da zorlanırlar bir sürüsünü, sadece bir birlerine olan bağlılıkları vardır. Sadece içerek özgürleşip ilişkiye girebilirler. Öyle ki içki olmadan yaşayamaz olurlar, akşamı iple çekerler şişeyi çıkarabilmek için. Özellikle Amalia daha çok ihtiyaç duyar içkiye. Taşıdığı bu günah onu daha sessiz, kambur ve silik yapar. Gad ise ikilemdedir, gündüz yaptığı şeyden utanç duyar, kardeşine kötü davranır, gece ise onun kollarına geri döner. Yazarın bir dönem oldukça fazla içtiğini, içmeden özgüleşemeyip yazamadığını söylediğini hatırlatalım. Yazara göre içki ruhu özgür kılar. Amalia ve Gad da içmeden kurallardan gerçek anlamda arınamazlar. Onların bu günahtan özgürleşmelerini içki, kurtulmalarını ise ancak ölüm gerçekleştirebilir.

Kitapta geçen küçük bazı ayrıntılar da bizi yazarın çocukluğuna ve ailesinden kalan anılara götürür. Örneğin Gad’ın mezarları kıştan korumak üzerine yapmayı planladığı dama amcası karşı çıkar, gerekçesi de duaların gökyüzüne ulaşamayacak olmasıdır. Appelfeld’in dedesiyle ilgili anlattığı bir öyküde bu düşüncenin izlerini buluruz. Yazarın dedesi her sabah pencereyi açarak dua eder, çünkü tanrıyla kul arasında engel olmaması gerektiğini düşünür, pencere bir engeldir onun için.

Yazar, söyleşisinde yazdığı her karakterin aslında kendisi olduğunu ama asla yaşamadığı şeyleri öyküleştirdiğini söyler. Burada Faubert’in ünlü sözünü hatırlatır ( Madam Bovary c’est moi – Madam Bovary benim) ve bunun fazla anlaşılmadığını ama kendisinin bunu yaşadığını ifade eder. Gündüzleri normal olduğunu ancak geceleri gördüğü kâbuslarla hala ormanda yaşayan küçük çocuğa dönüştüğünü anlatır. Bunun kendisini beslediğini, o yüzden de iyileşmek istemediğini de belirtir. Tzlii, ormanda yaşayan çocukluğunun nesnel olabilmesi için kız olarak yaratılmış halidir, keza Erwin de öyle. Zaten yazarın gerçek adı Erwin’dir. Tüm akrabalarını ve çocukluğunda tanıdığı kişileri, yerleri kitaplarına koymuştur. Onları unutmamak, ölümsüz yapmaktır amacı. Zaten yazarlığa başlamasının gerçek nedeni de kaybettiklerini unutmamak için yazmayı seçmesidir. 14 yaşında, İsrail’de tek başına bir çocuğun yok olmuş ailesini kağıda dökerek yaşatmaya çalışmasıdır, “babamın adı Michael; annemin adı Bunia; büyükbabam Meir Joseph; Czernowitz’de doğdum ve annem öldürüldü.”

Yazar, 28 yaşına geldiğinde babasına tekrar kavuşur. Dedesi ve babasıyla birlikte yaşamaya başlar. Onlar ölene dek de yanından ayırmaz.

Gad ve Amalia’ya gelince, büyük tifüs salgınına yenik düşecekler mi, Gad yaşadıkları günahtan kurtulmak için Amelia’yı köye geri gönderecek mi, Amalia Gad’ın bebeğini doğuracak mı sorularını sorarak sizi kitapla baş başa bırakıyorum. Belki de bu bilgilerin ışığında çok daha farklı bir okuma yapacak, yargılamadan (unutmayın, tecrit altındaki insanları yargılamak yazara göre saçmalık) kahramanların ruhlarına inebileceksiniz.

İyi okumalar…

Notlar


[1] Paris Review, Aharon Appelfeld, The Art of Fiction No. 224 Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Erhan Sunar, "Ruhun Kuytusunda: Bir Değini", oggito.com, 27 Eylül 2017

Bazı romanları konuları, hayatla ve düşünüş biçimimizle kurduğu bağları ya da üslup ve atmosfer gibi daha yapısal yönleriyle sever, bu sevginin en derinde bir güzellik duygusuyla bütünleştiğini kolaylıkla söyleriz. Ruhun Kuytusunda, psikolojik bir derinlik ihtiyacını ve ahlaksal, toplumsal ilişkilenme biçimlerimize açılan ısrarcı yönünü başından sonuna dek koruyan bu küçük ve incelikli roman, aradığımız bu güzellik etkisini neredeyse her satırının her vurgusuna zarafetle işlemekle kalmıyor; aynı zamanda bir romanı (hayatı) okuma mutluluğunun ölümcül, acımasız bir karşılığının da olabileceğini gösteriyor.

Uzak bir dağ başında, bir Yahudi mezarlığının bekçiliğini yapan iki kardeşin, çetin geçen kışlar ve çabucak geçip giden yıllar boyunca birbirlerinden ve anılarından başka hiçbir şeyleri olmayan Amalia ile Gad’in bu hüzün verici öyküsünde, sadece bir parçası olunamayan hayatın insan ruhu üzerindeki yıpratıcı etkisini değil, hayal edilebilecek en büyük, en sarsıcı yakınlığın bile iki insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğini görürüz: Kendi sesleri dahil dış gerçekliğin hemen hemen tamamına yabancılaşmış, neyin sahte neyin gerçek olduğunun şaşırtıcı bir güçle etkilediği Amalia ile Gad, birleşen bedenleriyle, çalışma yorgunluğuyla geçen günlerin ve geceleri sıcaklığına sığınılan alkolün yarattığı zihinsel tahribatlarla, kâh mutlulukla kâh derin bir melankoliyle birbirlerine değen yönleriyle, en sonunda, yakın mıdırlar birbirlerine yoksa aslında birer yabancı mı?

Aharon Appelfeld’in son satırına dek derinden derine tartıştığı, birinin iç sesinden diğerininkine ustalıkla sızdığı romanı bu temel soruyu iç acıtıcı ayrıntılarla karşıladığı gibi, bu ayrıntıların – zaman zaman anılarda kaybolmuş küçük iki kardeş, zaman zaman karıkoca, zaman zaman da aldatılan kadının gözlerinden, sözlerinden okunan bir aşk hikâyesinin tarafları olarak Amalia ile Gad’in düşünsel ve duygusal yönlerinin – bizi kolay yoldan, suçlayıcı ahlaksal yargılara vardırmasını neredeyse kesin bir söz gibi engeller.

Ensest bir yakınlığı işleyen benzerlerinden (diyelim Nabokov’un Ada ya da Arzu’sundan, Ian McEwan’ın Beton Bahçe’sinden ya da daha yakın bir örnek olarak Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanından) onu incelikle ayıran önemli bir özelliği, bir rüya ya da sürekli çocukluk anılarıyla birleşen bir hayal atmosferi içinde veya basbayağı kötücül bir unsur olarak değil de karanlık bir gerçekliğin tam orta yerinde, başka kaçınılmaz bir iç gerçeklik olarak çırılçıplak duruyor oluşu, Amalia ile Gad arasındaki ilişkiyi toplumun bütün kurallarını tersyüz eden, ama en nihayetinde önce kendi derin dengesine sonra da toplumun hiç değişmeyecek yasalarına yenik düşen bir hikâyeye çevirir: Ölümünden önce şişkin karnı ve bir şüphe yığınına dönmüş zihniyle Amalia’yı, yine onun sözleriyle, “aldatıldığı” ve hep inmek istediği şehrin, ovanın içinde bir yerde bir hastane bulma çabasıyla dolaştıran Gad’in adım başı, her an karşılaştığı zorlukları, ikiyüzlülüğü ve sahte yanlarıyla bu toplum, zaten en başından yok saymıştır böyle bir ilişkiyi; yukarıya, tepedeki şehitliği ziyarete gelen hacılardan kaptığı salgınla (ya da uhrevî olanın tüm gerçekliğiyle dünyevî ve yaşamsal olanı ezmesiyle) ölecektir Amalia; yine de en derinde yatan sorunun bütün bunlardan uzak olduğunu okudukça sezeriz: Ruhun Kuytusunda, karanlık güzelliği ve bu güzelliği en temelde bir saflık ve temizlik ihtiyacıyla dengelediğini duyuran iç sesiyle, bu soruyu âdeta sormadan sorar; bütün roman buna bir cevap oluşturur belki, ama onu sadece bunun için okumadığımızı da biliriz: Her iyi roman gibi o da büyük bir okuma hazzı verir ve bu hazzın iki kardeşin, iki âşığın, birbirlerine yalansızca mahkûm iki kişinin ruhunun kuytularına yöneldiğini farkettikçe, her romanın değil ama bu güzel romanın bizi ancak karanlıkta, hayatın en ışıksız bir ânında tanıyabileceğimiz kendi içsel benliğimizle de karşı karşıya bıraktığını görürüz: Sakinliğiyle, dinginliğiyle, sessiz sedasız ilerleyişiyle yapar bunu üstelik; cümlelerin verdiği en büyük acı belki de budur; kazdıkça daha derine iner ve yakınlık dereceleri ne olursa olsun insanların, iki insanın birbirini anlayıp anlayamayacağını düşünürüz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.