Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-983-2
13x19.5 cm, 204 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kendine Ait Bir Hayat
Özgün adı: A Life of One's Own
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2015
3. Basım: Temmuz 2017

"Kendisinin zannettiğinden çok daha aptal olduğunu anlamaya hazır olmayan kimse bu deneye kalkışmasın."

Yazar ve psikanalist Marion Milner, yirmi altı yaşındayken son derece şahsi ve ilginç bir "deney"e girişir. Kendisini nelerin mutlu ettiğini bir günlüğe tek tek kaydetmeye başlar. Amacı hayatta tesadüfen karşısına çıkan mutluluk anlarını artırmaktır. Yıllar sonra bu günlüğü elden geçirmeye karar verdiğindeyse, ortaya Kendine Ait Bir Hayat çıkar: İç dünyasını keşfetmekte epey yol kat etmiş birinin, öğrendiği şaşırtıcı şeyleri başkalarıyla paylaşma arzusunun ürünü.

Kitapta belki de en çok, hayata aklın dar odağından bakmakla tüm benliğin daha geniş odağından bakmak arasındaki fark üzerinde duruluyor. Milner ilkinin beraberinde yoğun bir eksiklik ve tatminsizlik, ikincisinin ise belirgin bir doygunluk ve bütünlük hissi getirdiğini söylüyor, zira akıl her ne kadar temel bir unsur olsa da, aklın hükümranlığının dışında kalan duyguları, arzuları ve ihtiyaçlarıyla insan çok daha karmaşık bir varlık. Öyle ki, biraz durup bakışlarımızı kendi içimize çevirdiğimizde, aslında kendimiz hakkında ne kadar az şey bildiğimizi, bastırdığımız ya da görmezden geldiğimiz ne çok yönümüzün olduğunu fark ediyoruz. Bu kitap bize tam da bunu hatırlatıyor ve bir bütün olarak benliğimizle bağlantı kurmamızın tatminkâr bir hayat için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.

İÇİNDEKİLER
 Teşekkür 
 1952 Baskısına Giriş Notu
 Önsöz
  1. İlk Sorular
  2. Günlük Tutmak
  3. Artbölgeyi Keşfetmek
  4. Keyfin Gelip Gitmeleri
  5. Amaç Arayışı
  6. Kural Arayışı
  7. Bakmanın İki Yolu
  8. Düşüncenin Körlüğünü Keşfetmek
  9. Kör Düşüncenin Maskaralıklarını İzlemek
10. Kör Düşünceden Kaçış
11. Ejder Korkusu
12. Sürgün Edilmiş Düşünceler
13. Rahatlama
14. Yük Beygiri mi Pegasus mu?
15. "Öteki"nin Keşfi
16. Geçmişe Bakış
Epilog
Sonsöz
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 13-18

Bu kitap yedi yıllık bir hayat incelemesinin kaydıdır. Bu kaydın amacı ne tür deneyimlerin beni mutlu ettiğini bulmaktı.

İzlediğim yöntem şuydu:

a) Gündelik hayatta kendimi özellikle mutlu hissettiğim anları yakalamak ve bunları kelimelere dökmeye çalışmak.

b) Mutluluğun hangi koşullarda ortaya çıktığına dair bir kural bulmak amacıyla bu kayıtları tekrar tekrar gözden geçirmek.

Kitabın biçimini deneyin doğası belirledi. Sorunun nasıl geliştiğini göstermek için günlüğümden bazı bölümleri kullandım. Neticeye ulaşmamı sağlayan fikirleri ve ipuçlarını nasıl zamanla birbirine eklediğim anlaşılsın diye olguları kendi bakış açımdan aktarmaya çalıştım.

Kitabı yazma sebebimle yayımlatma sebebim aynı değildi. Kitap, elindeki olguların fazlalığından kafası karışmış, atladığı bir şeyi bulma umuduyla bütün tahkikatını gözden geçiren ve özetini yapan bir dedektif ruhuyla yazıldı. Bu yüzden de projemin dördüncü yılında bu kitabı yazmaya başladığımda sonunun nasıl geleceğini bilmiyordum ya da hayal meyal seçebiliyordum. Bu anlamda kitap, şüpheleri, gecikmeleri, yanlış iz peşinde koşmaları da inceleyen eşzamanlı bir günlüktür ve yazılma sürecinin kendisi araştırmanın hayati bir parçasıdır.

Kitabı yayımlama sebebimse, muhtemelen bulduğum şey kendi mizacıma ve içinde yaşadığım koşullara has olsa da, onu bulurken kullandığım yöntemin başkalarına faydası olabileceğini düşünmemdir, ulaştıkları sonuçlar benimkinin tam aksi olsa bile. Bugünlerde böyle bir yönteme duyulan ihtiyaç açıkça ortada; insanın gerçekten sevdiği ve sevmediği şeyleri keşfetmesini, seri üretim bir idealden ödünç almadığı, gerçekten kendisine ait olan değerler için bir standart oluşturmasını sağlayabilecek bir yöntem bu.

Ancak benden başkaları bu yöntemi faydalı bulsa bile bu kitap kesinlikle mutlu olmanın yolları üzerine yazılmış bir eser değil. “Neleri seviyorum?” sorusunu sorduğumda bulduğum şeylerin olabildiğince hakikate sadık bir kaydı bu. “Bunu yapın,” demiyor, “Bunu yaparsanız neler olur?” sorusuna verilebilecek cevaplardan birini veriyor sadece. Ben yaptığımda olanlar beni de şaşırttığına göre, eminim burada anlattığım deneyimleri uzak ve yabancı bulacak başkaları da çıkacaktır. Zira psikologlar insan mizaçları arasında büyük farklılıklar olduğunu, her mizacın aşırı uçlarında olanların, karşıtını tümüyle yanlış anladığını ve çoğunlukla aşağıladığını söyler. İnsanın yanlış bir tavır, yani kendi mizacının eğilimlerine aykırı bir tavır takınabileceği düşüncesi de doğru görünüyor; bu yüzden de benimle aynı deneyi yapmaya heves eden birileri olursa, tıpkı benim gibi, aslında olduklarını zannettikleri kişiden çok farklı bir mahluk olduklarını keşfedebilirler.

Keşiflerimde kaçınılmaz bir şahsi koşullanma olsa da içlerinden bazılarının bütün herkes için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Mesela bir şeyi zihinsel olarak bilmekle “yaşanmış” deneyim olarak bilmek arasında büyük fark olduğunu keşfettim. Bu herkesçe bilinen bir gerçek olsa da hayati bir önem taşıyor. Psikoloji üzerine yazılmış bilimsel kitapları okudukça deneyimin hayati olgularının nasıl dışarıda bırakıldığını gördüm. Fikirlere görünüşte büyük bir yeterlikle hâkim olduğun halde, bilgilerini hayata uygulamaya çalıştığında bocalamanın mümkün olduğunu göstermek için okurlardan ilk birkaç bölümü okurken şunu akıllarında tutmalarını rica edeceğim: Psikoloji bölümünden üstün başarı belgesiyle mezun oldum ve bu deneyi sürdürdüğüm sırada pskiloji bilgimi, ders vererek, araştırma yaparak ve başka şekillerde kullanarak hayatımı kazanıyordum. Aslında bilmekle yaşamak arasındaki bu uçurum karşısında duyduğum huzursuz şüphe, bu yöntemi geliştirmekte ilk adımları atmama sebep oldu. Descartes’ı hatırlayarak, bana öğretilen her şeyden şüphe ederek işe başladım ama bilgilerimi bir mantık ve argüman yapısı oluşturacak şekilde tekrar inşa etmeye çalışmadım. Aklımdan değil hislerimden öğrenmeye çalıştım. Ama algımı incelemeye, deneyimlerimi gözden geçirmeye başladığım andan itibaren, farklı algılama şekilleri olduğunu ve bu farklı şekillerin beni farklı hakikatlere ulaştırdığını keşfettim. Hayatı kafamdaki farkındalık merkeziyle, at gözlüklerinden görmek anlamına gelen bir dar odak vardı, bir de bütün bedenimle bilmek anlamına gelen, gördüğüm şeyleri algılayışımı hayli değiştiren geniş bir odak vardı. Dar odağın aklın yolu olduğunu keşfettim. İnsanın hayat üzerine fikir yürütmek gibi bir alışkanlığı varsa, hislere de aynı yoğunlaşmış ilgiyle yaklaşmaması, hislerin genişliğini, derinliğini ve yüksekliğini gözden kaçırmaması çok zor. Ama beni mutlu eden tam da o geniş odaktı.

Bunu bulduktan sonra bir sonraki hedefim bu geniş odağın neye bağlı olduğunu araştırmak oldu, çünkü bunu her istediğimde elde edemediğimi fark ettim. Buradan yola çıkarak zihnimin daha önce hiç bilmediğim bir bölümünü keşfettim. Düşüncem ne zaman “kör” olsa yani ne zaman düşündüğüm şeylerin farkında olmasam, düşüncelerimin çocuksu ve mantıksız bir hal almaya meyilli olduğunu gördüm. Elbette mesleki çalışmalarım dolayısıyla “bilinçdışı zihnin” içeriği ve alışkanlıkları üzerine pek çok tanım okumuştum ve bilinçdışı tanımı gereği, yardım almadan kendimde bilemeyeceğim bir şeydi. Ama psikanalistin karanlık krallığıyla, bilinçli düşüncemin işlenmiş toprakları arasında bulunan ıssız bölgeyi kendi kendime büyük bir randımanla keşfedebileceğimi bilmiyordum. Bir-iki basit gözlem numarasıyla kendimde çok beklenmedik şeylerin farkına varabileceğimden habersizdim. Yavaş yavaş bu bölgeyi keşfederek algımın kuvvetini hangi güçlerin kısıtladığını ve bozduğunu, daha önceki gözlemlerimin gün ışığına çıkardığı bu mutluluk kaynağından sürekli faydalanmamı neyin engellediğini anlamaya başladım.

Kendi içimdeki beklenmedik eğilimlerle sürekli yüz yüze gelsem de, olup bitenler üzerine düşünmek için teorik terimler bulmak uzun zaman aldı. Ancak bu kitabın büyük bölümünde anlattığım yolculuğumu tekrar gözden geçirme teşebbüsünden sonra keşiflerimin bir kısmına ışık tutan bir teori geliştirebildim. Başlangıçta hedefim teorileri değil olguları sunmak olduğundan bu yorumu ayırarak Sonsöz’de ele aldım. Aşağıda teorinin kısa bir özetini bulabilirsiniz.

Yaşadığım zorlukların, her insan kişiliğinin iki farklı tarafı olduğunu, her kadın ve erkeğin potansiyel olarak hem erkek hem dişi olduğunu anlama konusundaki beceriksizliğimden kaynaklandığını söyleyebilirim. Her birimizin içinde temelde birbirine zıt ama birbirini tamamlayan eğilimler olduğunu, bu kutupların her düşünce ve duygunun yönünü belirlediğini ve normalde cinsel ilişki olarak adlandırılan şeyin çok ötesine geçtiğini daha önce fark etmemiştim. Öyle görünüyor ki en makbul yaşam tarzının eril tarz olduğunu zannetmişim, nesnel bakış ve başarı üzerine kurulu bir erkek hayatı yaşamaya çalışmışım. Ancak alttan alta bunun asıl istediğim şey olmadığını hissetmiş olmalıyım, çünkü deneyimlerimi sorgulamayı denediğim anda farklı bir duruşa yönelik itkiler keşfetmeye başladım ve bunun sonucunda ruhsal dişiliğin ne anlama geldiğini bir nebze anlayabildim. Dolayısıyla çalışmalarımın neticelerinden biri de cinselliğin fizyolojik bir meseleden ibaret olmadığının keşfiydi, ama bunu daha iyi anladıkça işin fiziksel yönü daha fazla önem kazandı. Bilimsel yazılarda işime yarayacak çok az şey bulmuş olmama şaşmamak lazım, çünkü bu çiftcinsiyetlilik teorisinin ışığında, fizyoloji ötesinde dişil bir duruşun nasıl gelişeceğinin entelektüel açıdan hiç anlaşılmamış olduğunu gördüm. Gelişmiş dişil duruş doğal olarak mistisizmde ifade bulduğundan, analitik zihin tarafından ona kuşkuyla bakıldığını ve zihin açıklığı gerektiren tarafsızlığın düşmanı olarak görüldüğünü düşünüyorum. Nesnel akıl yürütmenin karşısındaki en zor iş, elbette kendi zıddını anlamaktır.

Tanıdığım insanların (erkek olsun, kadın olsun) çoğu “eril” zekâyı, yani öznel sezgi karşısında nesnel akıl yürütmeyi bir kült haline getirmiştir. Görünen o ki ben de bu modaya uymuşum ve mantık simgelerinin “hakikat” olduğu, geri kalan her şeyin sadece “istek-gerçekleştirimi” olduğu iddiasını kabul etmişim. Senelerce bana kısır gelen bir entelektüel dille konuşmaya çabalamışım, evrenle ilişkimi bana uymayan terimlerle anlamak için kendimi zorlamışım. Evren karşısında dişil bir duruşun, zihinsel ve biyolojik açıdan, aslında eril bir duruş kadar meşru olduğunu anlayamamışım; bunun tek sebebi de dişil duruşun, şimdiye kadar asla tam manasıyla anlaşılamadığı, kendini de anlamadığı için mitolojik ve dini simgelerine özel bir saygı ve meşruluk vermiş olması. Dişil ya da öznel duruşun kendini anlamak için eril zekâya ihtiyacı olsa da, yetkin erkek zekâsına sahip olan çoğu tanıdığımın yeterince iki-yönlü olmadığını fark ettim; bu yüzden de ister erkekte ister kadında olsun, nesnelliğin anlamına dair bir fikirleri yoktu. Weininger ve D. H. Lawrence gibi kendi dişiliğini kısmen anlamış olanlar da korktukları için ondan nefret ediyor ve onu küçük görüyorlardı. Ben de ondan korkmuş, hayatımı benim için yapay olan eril amaçlarla doldurmaya çalışmıştım. Öyle görünüyor ki amaçlarını kaybetmek istemeyen eril tarafım, dişilliğe açık bir hale gelmeye cesaret edememişti çünkü kimliğini kaybetmekten korkmuştu. Böylesi bir açıklık oluşana kadar da ben, amaç odaklılığıma eşlik eden dar dikkat odağından kurtulamamıştım.

Bütün bunlardan, insanın hayatındaki sorunlarla yüzleşirken birbirine tamamen zıt iki farklı tavır benimseyebileceği sonucunu çıkarttım. Birincisi dış dünyayı değiştirmeye çalışmak, ikincisi kendini değiştirmeye çalışmak. Her ne kadar bu tavırların ikisi birden herkeste potansiyel olarak mevcut olsa da çoğumuz tek-yönlü bir hal almışız ve ilişkilerimizin çoğunda bu tavırlardan birini tercih etmiş, ona meyletmişiz. Dışsal meselelerle uğraşan, amaçlarına uyacak şekilde insanları ve şeyleri kontrol etmeye çalışan birisi için karşıt tavrın sorunları ürkütücü ve gerçekdışıdır. Kendi kişiliğini dünyaya dayatma arzusu olmayan, dış dünyanın ona sunduklarını kabul eden ve yeni bir varlığa dönüşen kişiye de diğer tavır yüzeysel gelir – aynı zamanda korkulacak bir şeydir. Yine de bu karşılıklı küçümseme ve korkunun yanı sıra hepimizde karşıt tavıra bir özlem, dengeyi yeniden tesis etmek ve iki-yönlü bir kişilik olmak için bilinçdışı bir gayret de vardır, Platon’un tanrıları tahtlarından indirmeye kasteden sekiz uzuvlu varlıkları gibi.

Araştırmam sırasında kendimi daha az düşünmenin yollarını aramaya başladım çünkü böyle tek yönlü bir yaklaşımı sıkıcı buluyordum. Ancak kendisi hakkında daha az düşünmenin herkese iyi geleceğini düşündüğüm anlamına gelmez bu. Kendilerini sürekli dışsal amaçlara vakfetmeye eğilimli insanlar, dengeyi aksi yönde bulabilirler.

Beni bu keşiflere götüren yönteme gelince, katı görev ya da yüksek ahlaki gayretle değil mutluluk anlarıyla ilintili olduğu için bu yöntemin kolay olduğu zannedilmesin. Öğrendim ki asıl kolay olan insanın gerçekten sevdiği şeye gözlerini kapamasıymış, kendi ihtiyaçlarını başkalarından hazırlop kabul etmesiymiş, değerleri günbegün kalburdan geçirmekten kaçınmasıymış. Son olarak, kendisinin zannettiğinden çok daha aptal olduğunu anlamaya hazır olmayan kimse bu deneye kalkışmasın.

Londra, 1934

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Müge İplikçi, "Kendine Ait Bir Hayat", Gazete Vatan, 1 Şubat 2015

Denk düştü. Ertesi gün posta kutumdan bir kitap çıktı. Metis Yayınları’ndan Aslı Biçen çevirisiyle bizlerle buluşan ilginç bir eser: Kendine Ait Bir Hayat 'Hayat zaten tam da böyle bir şeydir' diyerek anların yarattığı tesadüf noktalarında soluklanarak okumaya başladım.

Özetlemeye çalışayım: Yazar ve psikanalist Marion Milner 1926 yılında tuhaf bir deneyin peşine düşüyor. Amacı belli: Mutluluk anlarının katsayısını artırmak. Yirmi altı yaşında bir günlük tutmaya başlıyor ve kendisini nelerin mutlu ettiğini sıralamaya girişiyor. Kitap bu veriler üzerine yazılmış! Bir türlü mutlu olamayanlara, mutlu olamadı diye mutlu olanları kıskanıp suçlayanlara, hatta mutluluktan utananlara rehberlik eder mi bilemiyorum ama geçen akşam konuştuğumuz önemli bir hususa da parmak basıyor: Dünyaya kısır, öfke dolu, asabi ve hep karşısındakini aşağılamaya hevesli dar bir döngüden bakmakla, geniş açılı ferah bir yaşam vizöründen bakmak arasında dağlar (dağlar yetmez, dünyalar kadar) fark vardır.

Biraz daha ilerletelim: İlkinde muhtemelen karşınızdakini suçlayarak kendinizden kaçacak ve en iyi tahminle kendinizi sevmeyecek, ikincisinde ise kendinizle ve elbette yaşamla barış ilan edeceksiniz...

Tercih elbette size kalmış. Ama ikincisinde daha mutlu bir hayat sürmenizin mümkün olduğunu söyleyebilirim.

Gelin kitaptaki satırlara bakalım şimdi:

'Gökyüzünde uçak arayan bir projektör, gökyüzünü süpürerek bir ileri bir geri gider. Düşüncem bunu yapabilir ama başka bir hareket şekli de vardır; huzmesini iyice genişletip bütün gökyüzünü aynı anda gösterebilir ve bu genişleme benim iradi olarak kontrol edebildiğim bir şeydir.

Birinden diğerine geçmek için sadece küçük bir irade eylemi gerekiyordu’ diyor Milner ve müjdeyi veriyor: ‘Yine de bu eylem bütün dünyanın çehresini değiştirmek, sıkıntı ve bezginliği sınırsız memnuniyete çevirmek için yeterliydi.'

Peki bu geçişi yapmak gerçekten de kolay mıydı? Kolay gibi görünse de yazarın yıllarını almıştı bunu keşfetmek, dahası hayata geçirmek.

‘Dikkatsizlik yüzünden bir şeyleri kaçırırım korkusuyla o kadar fazla dikkat ediyordum ki bütünü kaçırıyordum. Sonra olup bitenler benim için anlamsız hale geldiğinde sıkıntıdan düşüncelerim kendi ilgi alanlarına yöneliyor, sürekli kaçmaya çalıştığım o özel kaygılara sürükleniyordu. Bu yüzden boş düşüncelere dalıp, bir daha ele geçmeyecek anları kaçırıyor ve çok sinirleniyordum.’

Farkındalığı genişletmek

Farkındalığı genişletmek hususunda da boş yere odaklanmıyor yazar. Standartlardan, beklentilerden sıyrılıp yeni ve tarifsiz gerçeklere varabilmenin yolu ise buradan geçiyor. Ona göre hata yapma korkusu ise bu genişlemeyi geciktiren en önemli engellerden biri. Bir iğne deliğine odaklanırcasına gözlerini ve ruhunu kısıyor o zaman insan. Ve bilin bakalım ne oluyor? Yine aynı kıskacın içinde buluyor kendini... Şimdiki zamana ait anların elimizden akıp gitmesi de o zaman kişisel tarihimize böyle kazınıyor işte. Her türlü yaşam olanağının eşiğini sunabilecek gerçek bir şimdiki zamanın içinde değil de tahrif dolu takıntılarımızın zamanı içerisinde takılıp kalıyoruz.

Peki bu genişleme hali etrafımızda yaşananları görmemize engel mi? Sanmıyorum. Mutluluğu bulma çabası içerisindeyken, mutsuzluğun nerelerden beslendiğini fark etmek, sadece içimizdeki pürüzleri değil bize uzak sandığımız acıları ve insanları daha net keşfetmemiz için de rehber olacaktır. Umutlu bir mücadele, umut dolu bir yaşam... Mümkün bu!

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Kendine ait bir yaşamın mümkünlüğü üzerine", Edebiyat Haber, 4 Şubat 2015

Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Mutluluklarımız, mutsuzluklarımız ne kadar kendimizle ilgili, mutlu olduğumuzu düşündüğümüz anların belirleyicisi biz miyiz? Yoksa mutluluğumuz ile ilgili kararımızı başkalarının bakış açılarına göre mi veriyoruz? Yaşama dar bir pencereden bakıp, kendi hayatımızla ilgili ve gerçekten kendimizle ilgili olan şeyleri kaçırıyor muyuz? En önemlisi kendi benliğimizin ne kadar farkındayız ya da ne kadar kendimiz olarak yaşıyoruz? Bu soruları sormaya sebep bir kitap, Marion Milner’in Kendine Ait Bir Hayat adlı kitabı. Geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından, Aslı Biçen çevrisi ile basılan metin, Milner’in bir anlamda kendisiyle yüzleşme deneyimi olarak karşımıza çıkıyor ve yazarın tecrübelerinden, kendi yaşamımıza dair, pek çok sorgulamayla bizi baş başa bırakıyor.

Marion Milner, yirmi altı yaşındayken kişisel bir deneye girişiyor. Bir günlük tutuyor ve kendisini mutlu eden şeyleri yazmaya başlıyor. Bazen sıkılıp vazgeçiyor, bazen çok istekli bir şekilde bu deneyi gerçekleştirmeye çabalıyor. Ve en sonunda yazdıkları sonucunda Kendine Ait Bir Hayat ortaya çıkarıyor. Yaşamın hepimiz için birileri tarafından çizilmiş, neredeyse dümdüz ilerleyen bir seyri var. Milner içinde aynı şey geçerli; iş yaşamı, öylesine sürüp giden arkadaşlıklar, bu gün ne giyeceğim? Şu konuda yanlış bir şey söylediğimde ne olur? Başkaları benim hakkımda ne düşünür? Arkadaşlarımı ne kadar seviyorum? Mutluyum dediğimde ne kadar mutluyum? Bu soruları arttırabiliriz. Yazarın anlatımıyla; “Yarı rüyada gibi gündelik işlerimin peşinden koşturuyorum, bazen hoşnutsuz olsam da sebebini bulmaya çalışmıyorum. Her şeyi ‘elimden geldiğince’ iyi yapıyorum, nadiren ileriye bakıyorum, olmasını istediğim şeyler hayal ettiğim bir oyun gibi, ama asla onları nasıl gerçekleştireceğimi ciddi ciddi düşünmüyorum.” Bahsettiğimiz tüm soruları içeren bu cümleler belki de yazarın çıkış noktası. Her şeyi düşünüyoruz, herkesi, “elimizden geldiğince” her şeyi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Ancak bu gündelik edimler, bizden beklenenler, bizimle ya da bizim kendi mutluluğumuzla direkt ilgili olan şeyler değil. Belki şöyle tanımlanabilecek bir durum; başkaları tarafından belirlenmiş yaşamımızın, bizim üzerimizde kurduğu, bizi mutlu etmeyen iktidarı.

Bir insan "Kendine Ait Bir Hayat” oluşturma çabasına girdiğinde elbette bocalayacaktır. Baştan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, yaşamın belirleyicisi kendimiz olamadığımız için hep başkaları, başka fikirler, başka görüşler aklımızı çelecektir. Milner, günlük tutmaya başlıyor ve herkesin başlangıçta aklına geleceği gibi çeşitli bilimsel kitapların kendisine yararı olabileceğini düşünüyor. Ancak görüyor ki yaşamı sistematik bir algıyla tanımlayan, arzuyu, mutluluğu kesin formüllere döken, genellemelerde bulunan, insanın manevi yönünü görmeyen bu kitaplar, insanın şahsi yanıyla ilgili veriler sunmuyor. Çünkü insan ne üzerinde oynanabilecek bir nesne ne de kesin verilerle, sayılarla açıklanabilecek bir varlık. Tam tersine insan olabildiğince değişken duygu durumlarına sahip, bir gün iyi gördüğünü ertesi gün öteleyebilen, bazen çok seven, bazen aynı durumda nefret edebilen çoklu bir varlık durumunun ifadesi. Ve yazar bu nedenle kendi tabiriyle “bilimin dışına çıkıyor” çünkü yine Milner’in cümleleriyle bilimin insan karşısındaki durumu aslında tam da şöyle; “Bilimin bireylerle değil, sadece numunelerle ilgilendiğini okuduğumda, aradığım şeyi neden bilimde bulamadığımı anladım. …Başıma gelen herhangi bir şeyi bilim terimleriyle düşündüğümde, onu parçalara ayırmak ve başkalarıyla ortak özelliklerini dikkate almak durumunda kalıyordum, bu yüzden de bir bütün olarak sahip olduğu eşsiz niteliği, geniş algıda bana büyük keyif veren; ‘kendinde-şeyliği’ kaybediyordu. …Bilim sadece nesneler hakkında konuşabiliyordu.” Bilim sadece nesneler hakkında konuşurken, insan hakkında konuşması da onu nesneleştirmesine sebep oluyordu. Ve yazarın oldukça iyi tespit ettiği gibi; bu nedenle bilim insanı anlamaktan, onun ruh halini bilmekten, iç dünyasını anlamaktan yoksundu. İnsan bilim kategorilerinin dışında, karmaşık bir varlıktı. Milner, kendi içinde yaşadıklarını, kendisi ile ilgili hesaplaşmalarını sorgularken, bu durumu daha iyi anlamıştı.

Yazar, kendini gözlemleyerek çıktığı yedi yıllık yolculuk sonunda, elde ettiği kazanımlara geri dönüp baktığında; tecrübelerini incelediğinde farklı, incelemediğinde farklı şeylerden mutlu olduğuna karar veriyor. Ve ayırt ediyor ki daha önce mutluluk olarak algıladığı şeyler, örneğin; “iyi vakit geçirmek” aslında zannettiği gibi bir mutluluk sağlamıyor. Farkına vardığı bazı mutluluk anları, öyle zannettiği gibi büyük şeylerle ilgili değil. Hatta bazen çok sıradan, en önemsiz durumlar bile eskiden “güzel vakit geçirmek” olarak algıladığı şeylerden daha çok mutlu ediyor. Bu durum isteklerini de farklılaştırıyor. Onun istekleri artık “körlemesine” yaşadığı zamanlardaki gibi onu oradan oraya savuran, daha çok dış nedenlerden beslenen durumlar değil, içinden daha derinden gelen şeyler olarak karşısına çıkıyor. Ayrıca yaşadığı kendi içine dönme ve mutluluğu arama deneyiminin yazara kazandırdığı en önemli şey mutluluğun sanıldığı gibi gerekçelere ihtiyacı olmadığı. Ve mutluluk ile hazzın aynı anlama gelmediği çünkü mutluğu bulmak hazdan farklı olarak, onu kaybetmenin acısını da içeriyor.

Milner, mutluluğunun peşine düşüyor, kendi yaşamı üzerinden bir deneye girişiyor. Bakınca bu psikanalitik bir deneyim olarak da algılanabilir. Ancak yazar, psikanalistik terimlerden bilinçli olarak uzak durduğunu belirtiyor. Çünkü herkesin kullanabileceği kişisel bir yöntem bulabilir miyim? Gibi bir derdi var. Kendi ifadesiyle; “İnsanların kendini hasta hissetmeyeceği bir yöntem” Sanırım kitap ile ilgili eleştirilerden Welfare and Personel Management dergisinde çıkan, “Yayın Kurulu” başlıklı yazı, bu metne yönelik katılabileceğimiz eleştirilerden; “Bu özel hayatlar çağında pek azımızın kendine ait hayatları var. Popüler filmler ya da çok satan romanlar için emsal oluşturmayan hayatlar ekonomik sistemin makinesi tarafından işgal ediliyor. Zamanımızın temel sorunlarından biri bu alanı tekrar ele geçirmek.” Marion Milner, kendisini gözlemleyerek, kendi özel alanını tekrar ele geçirmiş görünüyor, ne dersiniz? Özel alanlarımızı geri almaya kendimizle yüzleşmeye var mıyız?

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Şöyle buyurun, kendinizi keşfedeceksiniz", T24, 4 Şubat 2014

Marion Milner’ın 1926'dan itibaren tuttuğu günlüğü kitaplaştığında yıl 1934'tü. Psikoloji ve psikanaliz uzmanlığına edebiyat merakını da ekleyince bu alanda parmakla gösterilenlerin başında yer aldı.

Üniversite yıllarımda, ismi lazım değil bir hocam, "sosyoloji, antropoloji ve psikoloji; işte bunlar hep lafoloji" dediğinde birden hepsine ilgim arttı. Dışlandıklarına göre onlarda "rahatsız edici" bir şeyler bulunmalıydı. Üçünü harmanlayıp hocamı takibe aldığımda 1930'ların Almanyası'ndan, adı kendi ülkesinde bile doğru düzgün duyulmamış biriyle akademik çalışma yürüttüğünü ve ondan etkilendiğini öğrendim. Üstelik bu Alman hoca, ders notlarında "psikoloji ve sosyolojinin, insan benliğine zararlı olabileceğini, kendisini ve içinde bulunduğu toplumu didiklemenin kişiyi hedefinden saptırabileceğini" yazmıştı. Kendince büyük bir doktrin üretiyordu besbelli!

Avrupa ve Amerika'da 1960'lara kadar çoğunlukla üvey evlat muamelesi gören sosyoloji ve özellikle psikoloji, o tarihten sonra kendilerini tu kaka edenlerin kapısını aşındırdığı alanlar haline gelecekti.

Milner, 1926'dan başlayarak kendini tanıma sürecine girer ve düşüncelerle nesneleri birbirinden ayırmaya dümen kırar: göründüğü gibi olanın ötesine gitmeyi ister. Kelimeleri cümlelere çevirir ve elini nesnelere sürüp hissettiklerini anlamaya uğraşarak bunları defterinde kayıt altına alır.

Psikoloji ve psikanalizdeki ışığı önceden görenler vardı elbette ama hemen hepsi sesini duyurmada güçlük çekti. Bunlardan en ünlüleri Piaget ve Jung'du. Aynı ekolden başka bir isim daha anılıyordu: Marion Milner. 1926'dan itibaren tuttuğu günlüğü kitaplaştığında yıl 1934'tü. Psikoloji ve psikanaliz uzmanlığına edebiyat merakını da ekleyince bu alanda parmakla gösterilenlerin başında yer aldı. Kendine Ait Bir Hayat da bunun en önemli ürünüydü.

"Lafolojinin" dik âlâsı

Milner'ın hayatı boyunca peşinden gittiği şey, gündelik ya da sıradan olanla hesaplaşmaktı. Bu nedenle salt akıldan değil, onunla birlikte, belki biraz da fazla duygulardan yana zar attı. Kısacası, kendisinin de dediği gibi bir deneye girişti; onu, nelerin hangi koşullarda mutlu ettiğini kâğıda döktü. Anlayacağınız, "lafolojinin" dik âlâsını yaptı.

Kendine Ait Bir Hayat, henüz herkesin tam anlamıyla bir başkası gibi davranıp yorulmadığı günlere denk gelen bir kitap. Bu yüzden Milner'ın tarifleri de anlatımı da yer yer "basit" görünebilir. Fakat ben buna sade demeyi tercih ediyorum. Sadeliğin zorluğu, Milner'la bir kez daha ortaya çıkıyor.

Milner, kitapla ilgili "mutlu olmanın yollarını bulma rehberi değil" uyarısı yaparken mevzunun, şahsi bir irdeleme ve "Neleri seviyorum?" sorusuna samimi yanıtlardan ibaret olduğunun altını çiziyor. Öğretilen ve "doğru" denilen her şeyden süphe edip içinin sesini dinliyor. Dolayısıyla hisler bir parça öne geçiyor. Bilginin belli noktalara kadar iş gördüğünü, insanı besleyen edebiyat, sanat ve doğa gibi başka kaynakların da bulunduğunu; onların her adımda hepimize fark etsek de etmesek de yardımının dokunduğunu söylüyor. Milner'ın şüpheyle yola çıkıp kendini dinlemeye koyulduğu yerde karşılaştığı çelişki aslında hepimizi ilgilendiriyor: Bilmek mi yaşamak mı? Aradaki denge nasıl sağlanmalı? Böylece, kendine sorduğu bu sorularla onu mutlu kılacak ilk basamağa ulaşıyor: Aklı dar odağından çıkarıp hislere güvenmek.

Az önce bahsettiğim, şürekâsı tarafından "üstad" diye anılan hoca, hislerin veya duyguların "kör tapa" olduğunu büyük bir gururla savunan makaleler de kaleme almış 1930'larda. Ancak Milner, kendi döneminde benzerlerinin bolca bulunduğu bu gibi örneklere inat yalnızca akılla gidilecek yolun körleştirici etkisinden bahsediyor. "Yolculuğu gözden geçirme" dediği kendine özgü psikanalitik yöntemle o karanlık noktalara giriyor. Bu sayede fizyolojiden felsefeye, oradan edebiyata uzanan ilginç bir yay çizip nesnel akıldan öte, öznel sezginin sularına açılıyor. Bu gezintiyle Milner'ın amacı, bakılanın ardını görebilmek; öncelikle kendini sonra da etrafını saran dünyayı değiştirebilmek.

Teoriler yaşam tarafından yutulabilir

Milner, kendini ölçüp biçiyor ama derdi bir yandan da kendi üstüne kapaklanmayı unutmak. Konuyu tersten alırsak hedefi "yaşamayı hissetmek." Herhangi bir kitabı okurken yazarın kafasında dolaşmak gibi bir şey bu. Kıssadan hisse: "Başkalarının bakış açısını anlayabilmek ve duygularını paylaşabilmek."

Psikoloji öğrenimi görüp burada uzmanlaşan ve deneyimlerini kitaplaştıranlardaki ortak taraf, kendilerinde aksayan ya da tamamlanmamış yanları okurla paylaşmaları. Milner'ın önce günlük olarak kaleme aldığı ardından kitaba dönüşen Kendine Ait Bir Hayat'ı da bu minvalde. Zaten kendisi düştüğü notlarda bunu açıkça dile getiriyor.

Milner'ın bir başka keşfi, teorilerin yaşam tarafından kolayca yutulabileceğine ilişkin. Gündelik hayatın kaosundan doğan belirsizlik, her şeyi kesin çizgilerle ayırmayı, bölmeyi ve sınıflandırmayı hedefleyen görüşlerin belini bükebiliyor.

Milner, mutluluğu nasıl yakalayacağını araştırırken elde ettiği veri önemli: Gerilimden ve her şeyi bilme "zorunluluğundan" kurtularak ilgilerini genişletip kendi deneyimine uzaktan bakabilmek. Buradan hareketle "duygu değiş tokuşu" dediği yeni bir keşfe yürüyor Milner. Bir anlamda "öteki"nin alanına sızıyor.

Milner için günlük tutmanın kendi zihninde ve daha çok duygularıyla ilgili keşfe çıkmak olduğunu anlıyoruz. Adeta bir yazar edasıyla kendini, yarattığı kitabın içine atıyor. Bir gün çok hoşuna giden bir şeyin yerini ertesi gün hiç fark etmediği ve aslında hep önünde duran başka bir şeyin aldığını görüyoruz. Huizinga'nın "oynayan insan" (homo ludens) tanımı, Milner'da şekil değiştiriyor ve o, notları aracılığıyla kendiyle oynuyor. Bu oyun sırasında, kendiyle ilgili yeni bir şey yakalıyor ve "şeylerin kanunlarına dair deneyim sahibi olmak; onlara maruz kalmak" istediğini söylüyor. Bu arzuyu "bir şeyin önemini hissetmek" biçiminde adlandırıyor. Örneğin "kendin ol" buyruğunun. Fakat burada yılların tortusu Milner'ı yine ikilemde bırakıyor: "İnsanlar 'Ne pahasına olursa olsun kendin ol' diyordu. Ama insanın kendisinin ne olduğunu bilmesinin o kadar da kolay olmadığını anlamıştım. Başka insanların istediği şeyleri istemek, sonra da bunun kendi tercihin olduğunu zannetmek çok daha kolaydı." Anlamsızca ve büyük bir ihtirasla ortaya konan beklentinin, "kendin ol" çağrısını da dünyayı algılamayı da engellediğini anlayan Milner, düşüncenin körlüğünü aşmaya yönelir.

Biseksüel bir benlik

Milner, 1926'dan başlayarak kendini tanıma sürecine girer ve düşüncelerle nesneleri birbirinden ayırmaya dümen kırar: göründüğü gibi olanın ötesine gitmeyi ister. Kelimeleri cümlelere çevirir ve elini nesnelere sürüp hissettiklerini anlamaya uğraşarak bunları defterinde kayıt altına alır. Bu deneysel zamanlarını "avarelik dönemi" olarak adlandırır; filozof selamlaşmasında olduğu gibi: "Kendini tanıyacak zamanın ola." Anlayacağınız, Milner'da gündüz düşlerinin yerini gece uykusu alır. Zihninin ona oynadığı oyunlara karşılık tadını çıkarmaya ve deneyimlemeye uğraştığı yaşam gelir.

Milner, mutluluğu nasıl yakalayacağını araştırırken elde ettiği veri önemli: Gerilimden ve her şeyi bilme "zorunluluğundan" kurtularak ilgilerini genişletip kendi deneyimine uzaktan bakabilmek. Buradan hareketle "duygu değiş tokuşu" dediği yeni bir keşfe yürüyor Milner. Bir anlamda "öteki"nin alanına sızıyor. Yazarın düsturu, kitaplar ve teoriden çok birebir ilişkiyle hayatı öğrenme: Rasgele edinilen teamüller ve yanlış anlaşılan ideallerin yarattığı çelişkiden doğan kör alışkanlıkların insafına kalma hali yerine kendi yaşama kurallarını geliştirmek. Bugünün kişisel gelişim zırvalığının kabuğunu çatlatacak, kişisel görü denebilecek bir mecra Milner'ınki.

Yolculuğunu tamamlamak üzereyken Milner, bilincinin çektiği acıyı da kavrar. Yani saadet içinde kaybolmaktan ziyade, zihninin kıvrımlarında dolaşan uyuşukluğu hisseder; tıpkı Aziz Augustinus ve Kierkegaard gibi. Mutluluk arayışının böylesine zorlu, içinde acı barındıran ama rahatlatıcı bir eylem olduğunu da anlar. İşte Weininger'de ve D.H. Lawrence'ta rastladığımız, Milner'ın "dişi tavır" dediği şey tam da buna karşılık geliyor.

Milner, aklı yok etmeyen ve duyguları pas geçmeyen bir yapıdan söz ediyor. Buna, her iki tarafa da çalışan "biseksüel benlik" diyerek bir çerçeve çiziyor. Kendine Ait Bir Hayat'ta, Blake'in şiirinde dediği gibi "acı ve neşe için yapılan insanı" kendinden hareketle; kendi aptallığını cesaretle keşfederek anlamaya çabalıyor. Mesele bu.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.