Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-980-1
13x19.5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Seküler Yaşam ve Şifacılık
Modern Türkiye'de Kayıp ve Adanmışlık
Özgün adı: Healing Secular Life
Loss and Devotion in Modern Turkey
Çeviri: Barış Cezar
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Özde Duygu Gürkan
Kapak Fotoğrafı: Christopher Dole
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2015

Antropolog Christopher Dole, 1990'ların sonunda ve ardından 2000'lerin ortasında Türkiye'de yaşadı ve bu kitaba konu olan saha araştırmasını yaptı: Yalnızca seküler güçler tarafından değil, yerleşik dini kurum ve çevre-lerce de insanların hastalıklarını ve çaresizliklerini suistimal etmekle suçlanan ve modernlik öncesi dönemin köhne kalıntıları olarak görülen cinci hocalar, üfürükçüler ve dini şifacılar nasıl oluyor da bugün hâlâ yaygın bir talep görüyor ve modern tıbba rakip olabiliyor?

Dole'a göre dini şifacı Türkiye'nin modern seküler gelişimine istisna oluşturan bir figür değil, daha ziyade onun kaçınılmaz ürünlerinden ve belirleyici öğelerinden biri. Dahası, hem dini şifacılık hem sekülarizm aslında insanların hayatlarını düzenleme ve dünyalarını yeniden inşa etme konusunda çok benzer saiklere sahipler. Her ne kadar yöntemleri ve kullandıkları araçlar farklı olsa da, ikisi de birey üzerinde kendi iktidarını kurmaya çalışıyor. Dole işte bu iktidarın her iki durumda da nasıl kurulup muhafaza edilebildiğini, geleneksel antropoloji literatürünün ötesine geçip Talal Asad ve Foucault gibi düşünürlerin kavramsal çerçevelerine, özellikle de Ranciere'in "duyumsanabilirin paylaşımı" kavrayışına başvurarak analiz ediyor.

Şifa verme ve bulma hikâyeleri aracılığıyla laik siyasi düzen içindeki gündelik ilişkileri, dini ve milli duyguları, bireysel ve toplumsal zaaf ve hassasiyetleri mercek altına yatıran kitap, tıbbın ve toplumsal yaşamın modernleşme sürecini ele alış biçimiyle de Türkiye'nin bugününü anlamakta son derece önemli bir çalışma.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

Giriş
1 Tıp ve Medenileşme İradesi
2 Topluluğun Sınırlarında Farklılığın Tedavisi
3 Yaşayan Evliyaların Hikâyeleri: Evliya Konuşmaları
ve Seküler Yaşamın Diğer Mucizeleri
4 Sofuluğun Tedavi Bilimi: Etik, Piyasalar, Değer
5 Kırık Hayallerin Buhranı: İlişkilerde İhtimam
6 Seküler Yaşamın Tedavisi: İki Kayıp Rejimi
Sonuç: Fragmanlar
Ek: Şifacılık Türleri
Kaynakça
Dizin

OKUMA PARÇASI

Ölümün Yüceltilmesi, s. 13-17

Zöhre Ana’nın damadı Ankara sokaklarında yeni Passat’ıyla hızla yol alırken aynadan takip eden arabalara bakıyordu durmadan. Arkamda, arka koltukta Gülay, Gülay’ın kocası ve yeni sünnet olmuş sekiz yaşındaki oğulları oturuyordu. İlk başta Gülay’ı tanıyamamıştım. Onu en son Hollanda’dan ziyarete geldiğinde, beş yıldan uzun süre önce görmüştüm, ki zaten o zaman bile kısa takdimlerden öteye geçmemiştik. Gülay’ın babasını iyi tanıyordum; mucizeler gerçekleştirme (özellikle hasta ve ölmekte olanlar için) kabiliyeti sayesinde mütevazı bir takipçi kitlesine ve evliya unvanına kavuşmuş olan Zöhre Ana’nın en ateşli müritlerinden biriydi. Yıllar önce, ben yakındaki gecekondu mahallelerinden birinde oturur ve Zöhre Ana’nın yerleşkesini düzenli olarak ziyaret ederken, Gülay’ın babası Ümit de her zaman orada olur ve benimle konuşmaya istekli görünürdü. Gayet samimi olmuştuk. Heyecanı bulaşıcıydı. Babasını sorduğumda Gülay’ın yüzü düştü. Ümit, Zöhre Ana’nın otoritesini artık tanımıyordu ve bu reddediş ailede anne ve çocukları babayla karşı karşıya getiren bir bölünmeye yol açmıştı. Artık kentin öteki tarafında tek başına yaşıyordu; ailenin beş yıl önce Zöhre Ana’ya daha yakın olabilmek adına çok para harcayarak ve büyük heyecanla satın aldığı apartman dairesinden taşınmıştı.

Arkamızdaki beş arabalık konvoyda, kısa süre önce sünnet olmuş beş çocukla aileleri bulunuyordu. Hep yapılageldiği gibi duaların okunacağı ve misafirlere yiyecek dağıtılacağı bir evliya mezarına gittiğimizi sanıyordum. Ciddi şekilde hasta olanların yakarışlarından farklı olarak sünnetlerde türbelere ziyaretler genelde neşeli ve kısa olurdu. Dış gecekondu mahallelerinin, yeni ancak hızla köhneleşen sanayi bölgeleri ve lüks apartman bloklarının arasından geçerek kentte yol alırken bunun tipik bir türbe ziyareti yerine, cumhuriyetin büyük kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün son istirahat yeri olan Anıtkabir’e bir ziyaret olduğunu öğrendim.

Türkiye’de dini otoritenin siyasi kurumlardaki ve dini ifadenin kamusal yaşamdaki yerinin ne olması gerektiği konusundaki çetin savaşta Atatürk sembolik bir figür olarak yerini koruyor. Devletin Kemalist ideolojisinin bir boyutu olarak 1920’li ve 30’lu yıllarda onun önderliğinde gerçekleştirilen laikleşme reformlarıyla, Osmanlı Padişahlığı ve İslam Halifeliği laik demokratik ilkeler çevresinde kurulacak bir siyasi düzene yer açmak için kaldırılmıştı. Devlet bir yandan camilerin yönetimini ele alırken, bir yandan da salt kişisel inanç meselesi haline gelmesini sağlamak için dinin otoritesini özel alanla sınırlamaya uğraşmıştı. Dini otoritenin siyasi kurumlar üzerindeki nüfuzunu kırma çabalarıyla birlikte, devlet aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun dini-siyasi ortamında önemli bir yer edinmiş ve çoğu evliyaların türbeleri çevresinde örgütlenmiş nüfuzlu dini tarikat ve tekke ağlarını zorla kapatmaya uğraşmıştı.

Anıtkabir’e yapmak üzere olduğumuz ziyaretin ironisini görmemek mümkün değildi.

Gülay, kocası ve konvoydaki diğerleri Zöhre Ana’yı bir evliya, Atatürk’ün ruhunu miras almış biri olarak görüyorlardı; onun aracılığıyla Atatürk sesini tekrar duyurabiliyordu. Bu nedenle Atatürk’e bağlılıklarının büründüğü bu biçim komşular, gazeteciler ve poliste çok büyük düşmanlığa yol açıyordu. Bana daha önce pek çok kez heyecanla aktarılan Zöhre Ana’nın tutuklanma hikâyeleri Atatürk’ün mezarına yaklaştıkça daha tedirgin edici bir hale gelmeye başlamıştı. Zöhre Ana ve müritleri milletin sekülarist kuruluş idealleriyle çatışan bir dini yaşamı, mevcut seküler siyasi düzene yer açmak için açıkça bastırılmaya çalışılan bir dini örgütlenme biçimini temsil etmekle kalmıyor, aynı zamanda inançlarının merkezindeki figür genel olarak din üzerindeki bu baskı tarihinin başlıca faili kabul ediliyordu. Ve biz de onun defnedildiği yere, ölümünün bu kadar ön planda olduğu ve bir milletin kökenlerinin ve hayranlığının yoğun bir hararetle sahnelendiği bir mekâna girmek üzereydik.

Mitleştirilmiş Hitit sembolizmi ile etkileyici modernist anıtsallığını milliyetçi bir şekilde bir araya getiren Anıtkabir’in dev avlusunu geçtik (Resim 1) ve mozoleye çıkan basamaklarda toplandık. Resimler çekildikten sonra yaz sonunun sıcağında kapının iki yanında hareketsiz duran askerlerin arasından geçerek mozolenin uzak ucunda Atatürk’ün aşağıdaki mezarının yerini gösteren lahdin bulunduğu görkemli, mermerden merkez odaya girdik. Türk ve yabancı turistler odanın sol tarafına doğru saat yönünde dairesel bir hatta hareket ederek Atatürk’ün mezarının önünden geçip sağdan dışarı çıkıyorlardı. Biz de herhangi bir turist grubu gibi ilerledik. Mezarın yerini gösteren lahdin önünden geçerken grubumuz aniden –sünnetli çocuklar önde, diğerleri arkada– ellerini dua eder şekilde açtı. Sıradaki turistler sinirli sinirli bakarken Türk ziyaretçilerin bu sahne karşısında dehşete düştükleri açıkça görülüyordu.

Hemen güvenlik görevlileri belirdi. Arkadan aşağı doğru inerek grubun ilerlemesini istediler. Evliyanın müritleri istedikleri gibi ibadet edebileceklerini ifade etti. Sinirlenen görevlilerse buranın bir “ibadet” yeri olmadığında diretti. Görevliler gruptaki erkekleri itmeye başlayınca tartışma kızıştı. Sonunda Zöhre Ana’nın müritleri pes edip ilerledi. Tekrar orta avluya çıktığımızda güvenliğin başı bize yaklaşarak Zöhre Ana’nın damadını azarlamaya başladı. Güvenlik görevlisi Zöhre Ana’yı biliyor ve böyle ziyaretlere alışıkmış gibi konuşuyordu. Bu durumda yetkisinin sınırlı olduğunun ve tutuklamaların medyanın dikkatini çekeceğinin (ve belki de daha fazla müridin gelmesine yol açacağının) farkında olan görevli öfkesini kontrol etmeye çalışıyordu.

Tekrar ilerleyerek merkez avlunun gölgede kalan dış basamaklarına geldik. Grubun üyelerinden birisi kısa süre sonra belirerek yakındaki hediyelik eşya dükkânından alınmış şişe su ve paketli hamur işlerini plastik tepsilerle getirdi. Yavaşça herkesin yanına gidip bir tören icra etme havasıyla su ve yiyecek ikram etti. Biraz sonra güvenlik görevlileri yine etrafımızı çevirmişti. Bu tür davranışlara burada izin verilmiyordu. Bazıları yakınlarda atıştıran diğer insanları göstererek zayıf itirazlarda bulundu. Görevliler bu itirazı reddetti. Belli ki o insanlar bu kadar tehditkâr olmayan bir şekilde karınlarını doyuruyordu. Bize yaptığımız şeyden derhal vazgeçmemizi emretti. Zöhre Ana’nın damadı özür diledi ve arabalarımıza dönerek oğlanların sünnetini kutlamak üzere kentin öteki ucuna, evliyanın yerleşkesine döndük.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.