Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-994-8
13x19.5 cm, 104 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sema Kaygusuz diğer kitapları
Sandık Lekesi, 2000
Esir Sözler Kuyusu, 2004
Yere Düşen Dualar, 2006
Yüzünde Bir Yer, 2009
Karaduygun, 2012
Sultan ve Şair, 2013
Barbarın Kahkahası, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Doyma Noktası
Kapak Fotoğrafı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım (Can Yayınları): 2002
5. Basım: Şubat 2015

"Uzattı elini, o koca meyveyi tuttu bıraktı, parmak uçları tekrar hissetmeye başladı. Tatlı bir koku yayıldı havaya, şekerli, ateş rengi bir şeftali kokusu. Onu avuçlarına alıp tarttı. Utanmamıştı şeftali, öptü kadının ortaparmağının ikinci eklemini. Bir gıdıklanma geldi kadına, bir istek, bir cesaret… arsızca ısırdı şeftaliyi sol yanağından. Söyleşmeler, fısıltılar dökülüverdi ardı ardına. Her ikisi de gevezeleşti birden. Biri koparıyor, ne kadar aldın diye bakıyordu öteki. Biraz duraladı kadın, ilk ısırığın karnında açtığı serin yolu duyumsadı, şeftalinin etini burnuna yaslayarak bir süre kokladı. Burnu kanatlanıp tekrar kondu yerine.”

Doyma Noktası'nda açlık, avlanmak için ininden çıkmış vahşi bir hayvanın ruhu gibi geziniyor öyküler arasında. İnsan olarak ondan kurtulmanın sandığımız kadar kolay olmadığını anlıyoruz. Öc alma, düşmanlık ve kötülük, ama aynı zamanda şefkat, acıma, masumiyet ve iyilik öylesine içimizde ki, bu öyküler karşısında o irkiltici, tuhaf suçluluktan kaçınmak imkânsız.

İÇİNDEKİLER
Sandık Lekesi
Şeftali
Kılçık
Yaprak ve Tüy Zamanları
Çatlak Yerlerin Kuyusu
İnsan Dipleri
Çalıntı Yürekler
Sülün
Çöpçüler
OKUMA PARÇASI

Sandık Lekesi, s. 9-12

Kenti toza boğan kirli yağmur dindikten az sonra, caddenin aşağısından yokuş yukarı sürünerek, yaşama üvey, yorgun bir köpek gelmişti. Önce başı görünmüştü, sonra dargın gözleri; ayakları, karnı çamur içinde. Büyük olasılıkla, geceleri sarhoş horultularla, köpek ulumalarıyla titreyen o ağaç mezarlığından, Gümüşsuyu Caddesi’yle Dolmabahçe’yi birleştiren, kimsenin adını bilmediği o kuytu parktan çıkmıştı. Kulakları düşmüş, kaburgaları cisimleşmiş dokunaklı bir şey… kapkara gövdesini ağır ağır sürüyerek ilerleyebilmiş, ezgin bakışları Gümüşsuyu’nun ıslak kaldırımlarını çok kanlı görmüştü o gün. Derin diş izleri vardı boynunda, belli ki ölümcül bir sokak dövüşünden canını zor kurtarmıştı. Bir yeri terk edip gelmemiş, düpedüz kovulmuştu. Öyle olmasa bir denge olurdu salınışında, kara tüylerinin arasına gömülü, dili dışarı sarkık ölgün ölgün yürüyeceğine, yeni bir ad takınmaya istekli, meraklı bir köpek gibi alır başını gelir, insanların yüzüne korkusuzca bakardı. Ama o tam bir uyuzdu. Her şeyi unutmaya zorunlu çaresizin teki. Belki de bu zavallılığı yüzünden kimse ona ad vermemişti.

Günün her saatinde ışığın eğrileriyle koyulaşıp açılan, soluk almaktan başka bir şey yapmayan bu kıl çuvalı, bir daha kalkmamak üzere kımıldamadan yatmış, o günden sonra, belleğini silen köpeğin havladığını duyan, Opera Apartmanı’nın önünden kalktığını gören olmamıştı.

Bugün, ikinci sınıf otomobilinin gösterişli rengiyle avunan Ferhan, deniz kokusunu ardında bırakıp hâlâ adını öğrenemediği parkın önünden geçerken, bir kez bile göz göze gelmediği o kara köpeğin sessizce yanına sokuluşunu anımsadı. Ferhan, kentin merkezine doğru kavis çizen caddenin ışıksız kaldırımlarına bakar bakmaz, unutmaya uğraştığı anıların içinde buldu kendini. Çocukluğunda birkaç mevsim de olsa buralarda yaşamıştı. Oysa yaşadığını değil, günden güne yutulduğunu anımsıyordu şimdi. Aklına gelenler, kurgusal, belli belirsizdi. Gerçekliğinden emin olduğu tek şeyse, çevresine ürkek gözlerle bakan kendi çocuk yüzüydü. Kendini bildi bileli o yüze çok acıyordu. Sanki yalnızca adını paylaşıyordu onunla. Şimdi, hafif göbek bağlamış, sabahları uyandığında gördüğü düşleri anımsamayan bir yetişkin olarak, anlatamadığı düşlerin karanlığına terk etmişti o yüzü.

Otomobilinin camını açıp caddenin havasını içine çekti. Hâlâ kokmuyordu burası. Ne köpek, ne kedi, ne de çocuk… Sürücü koltuğuna iyice yerleşti. Dilsiz köpeğin üzgün başını, kenarına kıvırdığı uzun kuyruğunu, sarkık siyah kulaklarını düşünürken bir çocuk gördü. Sevil Apartmanı’nın tam önünde, ayakkabı boyacısının yanında duruyordu. Fırçanın her savrulmada çoğalan görüntüsünü dalgınlıkla izleyen, kaldırıma suskunluğunu yayan bir erkek çocuğu. Yüzünde belirgin bir leke. Ferhan, dalgınlıkla direksiyonu sağa kıvırdı, sonra caddede eğri bir yol çizerek kaldığı yerden yoluna devam etti.

Leke...

Taşların arasından biten otlar gibi, öyle kolayca çıkıvermişti ortaya. Çocuğun aklından düşen bir tohum sezdirmeden büyümüş, sol yanağını olduğu gibi kaplamıştı. Yayılan eflatun bir hastalıktı bu. Lekenin anıştırdıkları, Ferhan’ın bir tek fotoğrafla bile kanıtlayamadığı anıların mor görüntüleri… Anımsamanın en çileden çıkaran yanı, anımsamaya bir türlü son verememek. Niçin her keresinde bir utanç hissedilir ardından, bir suç, bir ölüm belirir alnın derin çatalında? Bir de neden kırışır insanın yüzü tam da anımsarken? Ferhan, Taksim Meydanı’ndan yarımay kavisle dönerken, geçmiş günlere odakladı bakışını. İrkildi. İşte başlangıç burası, tam bu nokta, görüntülerin belleği kazdığı yer. Radyo kanallarını evire çevire kentin keşmekeşini dışlayan bir şarkı buldu, anlık bir oyalanma yalnızca. Sonraki şarkıların hiçbirini duymadı. O çocuk, Harun’a ne kadar da benziyordu.

Aralarında en oturaklı çocuktu, Harun. Narin, incecikti kolları; giydiği bütün giysilerin içinde kabuğundan dışarıya sarkan bir kaplumbağa gibi dururdu başı. Parmak uçlarıyla dokunurdu her şeye; nesnelere önce bir değer sonra avuçlarıyla kavrardı. Gördüğü şeylerin, bir kâğıt parçası, bir iplik, artık ne olursa, göründüğü kadar güvenilir olduğuna inanamazdı bir türlü. Dokunmazdan önce ürperen, o şeylerin sıvaşmayacak, yakmayacak, batmayacak olduğunu algılamaya çalışan, görünenin tersine epey ürkek bir çocuktu. Apartman girişlerinde korunaklı bir basamak bulur, caddenin sunacağı eğlentiyi büyük bir ağırbaşlılıkla bekler, beklerken sesleri dinlerdi. Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’nin köşesinden dönen dolmuşlara aynı dinginlikle saatlerce bakabilir, orada bir toz bulutuymuşçasına yükselen seslerin içinde yiterdi. Bir nokta, bir toz zerresi oluncaya dek küçülür, keskin tınılı bir sözcük, anlaşılabilir bir insan sesi, bir insan cümlesi duyduğu an tekrar esneyip genişleyerek bir çocuğa dönüşürdü. Sağırlaşmaya direnen olgun bir çocuğa…

Ferhan, Gümüşsuyu’ndan çıkar çıkmaz, kentin caddelere sızan isli, terli kokularını tekrar duyumsamaya başladı. Çocukken Taksim Meydanı’na çıkmak yasaktı. Hastaneyle banka arasındaki yarı gölgelik kaldırımda, esnemekten başka bir şey yapmadan geçerdi günler. Meydandan akan yabancılar telaşlı adımlarla gelip geçer, arkalarından yeni bir şey sürüklemezlerdi. Adsız Park’tansa gözleri kan çanağı bir köpekten başka kimse gelmemişti.

Elmadağ’ın kağşamış yüzünden Harbiye’nin kurumsal ciddiyetine doğru sürdü otomobilini, Ferhan. Orduevi’nin bahçesinde “tıp” oyununa dalan nöbetçi askerleri görünce buruk gülümseyerek saçlarını karıştırdı. Çocukken askeri hastanede gördüğü her askerin, kaldırımları göğsüne sokacakmışçasına yürüyen bir tek kişi olduğunu sanırdı nedense. O asker, hantal gövdesiyle caddeyi kaplayan hastanenin tek sahibi, boynundaki künyelerin tınısından başka ses çıkarmayan çizgisiz bir yüzdü. Çocuklar için, bu alçak duvarlı boz rengi hastane ele geçirilemez bir kaleydi bir zamanlar. Bazen siren sesiyle hastanenin yan sokağına bir ambulans dalar, kapılar açıldığında ağrılı, belli belirsiz bir gövde görünürdü. Başka hiçbir oyuncağı, hiçbir şaşırtmacası yoktu oraların. Nöbetçiler, hem istekle, hem de kambur bir ürkeklikle caddeyi seyrederlerdi. Onlar davranmazlardı. Hayatta oldukları gözlerindeki kıpırtılardan, ağızlarında ezilen türkülerden anlaşılırdı ancak. Ağır kuşamlarının altında titreyen nefti yeşili erkekler… Orada birkaç çocuğun yaşadığını bilmeden, bir tek kişinin yüz ifadesini takınarak beklerlerdi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fahri Öz, "Sema Kaygusuz’dan Yaralı İnsan Öyküleri", Post Dergi, 16 Şubat 2016

Sema Kaygusuz’un öyküleri yeni bir kitap değil; ilk basımı ta 2002’de yapılmış. Bir arkadaşımın ısrarla Kaygusuz okumamı salık vermesi üzerine gözüme kestirdiğim en ince sırtlı kitaplarından birini aldım. Şanslıymışım, Sema Kaygusuz keyifle okunan, derinlikli, biçemsel açıdan esnek, zengin öyküler kaleme alan bir yazar. Doyma Noktası farklı anlatıcılar, bakış açıları ve anlatım tarzlarına başvursa da başlığında yer alan ‘doyma’ sözcüğüne ek olarak doyum, doygunluk ve ölüm izleklerine sadık bir kavramsal öykü derlemesi.

Genel bir gözlemle başlayalım: Kaygusuz yazı aracılığıyla nesnelerle ya da insan-dışı doğayla çarpıcı bir ilişki kuruyor. Bir meyve ya da hayvan onun elinde konuşma yetisine sahip bir varlığa dönüşüyor. Yılan manalı bakışlar fırlatıyor, yaralı sülün acıyla kıvranıyor, ardıçkuşu ile ardıç tohumu dille/dilde buluşuyor, başkalarıyla iletişiyor. Bu nesne ya da canlılar insanlarla diyaloğa giriyorlar ya da kendi öykülerini anlatma yoluna gidiyorlar ama insanbiçimci bir teknik gösterisi içinde değil, kendileri olarak. D.H. Lawrence’ın Paul Cézanne’ın Elmalı Ölüdoğa adlı tablosunu konu edindiği bir yazısında ressamın elmaların duyumsallığını, yuvarlaklığını, bütünlüğünü ele almadaki benzersiz başarısını dile getirir. Cézanne modellerine “Elma ol! Elma Ol!” diye emreder. Onlar da olurlar. Cézanne elmaların elma olmaklığını / elmasılığını (appleyness) yeniden yaratır tablolarında Lawrence’a göre.

Kaygusuz da şeftaliye “Şeftali ol!” der ve ona tabiri caizse bir şahsiyet bahşeder gibi. Şeftali öyküsünde bir başka doyum noktası olan ölüme yaklaşan bir hasta ya da halsiz, yıpranmış bir kadın emekleyerek şeftaliyle buluşur, onunla doyuma ulaşmaya benzer bir beraberlik yaşar. Kaygusuz sulu, tüylü ve lezzetli şeftalinin dilimizdeki dişilik ve cinsellik çağrışımlarını göz ardı etmez ve kadın öykü kişisinin şeftaliyi yiyişinin betimlenişi erotik bir deneyimi anıştırır. Karşılıklı, işteş bir edim haline gelir şeftaliye doymak; dahası, şeftali kısa bir anlığına da olsa bir özne mertebesine terfi eder: “Utanmamıştı şeftali, öptü kadının ortaparmağının ikinci eklemini. Bir gıdıklanma geldi kadına, bir istek, bir cesaret… arsızca ısırdı şeftaliyi sol yanağından.” Bu öyküden bahsederken spoiler verme riskim yok çünkü öykü anlatıdaki kişinin şeftaliye ulaşmasının betimlemesidir, olay örgüsüne yüz vermeyen bir metindir. Öykünün başında ve sonunda kısaca değinilen ve ayrıntıları saklı tutulan erkek figürünü saymazsak metin olaysızdır denebilir. Bu açıdan kitaptaki en şiirsel ve/ancak çizgisel yapıya en az bağlı kalan öyküdür denebilir.

Kitaptaki en son öykü olan "Çöpçüler" de olaysız denebilecek benzeri bir yapıdadır. Bir varsayımdan yola çıkarak rüyayı andıran öykü kişilerin adları, olaylar, zaman, eyleyişlerindeki saikler, vb. konusunda belirsizlikle doludur; belki de gücünü tam da bundan alır. Şeftali gibi öykü de olaylara, hatları net bir şekilde çizilmiş bir olay örgüsüne dayanmaz. Her ikisinde de kuşkusuz olaylar var, ancak bunlar neden-sonuç ilişkisi içinde belirlenmiş türden değildir. Bu açıdan kısmen Katherine Mansfield’ın geleneksel kurmaca olay örgüsüne yaslanmayan At the Bay (bilmiyorum çevrildi mi Türkçeye) adlı öyküsünü çağrıştırır.

Kafka’nın Açlık Şampiyonu öyküsünün tersten okunmasını ya da Bunuel’in yeme ediminin dışkılama eylemi gibi gizlice ifa edildiği Özgürlük Hayaleti filmini andıran "Kılçık" ise kitaptaki en klasik denebilecek öykü. Burada ‘klasik’ sözcüğüyle öyküyü küçümsediğim sanılmasın, yalnızca olay örgüsünün çizgisel bir güzergâhta ilerlediğini ve çarpıcı bir doruğa ulaştığını kastediyorum. Yeme, doyma, doyum ve ölüm izleğinin en belirtik şekilde işlendiği, başarılı bir öykü "Kılçık". Emine Bora’nın kitabın kapağında yer alan fotoğrafındaki balık imajı ise bu öyküye şık bir şekilde göz kırpıyor.

"Yaprak ve Tüy Zamanları" bir botanik ya da biyoloji kitabında yer alabilecek bir konunun şiirsel bir dille öyküleştirilmesine benziyor. Kitaptaki ayrıksı yerini ise diğer öykülerde travmatik deneyimler yaşayan insanlar yerine doğada uyumu şiirsel/düşsel bir dille anlatmasına borçlu. "Çatlak Yerlerin Kuyusu" üçüncü tekil şahıs ağzından anlatılan, dinsel ya da mitolojik bir anlatıyı çağrıştırıyor. Kaygusuz’un bu öyküde bir yazar olarak başarıyla altından kalktığı şeylerden biri de öyküdeki odaklayıcıları (focalizer) değiştirmesidir. Odaklayıcı ile kastedilen öykünün ya da öyküde bir bölümün, bir olayın kimin görüş açısından aktarıldığıdır. Örneğin Şeftali öyküsünde odaklayıcı çoğunlukla kadındır, olaylar onun gözünden, bakış açısından aktarılır. "Çatlak Yerlerin Kuyusu"nda odaklayıcı metinde makro anlamda (olay örgüsündeki savrulma anlarında) Dede ile Sedef arasında salınır durur. "İnsan Dipleri"nde odaklayıcı kadın ve adam arasında gider gelir. Bu tür yer odak değiştirmeler okuru hep teyakkuz durumuna davet eder, onun olayları farklı açılardan değerlendirmesini talep eder. (Sesli düşünüyorum: Kim bilir böylece belki de tek anlatıcının tahakkümü bir nebze de olsa sarsılır.)

Öykülerde baskın denebilecek ‘fallus’ kavramı irdelenmeyi bekleyen bir izlek olarak karşımıza çıkar ve iktidar biçimlerinin farklı tezahürlerini gözler önüne serer: Balık, yılan, bıçak, silah, kaburga. Örneğin "İnsan Dipleri" birlikte olduğu adamın çirkin ayaklarını görünce ondan tiksinen kadının öyküsüdür. Öykünün sonlarına doğru ortaya çıkan “boynuz kabzalı, çelik (…) çakı” adamın erkeklik uzvunun bir metaforuna dönüşür kadının bakış açısından. Cinsel doyum yaşadığı adamdan tiksinmesinin doruğa ulaşmasını simgeleyen bir nesnedir çakı onun için. "Çalıntı Yürekler"de ise doyma kavramı hem beslenme hem de hayata doyma, ölüme yaklaşma izleklerini akla getirir.

"Sülün" kitaptaki en şık ve derin öykü bence. Bu öykünün adeta fallus ve arzu kavramlarını açımlayan ve örnekleyen psikoanalitik (Freudçu ya da Lacancı) bir metin olduğu bile ileri sürülebilir. Öyküdeki erkek karakter artık annesinin arzusunun biricik nesnesi olmadığını fark eden ve eksikliği farklı bir şekilde (avlanarak) ikame etmeye çalışan psikozlu biridir. Annesi artık ona yüz vermemekte, sevgisini/arzusunu başka erkeklere sunmaktadır. Adam artık çocuk değildir (tüylerini yolup, etine değdiği sülünü temizlerken boşalır) ve ancak bunu kabullenmek istemez. Çocukluğundaki anne imgesini, daha doğrusu onun bedenin imgesiyle örtüştürdüğü sülünleri arzular. İmkansız imge/simgenin yerine somut kuş bedenini koymaya çalışır. “Yetişkinliğe erişip eline silahı aldığından beri” bir arzu avcısına dönüşür. Çocukluğunu, annesinin bütün sevgisini alabildiği dönemi çağrıştıran sülün imgelerini sülünleri avlayarak ve bu sayede o erişilmez geçmişi fiziksel olarak yeniden kurgular/yaşar. Annenin arzularını doyurabileceği fikrinden hareket eder oysa anne artık onun avladığı sülünlerden bıkmıştır.

Kitaptaki ilk öyküye (Sandık Lekesi) değinmememin nedeni diğer öykülerin sahip olduğu derli-topluluktan, vuruculuktan ve kısalıktan nasibini almamış olması. İlk öykü dışında bütün öyküler Poe’nun kısalık konusunda söyledikleriyle örtüşür nitelikte, yani tek oturuşta okunabilecek uzunlukta. Elbette öyküler toplamında bütün metinlerin aynı uzunluk ve tematik/kurgusal uyuma sahip olması beklenemez. Ancak diğer öyküler 4-12 sayfa arasında değişen uzunluktayken "Sandık Lekesi" 32 sayfadır. Bir de öykünün paralel bir kurguyla yazıldığı hesaba katıldığında, diğerlerinden farklı, onlarla uyuşmayan bir metin izlenimi veriyor. Haddime değil ve artık çok geç ama Kaygusuz’un yerinde olsam o öyküyü başka bir kitaba alırdım.

Doyma Noktası yara almış, travma geçirmiş bireyleri ele alan leziz öykülerle dolu. Bir okur olarak zevkle okudum, etrafımdaki insanlara salık verdim, okuttum. Kaygusuz’un diğer kitaplarını da okuyacağım çünkü insanı deneysel denebilecek metinleriyle şaşırtan, sürprizlerle şımartan, hep uyanık tutan, meraklandıran bir yazar.. Onunla tanışmadıysanız, tanışın; ya da benim gibi çok geç tanıştıysanız bırakmayınız, ısrarla takip ediniz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.