Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-996-2
13x19.5 cm, 208 s.
Liste fiyatı: 21,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayşegül Devecioğlu diğer kitapları
Kuş Diline Öykünen, 2004
Ağlayan Dağ Susan Nehir, 2007
Kış Uykusu, 2009
Başka Aşklar, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ara Tonlar
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2015

12 Eylül darbesinin ardından ortadan kaybolan, öldüğü sanılan Demir'in yirmi yıl sonra ortaya çıkması geçmişe ışık düşürürken, kırklı yaşlarını süren eski arkadaşları için yüzleşme ve hesaplaşma kaçınılmaz hale gelir. Ne var ki olan biten ancak kırık camdan yansıdığı kadarıyla görülebilecektir.

"Onlarca kırmızının hiçbiri asfaltın üzerindeki küçük noktaya benzemiyor. Benzeri olmayan bir ton bu, tutkuyla ölüm arasında emsalsiz bir ara ton. Ayaklarıyerebasmayan, kataloglarda olmayan başıbozuk bir ton.

"Şehrin renkleri arasına, 'asfaltta kedi ölümü kırmızısı' olarak kaydediyor bu tonu. O an, o caddede, o kedinin ölümünün kırmızısı demeli aslında. Hangi teknik işlem geçmişle ve gelecekle yüklü bu benzersizliğe, o ânın uçuculuğuna ve sonsuz karmaşasına renk veren pigmentleri bir araya getirebilir!

"Günahsız asfalt, günahsız Hester gibi varoldukça taşıyacak bu lekeyi. Kedi, şahsi Pantone kataloğundaki isimsiz kırmızıda yeniden ölüp duracak, ama ürkmüyor bundan. Ölülerin birden çok ölme yetenekleri olduğunu biliyor. Geride kalanlar yakalarını bırakana kadar tekrar tekrar ölüp dururlar."

OKUMA PARÇASI

Joan Fontaine, s. 9-12

Telefondaki sesi duyar duymaz tanıdı; yavan, tınısız bir sesti. Hatırlayabilmesine şaşarak, kendisine de tuhaf gelen bir yansızlıkla isimlerle, yüzlerle bağdaştıramadan dinliyor sesi. Ufuk çizgisinin önünde, dev inşaatların, yalnız gökdelenlerin, yüksekliklerine akıl erdiremediği vinçlerin üstünde gökyüzü kızıllaşıyor. Çiçekleri sulamak için kullandığı sürahinin kırık ağzından yaz sonu güneşinin ilk ışıkları yansıyor.

Yanıt verip vermediğini, “evet” ya da “benim” cinsinden bir sözcük edip etmediğini, hatta isminin söylenip söylenmediğini bilmiyor. Selam sabah kısmı atlandı mı, yoksa kendisi mi duymadı. Perdelerden birinin oradan atlayıp kaçacakmış gibi pervazın dışında durduğunu fark ediyor; parçalanan şehrin oluşturduğu görüntünün tam merkezinde hafifçe kımıldanan bir su mavisi.

Kızıl sarı bir gölü andıran gökyüzünde, pencereden görünen yıkım manzarasında, şehirle fısıldaşıp duran su mavisi ketende ona rüyada olduğunu düşündürten bir şeyler var. Birazdan uyanacak ve sabah serinliğinde asılı duran telefon zili çalmamış olacak. Bir an için bu fikrin rahatlatıcılığına sığınıyor. Yataktan kalkınca omuzlarına aldığı pamuklu hırkanın düğmelerini tek eliyle iliklemeye çalışıyor; ama beceremiyor. Bembeyaz yüzlü bir Joan Fontaine’in omuzlarını içeri çekip elinin incecik damarlarını göstererek hırkasına sarındığı sahnelerden biri geliyor aklına. Kim Novak ya da Tippi Hedren de olabilir; ama kurbanı kaçmaya çalıştığı tehlikenin hedefine yerleştiren o kadınsı ürperme sahnesi aşağı yukarı aynı.

Apartmanın önündeki otoparktan çıkan arabanın lastikleri, geceyi gündüzden ayıran sınırı gizlice geçiyormuş gibi asfaltta kayıyor. Şehir giderek artan bir uğultu halinde açık camlardan içeri süzülüyor. Perdeyi pencerenin koluna sıkıştırırken zihnini toplamaya çalışıyor. Duvarda asılı saat birkaç dakika sonra yediyi gösterecek, havanın sıcak olacağı şimdiden belli. Günlerden cuma, aylardan eylül.

Yine eylül!

Kırk-elli metre ilerdeki apartmanın çatısı, düzgünce sıralanan kiremitleri, çatıyı çeviren yağmur olukları, pembe boyalı çatı pervazlarıyla adeta gerçekdışı bir uyum içinde. Martıların bıraktığı sayısız beyaz iz ve kiremitlerin üstünde yeşil yeşil seçilen yosunlar bile bu rahatsızlık uyandıran düzeni bozmuyor.

“Görüşmemiz gerek!”

Seste talepkâr bir şey sezinliyor, iştah denebilir belki. Yemeğe konulmuş bir baharatı keşfeder gibi neredeyse tat alma duygusuyla, çekip çıkardı zihninden bu sözcüğü.

Bedeninin katılaştığını hissediyor, bir yabancı gibi bu felçli bedeni izliyor. İstemdışı sandığı hareketlerinin büsbütün kuralsız olmadığının ayrımında. Vücudunun öne doğru bükülmesinde, ağırlaşan adımlarında karanlık bir ölçü sezinliyor. Zihninin kontrol edemediği bir köşesinde, gözlem sonuçları kaydediliyor; çizgi romanlar ya da karikatürlerdeki düşünce balonları gibi biraz uzak, bulutsu bir yerde...

Konuşmanın çizgidışı seyri onu şaşırtmıyor; sesi duymasıyla başlayan şeyin varlığında kayıtlı bu. Tıpkı iki büklüm olmuş bedeni gibi. Kulağına gelen sözcükler birbiriyle bağlantısız. Yine de ne söylendiğini kavrıyor, kelimelerin çoktan kaybolmuş bir zaman tarafından kollandığının bilincinde. Dilediklerini yapabilir bu kelimeler, elinden bir şey gelmez.

“Yarın sabah, Hisar’da!”

Set üstündeki kahveden söz ediyor olmalı. Ne var ki, kahve de bütün geçmişleri gibi el değiştirdi. Hayatlarındaki diğer şeyler gibi kahvenin değişimi de bir anda olmadı, yavaş yavaş onlara çaresizliklerini hissettirerek, kendilerine ait sandıkları, kaybetmeyeceklerini düşündükleri anıları da sel gibi önüne katarak avuçlarının arasından akıp gitti. Bundan haberi olup olmadığını sormayı düşünüyor; ama vazgeçiyor. Bu can yakan değişim daha tasavvur halindeymiş de birilerinin dile getirmesini bekliyormuş gibi, sadece onun yüzünden gerçek olacak!

“Sen nerdesin, burda mısın,” diye soruyor, ağzının kupkuru olduğunu duyumsuyor, telefon ahizesinin yalnızca karşıdaki sesi ileten, yanıt vermek zorunda olmadığı bir alete dönüşüvermesini diliyor, dudaklarından kendi başına dökülüveren anlamsız sözcükleri engelleyecek başka yol gelmiyor aklına.

“Buradayım,” diyor ses.

“Sizinkiler hâlâ orda mı oturuyor?”

“A”yı yuttuğunu fark ediyor. Orda ve burda derken iki kez, nerde derken de “e”yi yuttu.

Kısa bir sessizlikten sonra hattın diğer ucundan “yok,” yanıtı geliyor.

“Nerede”, “burada”, “orada” sözcükleri belli bir yeri ve zamanı imlemiyor. Herhangi bir zamanda, herhangi bir şey için kullanılabilirler. Boşluğun içinde dönüp duran sözcükler bunlar.

“Onda gelirim,” diyor; belli birisine değil, kelimelerin başıboş gezinip durduğu yabancı bir evrene yanıt verirmiş gibi.

Düşünce balonunda, “Harfleri neden yuttu?” yazıyor.

Ses artık duyulmuyor. Karşı tarafta telefon kapanmış olmalı. Kapatmadan bu kadar erken aradığı için üstünkörü özür diledi. Ertesi gün buluşacakları halde neden o saatte telefon ettiği üzerine kafa yormanın anlamı yok. Otobüsten ya da uçaktan iner inmez, telefona sarıldığı belli. Sonrasını ses dalgaları ve elektrik sinyalleri onun yerine halletti. Bakış yok, temas yok, bütün telefon cinayetleri gibi temiz ve kansız.

“Görüşmek üzere,” diyor telefona.

Çatıdaki manzara bu kez farklı, ışık biraz da olsa değişti, şimdi beyaz izler ve yosun yeşilleri daha az seçiliyor, teneke olukların üstüne sıralanmış güvercinler ip cambazları gibi yan yan ilerliyor. Bu mesafeden teneke üstündeki tıpırtılarını duyması imkânsız, yine de sesi canlandırabiliyor. Masanın üstünde duran sürahiye göz atıyor. Çiçekler sulanmadı. Onları erken saatte sulamak gerek; güneş doğmadan ya da güneş battıktan sonra, sürahinin kırık ağzında ışıklar yansımadan. Belli bir eğimle camekâna vuran gün ışığını yansıtan kırık, çiçeklerin sulanması için uygun zamanın geçmek üzere olduğunu anımsatan bir işaret; yapışkan bir uyarı sinyali. Epeydir takılıp kaldığı hezeyanlı bir düşünce bu. Basit bir optik hadise tarafından teslim alındı. Sürahiyi çöpe atmaya bir türlü cesaret edemedi, camekânın taş zeminine düşürüverdiğini hayal ediyor ara sıra.

Bir süre sonra sürahinin ağzındaki kırığın hükmü kalmayacak, ama ayın bu ilk günlerinde sıcaklık yazı aratmıyor. Önce çiçek nüfusunun büyük bölümünü oluşturan sardunyaları suluyor, güvez, leylak rengi, yavru ağzı, biri morlu pembeli, biri pembeli beyazlı iki ebruli ve kırmızı. Kurumuş yaprakları ayıklıyor, el değdikçe yaprakların baharatlı kokusu havaya dağılıyor. Çiçeksiz birkaç yaprağın ismini bir türlü öğrenemedi, teyzesinin geçen yıl getirdiği begonya baygın toz pembesiyle duvar çıkıntısının gölgelediği köşede onlarla birlikte duruyor. Hepsini suladıktan sonra sıra kaktüslere geliyor. Bir aralar kaktüs hediye etme furyası vardı, kaktüslerin hepsi o furyada birbiri ardına hediye olarak geldi, onları diktiği bir örnek, kurşuni gri toprak saksılarda yoksul bir tarikatın mensupları gibi azıcık suyla ya da havanın nemiyle idare ederek yaşayıp gidiyorlar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, "Ara tonları yaşayamadan geçen yıllar", Radikal Kitap, 17 Nisan 2015

Hayatın anlatılmaya değer yanları, romanın başını sürekli ağrıtır. Bilinenlerle yetinmeyip onları edebiyatın büyülü dili ve romanların gerçekten daha inandırıcı dünyası içinde yeniden okumak, vazgeçilmez bir istektir. Daha doğrusu, bilinen ya da içinde yaşanıp unutulmazlaşmış hayatları kurmaca dünyaların içinde yeniden yaşama tutkusudur bu. Yaşandığı günler kadar heyecan verebilir.

Anlatılmaya değer hayatlar varsa elbette. 1960’lardan 1980’lerin sonuna kadar yaşadıklarımız, bize içinde yaşarken, okuduğumuz politik romanlarda anlatılanlardan farksız gelirdi. Başlangıçta görmüyorduk bunu ama yıllar içinde yaşananlar gitgide sertleşip inançlarımız sanki karşılıklarını görecekmiş gibi hissettiğimiz zamanlar, bizim için benzersiz hayaller gibiydi. Demek gerçek hayat, rüyalarda yaşananlarla örtüşmeye başlamıştı. Neden sonra yaşanan büyük yenilgi de. Yanı başımızdaki ölümlerin ve altında kaldığımız acımasız şiddetin yol açtığı duygu tanımsızdı. Konuşarak anlatmak yerine, yazılmayı bekleyecekti. Karşılığını ancak edebiyatta bulabilecek bir tarihin içinden geçtiğimizi biliyorduk.

Bütün ayrıntılarıyla anlatıldığında şimdi bir masal gibi gelen hayatlar, belki daha pek çok romana konu olacak. Ayşegül Devecioğlu’nun romanları, kendisinin de parçası olduğu o yenilgiler tarihinin içinden çıkıyor. Ayşegül Devecioğlu’nun üçüncü romanı Ara Tonlar, içinde yaşayanların anlatmadan yapamayacağı yıllar içinden alınmış bir kesitin hikâyesi. 12 Eylül darbesinden sonra ortadan kaybolan ve öldüğü düşünülen Demir’in yirmi yıl sonra ansızın çıkıp gelmesinin eski arkadaşları üstündeki etkilerini anlatıyor.

Politik bir roman

12 Eylül’den önce devrimci hareketin özverili militanları olmuş, sokaklardan ve gecekondu mahallelerinin çamurlu yollarından geçmiş, ölenleri uğurlamış, kendileri ölümü göze almış, kimileri tutuklanıp işkence tezgâhlarına çekilmiş bir grup arkadaş. Yaşadıklarından yirmi yıl sonra, şimdi kimileri evli, iş güç ve şirket sahibi ama geçmişe bağlılıklarını herkes kendince sürdürüyor.

1985’te ortadan kaybolan Demir’in, kendi çevresinde yaratılmış söylencenin ağırlığını, taşınması zor bir yük gibi arkadaşlarının üstüne atarak çıkıp gelmesi, herkesin yaşadığı hikâyeyi değiştirmeye yetmiştir. Bir zamanlar sert bir devrimci gençken şimdi vazgeçemeyeceği bir hayat kurmuş olan Serpil, “Yani, kimse kendini kandırmasın,” der, “bence herkes tedirgin, niye döndü, bu sorunun cevabını bilen var mı?”

Demir’in neden sonra anlattığı uzun hikâyesi bu sorunun karşılığını açıklar. Bütün yaşadıklarını, darbeden sonra dağa çıkışını, çatışmada yaralandığı günleri, Kürt gerillalarının onu nasıl kurtardığını, sonra yurtdışına çıkışını, ortadan kayboluşunu... bir tek romanın kadın kahramanına anlatır Demir.

İkisi gençlik yıllarında birbirlerine yakın oldukları gibi, yirmi yıl sonra da önce birbirlerine yaklaşırlar. Öteki bütün arkadaşları yirmi yıl öncesine yabancıdır, kimileri geçmişi anılarında bile hatırlamak istemiyordur artık. Oysa romanın kadın kahramanı geçen yıllar içinde azalmayan ama kendi kendine yaşadığı bir hüzünle anımsamayı sürdürmüştür Demir’i. “Belki de en güçlü korkusu Demir’in bir gün gerçekten dönmesiydi!”

Ara Tonlar politik bir roman. Hikâyesiyle ve merkezinde tuttuğu sorunuyla yaşadığımız ve unutulması olanaksız o geçmişi bir yerden sıkıca kavrama kaygısının ürünü. Aynı zamanda da gençlik yıllarında yarım kalmış aşkları arayanların romanı.

Şimdi pek çokları için bir uzak ülke masalı gibi gelen o geçmişi içinden yaşayanlar için genç olmanın anlamı başkaydı. Davranışlar, ilişkiler ya da giyim kuşam belirli sınırların dışına çıkmayacak, hiçbir karşılık beklenmeksizin mücadeleye adanacak, ölümün üstüne yürünecek. Ayşegül Devecioğlu için romanın bu hayatların üstünden atlanarak yazılması olanaksızdır.

Bir kuşağın romanı

Romanın gölge anlatıcısı kadın kahramanın adı yoktur. Geçmişte eylemlerde yan yana oldukları, sonra bir kıyı kasabasında yalnızca iki geceyi birlikte geçirip darbeden sonra izini kaybettiği Demir’in adı olmasına karşın.

Adsız olan asıl kişidir, anlatının ağırlık noktasında o durur. Onun adsız oluşunun bir anlamı da o geçmişi yaşayanların adlarının önemsizleşmesi olmalı. Demek ki Demir’e verilmiş ad, romanda onu ikincil kişi olmaya indirir. Anlatı boyunca da bu ilişki böyle sürer. Kadın kahramanımız hep ayakları yere basan kişi olurken Demir âdeta tamamlanmaz, yarım kalır. Okurun Demir’in daha çok ortaya çıkmasını bekleyeceğini sanıyorum ama bu beklentinin karşılığı gelmez. Kendini göstermeye başladığı yerde Demir’in hikâyesi kesintiye uğrar. Kadın kahramanımız ikisinin hikâyesini yazanın kendisi olduğunu Demir’e de söyler.

Ayşegül Devecioğlu kişilerin yaşadıkları tedirgin ruh durumlarını arkadaş grubunu oluşturanlar arasındaki ilişkiler içinde veriyor. Bu arada karşılıklı konuşmalar kişileri tamamlamak için kullanılıyor. Bir de çevre var, sokaklar, evler, insanlar, eşyalar. Onlar da asıl olarak romanın kadın kahramanının dünyasını tamamlayacak biçimde ve romanın kimliğine uygun bir dille anlatılır. “Birkaç karga, düşman topraklara operasyon düzenleyen bir hava indirme bölüğü gibi yanından geçtiği korunaklı bahçeye süzülüyor. Tel örgüleri kaplayan koyu sarmaşıkların ardında görünmeyen bir köpek kendini paralarcasına havlıyor,” biçiminde anlatılır sözgelimi. Roman hep bu ruh durumu içinde kalır.

Romanın hikâyesinin politik bir örgüsü var elbette. Kişilerin geçmişte birlikte yaşadıklarından söz ettikleri her yerde o örgü adım adım ortaya çıkar. Bu arada anlatıcı, asıl kadın kahramanın ağzından dile gelir gibi, sık sık, “Ne yapmalı!” der. Bir laytmotif olarak: Ne yapmalı! Hem politik bir göndermedir bu, hem de yaşanan ânı sorgular. Öte yandan, romanın politik kimliğini politik bir dil kullanmadan oluşturmak gerekir ki, bazen zordur bu, klişelere de düşürebilir, Ara Tonlar yer yer politik bir dile savruluyor. Sık sık geçmiş zamanın öykülenmesi romanın zaman kiplerini zorlar, Ara Tonlar’da geçmiş ve şimdiki zaman kipleri bazı yerlerde yer değiştirebilir. Üçüncü kişi ağzından anlatılırken iç konuşmalara az başvurulduğu için, hikâyeyi anlatma yetkisi –romanın bir kişisi da olmayan– anlatıcıya fazlasıyla bırakılabilir, dolayısıyla o anlatıcı yargılarını ve yorumlarını denetleyemeyebilir. Ara Tonlar bu üç düzeyde gözden geçirilebilir.

Bir zamanlar siyah-beyazdı her şey, böyleydi gerçekten. Ayşegül Devecioğlu, ara tonları anladıktan sonra onları yaşama fırsatlarını tam anlamıyla bulamamış bir kuşağın hayatından bir kesiti yazmış. Canları pahasına kazanmak isteyen ama savaşımı kaybetmiş bir kuşak. “Devrim umudu bitince o dokunuştan artakalanlar zehre dönüştü, her şeyi yakıp kavurdu.” Belki erken yaşlandı o kuşak ama ideallerinin ayakta durduğunu edebiyatın içinden geçerek de anlatmaya çalışıyor. O geçmişi yaşayan herkes Ara Tonlar’da kendi yaşadıklarının güçlü izlerini bulabilir.

Romanın kadın kahramanının düşündüğü gibi, hayat bugün soruların, yanıtların, anıların ve acıların üstünden akıp gidiyor. Derin yaraların iyileşmesi hep uzun sürer. 1968’den 1990’a kadar açılan o yaralar belki de hiç iyileşmeyecek.

Devamını görmek için bkz.

Banu Yıldıran Genç, "Ölmüş bildiğiniz bir gün çıkıp gelirse...", Agos Kitap/Kirk, 20 Nisan 2015

Romanın politikliği, yazarın toplumsal bir meseleyi nasıl işlemesi gerektiği edebiyatta hâlâ tartışılan bir konu. Kendi adıma, herkesin sessizliğe büründüğü, iktidarın tam da istediği gibi “apolitik” gençler yetiştirdiği bir dönemde, özellikle '70 ve '80'lerde yaşananları anlatan politik romanlar kimliğimi bulmamı sağlamıştı, var olsunlar diyebilirim. Bugün biliyorum ki tartışılan aslında dilin, biçemin anlatılan hikâyenin neresinde durması gerektiği. Ara Tonlar, dil ve biçemin tam da nasıl olması gerektiğini örnekleyen bir roman. Ayşegül Devecioğlu derdini, hikâyesini, kendi kurduğu ustalıklı dille, insanı merkeze alarak anlatan bir yazar. Önceki romanları Kuş Diline Öykünen ve Ağlayan Dağ Susan Nehir'den sonra bir kez daha 1980'lerde yaşananları arka plana alarak insana dair duyguları didikliyor.

Demir ve arkadaşları

Üniversite yıllarında örgütlü mücadelenin içinde var olmuş, sonrasında gözaltılar, kayıplar, ölümlerle yüzleşmiş bir arkadaş grubunun, yirmi yıldır ölü bildikleri Demir'in bir anda çıkıp gelmesiyle yaşadıkları anlatılıyor kısaca. Ayşegül Devecioğlu okuru bu arkadaşlardan yola çıkarak birçok kavramla yüzleştiriyor.

Romanın merkezinde adını bilmediğimiz ama en ince duygularını, en gizli sırlarını öğreneceğimiz kadın kahramanı var. 1980'leri gözaltı ve işkenceyle atlatabilmiş, tutuklanmamış, sonrasında yayıncılık sektöründe çalışmış, geçmişiyle hesaplaşmalarını anbean yaşayacağımız ve yanında durmaktan gurur duyacağımız bir kadın.

Her biri bir tarafa savrulmuş, eski inançlarından ödün vermiş, eleştirdikleri gibi “burjuva” olmuş bir arkadaş topluluğu. Evlenmemiş, hayatta arkadaşları gibi yırtamamış, geçmişini unutamamış kahramanın artık bir araya gelmekten çok da hoşlanmadığı bu topluluk, Demir'in gelmesiyle geç kalınmış yirmi yıllık hesaplaşmalara başlar.

Devecioğlu'nun o döneme dair anlattıkları ne abartılarak romantize edilmiş ne de üstten bakarak hor görülmüş. Darbe dönemlerine ait anlatılar bu iki yargıdan biriyle yola çıkıldığı için gerçekliğin ötesine savrulmuş hissi verir genellikle. Oysa ‘Ara Tonlar'da üniversiteye babasının arabasıyla getirip bıraktığı ilk günden itibaren burjuva diye burun kıvrılmış bir kadının duyguları, örgütlendikleri gecekondu mahallesindeki evinin bahçesinde beslediği kedi yavrusunu öldüren mahalle çocuklarının hoyratlığı, mahallede yoldaş bildiği evli barklı bir adamın tacizkâr bakışlarını yok sayması çünkü örgütün buna inanmayacağı gerçeği var. Yazar iyiyle kötü gibi zıtlıkların, siyahla beyaz gibi ana renklerin dışında yol alıyor usul usul.

Tüm bunlar romanın ustaca belirlenmiş kurgusunda bazen geri dönüşlerle veriliyor. Yazar üçüncü kişili anlatımı tercih etmiş ki Tanrı anlatıcı herkesin ne düşündüğünü, hissettiğini bilen bir anlatıcı demektir fakat bu romanda anlatıcı sadece adını bilmediğimiz kahramanın her şeyini biliyor, yaşananlar, gelişmeler, konuşulanlar hep onun aracılığıyla aktarılıyor. Ayşegül Devecioğlu bunu “ben anlatıcı” kullanmayı tercih etmeden, oldukça başarılı bir biçimde kotarabilmiş.

Yazarın başarısı romanın kurgusunu acı dolu anılara dayamaması, “Biz her şeyin diyetini ödedik; işkenceyse işkence, hapishaneyse hapishane.” diyen ve önüne bakan karakterlerle kurulmuş bir roman. Demir'in gelmesi gruptakileri sarsıp kendileriyle hesaplaşmalarına yol açsa da önünde sonunda seçtikleri yolda ilerlemeye devam edeceklerdir.

Roman birbirinden pek de hoşlanmayan kahramanla Serpil'in buluşmasıyla açılıyor, yine onların buluşmalarıyla kapanıyor. Romanın döngüsünü tamamladığı bu son buluşma, aynı zamanda kitaba adını veren bölüm. Uzun yıllar süren arkadaşlıklarına rağmen bir türlü yakın olamamış bu iki kadın, bu bölümde yaşamlarının en samimi konuşmalarından birini yaparlar. Demir'in gelmesi en azından biri için doğru bir hesaplaşmaya yol açmıştır.

Woody Allen, Joan Fontaine, Tom Waits vs…

Ayşegül Devecioğlu Beyoğlu'ndaki dilsiz kadın dilenci gibi tanıdık kişilerle karşılaştırıyor okuru, bol bol filmlerden, müzikten bahsediyor. Bazen Woody Allen'ı, bazen Joan Fontaine'i, bazen Tom Waits'i anımsatıyor bir detaydan bahsederken. Ama özellikle kitabın adının çağrıştırdığını, hiç unutturmuyor. Her bölümde, betimlemelerde, benzetmelerde mutlaka renklere yer veriyor, genellikle de ana renklere değil ara tonlara, Serpil'in şu dediklerine karşı çıkarcasına:

“...biz devrimin neferleriydik, ölüm her an etrafımızdaydı, belki bu yüzden sert ve ciddi renkleri yakıştırıyorduk kendimize; lacivert, kahverengi, siyah, gri. Aslında sonraları sık sık ana renklere tutkun olduğumuzu düşündüm, ara tonlar kayboluyordu çünkü. Devrimden yana olanlar, devrime karşı olanlar, proleter devrimciler, burjuvalar, arada bir şey yok.”

Ara Tonlar, Türkçe edebiyatta usta işi ve iyi bir roman okumak isteyenler için, gözden kaçmamalı.

Devamını görmek için bkz.

Niyazi Zorlu, "Kendi Göbek Bağını Kesen Bir Bebek Gibi", Birgün Kitap Eki, Nisan 2015

Ayşegül Devecioğlu, 2000 yılında Kuş Diline Öykünen adlı romanıyla başladığı edebiyat yolculuğunu sessiz sedasız, telaşsız sürdürüyor. Yeni romanı Ara Tonlar’ın sonundaki “yazarın notu” Devecioğlu’nun edebiyata bakışını çok iyi özetliyor: Onun için edebiyat hayattan, daha doğrusu yazarın kendi hayatından kopuk değildir. Onun edebiyatı, yazarın, kahramanlarını yanına katıp kitaplaşıncaya kadar gözden kaybolacakları; halk hareketlerinden (Gezi, Kobani), işçi katliamlarından (Soma), vs. “dışarı”dan uzun süreli bir mola kopararak girişilebilecek bir “iç” uğraş hiç değildir…Yazma süreci bu yüzden iki kere sancılıdır. Kitap kendisini neredeyse yazarına rağmen, yazarının endişeli bedeninden büyütüp besler: “kendi göbek bağını kesen bir bebek gibi bedenimden kan revan içinde kopsun” diye. Bir kez daha: Hayat / hayatımız bunca dehşetle kuşatılmışken roman yazılmaz, roman olsa olsa kendi kendini yazar. Yazarın acımasızca (Devecioğlu olsaydı, romancılığının belirleyici, ana tavrını derhal gösterir ve “itiraz” ederdi: “Acımayla nasıl katledilir ki?”diye sorardı) katledilmiş, infaz edilmiş, unutulmaya bırakılmış, dahası sağlı-sollu topyekûn bir itibarsızlaştırılmaya maruz kalmış anlar ve kahramanlarla dolu kitaplarını okuyanlara bu edebiyat tarifi pek de yabancı gelmeyecektir.

Ara Tonlar ilk bakışta bir yargı gününün romanıdır. Herkesin öldü diye bildiği ve belki de bu “ölüm”ü sayesinde içten içe yaşattığı bir devrimci (Demir) yıllar sonra geride bıraktıklarının, arkadaşlarının -ve elbette kendisinin de- geçmişlerini / şimdilerini sorgulayacakları (aslında öyle bir rol üstlenmeye hiç niyetleri olmasa da, ister istemez) bir sorgu yargıcı gibi çıkıp gelir. Aslına bakılırsa Demir, yıllar önce bir sahil kasabasında romanın isimsiz, burjuvasuratlı anlatıcısıyla geçirdikleri o birkaç günün; o hani adına aşk denen ve başını gecekondulardan fabrikalara, hayatın her alanına yayılmış yoğun devrimci mücadeleden kaldıramayan, siyah-beyaz ve demir kadar sert hayatların üzerine belli belirsiz atılan renkli çiziğin peşinden gelmiş gibidir. (Tam da burada bir parantez açmak ve romanın en iyi okucusunun kapak tasarımcısı Emine Bora olduğunu teslim etmek gerekiyor.)

Devecioğlu’nun kahramanları devrimcilerdir, ama onun hikâyesini anlattığı ya da umarsızca anlatarak anlamaya çalıştığı asıl kahraman fiziksel ve içsel sınırlarında yitmiş, yine de gevşek bir toprağa bağlı hikâyesine tutunarak akışa karşı koymaya çalışan “insan”dır. Romanın bölüm başlıklarına bakılırsa (Joan Fontaine, Woody Allen, Tom Waits, Theo’ya Mektuplar, Tiffany’de Kahvaltı, Robert Redford, vs.) geçmiş, gözler önünden renkli bir film şeridi, hışırtılı bir kitap sayfası gibi olduğu kadar, kulaklardan kederli bir ezgi gibi de geçer. Yazar ya da isimsiz kadın anlatıcı çok iyi bilir: “Her kim ki hikâye anlatmaya kalkar hayatın sürprizleri karşısında ezilir.” Devecioğlu bu hikâyeyi, diğer kitaplarındaki gibi, çevreyi, eşyayı ihmal etmeden anlatır; okurunun bakışını ağaçlara, sessiz evlere, pencere pervazlarına, “çirkin ama vefakâr biblolar”a yönlendirir. Renkler de ağırlıklarını koyarlar, ölmekte olan ve “sıcaklığı tehlikeli bir şekilde bedenine yayılan”bir kedinin bir karış uzağındaki hiçbir kırmızıya benzemeyen kırmızı noktanın peşine uzun uzadıya düşer. Zamanın dilden dile, kişiden kişiye değişkenlik gösteren yapısını, hayatın ara tonlarını çözümlemeye koyulur. İnsanı, sözcüklerinin aracılığı olmadan anlamanın imkânsızlığından dem vurur.“Herkes” dediğimizde aslında biz ne deriz?“…Aslında herkes diye bir şey yok. Herkes, herkes gibi olmayanlara gözdağı vermek için uyduruldu. Herkes açlar için üzülür, herkes barış ister, herkes doğayı sever sözleri ne kadar yalansa o kadar yalan; herkes. Herkes Demir’in dönüşüne sevindi cümlesi ne kadar yalansa o kadar yalan.”

Ara Tonlar her şeyden çok, yazarın o bildik, kahramanlarının ruhlarını içinde yaşadıkları/uçuştukları zamanın ruhlarıyla örtüştüren ve çoklu anlamlara / okumalara kapı aralayan ayrıntılara (nesnelere) inmek konusundaki kararlılığının ürünüdür. “Bir aralar kaktüs hediye etme furyası vardı, kaktüslerin hepsi o furyada birbiri ardına geldi, onları diktiği bir örnek, kurşuni gri toprak saksılarda yoksul bir tarikatın mensupları gibi azıcık suyla ya da havanın nemiyle idare ederek yaşayıp gidiyorlardı.” Devecioğlu düz gösterip ters vuran bir yazardır; doğrudan söylemez, söylediklerinden söylemediklerini çıkarmak okurla yazarı arasında gizli bir oyun gibidir. Mesela yukarıdaki cümleyi okur okumaz yapay bir sera ışığı ve yerli-yabancı bol gübreyle kısa bir sürede palazlanmış, semirmiş yapıları düşünmeden edemez insan.

Bir şeyler büyürken küçülürler Ara Tonlar’da, yumuşakken keskinleşirler, güzelken çirkinleşirler, gayet açıkken tuhaflaşıp karmaşıklaşırlar, birbirlerine dolanırlar, sertleşirler. 80 öncesinin devrimci durumlarının anlatıldığı “Kesintisiz Devrim” bölümünde mahalle çocuklarının öldürüp bir armut ağacına astıkları kedi yavrusundan sonra anlatıcının sezdiği gibi: (Devrimcilerin) “Belki de kavrayamadıklarıyla da gözden kaçırdıkları zehirli bir duygu çocukları ulak tayin ederek ortaya çıkmıştı”. Devecioğlu’nun o bildik kahramanlarından biridir karşımızdaki: Dünyaya; dünyanın yamuk yumuk, ağzı var dili yok, varla yok arası, avuç içi kadar küçülmüş, ezilmiş ayrıntılarına kayıtsız kalamayan, hayatı idealize ederek değil ancak zıtlıkları içinde kavramaya kararlı biri. Ara Tonlar’ın anlatıcısı gibi, söyleyen değil (arabadaki uzun ve neredeyse düşsel o muhteşem tiradı hariç), söylenenleri kaydeden, izleyen, dil’e çekilen, hikâyeyi kaydetmekle yetinen biri. Zaten söz alanlar da neredeyse bu sözü içinde bulundukları gerilimli durumla baş etmek, kendilerini kendilerine izah etmek için ediyor gibidir.

Bambaşka sesler, başka insanlar, başka tonlar sık sık anlatının merkezine oturuyor.Sanki onlar varken asıl hikâye anlatılamaz ve sanki onlarsız asıl hikâye var olamazmış gibi.Mesela “Pamuk Prenses” adlı bölümde Demir’in hayatına sonradan girmiş–romanla pek ilgisi yokmuş gibi görünen– bir figürün, Tilda’nın bıçaklandığı sahne gibi (tabiri caizse) fazla’ları bu minvalde değerlendirmek gerekiyor belki de. Tam da bu noktada, benim gibi bazı okurlar, kendilerini neredeyse aşkla teslim ettikleri kadın anlatıcının romanın sonlarına doğru ihmal edilmesinden, iplerin (her ne kadar hikâye yine anlatıcının sesinden, “mış”lıbir zamandan anlatılsa da) neredeyse tamamıyla Demir’e (Demir’in hikâyesine) bırakılmasından hoşnut olmayabilirler, olmayacaklardır. “Ölü”bir Demir’in zamansız ortaya çıkışından rahatsız olan kahramanların tedirgin ruh halleri biz okurlara da sirayet etmiştir, kim bilir! Romanın, kadın anlatıcı ve Demir’in arasında ikiye (iki ağza / iki çift göze) bölünmesini ve sonunda birleşmelerini dileyenlerin, belki de vakit geçirmeksizin bu yazının başına dönmeleri ve Ara Tonlar’ın kendini neredeyse yazarına rağmen, yazarının endişeli bedeninden büyütüp beslediğini, kendi kendisinin göbek bağını kestiğini hatırlamaları gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

İpek Bozkaya, "Hayatla hikâyeyi birbirinden ayırmak", İAN Edebiyat, Eylül 2015

İçinde yaşadığımız toplumun seçici hatırlamayla kendine yol çizmesi, genç ve belleksiz olmaya öykünmesi, unutkanlığın bir tür dinamizmine inanç hepimizce malûm. Hatırlamak ve daha iyi anlamak yerine düşünmemek, hafızadan silmek, unutmuş gibi yapmak çoğu zaman daha uğraşsız. Binlerce kişinin sokaklarda öldürüldüğü bundan 35 yıl öncesine ait unutkanlığımız, üzerinden çok zaman geçmemesine rağmen bu unutma kuvvetinin ısrarı bakımından ilginç. Ayşegül Devecioğlu’nun Ara Tonlar'ı işte bu bize fazla uzak olmayan bir zaman diliminde gerçekleştirilen kopuşun görgü tanığı.

Roman en baştan “Yine eylül!” (10) diye açılıyor ve 12 Eylül’den sonra yirmi yıl süreyle ortadan kaybolan, öldü sanılan Demir’in ve onu yirmi yıl boyunca bir gün geri döner tedirginliğiyle- yürek çarpıntısıyla bekleyenin hikâyesini anlatıyor. Yirmi yıl önceki arkadaş grubu Demir’in dönmesiyle yeniden bir araya geliyor. Bu zaman diliminde hayatı anlamlandırma biçimi hepsi için farklılaşmış, hepsi farklı yerlere savrulmuş. Demir’in döneceği haberine öldüğüne inandıkları için ve Demir bu süre zarfında kimseye haber vermediği için tepkililer. Demir’in dönmesi onun dönüşünü ve orada geçirdiği süreyi sorgulamaları kadar kendilerini ve kendi yaşadıkları 20 yılı da sorgulamalarında etkili oluyor. Nitekim Serpil’in Demir’in dönüşünden sonra gözden geçirdiği hayatındaki gelişme şöyle: “ -Sinan’dan ayrılmaya karar vermemde neyin etkisi oldu biliyor musun? -Neyin? -Sana ilgisiz gibi görünecek belki ama Demir’in dönüşünün. Demir döndükten sonra artık Sinan’la beraber olamayacağımı, bir adım atmam gerektiğini anladım.” (193)

Yabancılaşma ve bireysel sorgulama

Demir’in dönüşüyle adı bizden gizlenen kadın karakterin hayatı altüst oluyor. Yalnız kalma çekincesinden dolayı birlikte olduğu ya da neden birlikte olduğu sorusuna kafasında net cevaplar veremediği, onu anlayan şefkatli Kerim farklı bir şefkat algısından yahut salt gururdan onu terk ediyor. Demir’in sevgilisi (sevgili kelimesini burada iki kişi arasında yaşanan duygusal etkileşimin tarafı olarak kullanıyorum kahramanımızın ismini kitap sonuna kadar öğrenemediğimizden, yoksa Demir’le onun yaşa(yama)dığı şey genelgeçer içi boşaltılmış bir sevgililik değil) yirmi yaşında Demir’in onu bırakmasıyla mutluluğa inancını yitirecek biçimde etkileniyor ve kalabalıkların nimet gibi görünen külfetinden sebep yalnızlığa gömülüyor, aidiyet duygusunu geliştiremiyor. (Kerim’in varlığı ya da Demir’in dönmesi de bu kökleşememiş aidiyet duygusuna çare olmuyor. Nitekim Demir yirmi yıl sonra döndüğünde hissettiği şey rahatlama yerine karmaşa.)

Devecioğlu dilini kurarken salt 12 Eylül’ü çerçeveye yerleştirip siyasetin kuruluğuna edebiyatı kurban etmek yerine, 12 Eylül’ü fon olarak kullanıp edebiyatın kırılganlığını gözetiyor. İlk romanı “Kuş Diline Öykünen”de 12 Eylül’e dair siyasi gerçeği ve yaşanmışlığı daha çok kahramanların başından geçenler ekseninde verirken Ara Tonlar'da kahramanların 12 Eylül ile şekillenen hayatlarının-düşüncelerinin nasıllığı ile duygu ve ruh durumları görece daha ağır basıyor. “Kuş Diline Öykünen” sosyolojik bir okumaya daha müsaitken Ara Tonlar bireyin iç çatışmalarını, ruh halini yabancılaşma, sıkıntı, bireysel sorgulama ekseninde anlatması bakımından edebi açıdan okumaya daha elverişli.

Romanda, Eğitim Çalışması (79) adlı bölüme kadar kadın kahramanın huzursuzlukları kendi içindeki savaşıyla Demir’in etki ettiği şimdinin etkisi ekseninde veriliyor. “Yıllar önce gecekondu mahallesinde ilk kez karşılaştıkları gün ve onu izleyen hafta, Demir’in hayatının bir parçası olacağını sezmişti.” şeklinde açılan Eğitim Çalışması adlı bölümle birlikte Demir ile olan geçmişlerine ışık tutuluyor, yaşadıkları - yaşayamadıkları Demir’in geçmişin sahnesine çıkmasıyla anlatılmaya başlanıyor. Çiçcionalya (133) adlı bölümle birlikte Demir’in geçmişinde başkahraman için önemli bir kesit başlıyor. Demir’le alakalı artık bir eşten ve bir manevi çocuğun varlığından haberdar olduğumuz bu kesitte, Demir’in kimsesi kalmayan aç ve korkmuş çocuğa sahip çıkışı ve çocukla birlikte Tilda adlı Fransız kadının Demir’le çocuğa sahip çıkışı, Fransa’ya geçmesine yardım etmesi ve devamının hikâyesi anlatılıyor.

Toplumun aynası olan kadınlar Kadın, yazarın romanlarında bireyden yola çıkılarak toplumun anlatılması açısından önemli bir konumda. Ara Tonlar'da başkahraman ve “Kuş Diline Öykünen”de Gülay Eylül hareketinin içinden gelen, toplumsal şiddetin etkisiyle sarsılmış, kimi zaman ötekileşti-rilmiş, toplumun aynası olan kadınlar. İktidar karşısında ideolojisinde güçlü ve kararlı fakat kendi içinde-kendine karşı kırılgan ve sorgulayıcı. Cinselliğin toplumsal şiddetle paralel rahatsız ediciliğini duyumsayan kadınlar. Nitekim “Kuş Diline Öykünen”de devrimci geçinen doktorun muayene adı altında tacizine ses çıkarmayan Gülay ile Ara Tonlar'da yoldaş bildiği evli-çocuklu adamın tacizkâr bakışlarına maruz kalan kadın kahraman aynı kaderi paylaşır. Ara Tonlar'da küçükken yıllarca amcasının oğlu tarafından taciz edilen Serpil de bunlara eklenir: “...bunu doğal bir şey olarak görüyordu, ben ona aittim, istediği zaman dokunabileceği bir yaratıktım, bize geldiğinde pis pis bakar sırıtırdı bana, söyleyemeyeceğimi biliyordu, rahattı.” (191) Sosyalizm savaşındaki kadının bu savaşa girmekle iktidar karşısındaki yıpratılmışlığı karşı cinsin yıpratışıyla katlanıyor.

Ara Tonlar zengin tasvir gücünün kitabın sonuna dek diri tutulduğu tahlil ve tasvir gücü yüksek bir roman. Yazar kahramanların duygu dünyalarının etkili ifadelerle anlatımında Rus edebiyatına özgü derinlikte ve incelikte tespitler sunuyor. Durum tasvirinde kimi zaman zıtlıklardan yararlanıyor: tahammül edilmez bir doğallık (46), rahatsız edici normallik (46), kremam-sı bir sessizlik (88), göz kamaştırıcı bir hiç kimse (54).

Çevrenin etkisiyle değişen birey

Romanda renklerin, mekanın, duygu durumlarının aktarımında çeşitli türlerini duyduğumuz çiçekler kahramanların ardında gizli ve önemli bir konumda. Dikkatli bir okumayla kadın kahramanın kendini yalnız hissettiği anda yazarın bize bir çiçek ismi sunduğu fark edilebilir. Kadın kahraman kitabın başında gizemli bir telefonu kapadıktan sonra “...çiçek nüfusunun büyük bölümünü oluşturan sardunyaları suluyor, güvez, leylak rengi, yavruağzı, biri morlu biri pembeli, biri pembeli biri beyazlı iki ebruli bir kırmızı.” (12) Kapı çaldığında görmek istediği son kişi Kerim’in kapının ardında olabileceği mutsuzluğuna kapılıyor ve çürümüş kaktüsler geliyor aklında. (16) Sahile inen yol genişletilirken bir kısmı kesilen ağaçların verdiği hüzün pencerelerin ardında görünmeyen camgü-zellerini, küpe çiçeklerini zikrettiriyor. (19) Yolda gördüğü ölmüş kedinin kanını “asfaltta kedi ölümü kırmızısı” olarak zihnine kaydetmesinin ertesinde köşede lastikçinin yanındaki ufak lokantanın masasında içinde birkaç sarı çiçek olan bardağı korumak istercesine eline alıyor. (23)

Herkesin toplandığı akşam yemeğinde Demir yirmi yıl sonra gördüğü arkadaşlarına çocukları olup olmadığını soruyor, kız mı oğlan mı olduklarıyla tek tek ilgileniyor ama onu 20 yıldır bekleyene sormuyor. Necati ise konudan rahatsız olmuş biçimde kıpırdıyor. Bu gerilimli anlarda masaya konan “turuncu, mor, sarı çiçekler”e kamera çevriliyor. (57) Büyük yemekten sonra geçmişe dair anlardan biri başkahraman tarafından gelinciklerin o an üzerindeki etkisi çerçevesinde hatırlanıyor: “Artık her gelincik gördüğünde bunları anımsayacaksınız, yalnız muhtarın ve ihtiyar heyetinin kurşuna dizilmesini değil, ay çiçek yağlarını, arabayı kullanırken gösterdiği dikkati...”(66)

Durumun oluşmasına etki eden şahısların içinde bulundukları şartlar mekanın şekillenmesinde etkili oluyor. Ara Tonlar'da mekan çözülmelerin, kişilik bölünmelerinin, sorgulamaların yansıtılması için bir araç konumunda. Toplumsal ve bireysel serüven çoğu zaman çevreye bağlı olarak - çevrenin etkisiyle değişen birey üzerinden anlatılıyor.

12 Eylül’den sonra bir tür susuş

Ara Tonlar'da zaman tekdüze bir şekilde ilerlemiyor. Demir ile başkahraman arasında yaşananlar ve 12 Eylül döneminin toplumsal çözülmesi ve bireysel çözülmeler geriye dönüşlerle, belli zaman dilimlerine yoğunlaşma ile veriliyor. Demir ile başkahramanın yaşadığı ve sorgulamaların belki de en kuvvetli sebebi olan otelde geçirilen iki gece, geriye dönen zamanda önemli bir noktadır. Demir’in manevi oğlunun ve ona birçok yardımı dokunan eşinin nasıl Demir ile bir araya geldiğinin anlatıldığı bölüm de bu önemli geçmiş zaman dönemeçlerindendir. Yazarın, romanlarında karakteristik olarak vaka zamanı ile anlatma zamanı arasındaki mesafeyi daralttığı da göze çarpıyor: “Büyüleyici bir dans, sonra yerçekimine yenik düşüp sırayla dizilmiş arabaların arasına düşüyor, artık alelade bir çöpten farkı yok, ama birkaç saniye, dansın sürdüğü zaman boyunca dünyanın bütün ışığını üstünde toplamış gibi fırladı.” Romanda gerçek hayattan şahıslar kurmacanın gerçekten evrildi-ğine işaret edercesine kullanılıyor. Burnuna düşmüş gözlüklerinin üstünden olan bitene bakan adam Woody Allen’ı andırıyor. Masanın örtüsü Kurosawa filmlerindeki savaş sahnelerini anımsatan bir pırpırlamayla rüzgarda uçar. Akbabanın Üç Günü’nün yeniden gösteriminde Robert Redford’un geleceği kulaklara çalınır. Tom Waits, Cohen, Turandot plaktan sık sık dinlenir.

20 yıllık kayboluş

Kuramsal birikimin edebiyatın kıyılarına getirdiği yazarların 12 Eylül’den sonra bir tür susuş dönemine girdikleri, yaşananları çocuklarına doğru dürüst anlatmadıkları -anlatamadıkları-anlat-mayı unuttukları günümüz kuşağının konuyla alaka derecesine bakılarak tespit edilebilir. Devecioğlu’nun Ara Tonlar'daki Demir’i bu uzun susuş döneminin kurmacadaki yansıması. Demir dönüp yirmi yıl sonra konuşmaya karar verdiğinde kendi romanını yazıyor, böyle parçalıyor yirmi yıllık susuşu ve kayboluşu ve kendi üst kurmacasını oluşturuyor belki. Yaşanacaklar yaşanmış, çekilecekler çekilmiş, kurulan-ku-rulmayan-parçalanan aileler kaderini yaşamış, şimdi sıra o yılları görmemiş çocuğunu-okuru karşısına alıp olan biteni gerçeğin acımasızlığıyla ve gerçeği hissizce haykırmanın vurdumduymazlığıyla değil, içe dokunarak kavrayışın içselleşmesini hedef alarak usul usul yapıyor.

Devamını görmek için bkz.

Meryem Koray, "Bayram niyetine üç yazar, üç kitap", BirGün, 17 Mayıs 2015

Ramazan Bayramı’nın ilk günü! Ben de kutlama niyetine, aklımı da, duygularımı da sarıp sarmalayan üç kitaptan söz etmek istiyorum..

Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul; Ayşegül Devecioğlu’nun Ara Tonlar, Ece Temelkuran’ın Devir adlı kitaplarından...

Bu üç kitap hakkında hayli nitelikli değerlendirmeler yapıldı. Benimki onlar gibi edebiyat eleştirisi olmayacak, yapamam da.... Ancak, epeydir “gönül bayramlarını” yitirmiş bu ülke ile acılarla pisliklere bulanmış bu dünyada çirkinlikler arasından süzülüp gelen “güzellikleri” atlamamak, konuşmak gerekiyor.

Öte yandan, üç kitap da, ülkenin acımasız gerçekliklerinden yola çıkarken, tüm politik söylemlerden daha fazla şey söylemeyi ve insana derinden dokunmayı öyle başarmaktalar ki, yarattıkları dalgalanmalar, bıraktıkları izleri anlatmamak olmaz. Ben de onu yapmaya çalışacağım.

Burhan Sönmez’in kitabı, karakterleri, hikâyesi, anlatımı ile usta işi bir yapıt. Decamoran’a benzetiliyor. Romanda, hücreye kapatılmış, insafsızca işkence gören dört kişi var; ancak anlatılanlar yapılan işkenceler, çekilen acılar değil; ondan daha fazlası. Öyle bir anlatım ki, zaman ve mekân arasında kurulan ilişki, kurgu içine yerleştirilen alt hikâyeler, ana karakter olarak kabul gören İstanbul’un yerüstü ile yeraltısının birlikte verilişi, yaşadıkları korku ve acı karşısında hücredeki dört kişinin hayalen de olsa farklı gerçeklikler yaratma çabaları karşısında soluğunuz kesiliyor.

Sönmez’in bir söyleşisinde dediği gibi aslında, yeraltı ve yerüstü farklı değil; aynı gerçeğin farklı yüzleri. Roman bu gerçeklik üzerine kurulu. Ancak bu basit gerçeklik içinde fevkalade olan, hücredeki o dört kişinin hikâyeler, hayallerle yeraltında yerüstünü yaratma çabaları. Bu nedenle, bana göre, romanın asıl kahramanı bu destansı yaratıcılık! Yine bu nedenle, bu kadar naif ve güçlü, bu kadar insancıl ve dokunaklı bir hikâye yaratan yazara hayranlık duymamak mümkün değil.

Ara Tonlar’ın derdi ise bambaşka. Bu ülkenin politik macerasının insanlarda yarattığı yıkıma odaklanmakta. Bir anlamda her gün karşımıza çıkıp, bize “nereden nereye! “sorusunu sorduranların hikayesi. 12 Eylül öncesindeki devrimci kimliklerini geride bırakmış, bunları hatırlamak bile istemeyen insanların 20 yıl sonrası, içleri boşalmış halleri... Devecioğlu, bu halleri incelikli anlatımlarla ilmik ilmik örmüş. Geçmişin üstü örtülmüşken, bir arkadaşlarının geçmişten çıkıp gelmesiyle dengelerin nasıl altüst olduğu, gelenin geçmişle ilgili hesaplaşmalara neden olacağı kaygısıyla duyulan öfke, romanın kadın kahramanının bu gelişle, geçmişe ve bugüne ilişkin sonu gelmeyen hesaplaşmaları... Ne çok şey kaybolmuştur! Sözcüklerin anlam yitirmesi, duyguların koflaşması, sahiciliğin sırra kadem basması gibi, geriye döndürülemeyecek bir yıkımdır söz konusu olan. Oysa geçmiş, anlaşılmayı beklemektedir. Örneğin, geçmişte “sizden, bizden“ gibi kategoriler yaratıp “ana tonların güvencesine” sığınmak, ara tonları görmezden gelmek gibi hatalar vardır.

Kitabın sonunda söylenen de bu olur: “Yenilgi biraz da bu değil mi; ana tonlara teslim olmak....”

Temelkuran’ın kitabı, Devir, 12 Eylül’deki darbe öncesini iki çocuğun gözünden anlatmakla farklı bir anlatım denemektedir. Politik gelişmeleri, günlük yaşamı, ailevi sorunları, komşuları, gecekondularda sürüp giden devrimci mücadeleyi iki çocuğun bakışı ve diliyle okuruz. Bu anlatım içinde, kendimizi, yakınlarımızı bulur, okurken yaşarız da... Farklı çevrelerden gelen iki çocuğun, yaşadıklarına anlam verme çabaları, bu çaba içinde yaptıkları çıkarsamalar, bir araya gelmeleriyle yarattıkları dünya ise, hem sımsıcak hem okuyucuyu içine katacak cinstendir. Böylece biz de, onlarla birlikte, devrimci abilerle ablalar kazansın diye kelebeklerin Meclis’e sokulması, Kuğulu Park’taki kuğuların kurtarılması, kurtarılan kuğu ile yolculuğa çıkılması ile çocuklar gibi sevinir, “korkunçlu” olaylar yaşanırken onlar gibi üzülürüz.

Temelkuran, bu kitaba, hatırlamadıklarımıza ses kazandırma çabasıyla giriştiğini söylüyor. Ortaya her iki açıdan başarılı bir eser çıktığını da söylemek gerek.

Sonuçta, edebiyatın, politikadan ve politik kavramlardan çok daha etkili bir dil olduğuna kuşku yok.

Ayşegül Devecioğlu, Ara Tonlar ile ilgili bir söyleşide şöyle diyor: “Yıllardır o dönemi (12 Eylül) anlamlandırmaya çalışıyorum ve politik olarak da bir şeyler yazıyorum. Ancak siyasi kavramlar ne denli güçlü olurlarsa olsunlar, kaybolan zamanın hakikatini bize vermekte yetersiz kalıyorlar. Arada yalnız edebiyatın doldurabileceği bir mesafe kalıyor.”

Türkiye’nin kahredici politik gerçekleriyle ilgili bu kitaplar da, hakikatin bir perdesini daha kaldırıyor.

Öyle ki, gerçekler daha çıplak, daha sahici olurken, daha yakınımıza da gelirler...İnsan ve ülke gerçekleri üzerine düşünenler için bayram hediyesi sunarlar bize.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.