Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-981-8
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Slavoj Zizek diğer kitapları
Kırılgan Temas, 2002
İdeolojinin Yüce Nesnesi, 2002
Yamuk Bakmak, 2004
Ahir Zamanlarda Yaşarken, 2011
Komünizm Fikri, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Slavoj Zizek
Komünizm: Yeni Bir Başlangıç
Komünizm Fikri II, New York Konferansı, 2011
Özgün adı: The Idea of Communism Volume 2
The New York Conference
Çeviri: Nil Pınar Arın, Arda Çiltepe, Anıl Aşkın
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2015

Son yıllarda hepimizi, hatta bizzat içinde yer alanları bile şaşırtan bir dizi özgürleştirici olaya tanık olduk : Arap Baharı'ndan Occupy Wall Street hareketine, Yunanistan'daki isyanlardan, Birleşik Krallık'taki ayaklanmalara kadar. Bir süre sonra bu uyanışın ne kadar kırılgan ve istikrarsız olduğunu görmeye başladık; farklı veçhelerinde hep aynı tükeniş alameti. Şimdi ne yapacağız peki? Memnuniyetsizliğin alttan alta devam ettiğini göstermek gerekiyor: Öfke birikiyor, isyanlar dalga dalga gelecek. Öyleyse yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için tespiti netleştirmek, bu olayları küresel kapitalizmin bütünlüğü içinde konumlandırmak gerekli. New York Konferansı'ndaki tartışmaları bir araya getiren Komünizm: Yeni Bir Başlangıç, işte böyle bir "bilişsel haritalama"ya katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Berlin'de 2010'da düzenlenen önceki konferansı da Komünizm Fikri adıyla Metis Defterleri'nde yayımlamıştık.

İÇİNDEKİLER
Slavoj Zizek
Sunuş

Alain Badiou
Komünizm Fikri ve Terör Meselesi

Étienne Balibar
Bağlanım, Tahayyül ve Siyaset olarak Komünizm

Bruno Bosteels
Hıristiyan Sorunu Üzerine

Susan Buck-Morss
Komünist Bir Etikten Müşterekçi Bir Etiğe

Jodi Dean
Komünist Arzu

Adrian Johnston
Bilimsel Sosyalizmden Sosyalist Bilime:
Naturdialektik’in Dünü ve Bugünü

Frank Ruda
Olanaksızı Hatırlamak: Komünizmin
Üsteleştirel Bir Anamnezi İçin

Emmanuel Terray
Günümüzde Komünizm

Slavoj Zizek
Sorusu Olmayan Cevaplar

Katkıda Bulunanlar
OKUMA PARÇASI

Sunuş, Slavoj Zizek, s. 9-10

2011 yılında hepimizi, hatta kendi aktörlerini bile şaşırtan bir dizi özgürleştirici olaya tanık olduk (ve katıldık): Arap Baharı’ndan Occupy Wall Street hareketine, Yunanistan’daki isyanlardan Birleşik Krallık’taki ayaklanmalara kadar. Şimdi, bir sene sonra, bu uyanışın ne kadar kırılgan ve istikrarsız olduğunu her geçen gün bir kere daha görüyoruz; farklı farklı veçhelerinde hep aynı tükeniş alameti: Arap Baharı verilen tavizlerin altında kaybolup gitti, boğazına kadar köktendinciliğe battı; Occupy Wall Street öylesine ivme kaybetti ki, “aklın hilesi”ne iyi bir örnek oluşturacak şekilde, polisin Zuccotti Parkı’ndaki ve diğer protesto alanlarındaki protestocuları dışarı atması ilk bakışta feci bir şey gibi görünse de nihayetinde bir lütuf haline geldi artık, hareketin içkin hız kaybının üzerini örtüyor. Dünyanın her yeri böyle: Nepal’deki gerici güçler Maocuları alt etmişe benziyor, Venezuela’nın “Bolivarcı” deneyleri lider etrafında dönen bir popülizme doğru geriliyor vb.

Böyle zamanlarda ne yapacağız peki? Her şeyden önce, memnuniyetsizliğin alttan alta devam ettiğini göstermek gerekiyor: Öfke birikiyor, isyanlar dalga dalga gelecek. Öyleyse yanlış anlamaları ortadan kaldırmak, bu olayları küresel kapitalizmin bütünlüğü içinde konumlandırmak, yani söz konusu olayların küresel kapitalizmin merkezi antagonizmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koymak önemli. Elinizdeki kitap, fikirlerimizin böyle bir “bilişsel haritasını çıkarmaya” (Jameson) katkı sağlamaya yönelik bir çabanın ürünü. Komünizm fikri / ideası üzerine bir konferanslar dizisinin üçüncü ayağını oluşturan –ilk defa 2009’da Londra’da, ertesi sene de Berlin’de düzenlenmişti– Komünizm: Yeni Bir Başlangıç (Cooper Union, New York, 14-16 Ekim 2011) bünyesindeki müdahaleleri bir araya getiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Komünizm Fikri ve Terör Meselesi, Alain Badiou, s. 11-14

19. yüzyılda Komünizm Fikri / İdeası şiddetle dört farklı şekilde ilişkilendiriliyordu.

İlk olarak, devrim gibi temel bir meseleyle birlikte gitmiştir. Devrim –en azından Fransız Devrimi’nden beri– toplumsal bir grup veya sınıfın başka bir grup veya sınıfın tahakkümüne son vermesine aracılık eden bir şiddet edimi olarak tasavvur ediliyordu. Devrim tahayyülünün tamamı, silahlanan halkın iktidar konumlarını zapt etmesine aracılık eden meşru şiddete yoğunlaşıyordu (ki bugün de hâlâ büyük ölçüde buna odaklanmaktadır). “Komünizm” kelimesi başkaldırının veya halk savaşının, dolayısıyla halkı sömürenler ile onların polis ve ordu gibi aygıtlarına yöneltilen kolektif şiddetin ideolojik ve siyasi açıdan meşrulaştırılması anlamında “devrim” kelimesine işaret ediyordu.

İkinci olarak, komünizm Fikri, eski yönetici sınıfların başını çektiği karşı-devrim girişimlerine karşı yeni halk iktidarının uyguladığı baskıyla birlikte gitmiştir. Böyle girişimler eski devlet aygıtının kalıntılarına dayanıyordu. Bu nedenle Marx yeni bir halk iktidarının, işçi sınıfı iktidarının ezenlerin devletini meydana getiren aygıtlardan kalan her şeyi gerçekten yok edeceği bir geçiş döneminin kaçınılmaz olduğunu düşünmüştür. Marx “proletarya diktatörlüğü” dediği bu dönemi kısa ama, “diktatörlük” kelimesinin işaret ettiği gibi, şüphesiz şiddet dolu bir dönem olarak tasavvur ediyordu. Dolayısıyla “komünizm” kelimesi, bu yeni iktidar tarafından uygulanan yıkıcı şiddetin meşrulaştırılmasına da işaret ediyordu.

Üçüncü olarak, uzun zaman boyunca, bu kez devleti değil de bütün toplumu kökten dönüştürmeyle ilişkili farklı şiddet türleriyle birlikte gitmiştir. Tarım alanında toprağın ortak kullanıma açılması, endüstriyel gelişimin merkezileşmesi, yeni bir askeri aygıtın oluşturulması, obskürantizmle mücadele ve yeni kültürel ve sanatsal biçimlerin yaratılması, kısacası müşterek bir “yeni dünya”ya topyekûn geçiş, her aşamada güçlü çatışmalar yaratıyordu. Epey bir şiddeti –geniş ölçekte dayatılan, bilhassa kırsal kesimde çoğu zaman gerçek iç savaşları andıran bir şiddeti– kabullenmek gerekiyordu. “Komünizm” terimi çoğu zaman inşası için bu şiddetin kaçınılmaz olduğu bir şeye karşılık kullanılıyordu.

Dördüncü ve son olarak, tarihte emsali olmayan yepyeni bir toplumun doğuşuyla ilgili tüm çatışma ve belirsizlikler “iki yaşam tarzı arasındaki mücadele” olarak, yani proleter hayat tarzı ile burjuva hayat tarzı veya komünist hayat tarzı ile kapitalist hayat tarzı arasındaki mücadele olarak değerlendiriliyordu. Toplumun şüphesiz her kesimini kateden bu mücadele, komünist partilerin kendi içlerinde de ayyuka çıkmıştı. Yeni iktidar biçimleri arasında bir hesaplaşma vardı. “Komünizm” kelimesi istikrarlı, birlik olmuş bir grubun iktidarı elinde bulundurmasıyla ve dolayısıyla gerçek veya hayali düşmanların kronik tasfiyesiyle ilişkili bir şiddete işaret ediyordu.

Bu nedenle “komünizm”in şiddetle ilgili dört farklı anlamı olduğu söylenebilir: iktidarı ele geçirmeyle bağlantılı olan devrimci şiddet, eski rejimin kalıntılarını yok etmeyle bağlantılı diktatoryal şiddet, yeni toplumsal ilişkilerin az çok zorlama olan doğumuyla bağlantılı dönüştürücü şiddet, parti aygıtı ve devlet içindeki çatışmalarla bağlantılı siyasi şiddet.

19. ve 20. yüzyıllardaki devrimlerin gerçek tarihinde, şiddetin bu dört hali tamamen iç içedir, örtüşür, neredeyse birbirinden ayırt edilemez – Fransız Devrimi’nden beri hep böyle olmuştur. Mesela “Eylül Katliamları” olarak bilinen o korkunç olayları düşünelim. Radikallerin başını çektiği bir güruh, Paris hapishanelerindeki mahkûmların yarısını katletmiştir. Kanlı bir savaştan bir kesit gibidir her şey. Ancak katledilenler mahkûm olduğundan, katliamların faturası devrimci rejime, devrimci devlete kesilecektir. Bunun üzerine rejim, böyle “spontane” trajik olayların bir kere daha yaşanmaması için, baskıcı inzibat tedbirlerini ve hukuki önlemleri eşi benzeri görülmemiş bir biçimde yoğunlaştırmak gibi bir sorumluluk üstlenecektir. Ve bu da tipik, hakikaten siyasi bir şiddeti beraberinde getirecek, sözgelimi Hébert ve Danton’un ve onlarla saf tutanların idam edilmesine yol açacaktır. Eylül Katliamları ihanete uğrama korkusunun ağır bastığı şiddetli bir tepkidir elbette, ama hem sebeplerinde hem sonuçlarında devletin de rolü vardır. Dolayısıyla bu örnekte diktatoryal şiddet ile kan dökmeye hazır bir güruhun şiddetinin iç içe geçtiği düşünülebilir, fakat son sözü söyleyen devrimci rejim, devrimci siyaset olmuştur.

Öte yandan, devrimci devlet şiddeti ilk başta seçici, hâkim parti ve fraksiyonların iç çatışmalarının tahakkümü altında olabilir, ama daha sonra kontrolsüz kitlesel şiddete dönüşebilir. Stalinist Terör devrinin (1936-39) tarihinden edindiğimiz izlenim budur. Bu Terör, Stalin ve çevresinin Zinovyev, Kamanev, Buharin gibi tanınmış Bolşevik liderleriyle sırf yargılamış olmak için yapılan göstermelik duruşmalar biçiminde hesaplaşmasına sahne oldu. Ancak nihayetinde ülke genelinde yüz binlerce insanın infaz edildiği veya kamplarda öldüğü devasa bir tasfiyeye dönüştü. Eşi benzeri görülmemiş bu tasfiye nihayetinde sorumlularının çoğunun, özellikle de baskı aygıtının başında olan Yezhov’un sonunu hazırlayacaktı. Merkezi devlet dördüncü tip şiddete –merkezi aygıtın iç çatışmalarıyla bağlantılı siyasi şiddete– başvurarak bir baskı süreci başlatacak, bu süreç topyekûn bir tasfiye halini alacak ve vahşi bir iç savaş misali toptan imhayla sonuçlanacaktı.

Yine de aradaki ayrımı korumak gerekir: bir tarafta, toplumsal sınıfların intikamına, sivil toplumdaki yeni güç dengesinin vahşi simgelerine benzeyen, bir güruhun kendiliğinden şiddeti; diğer tarafta ise yeni rejimin liderlerince tartışılmış, tasarlanıp örgütlenmiş olan ve hem siyasi topluluğu hem de bütün toplumu etkileyen devlet şiddeti. Ayrıca, ilki ne kadar barbarca olursa olsun, devrimleri itibarsızlaştırmak için –Robespierre’den Stalin’e kadar– etkili bir biçimde kullanılan argüman her daim ikincisidir.

Devrim süreçlerinde yeni rejimin hem şiddet hem de kapsam açısından istisnai olan inzibat tedbirleri ve hukuki tedbirler aldığı uğrağa “Terör” diyelim. Ve şu problemle yüzleşelim: Gerçek tarihte, Komünizm Fikri ile Terör arasında zorunlu bir ilişki var mıdır?

Gayet iyi bildiğimiz gibi, önemli bir mesele bu, komünizm karşıtı propaganda neredeyse tamamen buna dayanıyor. Bir kategori olarak “totalitarizmin” mutat yananlamları, Terörü tam da en aşikâr ilkesi komünizm olan devrimlerin kaçınılmaz sonucu olarak tanımlar. Bunun altında yatan argüman şöyledir: Eşitlikçi bir toplumun inşası doğal bir girişim değildir, insan denilen hayvanının tüm içgüdülerine aykırıdır ve bu doğrultuda ilerlemek korkunç bir şiddet olmadan imkânsızdır. Bu propagandanın temelini oluşturan felsefe Aristoteles’e kadar gider. Aristoteles doğadaki hareketleri şiddet içerenler ve doğal olanlar şeklinde ayırır. Liberal propaganda bu ayrımı iktisat, siyaset ve tarih gibi alanlara taşır. İnsan toplumu bağlamında, doğal ve şiddet içeren hareketler şeklinde bir ayrım yapar.

Kaynakların ve servetin şahıslarca temellükünü, rekabeti ve nihayetinde kapitalizmi doğal fenomenler, bireyin doğasının uyarlanabilen, esnek ürünleri addeder. Kolektif eylem, özel mülkiyetin ilgası ve merkezi bir ekonominin inşası ise salt ideolojik süreçler, ancak en ağır şiddete başvurularak insanlara dayatılabilecek soyutlamalar olarak görülür. Ve böyle bir şiddet ancak toplumun gerçek doğasından bir biçimde ayrı bir devlet kurulduğu için var olabilir – bu tamamen ayrı devlet ancak Terörle sürdürülebilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.