Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-573-5
13x19.5 cm, 416 s.
Liste fiyatı: 38,00 TL
İndirimli fiyatı: 30,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Rana Dasgupta diğer kitapları
Solo, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tokyo Uçuşu İptal
Özgün adı: Tokyo Cancelled
Çeviri: Deniz Keskin
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan, Melih Dalbudak
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2015
2. Basım: Şubat 2016

Hava koşulları yüzünden başka bir şehre mecburi iniş yapan Tokyo uçağının yolcularının büyük kısmı otellere yerleştirilir, ama on üç yolcu yer sıkıntısından dolayı havaalanında sabahlamak zorunda kalır. Hiç tanımadığınız bir grup insanla kapalı bir alanda mahsur kaldığınızda, zamanın geçmesini sağlamak için yapabileceğiniz en eğlenceli şey nedir peki? Tabii ki hikâyeler anlatmak!

Boccaccio'nun Decameron'u ve Chaucer'ın Canterbury Hikâyeleri’ninkine benzer bir ruhla yazılmış olan Tokyo Uçuşu İptal, dünyanın farklı köşelerinde, birbirinden çok farklı karakterlerin başından geçen ilginç olayları anlatan on üç hikâyeden oluşuyor. Gerçekçiliğin katı kuralları yerine hayal gücünün kural tanımazlığının hüküm sürdüğü bu hikâyeler büyüklere yönelik modern zaman masalları olarak da görülebilir. Ama her şeyin tozpembe olduğu ve kahramanların sonsuza kadar mutlu yaşadığı masallar değil bunlar; aksine, tutkuları ve zaaflarıyla insan ruhunun karanlık yönlerini eşeleyen, olayların hiç de beklendiği gibi gelişmediği, kaderin cilve ve silleleriyle örülü masallar.

Daha önce Solo adlı romanını yayımladığımız Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta'nın ustalıklı bir dille kaleme aldığı bu eğlenceli kitap, tarihin kendisi kadar eski olan hikâye anlatma geleneğine de bir saygı duruşu...

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, Gelen Yolcu, s. 11-17

Ortalığa kaos hâkimdi.

Neden burada olduğumuzu lütfen biri açıklayabilir mi? ­– Ne yiyeceğiz? Bunu düşünen oldu mu? – Burada yetkili kişi kim acaba? Kendisiyle görüşmek istiyorum!

Bir 747, taşıdığı 323 yolcuyu soğuk ve projektörle aydınlatılmış alanı yürüsünler ve harfleri ancak yer yer yanan, yazıldığı dil de zaten yolcuların pek azına aşina olan bir tabelanın işaret ettiği giriş kapısına doğru zar zor ilerlesinler diye, boş, üzeri hafiften kar tutmuş bir asfalt düzlüğün ortasına tükürüvermişti. Hiçliğin Orta Yeri’nde, hem Vergiden Muaf hem de –daha önemlisi– doğru dürüst bir kapıdan yoksun; insanların yalnızca normal eskatolojik işleyişin ciddi bir şekilde sakata geldiği zamanlarda indiği, iki dünya arasında, herhangi iki yer arasında gizli bir tünele benzeyen bir mekânda öylece terk edilmişti yolcular.

Yarın çok önemli bir toplantım olduğunun farkında mısınız acaba? Burada harcayacak zamanım yok benim!

Beyefendi, size daha önce de açıklama yaptık. Bu kar fırtınası Tokyo’da görülmüş en şiddetli fırtına. Şehir tamamen kar örtüsü altında, ulaşılmaz durumda. Anlıyor musunuz? Tokyo’ya uçak indirmek katiyen mümkün değil. Şimdi, konuştuğumuz esnada, bu yarımkürenin her yerinde uçaklar sarsıla sarsıla ilerliyor, U dönüşü yapıyor veya geceyi geçirecekleri üçüncü noktalara iniyor. Havayla tartışılmaz. Böyle şeyler olabiliyor.

Üç yüz yirmi üç insanın hepsi, kendi biricik Dertlerinin bir şekilde duyulması için feryat ediyordu. Kocam beni havaalanında bekliyor. İnsan sadece bir kez balayına gider. Cuma günü New York’ta olmam şart, tatilim Bitti. Bitti. Böyle bir şey olamaz. Kafalar ellerin arasında, kan çanağı gözler göğe dikilmiş.

Açık olan tek bankonun önünde kuyruğa benzer bir şey oluştu; bankonun arkasındaki adam, tıslarcasına, tükürürcesine söylenen kızgın sözleri, duruma bir çözüm bulununcaya kadar savuşturmaya çalışıyordu. Evet Hanımefendi anlıyorum evet ufaklık epey mutsuz görünüyor lütfen biraz hoşgörü gösterin.

İnsanlar pasaportlarını, paralarını kontrol ediyordu. Burası Amerikalılardan vize istiyor mu? – Oteller nasıldır ki acaba? Nerede yatacağız? –

Sorun nedir?

Adam bir sandalyenin üstüne çıktı. Sesleri dindirmek için eller havaya kalktı, hakkını vermek lazım öyle kolay kolay yılacak bir adam değildi: Lütfen dinler misiniz?

Yakınlarda gazeteleri okuyanınız oldu mu bilmiyorum ama okuduysanız biliyorsunuzdur ki az önce çok yanlış bir zamanda çok yanlış bir yere iniş yaptınız – şehirde dünya fuarı var, otellerde yer yok. Şu anda herkes burada ve koca şehirde tek bir boş oda yok. Ne bekliyordunuz ki? Tüm dünya liderleri, on bin gazeteci ve kırk bin gösterici şu anda bu şehirde. Siz hiç haber de mi izlemiyorsunuz? Panzerlerimiz, dikenli tellerimiz, plastik mermilerimiz ve türlü türlü başka eğlencelerimiz haberlere çıktı. Hepsi sokaklarımızda! Beyefendiler ve hanımefendiler, Söylemeye Çalıştığım Şey şu ki, şehrimiz doludan da dolu, sizlere doğru düzgün kalacak yer bulmak ciddi bir sorun olacak ve bu konuda ah vah etmenin kimseye faydası yok. Sizi sabahleyin bir uçakla göndermeyi umuyoruz, en kötü ihtimalle burada birkaç saat geçireceksiniz ve sizi temin ederim ölmezsiniz. Endişelenmeyin, sakin olun lütfen, geceyi burada geçirmemeniz için de elimizden geleni yapacağız zaten.

Kalabalık ondan çoktan nefret etmeye başlamıştı, bir de böyle laubali laubali konuşunca çeşitli ağızlardan yalnızlık hissi ve korkunç düşüncelerle yüklü çeşitli küfürler dökülüp dalga dalga yayılarak adamın suratına çarptı. Beriki hiç istifini bozmadı:

Hepinize şunu da söylemek isterim:?Eşimin bir seyahat acentası var ve kendisine burada olduğunuzu, geceyi geçirecek bir yerlere ihtiyacınız olduğunu haber vermiş bulunuyorum. Şu anda otelleri bir bir arayarak işleri yoluna koymaya çalışıyor. Hepinizi sırayla bir otele göndereceğiz ve elimizden geldiği kadar hızlı bir şekilde yataklarınıza ulaştırmaya çalışacağız.

Ortalık acil servisi andırıyordu. Uçuş tabelasının üzerindeki harfler çılgıncasına vızıldıyordu –TOKYO UÇUŞU İPTAL TOKYO UÇUŞU İPTAL TOKYO UÇUŞU İPTAL– ve üzerine bir sürü eşya yığılmış olan döner bagaj bandı, beklemediği yüzlerce valizin ağırlığı altında ezilmişçesine, endişeli bir nabız monitörü gibi ciyaklıyordu.

Bakın anlamıyorsunuz. Benim buradan şu anda gitmem lazım. Zaten burada hiç olmamam gerekiyordu. Sekiz saat sonra bir konferansta sunum yapmam lazım.

Hayır, afedersiniz –pardon!– üzgünüm beyefendi, bence o zaman telefon edip haber verin. Sekiz saat içinde buradan başka bir yerde olma ihtimaliniz yok gibi görünüyor. Lütfen herkes sakinleşebilir mi! Teşekkür ederim!

O sırada birisi cep telefonlarının çalıştığını keşfetti. Burada bile! Kargaşa gittikçe hafifleyerek yerini acil şahsi danışmalara ve samimi tesellilere bıraktı: Yok bu akşam varamayabilirim, yarın uçarsınız diyorlar, Güvendeyim tabii, ortalık leş gibi kokuyor ama insanlar iyiye benziyor. Evet yarın söz veriyorum, Bob’a haber versen iyi olur, sunumu o yapmak zorunda kalabilir –e uyandır tabii ki!– dosya benim bilgisayarda. Belgelerim. Ben de seni seviyorum. Beyefendi acaba kısa bir görüşme için telefonunuzu kullanabilir miyim? Gerçekten çok önemli.

Evet beyler bayanlar, iyi haberler geldi. Şehir merkezinde bir otelde on oda bulduk. Evet hanımefendi, bence de sizin ufaklığın burada kalması iyi olmaz, lütfen bu taraftan geçin. Üç yıldızlı. Dokuz kişi daha lütfen! Maalesef elimizden gelenin en iyisi bu. Sabah hepinizi arayacağız. Saat sekize kadar.

İnsanlar soğuk ve yabancı geceye çıkıp bir minibüse binerek gitti. Diğerleri arasında “En azından duruma hâkim gibi görünüyor” duygusu yayıldı, belki de en iyisi dediği gibi beklemektir. Herkes birbirine Böyle şeyler hep benim başıma gelir’lerini aktarırken yüzlere acı bir gülümseme yerleşiyordu.

Şirket göndermiş olsa kesin Hilton’da kalırdım...

Tam da her şeyin kesinlikle yolunda gitmesi gereken o günde gerçekleşmişti tüm bunlar; evrenin o her zamanki bencil sinsiliği, maalesef sistem için vazgeçilemez olan ama Şeylerin ne kadar önemli olduğunu anlamaktan âciz insanların yetersizliği hep üst üste gelmişti ve hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyden anlamayan insanlara bel bağlamaktan başka seçenek yoktu.

Seksen kişinin daha kalabileceği, şehir dışında bir otel bulduk! Bu taraftan lütfen. Acele edelim. Teşekkür ederim. Elli oldu. Birlikte misiniz? Yetmiş oldu. Yetmiş sekiz. Üzgünüm beyefendi bize net bir şekilde seksen kişi dendi, bir sonraki oteli bekleyeceksiniz.

Kalabalık yavaş yavaş azaldı ve velvele şeklindeki gürültü, yerini ayrı ayrı diyalog ve ünlemlere, düşüncelere bıraktı. İnsanlar envanter sayımı yapmaya başlamıştı. Yarın Tokyo’da olacaksak aktarmamı kaçırırım, bir sonraki uçuş perşembe olduğuna göre iki gün boşum, yaşasın Tokyo’yu hep görmek istemiştim! Tipi, otoyolda hızla giden bir aracın karşısına çıkarak onu zınk diye durduruveren bir duvar gibiydi; ama biraz düşününce aslında duvarın etrafından dolanmanın, hatta içinden geçmenin çeşitli yolları olduğu görülüyor, başka ihtimaller daha hissedilir hale geliyordu. Bu bariz haksızlığa karşı hâlâ yumruklar sıkılıyor, diş bileniyordu ama havaalanı genelinde mücbir sebepler tohumu kök salmaya ve gönülden bağlanılmış olan Planlardan oluşmuş devasa binaları çatırdatıp duvarlarını, zeminlerini parçalayarak toza çevirmeye başlamıştı bile; toz bulutunun yavaş yavaş dağılmasıyla yeni bir şeyler ortaya çıkıyordu. Eh, elden ne gelir? – Sigorta bunu karşılayacaktır herhalde. – Yarın kaçta orada oluruz, ona bakmak lazım artık.

Dışarıda vızır vızır işleyen otobüs ve taksilerin far ışıkları yağan karı delip geçiyor, masada duran ve telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırmış, parmakları klavyeyle meşgul olan adam ara sıra muzaffer duyurular yapıyor, dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerin gözden kaçırdığı pansiyon odalarından, misafirhanelerden ve kayıtlara girmemiş otellerden haberler veriyordu. Saat geç olmuştu, Duty Free dükkânlarının ışıkları söndü, büfe kapandı. Birisi CNN’in havaalanı haber yayınını kapattı, American Express ve The Economist reklamlarıyla kaplı büyük ışıklı kutular birkaç kez göz kırptıktan sonra karanlığa gömüldü. Başörtülü, orta yaşlı kadınlar paspaslarıyla gelip pırıl pırıl koridorları bir uçtan bir uca katediyor, her dönüşte topladıkları plastik bardak, gazete, valiz etiketi gibi çöpleri silkeliyorlardı. Farklı tipte insanlardan oluşan, neredeyse hiç göze batmayan bir grup –sahi kimdi bunlar?– plastik oturaklarda uyumak üzere karanlık köşelere dağıldı.

Yorgunluktan sesi soluğu kesilmiş, ancak ayakta durup kaderlerini belirleyecek telefon görüşmesinin engebeli seyrini takip etmeye güçleri yeten on üç kişi kalmıştı. Orası da mı dolu? Peki. Sunshine Hotel’den de mi ses çıkmadı? Evet, hatırladım. Başka ne seçeneğimiz var? Doğru ya. Evet, saatin kaç olduğunu biliyorum. Yok, haklısınız. Başka hiçbir yer olmadığından emin misiniz? Peki. Teşekkür ederim. Çok teşekkürler. Görüşmek üzere. Adam, telefonu usulca yerine koydu.

Beyler, bayanlar, sizi bu kadar beklettiğim için özür dilerim, gerçekten çok sabırlı davrandınız. Ama korkarım geceyi geçirmeniz için hiçbir yer kalmamış şehirde. Gerçekten her yeri aradık, ama daha önce de söylediğim gibi, otel odası bulmak için hiç iyi bir dönemde değiliz. Size önerebilecek bir şeyim de kalmadı. Hepinizi bizim eve davet etmek isterdim, ancak eşim ve ben tek odalı bir dairede yaşıyoruz, sizi pek rahat ettirebileceğimizi sanmam. Yani sanırım –ve çok üzgünüm– geceyi bir şekilde burada geçirmek zorundasınız. İyi bir haberim de var –az önce onay aldım– uçağınız 09:55’te kalkacak. Tokyo’da tipi dinmiş bile. Yedi buçukta da check-in başlar. Yani aslında hepi topu birkaç saat geçireceksiniz. Ama gerçekten üzgünüm.

Adamın suçu değildi. Çıngar çıkarmanın faydası yoktu. Yolcu salonu iç karartıcı, ölü bir yerdi ama yapılacak başka ne vardı ki? Adam elinden geleni yaptı. Dediği gibi, sadece birkaç saat. Adam ceketini alıp gitti. İyi geceler. İyi geceler.

Döner bagaj bantları sessiz ve hareketsizdi. Yarı aydınlıkta silahları ve askeri tip üniformalarıyla güvenlik görevlileri görünüyordu. Binanın kocaman camlarından sadece içinde bulundukları salonun kararmış bir kopyası görülebiliyordu, her pencere kanadına on üç kişilik bir yumağın görüntüsü yansıyordu. Açıklaması zor bir birlikte durma ihtiyacı hissetmişlerdi, sanki bu yeni Vaziyet karşısında kendilerini yeniden kurarken bir tür akrabalık bağı ortaya çıkmıştı. Bir molekülün atomları gibi, sandalyelere doğru hareket ettiler – birbirlerine ilişkilerinin gerektirdiğinden ne daha yakın ne de daha uzak.

Oturdular. Karşılıklı yorgun gülüşmeler oldu. Amerikalı bir kadın konuşmaya başladı. Ben bir lavaboyu ziyaret edeyim. Başka bir kadın da ona eklendi. Sıra sıra sandalyelere oturmuş herkes birbirinin yüzünü görüyordu, bir karenin üç kenarı şeklinde dizilmişlerdi. – Şimdi Sydney yolunda olmam gerekirdi. Ağabeyim evleniyor da. Belki yine de yetişebilirim. – Herkesin bir hikâyesi vardı.


(Adamlardan biri büyülenmiş bir şekilde, uzakta, insanı hayrete düşüren tarihöncesi bir şeyin, bir tür kara yumuşakçasının, tamamen pençe ve kabuktan oluşan yarı evrimleşmiş bir eklembacaklının salonun bir kenarından bir kenarına ağır ağır ve yan yan ilerlediğini gördü. Muhakkak bir haşereydi ama oturduğu noktadan sıçan kadar büyük görünüyordu. Başka kimsenin dikkatini çekmemiş gibiydi.)

İki kadın ellerinde su şişeleri ve atıştırmalıklarla döndü. Güvenlikçiler verdiler sağolsunlar. Hiç yoktan iyidir. Merak eden varsa, tuvaletlerin durumu fena değil.

On beş yıllık evliliğimizde ilk kez karımdan ayrı bir gece geçiriyorum. İnanabiliyor musunuz? (Kravatını gevşetmiş bir Japondu konuşan.) On beş yıl boyunca her gece karımın yanında uyudum. Şimdi onun bir yanı boş yatakta yattığını düşünmek tuhaf geliyor. Yanına dönüp yatmıştır. Geceyi bunca yeni arkadaşla –hem de bir sürü hoş hanımla!– geçiriyor olduğumu bilse neler düşünürdü allah bilir! Of ki ne of! İlk defa bir geceyi evden uzakta geçiriyorum, hem de sabahlara kadar uyumadan! Olacak şey değil.

Yıllardır böyle bir şey yapmamıştım.

Konuşacak az şey vardı ama samimi bir sıcaklık ortama bariz bir şekilde yayılmıştı. İnsanlar birbirine fıstık ikram etti. Orta yaşlı, iriyarı, yüzünde derin yarıklar olan bir adam, yanında oturan sırt çantalı turist kız kendisine son sigarasını ikram edince sigarayı aldı ve ikisi yavaş yavaş, arada kızın elinde tuttuğu boş Marlboro kutusuna kül silkerek sigaralarını içtiler. Tüfeklerini bacaklarının arasında dikmiş güvenlik görevlileri uyukluyordu.

Arkadaşlar, birbirimizi böyle sessiz sessiz oturacak kadar tanımıyoruz diye düşünüyorum. Ancak birbirini iyi tanıyan insanlar böyle oturur. Birbirimizi görmezden gelmeyelim. Sizce de öyle değil mi? Naçizane bir öneride bulunmak isterim –kabul edip etmemek size kalmış– ama aklıma şu geldi: Aramızda anlatacak bir hikâye bilen var mı acaba?

Öğrenciyken akşamları birbirimize hep hikâye anlatırdık. Başka bir şeye paramız yetmezdi zaten! Yine öyle güzel hikâyeler dinlemeyi çok isterim. İnsanı rahatlatır, başka dünyalara götürür. Hem de fark etmeden check-in saatine kadar oyalanmış oluruz. Ne dersiniz?

Ben hiç hikâye bilmem. Böyle şeylere pek kabiliyetim yoktur zaten.

Fakat herkes sohbet ediyor olmaktan memnundu.

Beyefendi hiç öyle demeyin! Herkesin bildiği bir hikâye vardır elbet! Size az önce on beş yıldır Tokyo’nun aynı mahallesinde, aynı dairenin aynı yatak odasında karımla beraber uyuduğumu söyledim; bir de kendinize bakın, ne kadar farklı farklı insanlarsınız! Sırf her gün evden işe nasıl gittiğinizi anlatsanız, bana en güzel masal gibi gelir! Hatta efsane gibi! Kusura bakmayın, biraz yorgunum, stres oldum, normalde böyle konuşmam, ama madem bir aradayız bence yapmamız gereken hikâye anlatmak.

Birinin sesi duyuldu: Benim anlatacak bir hikâyem var.

Aynen böyle, merasimsiz bir şekilde.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "21. yüzyılı anlatan on üç masal", Radikal Kitap, 25 Mayıs 2015

Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta Tokyo Uçuşu İptal romanı bir havalimanında mahsur kalan on üç yolcunun bir gece boyunca birbirlerine anlattıkları hikâyeler biçminde kurgulanmış. Dünyanın farklı şehirlerinden gelen kadınlı erkekli on üç kişi, 21. yüzyılın hayat biçimlerini mitik ve gerçeküstü anlatılara döküyorlar. Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri’ni ya da Bocaccio’nun Decameron’u çağrıştıran kurgusuyla Tokyo Uçuşu İptal, “tarihin kendisi kadar eski olan hikâye anlatma geleneğine de bir saygı duruşu” olarak da okunabilir.

Tokyo seferini yapmakta olan bir uçak hava koşulları nedeniyle adı verilmeyen büyük bir havalimana iniş yapmak zorunda kalır. Çok sayıda uçak ve yolcusunu misafir eden havalimanında büyük bir karmaşa hâkimdir. Yolcular geceyi geçirmek için otellere nakledilir. Ancak on üç yolcu için yer temin edilemez. Onlar havalimanında beklemek zorundadır. Hepsi de bu durumdan hoşnutsuzdur. İçlerinden biri bu sıkıntılı saatleri hikâye anlatarak doldurmayı teklif eder ve gece bir anda renklenir. Çünkü her biri farklı ülkeden, farklı kentlerden gelmiş, yanında o kentlerin kültürünü getirmiştir. Ve tam da Benjamin’in söylediği gibi, “uzaktan gelenin anlatacakları vardır”. Böylelikle zenginlerden yoksullara, film yıldızlarından yoksul işçilere, yoksul göçmenlerden hayat kadınlarına kadar genişleyen insan tipleriyle büyülü bir dünyanın kapıları açılır...

İlk hikâye “Terzi” ile Doğu’da -muhtemelen Arabistan’da- başlıyor masal akşamı. İkinci anlatıcının modern masalının mekânı Londra. Sonra Hindistan’a, Almanya’ya, ABD’ye, Nijerya’ya, Japonya’ya, Türkiye’ye, Fransa’ya, Polonya’ya, Çin’e ve nihayetinde Arjantin’e uzanıyor anlatılan hikâyeler. Masallar birbirlerine hepsinde de bir şekilde vurgulanan on üç sayısıyla, fantastik ya da gerçeküstü olaylarla, bireylerin kaderlerini etkileyen ekonomik ve siyasi gelişmelerle, insana dair evrensel temalarla bağlanırken Dasgupta modern küreselleşmenin kapsayıcı bir görünümünü sunuyor.

Yazarın Solo adlı romanı, Bulgaristan’da hiç yaşamamış bir yazarın, Bulgaristan tarihine paralel akan hayatını çok gerçekçi ve inandırıcı bir hikâyeye dökmesi, titiz bir araştırmacılık ürünüydü. Elbette buna ek olarak yaratıcı hayalgücünü de eklemek gerekiyor. Sonuçta gerçeklerle hayallerin içiçe geçtiği karamsar ve güzel bir roman çıkmış ortaya, diye düşünmüştüm. Tokyo Uçuşu İptal için de benzer cümleler kurulabilir. Dasgupta birbirinden çok farklı kentleri ve insanlarını farklılıkları ve benzerlikleriyle çok iyi yansıtabilmiş. Mesela İstanbul’u; “Büyük İstanbul şehrinde, Süleymaniye Camii’nin etrafındaki huzurlu türbelerin yakınlarında, hem şehir halkının hem de turistlerin epeyce rağbet ettiği Kapalıçarşı’ya uzak denemeyecek bir mesafede Laleli diye bir yer vardır. Başka ülkelerden tüccarlar gelip buradan giysi alır, götürüp kendi memleketlerinde satar. Buraya hızlı adımlarla ve çok çalışan insanlara özgü incecik bedenleriyle ulaşan kadınlar, obez vücutlar ve kıpkırmızı yanaklarla ayrılır, çünkü valizlerini alabileceğinin azamisi ile doldurduktan sonra bir düzine yeni gömlek ve bluzu, üzerine de kat kat yakası kürklü ceketi giyip öyle düşmüşlerdir dönüş yoluna. İstanbul’da -tabii Ankara’da ve İzmir’de de- Türk erkekleri ve kadınları gözden ırak atölyelerde kendi zevkleri için fazla barok kaçan, Moskova, Sofya ve Minsk’in gözde barlarında ve klasik kokteyl partilerinde giyilen kürk ve deri giysiler diker. İşte o giysiler, tecrübeli yabancı tüccarın her inceliği bilen gözlerine takılsın diye sıra sıra Laleli dükkânlarının camekânlarına getirilip asılır...”

Küresel dünyanın fantastik yorumları

İki romanı üzerinden bir genelleme yapıldığında, Dasgupta’nın romanı hikâyeler biçiminde kurgulamayı benimsediği söylenebilir. Solo’da bütün bir 20. yüzyıla tanıklık etmiş, savaş acılarını tatmış, kapitalizmden komünizme, komünizmden kapitalizme geçişin sancılarını doğrudan deneyimlemiş, bilim ve teknolojinin ve sanat ve edebiyattaki yeniliklerin izleyicisi olmuş, kaderini bütün bu değişimler, yenilikler, savaşlar ve acılar tayin etmiş yaşlı, yoksul ve kör bir adamın anılarını okumuştuk. Roman kahramanı gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını ve istemediği halde yapmak zorunda kaldıklarını hayal dünyasında telafi etmeye çalışıyordu. Tokyo Uçusu İptal’in anlatıcılarının hayal dünyalarını da günümüz dünyasının yakıcı ve yıkıcı sorunları kaplıyor. Her iki roman da karamsar bir bakışın ürünü olmakla birlikte Tokyo Uçuşu İptal -masalın sağladığı olanaklar sayesinde- biraz daha neşeli ve eğlenceli. İşte bu noktada Dasgupta’nın esinlendiği hikâye anlatma geleneğine, Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri’ne değinebiliriz; Canterbury yakınlarındaki kutsal yerleri ziyaret etmek için yola koyulan hacıların yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşan Canterbury Hikâyeleri “bir çerçeve öykü içinde öyküler dizisi” biçiminde kurgulanmıştır ama canlı insan tiplerine yer vermesi ve dinsel kaygılardan uzaklığıyla İngiliz edebiyatının ilk modern yapıtları arasında yer alır.

Dasgupta, 21. yüzyılın tekno-kültürel dünyasını kurmaca evrenine taşırken kullandığı ironi, paranoya, parçalanma, parodi, kara mizah, büyülü gerçekçilik gibi tekniklerle çağdaş toplumun ve bireylerin baş etmekte zorlandığı gerçekleri su yüzüne çıkardığını söylemek abartılı olmaz.. İsimsiz bir havaalanı seçimiyle, dünyanın dört bir yanından gelip dört bir yanına gidecek isimsiz roman kişileriyle -daha ilk baştan- küreselleşmeye vurgu yapmış Dasgupta. Bir yandan küçülen ve teknoloji sayesinde kolaylıkla oradan oraya gidilebilen bir dünya var, diğer yanda henüz bu dünyayı kavrayacak olgunluğa erişmemiş insanlar. Onlar gerçekliğin fantastik yorumlarını yaparlarken “Tokyo Uçuşu” da bilim ve teknoloji ile insanların hayal ve fantezileri arasında bir köprü işlevi görüyor. Her ne kadar izole edilmiş bir havaalanı bekleme salonunda anlatılsalar da anlatılanlar konu ettikleri ülkelerin hem her yere özgü hem sadece oraya özgün -hatta kimi zaman egzotik- yanlarını sergileyerek -Asya’yı, Amerika’yı, Afrika’yı, Avrupa’yı kapsayan- evrensel ve gerçekçi bir tablo çizmeyi başarıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Havaalanında tuhaf bir gece", Sabitfikir, 15 Temmuz 2015

İnsanoğlu hikaye anlatmaktan vazgeçemiyor. Bu bir gelenek; geçmişten bugüne ve değişen biçimiyle tüm hayatımızı kaplayan bir eylem aynı zamanda...

Dünyanın hikayesi, bir yandan yeryüzünde yaşayanların sayısı kadar çok öyküyü barındırıyor içinde. Tam da bu yüzden güçlü ve dikkat çekici. Rana Dasgupta, zengin arka planını, bir başka deyişle kültürel birikimini de işin içine katıp günümüz hikaye anlatıcılığında yeni sayfalar açan bir yazar. Önceki romanı Solo’da buna tanık olmuştuk.

Solo, Dasgupta’nın bizi münzevi Ulrich’le buluşturduğu ve akla hayale gelmeyecek ayrıntılarla kurduğu bir romandı. Bulgaristan’ın ve bir bakıma Balkanların tarihi olan kitapta yazar, imparatorluktan komünizme ve oradan yeni dünya düzenine kadar genişleyen bir hikayeyle karşımızdaydı. Tokyo Uçuşu İptal ise hikayelerin sayısını on üçe çıkarıyor.

Hava şartları yüzünden Tokyo yerine başka bir şehre inmek zorunda kalan uçağın yolcularından on üçü, otellere yerleştirilen diğer yolcuların aksine, havaalanında kalır. Birbirini tanımayan bu insanlar, hem de kapalı bir alanda, saatlerce yüz yüze bakmak zorundadır. Böylesine bir ortamda en iyi şeyin hikaye anlatmak olduğunu kararlaştıran ve Dasgupta’nın isimlerini vermediği bu on üç kişi, aklına gelenleri sırayla döküp saçar. Tümü, neşeli masallardan öte hayatın tam ortasından hikayelerle burun buruna gelir.

Havaalanındaki bir yana, uçağın indiği şehre de karmaşa hâkimdir. Kentte düzenlenen fuar nedeniyle otellerde yer yoktur, üstelik kırk bin gösterici ve onları püskürtmekle görevli polis gücü apayrı bir mevzudur. Yani, havaalanının dışı da içi de sinir harbinden hallicedir. Otele yerleştirilemeyen on üç kişinin ise konuşacak az şeyi, anlatacak epey hikayesi vardır. “Sessiz sessiz oturacak kadar birbirini tanımayan” bu grup, umulmadık sonlarla örülü hikayelerin peşine düşmeye tam da o nedenle koyulur.

Dasgupta, deyim yerindeyse havaalanında kısılıp kalanların “uydurduklarını” bir oyun gibi kurguluyor. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan ve gerçekleri atlamayan bu alışveriş, gülüşmeler ve tedirgin bakışlar arasında her geçen dakika derinleşiyor.

Programlanmış hayatların aksine, on üç kişinin ağzından çıkan her cümle ve hepsinden önemlisi, içinde bulundukları durum, hesaplanabilirliğin kabuğunun nasıl çatlayabileceğini hatırlatıyor. Zamanın ve şartların zapturapt altına aldığı on üç kişi, bu kısıtlamanın üstesinden gelmek adına sözcüklere sığınıyor; ilginç bir deneyim.

Devamını görmek için bkz.

Halil Türkden, "Hikâyelerin Romanı", Remzi Kitap Gazetesi, 1 Ağustos 2015

Tokyo tarihinde gördüğü en şiddetli fırtınalardan birinin etkisi altında, şehir tamamen kar örtüsüne bürünmüş. Dünyanın her yerinde uçaklar sarsıla sarsıla ilerlerken, haliyle Tokyo’ya da hiçbir uçak iniş yapamıyor. Tam da o gece bir 747, taşıdığı 323 yolcuyu mecburi olarak bir şehrin soğuk bir havaalanına bırakmak zorunda kalır. Nevi şahsına münhasır 323 kişi, türlü sıkıntı ve kaygılarla gergin bir bekleyişin ortasındadırlar. On beş yıllık evliliği boyunca karısından bir gece bile ayrı kalmamış bir adam, yarın çok önemli bir toplantısı olan bir yolcu, kalan birkaç günlük tatilini de havaalanında geçirmek istemeyen bir kadın, kocası havaalanında bekleyen bir balayı yolcusu…

On üç kişi haricindeki herkese zor da olsa geceyi geçirmeleri için otel odaları bulunur. Geriye kalan bu talihsiz on üç kişi arasında, o soğuk karanlıkta titreyen sessizliği delen biri çıkar:

“Arkadaşlar, birbirimizi böyle sessiz sessiz oturacak kadar tanımıyoruz diye düşünüyorum. Ancak birbirini iyi tanıyan insanlar böyle oturur. Birbirimizi görmezden gelmeyelim. Sizce de öyle değil mi? Naçizane bir öneride bulunmak isterim –kabul edip etmemek size kalmış– ama aklıma şu geldi: Aramızda anlatacak bir hikâye bilen var mı acaba?”

Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta’nın Tokyo Uçuşu İptal adlı romanı havalimanında mahsur kalan on üç yolcunun bütün gece boyunca birbirlerine anlattıkları hikâyelerle kurgulanmış. Kitap, Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri ve Bocaccio’nun Decameron'uyla kurgusal bir benzerlik gösteriyor. İngilizcenin yazılı ilk eserlerinden biri olan “Canterbury Hikâyeleri”, hac için yola koyulan insanların vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşan, “bir çerçeve öykü içinde öyküler dizisi” biçiminde kurgulanmıştı. Bir diğer deyişle, herkes bir şeyler anlatıyordu ve anlatılan her hikâye dönemin topoğrafyasını çıkarıyordu.

Dasgupta, Tokyo Uçuşu İptal'de tarihin kendisi kadar eski olan hikâye anlatma geleneğine selam ediyor. Dasgupta’nın Türkçedeki ilk eseri olan Solo adlı romanında, 100 yaşındaki münzevi bir Bulgar olan Ulrich’in hayata ve dünyaya nasıl baktığını, bir asırlık ömrün perde arkasında duran savaşlar, kapitalizm ve komünizm arasındaki geçişler, her alanda vücut bulan devrimler ışığında okumuştuk. Dünyanın değişimine tanıklık eden bu adamın hikâyesinde, yazarın gerçekçiliği, araştırmacılığı ve hayal ögelerini becerikli kullanışı öne çıkmıştı. Dünyanın unuttuğu ama dünyayı unutmayan bu yaşlı adamı, hikâyeleriyle tanımıştık. Rana Dasgupta’yı da öyle…

Tokyo Uçuşu İptal kitabında da aynı mahareti görmek mümkün. İyi bir gözlem ve hayal gücünün yanı sıra dünyanın ve dünya kentlerinin gerçekliklerini güçlü bir dil ve tasvirle aktarıyor Dasgupta. Ayakları yere basan, aşırıya kaçmayan ve anlattığı masal ve hikâyelere önce kendisini inandırmış bir gözlemci, doyumsuz bir hikâye anlatıcısı var karşımızda. Tokyo Uçuşu İptal ustalıkla işlenmiş bir dile sahip.

Devamını görmek için bkz.

Melek Ekim Yıldız, "Gerçeği alaşağı etmeyen hikâye var mıdır, veya Tokyo Uçuşu İptal!", İstanbul'da Sanat, 31 Temmuz 2015

Rana Dasgupta’nın, Tokyo Uçuşu İptal’i yukarıda söz ettiğim örneklerden biri olarak okunabilir. Hikâye anlatmanın ve dinlemenin, yaşanan gerçekle başa çıkmanın iyi bir yolu olduğu iddiasını etkileyici bir kurguyla ortaya koyan yazarın kitabı, yayınevi tarafından roman etiketiyle sunulmuş olsa da; karşımızda roman süsü verilmiş bir hikâye kitabı olduğunu söylemek yanlış olmaz kanaatindeyim. Yanlışsam da, bir edebi tür olarak hikâyeye meyletmiş bir okurun kayırmacı tutumu içinde olduğumun düşünülmesinin bence bir sakıncası yok.

Kitaba roman görüntüsü veren genel çerçeveye bakıldığında manzara şöyle beliriyor: Kötü hava koşulları nedeniyle başka bir kente zorunlu iniş yapmış Tokyo uçağı yolcularının büyük çoğunluğu, geceyi geçirmeleri için çeşitli otellere yerleştirilirken; -aksi bir tesadüf, kentte yapılmakta olan uluslararası zirve yer bulma konusunda sıkıntı yaratmıştır- kendileri için kalacak bir yer bulunamayan on üç Tokyo yolcusu geceyi havaalanında geçirmek durumunda kalır. Kimlikleri, milliyetleri ve nasıl insanlar olduğu belirtilmeyen bu on üç yolcunun geceyi geçirmek için buldukları yol, binlerce yıldır süren bir geleneğe tutunmaktır: Anlatmak ve dinlemek. Her hikâyenin genel karakteristiği olan büyüyü bir ağızdan onlarca kulağa geçirmek. Yazar, kurgu gereği havaalanında gecelemek zorunda kalan yolcuların durumuna ilişkin betimler içeren küçük geçişler kullansa da, kitabın temel yapısını söz konusu yolculardan hangisi tarafından anlatıldığı belli olmayan hikâyeler oluşturuyor. Anlatılan hikâye sayısı, söz konusu yolcuların sayısına eş olduğundan her bir hikâyenin, yolculardan biri tarafından anlatıldığına inanmak veya her birinin aynı kişi tarafından anlatılmış olduğunu düşünmek de mümkün.

Kitapta yer alan on üç hikâyenin genel tınısına dikkat ettiğimde görebildiklerim şunlar oldu: Dünyanın farklı ülkelerinden, geleneksel motiflerin modernizm karşısındaki durumunun alttan alta gözler önüne serildiği; kapitalizmin, kültürün maddi ve manevi öğelerinin içini oymadaki başarısının insan algısında yarattığı hasarlara acıtmadan dokunmaya çalışan alt metinler içeriyor her bir hikâye. Masalsı anlatımın, alışık olunduğu üzere, tozpembe ve kahramanların sonsuza dek mutlu yaşadıkları hikâyeler içerdiğini düşünme beklentisi, ilk örnekten itibaren masalın yalnızca biçimde yer aldığını anlamamızla ortadan kalkıyor. Aksine, insan doğasının zaaflı, tutkularına yenik düşmekten kaynaklanan kötülük üretme özelliği damgasını vuruyor hikâyelerin gelişme ve sonuç bölümlerinde. Hikâyelerin bazılarının arka planını, olayın geçtiği ülkenin kültürel motifleri renklendirirken, bir bölümünün de Borgesvari gerçeküstü bir kurguyla bir yandan gerçeği alaşağı ederken bir yandan da okurun damak tadını lezzetlendirmeyi amaçladığı söylenebilir.

Kitapta farklı coğrafyalardan on üç hikâye var önce de belirttiğim gibi. Hindistan’ı mekân eylemiş iki, Türkiye’den iki, ABD’nin ev sahipliği yaptığı iki ve şu ülkelerin atmosferinde geçen birer hikâye okuyacaksınız kitabı elinize aldığınızda: İngiltere, Polonya, Japonya, Lagos, Hong Kong, Arjantin, Paris.

Kitapta yer alan hikâyelerin gücü ve etkileyiciliği okurun algısına göre değişecektir elbette. Bu okur, tümünün aynı oranda güçlü ve etkileyici olmadığı, bazılarının kurgu ve anlatımıyla diğerlerinin önüne geçtiği görüşünde. Ekonomik kriz içindeki Arjantin’de geçen “Rüya Hurdacısı”, insanlarla yalnızca zihinsel sesiyle iletişim kuran Deniz’in Türkiye’den Almanya’ya yolculuğunun öykülendirildiği “Frankfurtlu Haritacının Evi” özellikle etkilendiğim hikâyelerden. Geleneksel kültürünü kapitalizmin ilkeleriyle sentezlemiş Japon iş dünyasının içinde var olma savaşı veren bir adamın, ruhunun derinliklerindeki zaafa teslim oluşunun öyküsünü anlatan “Oyuncak Bebek” adlı hikâyenin de çok dikkate değer olduğunu düşündüm okurken. Son olarak da, İstanbul’da birbirlerini görür görmez aşka düşen iki yabancının olanaksız aşkını olabilirliğe dönüştüren kanatları kesik o kuşa vurulduğum, “İstanbul’da Randevu” adlı hikâyenin de benim açımdan etkileyici olduğunu söyleyebilirim.

Tokyo Uçuşu İptal bir roman mıdır yoksa ana kurgunun içine yerleştirilmiş hikâyelerden oluşan bir öykü kitabı mıdır, bu tartışmaya epeyce açık. Türe ilişkin sorunu bir yana bırakırsak, hikâye severlerin zihninde uzun zaman yer edecek, kitabı sonlandırdıklarında belirgin bir tatmin yaşacakları bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Zaten “Bir başkası olmak için yanıp tutuşan bütün mutsuzlar için hikâye anlatmak; kendi sıkıcı gövdeleri ve ruhlarından kurtulabilmeleri için keşfedilen bir hiledir,” diye yazmıştı Orhan Pamuk Kara Kitap‘ta. Öyleyse de; olmasaydı bazılarımızın eksik kalacağı bir hiledir hikâye bence. Hileye meyilli bünyeler için hoş bir tat olur umuduyla, keyifli okumalar.

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, "Son çaremiz edebiyat", Cumhuriyet Kitap Eki, 23 Temmuz 2015

Rana Dasgupta'nın kaleme aldığı Tokyo Uçuşu İptal, sadece havaalanında sıkışıp kalan yolcuların yaşadığını değil, dünyanın geri kalanının da içinde bulunduğu kaosu, felaketi, yıkımı ve çöküşü anlatan; hem bireyin hem de toplumun tekinsiz öyküsünü dillendiren bir kitap.

Başlığında bir eksiğin, bir krizin, işlerin yolunda gitmediğinin işaretini veren Tokyo Uçuşu İptal, “Ortalığa kaos hâkimdi” diye başlıyor. Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta, romanın arka planını henüz ilk sayfadan yansıtıyor. Şiddetli kar fırtınası nedeniyle Tokyo’ya inemeyen bir uçağın on üç yolcusu, geceyi meçhul bir havaalanında geçirmek zorunda kalıyor. Ancak burası, fantastik unsurlarla dolu romanlardan fırlamışçasına tekinsiz ve müphem bir bölge. “İki dünya, herhangi iki yer arasında gizli bir tünele benzeyen bir mekânda” kalıyor yolcular. Geldikleri yerle varmak istedikleri yer arasında sıkışıp kalan ve yazarın çok iyi yansıttığı gibi modern hayatın temposuna kapılmış yaşamları için büyük bir gecikme ve katlanılmaz bir ertelemeyle yüzleşen yolcuların geceyi geçirmek için sığınacakları bir otel yok; onlar da hem ilk hem de son çareleri olan edebiyata sığınıp birbirlerine hikâye anlatmaya başlıyor.

Yolcu hikâyede gerek

Genellikle fantastik edebiyat deyince “yolculuk hikâyesi” klişesini kullanırız ama roman bu klişenin yerine, Boccaccio’nun Decameron’u ve Chaucer’ın Canterbury Hikâyeleri’nden de ilham alarak olsa gerek, başka bir kavram öneriyor bize: “Yolcu hikâyesi.” Böylece ünlü “yolcu yolunda gerek” deyiminin yerine “yolcu hikâyede gerek” geliyor adeta.

“Aramızda anlatacak bir hikâye bilen var mı acaba?” sorusuyla başlayan on üç hikâyelik serüven, edebiyatın insana hakikati sunan o derin, ciddi, felsefi tarafıyla, sadece oyalayan ya da iyi vakit geçirten hafif tarafının biraradalığını da düşündürüyor. Bu bağlamda roman, edebiyatın doğası üzerine eğilen ve bunu ağırlıklı olarak fantastik edebiyatın unsurları, olayları ve karakterleriyle yapan bir eser. Yazar böylece 21. yüzyılın insanına, kar fırtınasının, yani bir doğa olayının, adına kültür dediğimiz her şeyi altüst etmesi karşısındaki son kalenin edebiyat olduğunu ama diğer yandan, oyalanmak için de aklımıza ilk gelen şeyin hikâye anlatmak olduğunu hatırlatıyor. “Herkesin bildiği bir hikâye vardır elbet!.. Sırf her gün evden işe nasıl gittiğinizi anlatsanız, bana en güzel masal gibi gelir! Hatta efsane gibi!” İşte böylece edebiyat ve mitoloji kaynaşıyor ve kahramanın sonsuz ve fantastik yolculuğu da başlamış oluyor.

Her ne kadar akla ilk gelen ilham kaynakları Boccaccio ve Chaucer olsa da Dasgupta’nın eserinde Murakami gibi çağdaş bir yazarın ya da Papini gibi bir ustanın da tadını almak mümkün. Fantastik edebiyatın, büyülü gerçekçiliğin, bilimkurgunun, ironik ve absürt kara mizah eserlerinin de lezzeti bulunuyor bu metinlerde. Kitabı tanımlarken “roman” olduğunu söylediğimiz ama içeriğinden bahsederken hikâyelerden oluştuğunu gördüğümüz bu eser, alışılageldik bir roman değil bu bağlamda. Belki de hikâye anlatıcılığı üzerine bir roman olduğunu söylemek gerekiyor.

On üç hikâyenin her birini farklı bir yolcunun ağzından dinliyoruz ve okurken ilk hissettiğimiz şeylerden biri, sanki her parçanın ayrı bir yazar tarafından yazılmışçasına farklı olması. Metinler arasında yer yer benzer unsurlar kullanılıyor ama herkesin hikâyesinin farklı olması, her bireyden ayrı bir efsane ya da masal çıkması, yazar Dasgupta’nın da varmak istediği bir sonuç herhalde. Kimi hikâyeler yumuşak ve duygusalken kimisi oldukça sert, sıra dışı ve hayal gücünün sınırsızlığını resmediyor.

"Benim geldiğim yol senin haritanda yoktur!"

Her hikâye farklı bir coğrafyaya götürüyor bizi. Polonya’dan Almanya’ya, İngiltere’den Hindistan’a, ABD’den Fransa’ya kadar uzanan bu edebi coğrafyadaki duraklardan biri de Türkiye, hem de iki farklı hikâyede birden çıkıyor karşımıza bu tanıdık topraklar. Örneğin “Frankfurtlu Haritacının Evi” başlıklı hikâyede, dünyayla ilgili her türlü bilgiyi toplayıp dijital bir veritabanı oluşturmak isteyen, kısacası dünyanın bugüne kadar görülmemiş bir haritasını çıkarma peşinde olan Alman bir haritacının yolu Anadolu’ya düşüyor. Böylesi rasyonel bir Avrupalı kahraman, kendini biraz küstahça yaklaştığı Anadolu coğrafyasında bulunca bu toprakların bir Avrupalının o haritacı zihniyetinin sınırlarına sığmadığını çok iyi gösteriyor yazar. Artık rasyonalizm bitiyor, gizemli ve fantastik bir dünyanın haritasını çıkarmak zorunda olduğunu görüyor kahramanımız. Almanya’ya kaçsa da peşini bırakmayacak bir lanet, bir Türk kızı onu izlemeye, daha doğrusu ona musallat olmaya devam ediyor. “Benim geldiğim yol senin haritanda yoktur!” diyor bu hayaletimsi kahraman ve bu noktadan sonra tamamen fantastik bir hikâye okuyoruz.

“İstanbul’da Randevu” başlıklı hikâye ise kitaptaki birçok parça gibi kadın-erkek ilişkisi üzerine eğiliyor; hatta tıpkı “Frankfurtlu Haritacının Evi”nde olduğu gibi farklı coğrafyaların insanları arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Bu kez tekinsiz unsurlardan ziyade daha masalsı ve hafif bir hikâye çıkıyor karşımıza. İstanbul da bu metinde arka plan görevi görüyor.

Hâlâ gotik kuleler dikmeye devam ediyoruz

Bu kitabın ilk bakışta sinyallerini vermediği ama metinler ilerledikçe fark ettirdiği hazine ise, fantezi, korku ve hatta bilimkurgu okurlarını kucaklayan hikâyeler. Bu metinlerde yazarın üslubu ve içeriği bazen Ray Bradbury’ye bazen de Ursula K. Le Guin’e yaklaşıyor. Kitabın bu bağlamda en çok öne çıkan metni, insan gibi görünen varlıkların anlatıldığı, hikâye anlatıcılığı ve uygar insanın ölümsüzlük sorunsalı arasındaki derin bağların kurulduğu, doğa-kültür çatışmasına postmodern çözümlerin önerildiği “Dönüşken” adlı hikâye. Bu parçaya paralel diğer hikâye ise “Milyarderin Uykusu” başlığını taşıyor. Bu iki metin özellikle kitabın diğer parçalarından ayrılıyor ve köklerini gotik edebiyata kadar uzatabileceğimiz unsurlara sahip; hatta bir türe dahil etmek istersek “eko-gotik” diyebiliriz. Geçtiğimiz aylarda yurtdışında yayımlanan ve çevre felaketi ile insan felaketi arasındaki kesişimi anlatan, doğayı ve çevreciliği bir korku unsuru olarak ele alan Jordskott adlı diziyi izleyenler varsa bu iki öyküyü kesinlikle okumalı ve günümüzde “eko-gotik” dediğimiz meselenin derinliklerine tanıklık etmeli. “Günümüzde gotik edebiyat mümkün mü?” sorusuna cevap olacak birçok unsuru barındıran bu iki hikâye, içimizdeki canavar ve dışımızdaki korku arasındaki köprüleri kurup örneğin kentsel dönüşüm gibi bir çevre felaketini, Kafkaesk bir şekilde, içimizdeki dönüşümle paralel bir biçimde anlatmayı başarıyor. Hâlâ gotik kuleler dikmeye devam ediyoruz ve o kulelerin içinde tekinsizlik var olmaya devam ediyor; işte bunun altını çiziyor Dasgupta.

“Oyuncak Bebek” ise aslında farklı bir Frankenstein öyküsü anlatan, çılgın bilim adamının yerine çılgın işadamı figürünün geçtiği bir bilimkurgu hikâyesi. Bu metinde de premodern dediğimiz şeyin nasıl olup da postmoderne dönüştüğünü kurcalıyor yazar. Bir yanıyla ekolojik bir öykü, diğer yandan da bir aşk öyküsü olarak okunabilir bu parça, tıpkı kitaptaki çoğu hikâye gibi.

Görüldüğü gibi sadece havaalanında sıkışıp kalan yolcuların yaşadığını değil, dünyanın geri kalanının da içinde bulunduğu kaosu, felaketi, yıkımı ve çöküşü anlatan; hem bireyin hem de toplumun tekinsiz öyküsünü dillendiren bir kitap bu. “Ortalığa kaos hâkimdi” diye başlamıştı roman; “insana da edebiyat…” diye bitirebiliriz biz de.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.