Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-979-5
16x21 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Müştereklerimiz
Paylaştığımız Her Şey
Özgün adı: All That We Share
A Field Guide to the Commons
Çeviri: Tuncay Birkan, Bülent Doğan, Müge Gürsoy Sökmen, Barış Cezar, Özge Çelik, Savaş Kılıç
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Eylem Can, Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2015

Müştereklerimiz, Paylaştığımız Her Şey dünyaya bakışınızı baştan aşağı değiştirecek, esin verici bir kitap. Müşterekler fikrinin temelinde ne kadar çok şeyin –örneğin suyun, internetin ya da bilginin– aslında hepimize ait olduğu gerçeği yatıyor. Bu ortaklığın kimi zaman farkında değiliz, kimi zaman da değerini bilmiyoruz.

Bu kitapta 21. yüzyılın ekonomik, siyasi ve kültürel çok sayıda meselesine müşterekçi bir anlayışla getirilen çözümler bulacaksınız. Dünyanın dört bir yanından derlenmiş bu başarı öyküleri “yapmak için düşünmek isteyen” herkese esin ve umut veriyor. Müştereklerin felsefesi çok yalın: Paylaştığımız her şey, aynı zamanda dünyayı iyi yönde değiştirebilmek için ihtiyacımız olan her şey demek. Evet, yaratıcılık ve bireysellik. Ama başkalarını hasım olarak görmeyen, kendini başkalarıyla ortaklaşa, topluluk içinde gerçekleştiren ve bundan mutlu olabilen bir bireysellik – yani, bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Müştereklere Yolculuğum / Jay Walljasper
Giriş
Müşterekler, Gelecek için Yeni Bir Hikâye Sunuyor / Bill McKibben

1 Neymiş Bakalım Bu Müşterekler?
Hakikaten Neymiş Bu Müşterekler / Jay Walljasper
Peki Nerede Buluruz Bu Müşterekleri / On the Commons
Müzede Bir Gün / Kim Klein
Komünizmin Yeni Bir Versiyonu mu? / David Bollier

2 Müşterekler Bugün Niçin Önemli?
“Asya Köylerinden ABD Anacaddelerine” / Jonathan Rowe
“Müşterekler Trajedisi” Doğru Değil / Jay Walljasper
Bize Yeni Bir İşbirliği Dili Gerek / Jonathan Rowe ve Jay Walljasper
Umursayanları Umursamak / Jay Walljasper
Müştereklerin Değeri Nedir? / Peter Barnes
“Biz”in Gücü / Julie Ristau ve Alexa Bradley

3 Günümüzden Müşterekler Hikâyeleri
Beş Temmuz / Jay Walljasper
Kuzey Philadelphia’da Yeşeren Bahçe / Jay Walljasper 
Siyah Güç Yeşil Güç ile Uyumlu mu? / Marcellus Andrews
Kendime Neden İştirakçi Diyorum? / Harriet Barlow
Yerel Kahramanlar / David Bollier
Adirondack Dağları’ndaki Küçük Sinema Salonlarının
En Güzeli / D. Megan Healey

4 Ayakta Kalan Her Şey
Müştereklerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi / Peter Barnes
Müştereklerin Kalıcılığının Kısa Tarihi / Ben Franklin
Müşterekler Amerikan Değerlerine Aykırı mı? / Jay Walljasper
Zenginlerin Yoksullara Karşı Devrimi? / Harriet Barlow
Ekonomik Güçsüzlüğümüzün Kökenleri / Ivan Illich
Özgürlük ve Herkesin Müşterekleri / Peter Linebaugh
Kadim Bir Hukuk İlkesi Bugün Her Zamankinden Daha Önemli / Mark Dowie
¡Viva la Acequia! / Paula Garcia
Yeryüzündeki Evimiz / Winona LaDuke

5 Yeni Bir Dünya Yeni Bir İktisat
Sahip Olduklarınızın  Net Değeri Hakkında İyi Bir Haberim Var / Jay Walljasper 
Müştereklere Yatırım Yapmazsak Ekonomi Zenginleşmez / Robert B. Reich
Google’ın Başarısı Kimin Eseri? / Chuck Collins
Kamu Mülkiyetini Tekrar Düşünme Zamanı Geldi / Jay Walljasper
Kapitalizm 3.0 / Peter Barnes
Kamu Yararına Dayalı İşletmecilik / Jay Walljasper

6 Siyasetin Yeniden İcadı
Müşterekler Şu Ânın İşidir / Jay Walljasper
Amerika’daki Ekonomik Bölünmeyi Onarma Yolunda Yeni Umutlar
/ Dedrick Muhammad ve Chuck Collins
Gezegeni Kurtarmak: Her Seferinde Bir Mahalle / Jay Walljasper
Yurttaşlık 2.0 / David Bollier

7 Fiziksel ve Sosyal Çevremize Sahip Çıkmak
Şu Dünyadaki Yerimiz / Jay Walljasper
Özel Mülk Müştereğimiz Olabilir mi? / Jay Walljasper
Latin Amerikalı Bir Belediye Başkanı, Mutluluğu Sorumluluklarından
Biri İlan Ediyor  / Jay Walljasper
Sokaklarımızı Geri Alıyoruz / Jay Walljasper
İhtiyacım Olan Her Şeyi Kütüphaneden Öğrendim  / Jay Walljasper

8 Gezegenimiz Biziz
Müşterekleri Koruyanlar / Robert F. Kennedy Jr.
Su Herkesin Hakkı / Maude Barlow
İklim Değişikliğine Müşterek Bir Çözüm  / Peter Barnes
Vakıflaradır İtimadımız / Peter Barnes
Sağlık Hizmetlerinde Topyekûn Reform Nasıl Kazanılır?  / David Morris
Özelleştirme Sağlığa Zararlıdır  / David Bollier

9 Enformasyon ve Kültürün Özgürleştirilmesi
Yaratıcılığın Simyası / Brad Lichtenstein
Bilgi Özel Mülk Haline Geldiğinde / David Bollier
Onlar Olmasaydı: Bob Dylan’ın Borçları  / Lewis Hyde
Kilit Enformasyon Müştereklerinin Yükselişi ve Düşüşü / David Morris
Herkes İçin Sanat  / Rachel Breen

10 Müşterekleri Hayatımıza Yeniden Sokmak İçin
Neler Yapabiliriz?
Bir Müşterekler Devriminin Kıvılcımını Çakmanın
Elli Bir (Çoğunlukla) Basit Yolu / Jay Walljasper
Nasıl İştirakçi Olunur? / Julie Ristau

11 Müşterekler: Türkiye’de Mücadelenin Odağında
Paylaştığımız Her Şeyden Kurduğumuz Her Şeye:
Müşterekler / Bengi Akbulut
Anadolu’da Müştereken İş Görme Geleneği / Füsun Ertuğ
Dereler Özgür Akacak / Umut Kocagöz
Su Gaspına Karşı Su Hakkı / Akgün İlhan
Toprak: En Büyük Ortak Zenginliğimiz / Olcay Bingöl
Temel Müştereklerden Biri: Biyokültürel Miras / Füsun Ertuğ
Bir Sivil Kalkışma Öyküsü: Kordonyolu / Haluk Tekeli
Validebağ Korusu: “Adı Üstünde: Koru!” / Cihan Uzunçarşılı Baysal
Mekânın Savunusundan Müşterekleri Kurmaya Gezi Direnişi
/ Begüm Özden Fırat
Forumlardan Mahallelere Müşterekler Eylemek / Bengi Akbulut

Sonsöz:
Müştereklere Dayalı Bir Toplum Neye Benzer?
Müştereklerin Durumu, 2035 / Jay Walljasper

Müşterek Çözümler
Ligler Ligi / Jonathan Rowe
İslami Bir Gelenek / Jay Walljasper
Filipinler’de Çamaşır Günü / Jonathan Rowe
Yerli Halkları Bildirgesi / Jay Walljasper
Kuzey Dakota Halk Cumhuriyeti / David Bollier
Alaska ve Teksas Zenginliği Dağıtıyor / Peter Barnes
Her Çocuğa Bir Vakıf Fonu / Peter Barnes
Vergi Hep Bir Küfür mü Olacak / Jay Walljasper
Los Angeles’ın Yeraltı Dünyasında Umut / Sean Thomas-Breitfeld
Güller Büyüyor İspanyol Harlemi’nde / David Bollier
Detroit’in Sürprizi / Jonathan Rowe
Park Yerlerini Kamulaştırın, Şehriniz Cennet Olsun / Jay Walljasper
Hani O Küçücük Kütüphane Vardı ya / Cynthia Nikitin ve Josh S. Jackson
Akron’da Müşterekler için Kazandıran Formül / Wenonah Hauter
Bu Arazi, Topluluğumuzun Malı / Susan Witt
Pasifik Orman Vakfı / Peter Barnes
Yaratıcı Müşterekler Lisansı / David Bollier
Gazeteleri Kurtarmanın Yolları / Jay Walljasper
South Carolina’da Trajik Bir Olayla Bölünen Halkın Ortak Tarihini
Keşfedişi / Jay Walljasper
Sanatçıları Açlıktan Ölmekten Kurtarmanın Yeni Yolları / Peter Barnes
Bir Müşterek olarak 94.9 Açık Radyo / Ömer Madra

Müştereklerin Yılmaz Savunucuları
Silke Helfrich / David Bollier
Bernard Perley / Jay Walljasper
Hyde Square Çalışma Kolu / Phillip Cryan
Lawrence Lessig / David Bollier
Minnie Fells Johnson / Ben Fried
Peder Tracey Lind / Jay Walljasper
Mark Lakeman / Jay Walljasper
Rajendra Singh / Adam Davidson-Harden, Jay Walljasper
Jesus Leon Santos / Jay Walljasper
Darryl Birkenfeld / David Bollier
John Bunker / Jay Walljasper
Andrew Kimbrell / Jay Walljasper
Pat Mooney / David Bollier
DJ Spooky / David Bollier
Vel Wiley / Jay Walljasper

Müşterek Akıl
Müşterekler Toplumu Nedir? / Jay Walljasper
Neden Müşterekler, Neden Bugün? / Peter Barnes
Bu Harekete Katılmak İçin Besi Hayvanımın Olması Zorunlu mu? / Kim Klein  
Müşterekleri İdare Etmenin Sekiz İlkesi / Elinor Ostrom
Afrika’dan Bakış / Korir Sing’Oei
Müşterekleri Geri Kazanmak İçin Küresel Çağrı
Gelin Toplumsal Göreneklerin Gücünden Yararlanalım / Jay Walljasper
“Kazlardan Müşterekleri Çalmak” / James Boyle
Yerli Halkların Kaynakları da mı Herkese Ait? / Jay Walljasper
Belki de Çoktan İştirakçi Olmuşsunuzdur / David Bollier
Paylaştığımız Mikroplar / Jay Walljasper
Disney Kamusal Alanı Yağmalıyor
Büyük Facebook İsyanı / David Bollier
Müştereklerin Gaspı ve Hukuk / Haluk Tekeli
Sivil Yaya Girişimi: Ve mademki Sokaklar Kimsenin Değil

Ek A: Müşterekler Listesi
Paylaşma Ruhunu Canlandıran En İyi Filmler, Romanlar,
Müzik ve Sanat Eserleri / On the Commons

Ek B: Müşterekler Sözlüğü
Acequias’tan Wiki’ye / David Bollier ve Jay Walljasper

Ek C: Kaynak Rehberi
Müşterekler 101

Katkıda Bulunanlar Hakkında
Kaynakça
İllüstrasyonlar
Dizin
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Müştereklere Yolculuğum, s. 13-15

Müşterekler denen şeyin ne olduğunu uzun süre pek de anlamadım: İngiliz meraları, Boston’da bir park, üniversite binalarının içindeki öğrenci kantinleriyle falan ilgili bir şeydi. Ha, bir de evimden birkaç kilometre uzakta Calhoun Müşterekleri diye bir açıkhava alışveriş merkezi vardı.

Derken, birkaç yıl önce YES! dergisinde bir yazı okuyunca (bkz. 2. Bölüm, Jonathan Rowe’un “Asya Köylerinden ABD Anacaddelerine” makalesi) “müşterekler”in çok daha büyük bir anlamı olduğunu fark ettim. Ulusal parklardan devlet kütüphanelerine, internetten bilimsel bilgiye, özel mülkiyet olmayan, hepimizin ortak olarak yararlandığı nice şey vardı dünyada.

O sıralar Utne Reader dergisinin editörüydüm ve önümüzdeki sayılardan birinde konuya derinlemesine girmeye karar verdim. Müşterekler meselesi beni gerçek bir keşif olarak, insanın dünyaya bakışını değiştirecek bir uyanış olarak çarpmıştı. Sosyal adalet ve çevre hakları mücadelesinde, “piyasa”nın 1970’li yıllarda kapitalizm için gördüğü işlevi görebilirdi: Aşina olduğumuz konulara yeni bir ışık tutarak insanların bunları tekrar ciddiye almasını sağlayabilirdi.

Müşterekler meselesi beni şahsi olarak da yakından ilgilendiriyordu. Yazarlık hayatım boyunca uluslararası politikadan kent planlamasına, sanattan geziye her konuda yazmıştım. Peşine düşülecek yeni konuların çeşitliliğinden haz almakla birlikte, gazetecilere has umutsuz bir DEHB (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu) vakası olduğumdan endişe etmeye başlamıştım. Hiçbir alana yoğunlaşmayı beceremiyordum. Amazonlar’ın yok edilmesi konusunda her şeyi öğrenmeye ant içtiğim bir anda, tutup kuzeydoğu Brezilya’daki forró müziği konusunda delice bir meraka kapılıyordum.

İşte nihayet birleştirici bir tema bulmuştum. Müşterekler benim görev alanım olabilirdi. Fark ettim ki mahallelerini canlandıran komşu gruplarından yeniden yerel mutfaklara dikkat çeken maceracı ahçılara, beni heyecanlandıran bütün hikâyeler aynı kaynaktan geliyordu: Herkese ait olan şeylere değer verdiğimiz zaman insanların ve yerlerin serpilip geliştiğine dair derin bir inançtan.

Mesai saatleri dışındaki zevklerim de müştereklerle ilgiliydi aslında: Oğluma masal anlatmak, karımla kentin kaldırımlarında dolaşmak, cuma akşamları komşularımla yeni bira çeşitlerini keşfetmek... Kimsenin kişisel mülkü değildir bunlar; okuduğum halk hikâyesi, yaşadığımız sokak, içtiğimiz yerel biralar bizim paylaşımımıza sunulmuş kültürel donatımlardır.

Derken baktığım her yerde müşterekler görmeye başladım. Oğlumun okulda öğrenip evde yaptığı şakalar. Gün boyu oynayıp durduğum İngilizce lisanı. Minneapolis’in ortasında, Utne Reader bürosunun karşısında bulunan kent parkı. İçme suyumuzu sağlayan Mississippi Nehri. Polis ve itfaiye güvencesi. Dünyayı daha iyi bir yer yapmak için uğraşan yerel, ulusal ve uluslararası yurttaş örgütlenmeleri...

Müşterekler bana hayatta neyin önemli olduğu konusunda düşünmemi sağlayan yeni yollar açtı. Devlet okulları, yaban hayatı koruma sığınakları, kan bankaları, işçi sendikaları, gençlik kayak programları, tıbbi araştırma enstitüleri, sanat müzeleri, sosyal yardım mevzuatı, blues festivalleri, bisiklet yolları ve .org’lar oluşturmak için uğraşan veya bugün tüm bunların sürmesini sağlayan nice isimsiz kahramana şükran duydum. Müştereklerin gelecek kuşaklara kalabilmesini sağlamak için ben ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Azizlik mertebesine ulaştığımı iddia edemem, ama artık başka insanların çöpünü topladığımı, daha çok kamu toplantısına katıldığımı, daha az şişe suyu tükettiğimi, komşularımla çeşitli projeler için işbirliğine girdiğimi iftiharla söyleyebilirim.

Müşterekler bana işimde de yeni bir yol açtı. Müşterekleri araştırırken kamusal alanların kaderiyle yakından ilgilenmeye başladım. Parkların, caddelerin, meydanların, kaldırımların, kent merkezlerinin, çiftçi pazarlarının, mahallelerin, yerel işletmelerin ve diğer bir araya gelme noktalarının toplum için ne kadar canalıcı önemde olduğunu yazmaya koyuldum. Böyle yerler toplumsal hayatlarımızın kesişme noktasıdır; arkadaşlarımızla, komşularımızla, hemşerilerimizle buralarda irtibat kurarız. 1975’ten beri insanların içinde yaşadıkları topluluğu geliştirmelerine yardımcı olan New York merkezli Kamusal Alanlar Projesi grubu PPS ile sık sık temasa geçmeye başladım. Daha sonra Utne Reader’dan ayrılıp Hollanda merkezli Ode dergisi için yazmaya başlayınca, ben de kıdemli çalışan olarak PPS kadrosuna katıldım; halen de Minneapolis’teki evimden onlar için çalışmayı sürdürüyorum.

2007’de müşterekler meselesine balıklama dalmak için bir fırsat geçti elime. Müştereklerin modern toplumdaki önemini vurgulayan bir vatandaş ağı olan On The Commons’a katıldım. Büyük bir mutlulukla yürüttüğüm görevim, mevcut sorunlara getirilen müştereklere dayalı çözümleri yaygınlaştırmak ve OnTheCommons.org sitesinin editörlüğünü, bu alanda iki önemli kitap –Silent Theft (Sessiz Hırsızlık) ve Viral Spiral (Viral Sarmal)– yazmış olan David Bollier ile birlikte yürütmek. Konuya ilgimi ilk kışkırtan kişi olan Jonathan Rowe da Harriet Barlow ve Peter Barnes ile birlikte bu organizasyonun kurucularından. On the Commons’a bu kitabı ortaya çıkartmamdaki desteklerinden ötürü şükran borçluyum.

Julie Ristau ve Ana Micka’nın birlikte yönettiği bilgili, kendini adamış ekiple yürüttüğüm çalışma sayesinde, insanların her gün bu fikirleri nasıl fiiliyata geçirdiği konusunda sayısız örnekle karşılaştım. Burada sezgilerini yeniden yayımlamama izin veren yazar ve aktivistlerden aldığım esine büyük şükran borçluyum. Bu yolculuk boyunca öğrendiğim en önemli ders şu: Müşterekler sadece bir şeylerin –doğal kaynakların, kültürel servetin, kamusal alanların– tasnifinden ibaret değil, aynı zamanda daha iyi bir yaşam ve gelecek yaratmak için başkalarıyla paylaşmanın ve çalışmanın bir yolu.

Giderek daha çok insan müştereklerin farkına vardıkça, eminim ki toplumlarımızın ve gezegenimizin geleceği için fark yaratacak sayısız inisiyatif devreye girecek.

Yardımları olmasaydı bu kitabı yazamayacağım, On the Commons’daki çalışma arkadaşlarıma büyük teşekkür borçluyum: Bu kitabın gerekli olduğuna inanan ve onu çeşitli şekillerde mümkün kılan Harriet Barlow’a, kitabın adı için esin veren ve bir sürü harika fikir sunan Peter Barnes’a, müşterekler üzerine engin bilgisini cömertçe paylaşan ve vazgeçilmez tavsiyelerde bulunan David Bollier’e, öngörüleri ve sonsuz yetenekleriyle her aşamada yardımcı olan Julie Ristau’ ya, tüm süreç boyunca duruma hâkimiyeti ve pratik zekâsıyla devrede olan Ana Micka’ya; ayrıca Alexa Bradley, Dave Mann, Brad Lichtenstein, Kathryn Milun, Jonathan Rowe ve müşterekleri temel alan düşüncenin sınırlarını sürekli genişleten herkese... Bunların yanı sıra titiz fotoğraf araştırması için Vadim Lavrusik’e, eleştirel sanat danışmanlığı için Marsha Micek’e, editöryel öngörüleri için Marc Favreau’ya ve sezgilerini ve fikirlerini yayımlamamıza izin veren herkese çok teşekkür ederim. Kitaptaki herhangi bir eksiklik veya hatadan yalnızca ben sorumluyum elbette...

– Jay Walljasper

Minneapolis, Minnesota

Haziran 2010

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Haluk Kalafat, "Bir Güzel Kelime; Müştereklerimiz", biamag, 20 Haziran 2015

Babam şişelenmiş ilk içme suyunu almak zorunda kaldığında “Yakında aldığımız nefesi de satacaklar” diye söylenmişti. Unutulacak bir an değildi benim için çünkü hemen çocuk aklım nefesi nasıl ücretlendireceklerine dair bilimkurgu fanteziler geliştirmeye dalmıştım. Çocuk aklı diyorum ya suyun şişelenmiş olmasının dehşet bir şey olduğunun farkında değildim. Muhtemelen babam suyu çeşmeden içmeye başladığında benim yaşlarımdaydı, muhtemelen o zaman bunu “büyük bir hizmet” olarak görmüştü. Aynı tarihlerde dedemin çeşmeden akan su için gelen faturaya anlamaz gözlerle baktığına eminim.

Üç nesil boyunca bizim “bilmeden bildiğimiz” şuydu: Aslında su bu gezegendeki tüm canlıların müştereği. Ne dedem, ne babam ne de ben böyle güzel formüle edemezdik; ancak itiraf edeyim en yakın tanımı kesin dedem yapmıştır. Su faturasına bakıp “Allahın suyuna para mı vereceğiz” diye söylenmiş olduğuna adım gibi eminim.

***

Twitter’da bir süredir hergün #BazıKelimelerÇokGüzel hashtag’iyle “bugünün güzel kelimesi” paylaşılıyor. Bu yazıyı yazdığım günün kelimesi "cihannümâ" idi.

Lûgat365 kullanıcısı “cihannümâ”yı şöyle tanımlamıştı: “Binaların en üst katında bulunan, her tarafı gören çatı katı, teras veya taraça. Ayrıca dünya haritası manasında da kullanılır. Dilimize Farsçadan geçmiştir. Dünya manasındaki cihan kelimesinin görünmek manasındaki nümâ kelimesiyle birleşiminden oluşmuştur.”

Müştereğimiz twitter’da müştereğimiz dillerin güzel örneklerini paylaşıyor Lûgat365, tıpkı gezegenin su kaynakları gibi kelimeleri kullanarak yaşatıp korumaya çalışıyor.

#BazıKelimelerÇokGüzel’den ödünç alarak yazayım #buyazınıngüzel kelimesi “Müşterek”.

“Ortak; Birlikte; Ortaklaşa, el birliğiyle yapılan veya hazırlanan” anlamına geliyor.

Lügat açıklaması bu. Bir de Jay Walljasper’ın tanımına bakalım; çünkü bu yazı onun yazdığı (ve derlediği) Müştereklerimiz – Paylaştığımız Her Şey adlı kitap dolayısıyla yazıldı.

Şöyle diyor Walljasper: “Müşterek eski bir kelime ama çoğul haliyle yeni bir anlam kazandı, 'paylaştıklarımız' demek – ve daha aklı başında, güvenli, eğlenceli bir gelecek umudumuzu tazeliyor.”

Çoğul eki önemli. Böylece paylaştıklarımız temiz havadan tutun yaban hayatına, hukuk sisteminden internete kadar geniş bir varlık kümesini kapsar hale geliyor.

Su kaynakları ilk akla gelen oluyor. Zaten benim de şişelenen su ile başlamam bu ezbercilikten kaynaklı. İnternete kadar uzandığında twitter’daki paylaşımların paylaştıklarımız olduğu yani müştereklerimiz olduğunu söylemek gerek; yani cihannümâ paylaşımı ve onunla birlikte üretilen tüm bilgi de müştereklerimizden. Kullanmayı bilmediğimiz tüm diller de müştereklerimizden olduğu için bu yaklaşımı sahiplenen herhangi bir birey için “öteki”nin dili diye bir tanım yok; ya da “öteki”nin kültürü… O halde her dili, her kültürü kendimizcesine sahiplenmek, ortaklaşmak, korumaktan daha tabii bir anlayış olamaz.

Jay Walljasper kitapta çok güzel (ve abes) bir örnek veriyor:

“Daha abes bir başka örnek de yoga ile ilgili. Bu manevi pratiğin yüzyıllardır devam eden evrim sürecinde, ne zaman yeni bir yoga duruşu veya tekniği geliştirilse, herkes bundan faydalansın diye otomatikman geleneğin bünyesine dahil edilmiştir Ancak bir gün Beverly Hills’te faaliyet gösteren Bikram Choudhury diye bir Hintli, nicedir kullanılan belli başlı hatha yoga duruş ve hareketlerini 1978’de sanki bunlar kendi icadıymış gibi, Bikram Yoga adıyla tescillettirmeye başladı ve şimdi de bu teknikleri öğreten diğer yoğa stüdyolarını dava açmakla tehdit ediyor. İşin iyi tarafı, dünyanın dört bir yanından onlarca insan müştereklerine sahip çıkıyor.”

Bir başka örnek Jonathan Rowe’un kaleme aldığı ve kitapta yer bulan makaleden.

Şöyle yazıyor Rowe: “Karım, Batılı uzmanların ‘gelişmekte olan’ dediği bir ülkede büyümüş; köyündeki toplumsal hayat büyük ölçüde bir mango ağacının etrafında dönüyormuş. Akşamları köy halkı hikayeler anlatmak için ağacın başında toplanırmış. Karımın en sıcak çocukluk anılarından bazıları, büyükler tismis, yani dedikodu yapıp çene çalarken geceyarılarına kadar saklambaç oynamak üzerine.

“Ağaç sadece bir toplanma yeri değilmiş. Kelimenin kökensel –ve ihmal edilen- anlamıyla iktisadi bir varlıkmış. Komşuların yakınlaşmasını sağlıyor, aynı zamanda enformasyon ağı, çocuklar için faaliyet merkezi ve kuşaklar arasında köprü vazifesi görüyormuş.”

Buradan hareketle ünlü cümleyi kullanma fırsatı yakalamış oldum: “Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?”

Metis Yayınları, Müştereklerimiz'in kapağında Gezi Direnişi sırasında imece usulü yapılan temizlik anından bir anın fotoğrafını kullanmış; bu bir tesadüf değil. Ayrıca "yazarın izniyle" notuyla "Müşterekler Türkiye'de Mücadelenin Odağında" bir de bölüm eklemiş. Bu bölümde Bengi Akbulut, Füsun Ertuğ, Umut Kocagöz, Akgün İlhan, Olcay Bingöl, Haluk Tekeli, Cihan Uzunçarşılı Baysal ve Begüm Özden Fırat'ın makaleleri yer alıyor.

Bu ülkede nasıl oldu da Gezi Direnişi gibi bir “orada durun bakalım” hareketi oluşabildiğini bir türlü anlayamayanlar ya da anlamak istemeyenler Müştereklerimiz'i okusun.

Meselenin bir ağaç olsa da bir ağacın kendi başına zaten değerinin ölçülemeyeceğini, ama zaten ağacın bir ağaçtan çok daha fazla anlamı olduğunu bilenler de tabii…

Devamını görmek için bkz.

Nazan Maksudyan, "Hemşehriden hemzemine müştereklerimiz", T24, 23 Temmuz 2015

Çocukluğu dünyanın “gelişmekte olan” diye tanımlanan köşelerinden birinde geçenlerin hatıralarında hep bir ağaç, bir çeşme, bir çardak vardır. Toplumsal hayat büyük ölçüde bunların etrafında cereyan eder. Halk sohbet etmek, hikâyeler anlatmak için orada toplanır, büyükler dedikodu yapar, çocuklar saklambaç, birdirbir, yağ satarım bal satarım oynar. Bu ağaç ya da çeşme sadece basit bir toplanma yeri değildir, aynı zamanda da iktisadi bir varlıktır. Komşuların yakınlaşmasını sağlar, aynı zamanda enformasyon ağı, çocuklar için faaliyet merkezi ve kuşaklar arasında köprü vazifesi görür. Yaşlılar günlük hayatın akışında yer alma şansı bulurken, çocuklar da bugün giderek azalan bir şeyin, anne babalarının yanı başında, rekabetçilikten uzak, serbest bir oyun alanı bulmanın tadını çıkarır. Dünyanın “gelişmiş” kısmında böyle bir deneyim için bakımevlerinden çocuk filmlerine dünyanın parası harcanıyor. Yani, ağacın/ çardağın/ çeşmenin bedavadan sunduklarını (üstelik çok daha kalitesizini) elde etmek için para ödüyoruz. “Müştereklerin hikâyesi budur işte,” diyor Jonathan Rowe, bildiğimiz şekliyle piyasa ve devletin dışında kalan kısımdır müşterekler. Her yerde mevcut olan ama pek fark edilmeyen gizli iktisattır müşterekler. Hayatın– gerek ekolojik gerek toplumsal anlamda– temel destek sistemlerini sağlarlar (s. 34).

Doğa, sosyal çevre, toplumsal yapılar, gelenekler, bilme biçimleri söz konusu olduğunda özel mülkiyetten ötesini düşünmemiz için birbirinden cazip kapılar açan Müştereklerimiz: Paylaştığımız Her Şey, keyifle okunan popüler bir dergi tadında. İçeriği itibariyle gerçek anlamda bir siyasi manifesto olduğu iddia edilebilir. “Bir müşterekler devriminin kıvılcımını çakmanın elli bir (çoğunlukla) basit yolu” böyle bir yol haritası. Yapmamızı önerdiği yeni davranış biçimleri ve alışkanlıklar gündelik hayatımızı kökten değiştirmeye aday. Öte yandan, dili, biçimi, okurla kurduğu ilişki alışkın olduğumuz üst perdeden, aşırı vaatkâr ve bir o kadar da azarlayıcı siyaset dilinden o kadar uzak ki! Müştereklerimiz alenen başka bir dünya (başka bir iletişim, başka bir yaşama biçimi, başka bir devlet, başka bir iktisat) mümkün heyecanıyla yazılmış, umut dolu bir davet.

Her geçen gün daha fazla insan, bizi müştereklere yönelten adımlar atıyor. Rekabetçi toplumun sarsılmaz görünen iktidarı, işbirliğini teşvik eden yeni tavırlar ve toplumsal yapılarla dengeleniyor. Romantize etmeden gerçekten de genlerimize işlemiş olan işbirliği içgüdüsünün çağdaş toplumumuzda kapsadığı alanı arttırmak durumundayız. Çoğunun farkında olmasak da aslında parçası olduğumuz müştereklere yönelten adımları hem çok önemli kazanımlar hem de yeni siyaset pratikleri olarak önümüze sunuyor Jay Walljasper.

Kitabın Bengi Akbulut tarafından hazırlanan Türkiye eki, ilk kısmı okurken aklınıza gelen çok sayıda yerel eylemi bağlamına oturtuyor. Türkiye’de müşterekler fikrinin güçlenmesi (ve bunda başat rol oynayan inşaat sektörü ve ‘kentsel dönüşüm’), imece geleneği, ülke genelinde su gaspı ve buna itirazlar, ortak zenginliğimiz toprak, biyokültürel miras, Kordonyolu, Validebağ Korusu, Gezi Direnişi, mahalle forumları üzerine on yazıya yer verilmiş.

Kısa başlıklar altında özetlemeye çalıştığım bu olağanüstü çalışma, vatan, millet, sakarya şovenizminden sıyrılıp, sokak, meydan, şehir, dere, toprak, hava, yani müşterekler üzerinden (eski) yeni bir aidiyet duygusunu diriltiyor.

Müştereklerimizin yok edilişi

Başlangıçta her şey müşterekti. Tarım, kalıcı yerleşimler, hiyerarşik toplum özel mülkiyeti doğurdu. Ancak toprağın büyük kısmı, su, kıyılar, ormanlar, yabani hayat herkese açık kaynaklar (res communes) olmaya devam etti. Roma hukukuna göre nehirlere, göllere, denize ya da havaya kimse sahip olamazdı. Bu ilişki biçiminin hukuki temelini Magna Carta’da da açıkça görmek mümkün. Beratta su yollarındaki balıkları avlama ve ormanlardan geçim sağlama hakkının herkese ait olduğu belirtiliyor. Locke’a göre de müşterekler ve özel mülkiyet arasında bir denge olmalı, müşterek kullanım için yeterli ve iyi bir alan bırakılmalıydı. Ancak kısa zaman içinde müştereklerin büyük bir kısmı çitle çevrildi, yani özel mülk haline geldi. Devlet de talana ortak olunca ortak zenginliklerin tamamı kişisel kazanç araçlarına dönüştü. Araziler, demiryolu, madencilik, kerestecilik şirketlerine ya da spekülatörlere verildi. İşin hayret verici yanı ormanların, sahil şeritlerinin, akarsuların, toprağın eskiden müştereken sahibi olduğumuzun farkında olmamamız.

Emanete hıyanet!

“Emanet müşterekler” doktrini, su gibi kamuya ait ortak kaynakların devlete emanet edilmesi ve devletin bu kaynakları halkın yararına korumasını öngören bir hukuki ilke. Emanet müşterekler fikri Amerika’da özgürlük vaadiyle eş anlamlı (Jonathan Franzen, Özgürlük kitabında büyük ölçüde bunu tartışıyor). Öte yandan, günümüzde gen havuzlarından uzayın derinliklerine kadar tüm müşterekler daha önce akla bile gelmeyen yollarla ele geçiriliyor. Radyo- televizyon yayınlarının bir zamanlar müştereklerden olduğunu ve öyle muamele gördüğünü, sahiplerinin güçlü medya şirketleri değil vatandaşlar olduğunu unutmak kolay. Aynı mantıkla mezarlıklar, sokaklar, kaldırımlar satılıyor.

En çok eksikliğini çektiğimiz veya kaybetme tehlikesi yaşadığımız şeyler ortak kullandıklarımız: Temiz hava, temiz su, kamusal parklar, iyi okullar, toplu taşıma, sosyal güvenlik. Şişe sular, özel güvenlik görevlileri ve sağlık kulüpleri gibi örneklerde görüldüğü üzere bu tür müşterekler uzun yıllardır parçalanıp daha pahalı özel mallar olarak satılıyorlar. Temiz hava gibi bazıları da yetersiz düzenlemenin kurbanı oluyor. Kirleten şirketler güçlü olduğu ve gelecek nesiller oy kullanamadığı için devlet havayı, suyu, atmosferi korumuyor.

Öte yandan, belirtmek gerekir ki emanet müşterekleri genellikle ekolojik kaynakları koruyacak şekilde genişletme yolunda duyarlılık artıyor. “Satışa çıkarılan” yörelerde yaşayanların eylemliliği, yani halkın protestosu ve direniş eylemleri sayesinde artık emanet müşterekler davaları olumlu sonuçlanabiliyor (bkz. Yırca, Yeşil Yol).

Piyasa paradigmasının ayağını kaydırabilir miyiz

Stiglitz’e göre, liberaller mülkiyet hakkını savunmak için “müşterekler trajedisi”nden bahisle insanların iktisadi randımana ancak insanlar müştereklerden vazgeçtiğinde ulaşacağını iddia ediyorlar. Oysa, 2009 Ekonomi Nobeli’ni alan Elinor Ostrom’un çalışmaları müştereklerin kullanımını düzenleyebilen toplumsal denetim mekanizmaları olduğunu gösteriyor (s. 39- 41)

“Paradigma kayması” tabirine popülerlik kazandıran bilim tarihçisi Thomas Kuhn, eski paradigmada artık işimize yaramayan inançlardan kurtulmak için bir düşünce devrimi gerektiğinden söz eder. Piyasa paradigmasının tarif ettiğinden daha iyi, daha paylaşımcı ve daha fazla umursayan insanlar olduğumuzu idrak etmek paradigmayı temelinden sarsacak. Piyasa temelli toplumun vaatlerini yerine getiremediği, servet biriktirmeyi başaran “kazananlar”ın bile mutluluk ya da tatmin hissetmediğini de eklemeliyiz. Aksine, toplum olarak endişeli, tükenmiş, güvensiz ve birbirimizden kopuk hissediyoruz. Paradigmayı kaydırarak hep birlikte çalışmaya dayalı, insanları ayırmak yerine bir araya getiren bir ekonomi yaratmak mümkün olabilir. Aşırı uzun saatler boyunca çalışmadan, manasız işler yapmadan, yoksul insanları tehdit olarak görmeden kendimizi güvende hissedebiliriz.

Hareketin savunucuları müştereklerin piyasaların ya da devletin yerine geçmeleri gerektiğini de söylemiyor. Walljasper, “iki yapının da gayet iyi becerdikleri şeyler var,” diyor. Ancak önemli olan piyasanın ve de hükumetlerin müştereklerin hayatımızdaki can alıcı rolünü boğmaması için sınırlar koymak.

Müştereklere dayalı yaklaşım, mevcut bireysel teşviklerin aksine, hepimizin aynı kaderi paylaştığını fark etmemizi sağlayacak!

Kamusal mekânlarımız

Burnumuzun dibindeki diğer bir müştereğimiz de sokaklar. İnsanın kamusal mekân arayışının kökleri oldukça derinde. Birbirimize rahatlıkla temas edebildiğimiz, hoşça vakit geçirdiğimiz sosyal ortamlara sanki içgüdüsel olarak yöneliyoruz. Çünkü kamusal mekânlar buluşup muhabbet etmek, bir yerde oturup gelip geçene bakmak, oyun oynamak, şöyle bir turlamak, flört etmek, yiyip içmek, güneşlenmek ve daha geniş bir bütünün parçası olduğunu hissetmek için en iyi yerlerdir.

Yirminci yüzyılda motorlu araçlar sokakları ele geçirdi. Dahası telefon, radyo, pikap, televizyon, video, bilgisayar gibi yenilikler, kamusal mekânlardan evlerimize ve arabalarımıza çekilmemize yol açtı. Çok değil birkaç on yıl önce çocukların oyun yeri, köpeklerin uyuma yeri, gençlerin arkadaşlık kurduğu, yaşlıların kapının önüne sandalye çıkarıp oturduğu çene çalma mekânlarıydı. Artık insanlar yürüyüş yapmak için bile arabalarıyla bir yerlere gidiyor çünkü evlerinin yakınlarındaki sokaklar onlara misafirperver davranmıyor. Bu durumun en çok ceremesini çekenler de çocuklar, yaşlılar ve engelliler.

En temel insan haklarından biri olan kendi mahallemizde yürüme hakkımızı savunmak için insanlar her yerde mücadele ediyor. Kaldırımların genişletilmesi, hız tümsekleri, bisiklet yolları, trafiğe kapalı sokaklar ve meydanlar gibi taleplerle “trafiği yatıştırmaya” çalışıyorlar.

Mahalle hayatı birçok örnekte güçleniyor. İnsanlar mahalleliyi tanımaya çalışıyor, birbirine selam veriyor, yerel esnaftan alışveriş yapıyor. Caferağa Mahallesi’nde (Kadıköy, 34710) bu müşterekleşme deneyimlerinin güçlü biçimde yaşandığına şahit oluyoruz. Sokak partileri veriliyor. Verandalarda, ön bahçelerde küçük piknikler, yemekler, “garaj satışı,” takas gibi organizasyonlar yapılıyor. Mehmet Ayvalıtaş meydanında gündüz çocuklar kuşları kovalıyor, yetişkinler dinleniyor, geleni geçeni seyrediyor, geceleri ise müzik çalanlar, sohbet edenler, bir şeyler yiyip içenler meydanı dolduruyor. Mahallelinin gayet aktif facebook sayfası (34710 sakinleri) küçük suçları önlemeye, piyasa mantığının ötesinde çeşitli fazla eşyayı paylaşmaya ya da ortak kullanmaya, sokak hayvanlarını sahiplenmeye, yerel esnaf hakkında birbirinden tavsiye almaya, belediyenin çeşitli tasarruflarına karşı protestolar düzenlemeye yarıyor. Matkaptan çocuk bakımına, ev tamiratından alet edevata her şeyin paylaşılabildiği bir mahalle mübadele sistemi yavaş da olsa oluşturuluyor.

Kültürel müşterekler

New Yorklu şair ve yeni medya sanatçısı Sal Randolph, sanatı yemek pişirmek, bilim, müzik gibi insani kültürel aktivitelerden biri olarak gördüğünü söylüyor. “Daha önce milyonlarca kişi yapmamış olsa nasıl yağda yumurta yapacağımızı bilemezdik.” Bir tablo yapma fikri de benzer şekilde içinde bulunduğumuz kültür yüzünden oluşuyor. Toplumsal ekoloji ve yaşama biçimimiz sanatsal üretimlerimizi belirliyor. Müştereklere borçlanmadan hiçbir şey yapmamız mümkün değil.

Bob Dylan’ın otobiyografisi Chronicles, bizzat bir müşterekçi olduğunu ve başarılarını kısmen muazzam bir mirasa borçlu olduğunu gösteren güzel bir örnek. Robert Johnson’a, Woodie Guthrie’ye, ayrıca Henk Williams’a ve on dokuzuncu yüzyıl sonlarında Francis James Child tarafından derlenen eski İngiliz baladlarına çok şey borçlu olduğunu söylüyor. En çarpıcı örnek kız arkadaşının onu Bertolt Brecht– Kurt Weill parçalarını dinlemeye götürdüğü akşam. Dylan kendi parçalarından birkaçını sayıyor – Mr Tambourine Man, Lonesome Death of Hattie Carol. “Eğer o gece Pirate Jenny baladını duymamış olsaydım, böyle şarkılar yazmak aklımın ucundan bile geçmezdi,” diyor.

Sanatta serbest fikir alışverişinin nasıl işlediğine dair örnekleri çoğaltmak mümkün. Ovidius’un Pyramus ve Thisbe hikâyesi Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ine, o da Batı Yakası Hikâyesi’ne ilham veriyor. Fikirlerin yoktan var edildiğini öne süren “evreka” teorisinin aksine, yeni fikirlerin karşılıklı işbirliği sonucu ortaya çıktığı iddiası bütün bu örneklerde doğrulanıyor.

Müşterek olarak çocukluk

Çocukluğun ticari amaçlarla (şirketlerin, kamu sektörünün, reklamcıların, sinemacıların, medyanın) istilasına uğraması sadece hiperaktivite ve obeziteye yol açmıyor, aynı zamanda da genç kuşaklara hangi hikâyelerin ne amaçla anlatıldığı gibi kültürel müştereklere dair konuları da ilgilendiriyor.

En başta anlattığım çardak/ ağaç altı sosyalleşme hikâyesi, herhalde çocukluğu benim gibi 80’lerde geçen kuşak için hâlâ bir şey ifade ediyor– dünyanın başka bir köşesine ya da elli yıl öncesine gitmemize gerek yok. Artık kendisi çocuk sahibi olan benim kuşağımdan insanlar için bu hatıranın canlanması tatlı bir hüzün yaratıyor. Bunların artık geri gelmeyecek güzel günler olduğunu düşünüp üzülüyoruz. Ama hayır, Müştereklerimiz’i okudukça karamsarlığı dağılıyor insanın. Biliyoruz ki Kuzguncuk Bostanı, Moda Parkı, Yoğurtçu Parkı her geçen gün daha fazla ebeveyn, aile tarafından bu amaçlarla kullanılıyor. Bir ödeme yapmaya ihtiyaç olmaksızın sosyalleşiyoruz, film izliyoruz, oyun oynuyoruz.

İktidarların agorafobilerine inat, toplumsallaşma ve toplumsal dayanışma kamusal alanlarda her geçen gün daha da güçleniyor. Söz konusu mekânlar ortak bir eylem ve yaşam alanına dönüştürülüyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.