Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-977-1
13x19.5 cm, 448 s.
Liste fiyatı: 40,00 TL
İndirimli fiyatı: 32,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sınır Tanımayan Şiddet
Paradigma, Politika ve Pratikteki Yönleriyle Kadına Şiddet Olgusu
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Eylem Can
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2015

"Aile geleneği terör kültürünü devam ettirir; itaatsizliği cezalandırmak ve özgürlüğü ehlileştirmek için kadını aşağılar, çocuklara yalan söylemeyi öğretir ve korku belasını yayar. İnsan hakları evde başlamalı."

— Eduardo Galeano.

Uzun yıllar Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü görevinde bulunan Yakın Ertürk, farklı ülkelerdeki saha tecrübesini te-mel alarak, hem düzey hem yayılım olarak sınır tanımaksızın küresel bir olgu haline gelen kadına yönelik şiddetin geniş kapsamlı bir analizini yapıyor. Görüyoruz ki İsveç'ten Kongo'ya, Guatemala'dan İşgal Altındaki Filistin Toprakları'na, batı doğu, kuzey güney dinlemeden bütün ülkeleri kateden kadına yönelik şiddeti kültüralist açıklamalarla ele almak mümkün değil, tersine birçok durumda kültürcü özcülük bu şiddetin doğrudan suç ortağı.

Dünya kadınlarının küresel bir güce dönüşen hak mücadelelerinin nasıl uluslararası bir kadın hakları hukuku oluşturduğunu, uygulamalarda neyin başarılıp neyin başarılamadığını, kazanımları ve eksiklikleri, süregiden kuramsal tartışmaları ele aldığı gibi, üstesinden gelinmesi gereken sorunlara da odaklanan kitabın hem yeni kuşak feministlerin mücadelesi için, hem sosyal bilimciler için paha biçilmez bir kaynak niteliği taşıdığını düşünüyoruz.

İnsan hakları evde başlamalı — sokakta, okulda, poliste, mahkeme salonlarında, işyerinde devam etmeli...

İÇİNDEKİLER
Sunarken
Giriş 
Sorunsal ve Yaklaşım 
Bazı Kuramsal Savunular 
Konuyla İlgili Kişisel Tecrübe ve Yaklaşımım 
Kitabın Planı

Birinci Bölüm
Eski Sorunlar Yeni Yaklaşımlar
I. Kadın Sorunlarının Ulusötesileşmesi 
Küresel Kadın Hareketi ve Birleşmiş Milletler 
Kadın-Erkek Eşitliği Gündeminde Evrilen
Kurumsallaşma ve Siyasa Süreci 
Kadının İnsan Hakları

II. Kadına Şiddetle Mücadelede Devletin Yükümlülükleri 
Özen Yükümlülüğü Standardı 
Uygulamadaki Genel Eğilimler 
Özen Yükümlülüğü Standardının Potansiyeli

III. Direnen Tehditler ve Filizlenen Yeni Engeller 
Kültür Temelli Söylem ve Yaklaşımlar 
Neoliberalizm ve Kadın Haklarının Ekonomi-Politiği 
Kavramsal Çerçeve, Kurumsal Yapı ve Uygulamayla İlgili
Çelişki ve Sorunlar

İkinci Bölüm
Seçilmiş Ülkeler
I. El Salvador 
Ülke Koşulları ve Yakın Tarih 
Kadına Şiddetin Tezahür Biçimleri 
Kadına Şiddetle Mücadelede Bazı Girişimler 
Engeller ve Güçlükler

II. Guatemala 
Şiddeti Çevreleyen Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Koşullar 
Kesişen Eşitsizlik Sistemleri ve Hane Reisi Kadınlar 
Kadına Şiddetin Tezahür Biçimleri 
Kadına Şiddetle Mücadelede Özen Yükümlülüğü

III. İşgal Altındaki Filistin Toprakları 
Güvenlik, İnsan Hakları ve İnsani Hukuk’a Dair Genel Çerçeve 
Kadına Yönelik Birbiriyle Kenetlenmiş Şiddet Ortamı 
Kadına Şiddet Olgusuna Tepki ve Yaklaşımlar

IV. Rusya Federasyonu 
Rusya Federasyonu’na Giden Yol 
Özel Alanda Şiddet 
Kuzey Kafkasya’da Kadına Şiddet

V. İran 
Kadın-Erkek Eşitliği Konusunu Çevreleyen Koşullar 
Kadına Şiddet

VI. Türkiye 
Modernleşme Süreci 
Kadına Şiddet 
Doğu Bölgelerinde Kadın İntiharları 
Soruna Tepki ve Yaklaşım

VII. Hollanda 
Hollanda Toplumunun Farklılaşan Çehresi
Kadının İlerlemesine Yönelik Politika ve Uygulamalar
Kadına Şiddetin Tezahür Biçimleri ve Devletin Yanıtı
VIII. İsveç
Sorunu Çevreleyen Koşullar
Kadına Şiddetin Tezahür Biçimleri
Şiddetle Mücadelede Devlet ve Sivil Toplum Girişimleri

IX. Gana
Yönetişim ve Hukuki Yapı
Kadının Konumu
Kadına Şiddet
Kadına Şiddete Devlet Yaklaşımı

X. Demokratik Kongo Cumhuriyeti
Yakın Tarih ve Siyaset
Cinsel Şiddetin Boyutları ve Nitelikleri
Cinsel Şiddet Mağdurları
Cinsel Şiddetin Kemikleşmesi

Bitirirken

Ekler
Ek 1:
Suudi Arabistan Ziyaretine İlişkin Medya Haberi
Ek 2:
Kadına Yönelik Şiddet Raportörlüğü Bireysel
Başvuru Mekanizması: Bir Örnek
Ek 3:
Kadına Yönelik Şiddet Raportörlüğü Görev Alanı
Çerçevesinde Resmi Olarak Ziyaret Edilen Ülkeler

Kısaltmalar
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, Sunarken, s. 13-16

Bu kitabı yazmak bir bakıma, son on beş yıldır özellikle insan hakları alanındaki tecrübelerimi kadın hakları açısından Türkçe olarak okurla paylaşmak isteğimden kaynaklanmıştır. Ancak bunun da ötesinde beni asıl harekete geçiren güç, kadına şiddet konusunun toplumumuzda ve dünyanın pek çok yerinde artık bir siyasa konusu haline gelmiş olmasına rağmen, bir sorun olarak artarak devam ediyor olması ve her gün gazetelerde yer alan, sırf kadın olduğu için öldürülen kadınlarla ilgili haberler karşısında duyduğum öfkedir. Hele de “cennet analarımızın ayaklarının altındadır” gibi, ana olarak da olsa kadının yüceltildiği ve “kadınlarımız” diye başlayan övgü dolu söylemlere karşılık, kadının toplumda sürekli ikincilleştirilmesi ve ayrımcı muameleye tabi tutulmasının yarattığı çelişki ve ikiyüzlülük karşısında bu kitabı yazmak kaçınılmaz oldu.

John Stuart Mill, 1869 yılında kaleme aldığı Kadının Boyun Eğdirilmesi (The Subjection of Women) adlı eserinde, kadınların doğal meslekleri sayılan evle ve aileyle ilgili görevlerini ifa etmeye mi zorlanacaklarını, yoksa özel ve kamusal alanlarda erkeklerin eşit partneri mi sayılacaklarını sormuştur. Bu sorunun, 145 yıl sonra hâlâ bir sorun olarak kamuoyu tartışmalarını işgal ediyor olması güncel olaylar karşısında duyduğum öfkeyi daha da derinleştiriyor. Tabii ki hikâye burada bitmiyor; öfkenin pozitif bir enerjiye dönüşeceğine inanmak için de yeterince nedenimiz var. Görünen o ki dünyanın her köşesinde pek çok kadın, bedeli ne olursa olsun artık kaderlerine boyun eğmeye razı değiller.

Evrensel insan hakları paradigmasının, kadınların, küresel bir güce dönüşen hak mücadeleleri sayesinde yeniden yorumlanmasıyla, kadın haklarına ilişkin kapsamlı bir uluslararası rejimin geliştirilmesi mümkün olmuştur. Böylece kadınların devlet-dışı aktörlerin elinde, kapalı kapılar ardında gördükleri pek çok kötü muamelenin de bir insan hakkı ihlali olduğu artık kabul edilmiş ve özel yaşamın gizliliği zırhı altında meydana gelen hak ihlalleri sorgulanır hale gelmiştir.

Türkiye’de de kadın hareketinin ısrarlı çabaları ve devletin, özellikle CEDAW Sözleşmesi’nden kaynaklanan uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde, kadına şiddetle mücadelede büyük bir aşama kaydedilmiştir. Yakın zamana kadar reddiyeci bir tepkiyle karşılanan kadına şiddetle mücadele olgusu, bugün artık devletin politika ve uygulamalarının gündeminde yer almaktadır. Bununla birlikte en yetkin kişilerin cinsiyetçi söylemlerinin kamuoyunda yer alması ve aile içinde ve dışında kadına yönelik ataerkil baskı ve şiddet ile ilgili bütüncül bir anlayışa dayalı politikaların üretilememiş olması, uygulamanın da bölük pörçük ve etkisiz olmasına neden olmakta ve şiddet artarak egemen hale gelmektedir.

Kadın hakları konusunda yakın tarihte elde edilen ulusal ve uluslararası kazanımlar yerelden küresele yükselen kadın hareketinin bir başarısıdır. Kadınlar homojen bir grup olmasalar da evrensel ataerkil kültürden kaynaklanan ayrımcılık ve baskı gerçekliği karşısında ortak bir mücadele alanı etrafında harekete geçebilmektedirler. Böylece kadınların bireysel ve kitlesel olarak sürdürdükleri hak arama mücadelesi günümüzün en etkili küresel hareketi haline gelmiştir. Bu hareket başlangıçta erkeklerle eşitlenme çabası olarak ortaya çıkmışsa da zaman içinde kadınlar arasındaki farklılıkların önplana çıkmasıyla, kadın kimliğinin homojenleştirilemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğu gerçeği uluslararası kadın-erkek eşitliğine dair normatif çerçevenin çeşitlenmesine, feminist kuram ve pratiğin üstesinden gelmesi gereken yeni tartışmaların gündeme gelmesine yol açmıştır.

Sınır Tanımayan Şiddet, kadın haklarına ilişkin kavramsal tartışmaları, kuramsal düzeyde ve siyasa alanında elde edilen kazanımları ele aldığı gibi, üstesinden gelinmesi gereken sorunlara da odaklanıyor. Kitabın yeni kuşak feministlerin ve sosyal bilimcilerin bu alandaki çalışmalarını daha ileri bir düzeye taşımaya özendireceğini umuyorum. Zira kadının eşitlik ve hak mücadelesinde henüz yolun başındayız. Gerek Türkiye’de gerekse dünyada kadın hareketinin kazandığı çeşitlilik ve geldiği başarılı noktaya rağmen neoliberal dünyada, evrensel ataerkil kültür ve cinsiyet yapılanması –kimi yerde ehlileşmiş kimi yerde katı biçimlerde– hegemonyasını sürdürüyor, cinsiyet ayrımcılığını yeniden üretmeye devam ediyor, şiddet sınır tanımaz bir biçimde yaygınlaşıyor.

Eşitlikçi cinsiyet rejiminin ya da sözleşmesinin inşası, evrensel ataerkil kültürden kopmalarla gerçekleşecektir. Bütün kadın grupları için hâlâ ortak olan bu mücadele için, araştırmaya dayalı bilgiyle yönlendirildiği oranda, isabetli strateji ve vizyon geliştirmek mümkün olacaktır.

Birinci Bölüm’de konuyla ilgili bilgi ve tecrübemi özlü biçimde anlattım. Burada kısaca belirtmek gerekirse, benim genel olarak kadın hakları ve özel olarak da kadına şiddet konusundaki tecrübem, akademik çalışmalarımın yanı sıra uluslararası insan hakları sisteminde üstlendiğim görevlere dayanmaktadır. Bu bağlamda özellikle 2003 ile 2009 yılları arasında yürüttüğüm Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü görevim önem taşıyor. Raportör olarak konuyla ilgili tematik raporlar hazırlayarak kuramsal konulara eğildiğim gibi, ülke ziyaretleriyle de hem kadınların farklı koşullarda somut yaşam pratiklerini hem de devletlerin kadın haklarına ilişkin yaklaşımlarını yakından izleme imkânı buldum. İkinci Bölüm’de bu ülke ziyaretlerini aktardım. Bu kitaptaki kuramsal bakış açım bu tecrübeler ve konuyla ilgili başka yazarların değerli eserlerinden edindiğim birikimin bir ürünüdür.

Bu kitaptaki tüm yetersizlikler kuşkusuz bana aittir. Ancak burada kitabın hazırlanması sürecinde bazı rapor ve belgeleri İngilizceden Türkçeye tercüme eden Işık Teziç’e ve kavramsal tartışmalara katkı sağlayan Prof. Korkut A. Ertürk’e teşekkür borçluyum. Dr. Pınar Öktem ve Yar. Doç. Dr. Ceyda Kuloğlu –eski öğrencilerim ve yeni meslektaşlarım– kitabı baştan sona okudular ve değerli görüşlerini benimle paylaştılar. Pınar titiz bir çalışmayla gerek dil kullanımı açısından düzeltmeler yaparak, gerekse içerik açısından kritik sorular yönelterek kitabın akıcılık ve iç tutarlılık kazanmasını sağladı; Ceyda ise isim arayışında Sınır Tanımayan Şiddet ile son noktayı koydu. İkisine de sonsuz teşekkürler. Son olarak beni Metis Yayınları’yla tanıştıran sevgili dostum, değerli avukat ve aktivist Canan Arın’a minnettarım; kitabın doğru ellerde hayat bulmasına vesile oldu.

Yakın Ertürk

Ankara, Aralık 2014

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Arife Kabil, "Kadına şiddet ‘iyi erkek’ ‘kötü erkek’ meselesi değil", Zaman Gazetesi, 26 Nisan 2015

Kimilerine göre kadına şiddet hep vardı ama farkındalık arttığı için daha çok duyuluyor. “Kadına şiddet vakalarını farkındalık diyerek geçiştirmek, sorunla mücadeleyi baştan kaybetmektir.” diyen Prof. Dr. Yakın Ertürk, konuyu insan hakkı meselesi olarak ele almaya davet ediyor.

Ülkeye bahar bir türlü gelemezken, ekonomik kriz beklerken, seçim döneminden geçerken ve çözüm sürecinde umutları korurken gerçekliğini hiç yitirmeyen bir gündemimiz daha var; kadına yönelik şiddet. Toplum şiddeti normalleştirmiş görünürken kadın hakları mücadelesine yıllarını verenler çözüm aramaya devam ediyor. Bu isimlerden biri de Prof. Dr. Yakın Ertürk. Uzun yıllar Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü yapan Ertürk, Sınır Tanımayan Şiddet kitabıyla konuya bir daha dikkat çekiyor. Kadına şiddeti bir insan hakları sorunu olarak ele alan Ertürk, kitapta dünya kadınlarının bu yöndeki mücadelesini ayrı başlıklar altında inceliyor. Kaleme aldığı ülkelerde göze çarpan ortak özellik, kadının ev içinde şiddet görmesinin normal ‘özel mesele’ olarak değerlendirilmesi. Bu bakış açısı yüzünden aile içinde veya evde şiddet gören kadına ne devlet yetkilileri ne de ailesi müdahale etmekte istekli davranmıyor.

Türkiye’de 2002 ile 2009 arasındaki kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığına dair rapora dikkat çeken Ertürk, şiddetin sebebini kısaca kadını ‘yerinde tutma’ çabası olarak açıklıyor. Ona göre değişen aile yapısı ataerkil güç ilişkilerini de değiştiriyor. Eskiden kendisine yönelik birçok davranışı normal bulan kadın, bugün birey olarak haklarının daha çok farkında. İşte bu noktada sesini yükseltmeye başlayan kadın, haklar konusunda siyasi iradenin zayıf olduğu ülkelerde şiddete maruz kalıyor. Kadın ve aileden sorumlu devlet yetkililerinin bile konuyu, “Şiddet değil, farkındalık ve görünürlüğü arttı” minvalindeki sözlerine ise Yakın Ertürk, şu yorumu getiriyor: “Kadına şiddet vakalarını farkındalık diyerek geçiştirmek sorunla mücadeleyi baştan kaybetmek demektir.” Neredeyse her gün duymaya alıştığımız şiddet vakalarında düşülen bir hata da olayı erkeğin kişilik özelliğine bağlamak. Ertürk’e göre bu düşünce sorunun yapısal bir eşitsizlikten kaynaklandığı gerçeğini örtüyor. Sorunun ‘iyi erkek, kötü erkek’ kadar basit bir mesele olmadığının altını çizen Ertürk, “Şiddetin sebebi kişisel özelliklerden kaynaklansaydı çok daha kolay çözülürdü. Bunun yapısal bir sorun olduğunu göz ardı edemeyiz.” diyor. Bu açıdan bakıldığında kadına şiddeti diğer eşitsizlik sistemleri ile bir değerlendirmek mümkün. Ertürk’ün konuyu insan haklarına bağlama sebebi de bu yüzden. Zira toplumun her kesiminde şiddet, iktidar ilişkileriyle ilişkili. Tahakkümü elinde bulunduran kesimin iktidarı sarsıldığı anda ise şiddet ortaya çıkıyor. Ancak kadına yönelik şiddeti toplumdaki diğer eşitsizlik örneklerinden ayıran bir özelliği var. O da şiddete uğrayan kadının belli bir ekonomik kesimden olmaması. Ayrıca araştırmalar, her eğitim düzeyinden kadının şiddete maruz kaldığını da gözler önüne seriyor.

Diğer ülkelerde durum ne?

Prof. Yakın Ertürk, Sınır Tanımayan Şiddet kitabında farklı ülkelerle ilgili şu bilgilere yer veriyor:

Hollanda’da yerli kadınların özgürleşme süreçlerini tamamladıkları düşünüldüğünden cinsiyet eşitliği konuları siyasetin dışına itilmiş durumda. Devlet kadına şiddet konusunu göçmen kadınlar bağlamında bir entegrasyon sorunu olarak tanımlıyor. Yerli kadınların maruz kaldığı en yaygın şiddet biçimi halihazırdaki ya da eski eş tarafından uygulanan şiddet. Hükümet, ev içi şiddete kadın mağduriyeti olarak bakmıyor. Özel ilişkilerdeki bütün şiddet biçimlerini aynı kefeye koyuyor.

İsveç ise Hollanda’nın aksine sorunu ‘erkeğin’ kadına şiddeti olarak nitelendiriyor. Bu sorunu sonlandırmak ise hükümetin öncelikli hedefi. İsveç, kadına şiddet konusunda çok iyi yasallara sahip.

Rusya’da kadına şiddet, işsizlik düzeylerindeki artış, erkekler arasında yaygınlaşan alkol/uyuşturucu bağımlılığı ve cinsel istismarın normalleşmesi gibi faktörlere bağlanıyor. Rusçadaki ‘döven adam seven adamdır’ deyimine sıkça gönderme yapılması da sorunun derinlerde olduğunu gösteriyor. Orada da aile içi şiddet meselesi Türkiye gibi ‘özel mesele’ olarak görülüyor.

Yasa değişti ama zihniyet aynı

Son dönemde ülkede kadınların dezavantajlı konumunu düzeltmek için Meclis’te ya da iş dünyasında temsil oranına alt sınır getiriliyor. Sorunu düzeltmeye yönelik çeşitli yasalar çıkarılıyor. Öte yandan çalışmak istediği için eşini öldüren adama ‘kravat taktı’, ‘hâkime saygılı davrandı’ gibi komik nedenlerle iyi hal indirimi veriliyor. Bu çelişkiyi komik, aynı zamanda trajik bulan Yakın Ertürk, “Ceza kanunlarında cinsel nitelikli suçlarla ilgili maddelerde gerçekten önemli bir dönüşüm gerçekleşti. Ama uygulamada hep benzer tutarsızlıkları görüyoruz; yasalar değişti ama zihinler değişmedi.” diyor.

Devamını görmek için bkz.

Ürün Dirier, "Prof. Dr. Yakın Ertürk: Erkeklik 40 yıldır krizde", Karar.com, 7 Mayıs 2015

Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Eski Özel Raportörü ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi Üyesi sosyolog Prof. Yakın Ertürk, tüm dünyada trajik bir artış gösteren ‘kadına karşı şiddet’ sorununu Karar.com’a değerlendirdi.

Kadının güçlenmesi erkeklik krizine sebep oldu

1970’lerden itibaren kadına karşı işlenen fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet suçlarının yükselişe geçtiğini vurgulayan Ertürk, bu durumu fitili küresel kapitalizm ve kadın hareketlerinin etkisiyle ateşlenen sınıfsal ve etnik çözülmelere bağlıyor.

“Özellikle Türkiye’de son 20 yıldır kadın hareketinin son derece başarılı çalışmaları, geleneksel aile yapısında dolayısıyla da erkeklikte bir istikrarsızlaşmaya yol açarak krize sebep olmuştur. Bu kriz şiddeti tetikledi. Bir anlamda kadınlar başarılarının faturasını ödüyor” diyen Ertürk, erkeklerin iktidar alanları zayıfladıkça agresifleşip şiddet kullanmaya başladığını belirtiyor.

Erkek eskisi gibi "Höt" diyemiyor

“Eskiden höt diye kaşını kaldırarak kontrol altında tuttuğu kadın, artık o şekilde kontrol altında tutulamıyor çünkü. Dolayısıyla şiddeti artık açığa vuruyor” diyen Ertürk, erkeğin yeniden istikrar sağlamak için şiddet kullandığını belirtiyor.

Kadına şiddet savaş silahı haline geldi

DAEŞ ve Boko Haram gibi radikal gruplar kadar liberal hükümet programlarının da kadının denetim altında tutulmasını istikrar açısından önemli bir unsur olarak gördüklerine işaret eden Ertürk, “Çünkü her toplum projesi kendisini kadın üzerinden somutlaştırır. Her toplum kendine göre bir alternatif kadın statüsü sunar” diyor.

Kontrol mekanizmalarının tümüyle çöktüğü savaş bölgelerinde şiddetin özellikle kadın üzerinde cezasız bir şekilde sınandığını ve etnik kirletmenin en acımasız savaş silahlarından biri olarak kullanıldığını söyleyen Ertürk şunları anlatıyor:

Savaşta taraflar birbirine kadın üzerinden hakaret ediyor

“Mesela Bosnalı kadınlar gebe bırakılıp aldıramayacakları bir zamana kadar tutsak edilmişlerdi. 2007’de Kongo’da konuştuğum kadınlar ise hırsızların bile artık önce evdeki kadınlara tecavüz edip, sonra evi soyar hale geldiğini anlatmışlardı. Savaşta taraflar birbirlerine kadın üzerinden bu şekilde hakaret ediyor.”

Filistin'de kadınlar aile içi şiddetin amortisörü

Kongo’da savaş durumu dışında, bakirelerle birlikte olmanın AIDS’i tedavi edebileceği safsatası da kız çocuklarını cinsel şiddetin odağı haline getiriyor. İşgal altındaki Filistin topraklarında da kadınların yoğun fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldıklarına değinen Ertürk, kitabında şunları anlatıyor:

Filistinli kadınlar, eşlerinin ekonomik zorluklar ve işgalin yarattığı gerilimler nedeniyle geleneksel toplumun iki önemli erkeklik kriteri olan ‘eve ekmek getirme’, ‘güvenliği sağlama’ ve ‘ailenin namusunu koruma’ konularında yetersiz kaldıkça, kendilerine daha çok şiddet uyguladığını ifade ediyor.

Erkeklerin erkeklikleri ayaklar altına alındıkça kadınlar aile içi şiddetin hedefi olarak adeta amortisör görevi görüyor. Serbest dolaşım hakkının kısıtlanması, yol bariyerlerinde uygulanan aşağılayıcı muamele ve Yahudi yerleşkelerinde istikamet edenlerin yollarda Filistinli sivillere karşı saldırıları, kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmelerini meşru kılıyor.

Gelişmiş ülkelerde psikolojik şiddet var

Kadına karşı uygulanan psikolojik şiddete de değinen Prof. Ertürk, “O kadar kaba şiddetle karşı karşıyayız ki psikolojik şiddet hiç dile getirilmiyor bile. Orta sınıf, eğitimli, kentli kadın daha çok psikolojik şiddete maruz kalıyor” diyor.

Kadın-erkek eşitliğinin sağlandığı gelişmiş ülkelerde bile bu şiddet türünün ciddi bir sosyal problem olduğunu belirten Ertürk şunları söylüyor: “BM görevim nedeniyle 2006’da İsveç’e gitmiştim. Buradaki kadınların psikolojik şiddet yoluyla nasıl hiçleştirildiğini gördüm. İsveçliler kendi toplumlarındaki eşitliğe inanmış insanlar.

Konuştuğum kadınlar ‘Biz eşitlikçi bir toplumuz. Ben böyle kötü bir muamele görüyorsam o zaman benim bir kusurum vardır’ diyordu genelde. Yani çifte mağduriyet yaşıyorlardı. Bir kendi kendilerine yönelttikleri şiddet, suçluluk; bir de eşinden gördüğü özgüvenini kaybetmesine yol açan psikolojik şiddet. Bu değersizlik hissi kadının kendi canına kıymasına bile yol açabiliyor.”

Maço erkek modelinde çözülme yaşanıyor

Son 40 yılda kadına karşı şiddetin artmasının erkeklikte yaşanan krizle bağlantılı olduğuna da değinen Ertürk, “İktidar istikrarsızlaştı. Geleneksel erkek olma anlayışı artık sarsılmıştır. Mesela maço erkek modelinde ciddi bir çözülme var. Hem ekonomik anlamda, hem de güç anlamında. Dolayısıyla oradaki şiddetin daha kaba bir şekilde kendini göstermesi çok daha beklenir bir durum. İster kaba ister rafine şiddet olsun, bir erkeklik kriziyle iç içe olduğumuz muhakkak” açıklamasında bulunuyor.

Türkiye 142. sırada

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2014 raporuna göre cinsiyet eşitsizliği ölçeğinde Türkiye 142 ülke içinde 125’inci sırada yer alıyor. Ancak, kadın aktivizmi, kadınların kamu alanında etkili bir ses olmaları ve uluslararası düzeydeki katkıları açısından bakılırsa Türkiye çok dinamik bir toplum olarak görülüyor.

Devamını görmek için bkz.

İrem Gerkuş, "Şiddet her ülkede sınıfsız ve ulussuz", K24, 1 Ekim 2015

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet artıyor mu yoksa görünürlük mü kazanıyor? Şiddete bir kültür problemi olarak yaklaşmak onu meşrulaştırıyor mu, yoksa dünyanın neresine gidersek gidelim var olan ataerkil kültürün sebep olduğu kadına şiddetin üstü böyle mi kapatılıyor? Şiddet Batı’ya doğru gittikçe yok mu oluyor yoksa görünmez mi? Bir kadın olarak psikolojik veya fiziksel şiddete hangi gruba veya sınıfa mensup olunursa olunsun maruz kalınıyor. Çoğumuzun içine işleyen düşünce bunun cehaletle, eğitimsizlikle ve kültürlerle olan bağlantısı. Seksist reklamlarıyla kadınların üzerinde baskı kuran, siyasi ve ekonomik alanlarda kadınlara pek alan ve söz bırakmayan da aslında o “gelişmiş” dediğimiz Batı ülkeleri değil mi? Ya da kendi üstenci söylemleriyle kadına yönelik şiddeti Güney ve Doğu ülkelerinde rakamlarla ve zihniyet küçümsemeleriyle kadınlar adına mağdur edebiyatı yapanlar da onlar değil mi? Türkiye’de bile birçok noktada tanık olduğumuz şey de bu aslında, şiddet her yerde var oluyor, sadece bazı yerlerde üstü kapalı bir şekilde uygulanıyor, bazı yerlerde ise sokağa taşıyor. Kaç üniversite mezunu, yüksek makamlara ulaşmış, bilinçli dediğimiz insan sevgilisine psikolojik şiddet uygulamıyor, ataerkil baskı kurmuyor veya kaç kadın buna maruz kaldığında devletten gerekli yardımı alamayıp, toplumun ona bakışından – dul kadın, yalnız kadın, tehşirci kadın- korkup susuyor? Yakın Ertürk bu kitabında tüm coğrafyalara yayılmış, bir insan hakları sorunu olan kadına yönelik şiddeti önyargılarımızı yıkarak, ülke ülke raporladığı tecrübeleriyle bize yeni perspektifler sunuyor.

Yakın Ertürk 1980 yılında Cornell Üniversitesi’nde kalkınma sosyolojisi üzerine doktorasını tamamladıktan sonra uzun bir dönem ODTÜ’de Sosyoloji profesörlüğü ve Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı bölüm başkanlığı yapmış. Uzun yıllar Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü görevinde bulunan Ertürk, halen Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi üyesi olarak çalışmalarını devam ettiriyor. Ertürk, Sınır Tanımayan Şiddet kitabında tüm bu eğitimin verdiği deneyim ve farklı ülkelerdeki saha tecrübelerinden yararlanarak sınır tanımaz küresel bir olgu olan kadına yönelik şiddeti analiz ediyor. İnsan hakları alanındaki on beş yıllık birikimini kadın hakları özelinde Türkçe olarak da okurla buluşturuyor. Kitabın Türkiye’den çıkarak neredeyse tüm dünyayı dolaşan bir gözle yazılmış olması onu kadına şiddeti ele alan kaynaklar arasında farklı bir yere koyuyor.

Kadına şiddet konusunda artıyor gibi görünen farkındalık

Yazar, kadına yönelik şiddeti ülkeler bazında detaylandırmadan önce bu sorunsala dair kuramsal tartışmaları (soğuk savaş dinamikleri ve küreselleşme, insan hakları ve şiddet diyalektiği, kadına şiddet olgusu) kişisel tecrübe ve yaklaşımını aktararak kitabın planını çiziyor. Bu planda, kitap boyunca karşımıza çıkacak kadına şiddet olgusu, Soğuk Savaş sonrası dinamiklerle ivmelenen küreselleşme kavramının sonuçları ve dünyanın birçok yerinde değişen güç odakları, hiyerarşik yapılardaki önemli çözülmeler anlatılıyor. Böylece kadına şiddetin tarihsel, siyasi ve ekonomik olarak günümüze kadar kaydedilen aşamaları belirginleştirilmiş oluyor.

Özelleştirme ve liberalleşme politikalarıyla birlikte devlet ekonomik yetkilerini büyük ölçüde ulusötesi mekanizmalara devrederken vatandaşını piyasaya karşı koruma kapasitesini ve bununla birlikte sosyal devlet işlevini de yitiriyor. Devletin sosyal işlevindeki bu parçalanmaların önemli boşluklar doğurması ve bu boşlukları dolduracak sivil aktörlerin siyasette yerlerini alması insanlara özellikle ikinci dünya savaşı sonrası dönemde alternatif bir dayanışma ağı sundu. Tüm bu yapılanmalar ulusötesi ağlarla var olurken küreselleşmiş dünyadaki devlet yapısı varlığını sürdürdüğü için söz konusu ağlar devletlerle bir mücadele içine girdi. Kısacası, Ertürk yakın tarihten günümüze kadına şiddet konusunda artıyor gibi görünen farkındalığın devlet politikalarına ya da yasalara pek de yansımadığını, bu farkındalığı yaratanın, sivil aktörlerin, cinsiyet hiyerarşisinde mevcut eşitsizlik sisteminin kaynağı olan devletle verilen savaş sonucunda kazanılan haklar olduğunu çarpıcı örneklerle anlatıyor.

Yakın Ertürk, kadına şiddet konusunu ele alırken her ne kadar birçok farklı parametreden yararlansa da iki noktayı özellikle vurgulamış: Birincisi, “kadına şiddet vakalarını farkındalık diyerek geçiştirmek, sorunla mücadeleyi baştan kaybetmektir”; ikincisi ise kadına şiddet konusunu, mağduriyet, zararlı kültürel uygulamalar ya da “normalden” sapan erkek kimliği[1] gibi kalıplardan arındırarak yapısal eşitsizlikler çerçevesinde insan hakkı ihlali olarak kavramsallaştırmak gerektiği. Çünkü kadına şiddet azalmıyor, hatta Türkiye gibi birçok ülkede artmaya devam ediyor. Ülkenin doğusunda kadına şiddet, rakamlarla da görülecek bir şekilde artarken batısında ise pek görünür olmayan ve daha çok kapılar ardında yaşanan, erken kazanılan hakların artık siyasetin konusu olmamasıyla birlikte görünmez bir soruna dönüşüyor. Sivil aktörler, şiddetin azalması ve yasaların daha koruyucu bir hale gelmesi için uğraşırken hegemonya –devlet, patriyarka– ikna gücünü yitiriyor; buna bağlı olarak baskı ve şiddetin dozu artmaya devam ediyor. Bu da Ertürk’ün de belirttiği gibi bozulan düzen ortamının şiddet ile sağaltılmasına uğraşan bir diyalektiğe işaret ediyor. Ve bu baskı sonucu artan şiddetten en çok etkilenen de yine kadınlar oluyor.

Eski sorunlar yeni yaklaşımlar

Kitabın ilk bölümünde, yazarın bizzat görev aldığı Birleşmiş Milletler’de küresel kadın hareketine olan bakışı ve süreç içerisinde bu hareket içinde aldığı yeri tüm gelişmeleriyle adım adım izliyoruz. Birleşmiş Milletler kurulduğunda BM antlaşmasını imzalayanlar arasında sadece ABD, Çin, Brezilya ve Dominik Cumhuriyeti’nin delegasyonlarında birer kadın delege bulunmaktaydı. ABD temsilcisi Elenor Roosevelt’in “Dünya Kadınlarına Açık Mektup” başlıklı metni okumasıyla kurulan Kadın Statü Alt Komisyonu’nun 1946 yılında Ekonomik ve Sosyal Konsey’e bağlı Kadının Statüsü Komisyonu’na çevrilmesi sonucu, kadınların sorunları ilk defa uluslararası gündeme taşınmış oldu. BM’yi kuruluşundan günümüze kadar farklı zaman dilimlerine ayıran Ertürk, ilk evrede İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde cinsiyet-duyarlı bir dil yaratmak adına “all men” ifadesi yerine “all human beings” olarak değiştirildiğinden bahsediyor. En başta BM’nin kendi iç örgütlenmelerini ve düşünce yapılarını değiştirme girişimiyle başlayan bu süreç, pek çok düzenleme ve antlaşmayla günümüzde sınır tanımayan bir şekilde, başka ülkelerdeki insanları örgütleyebilecek noktaya gelmiş. Kitapta bahsedilen uzun kurumsal süreçlerin, insanı bu tür bürokrasilerden soğutan ve bunlara olan güvenini sarsan bir yanı olsa da özellikle 1979 CEDAW İnsan Hakları Sözleşmesi’yle büyük bir ilerleme kaydedildiğini Ertürk yadsınamaz bir şekilde gözler önüne seriyor.

Ertürk, kitap boyunca CEDAW İnsan Hakları Sözleşmesi üzerinde çok duruyor: CEDAW (Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Bertaraf Edilmesine Yönelik Sözleşme) 1970’lerde insan haklarının özellikle ataerkil tahakkümün henüz yeterince sorgulanmadığı, birçok ülkede kadınların seçme seçilme hakkını yeni kazandığı bir dönemde hukuki eşitlikten bahsederek “kadınların uluslararası anayasası” olarak tanımlanıyor. 188 ülke tarafından kabul edilmesinin de etkisiyle kadınlara karşı ayrımcılığın ne olduğunun ve bunlara karşı önlemler alınması gerektiğinin hukuki bir metne dönüşmesi birçok ülkedeki kadın hareketleri için önemli bir referans gelişme oluşturuyor. Ertürk’ün yaptığı vurgularla da anlıyoruz ki bu sözleşmenin ayrımcılığın temelinde yatan kadın-erkek kimliklerine dair sosyo-kültürel değerleri ve kalıpları sorgulayan tavrı Küresel Kadın Hareketi’ne çok şey kazandırmış. Benim de kitapta en can alıcı bulduğum kısımlardan biri bu. Kadınları homojen bir grup olarak ele almak hatalıdır çünkü bazı kadın grupları ayrımcılık bakımından daha savunmasız bir konumdadır. Örneğin, azınlık grubuna mensup kadınlar, yerli kadınlar, mülteci ve göçmen kadınlar, kırsalda veya uzak topluluklarda yaşayan yoksul kadınlar, insan ticareti mağduru kadınlar, hapishanelerdeki kadınlar, engelli kadınlar; düşman işgali, sıcak savaş, iç savaş ve terörizmle karşı karşıya kalan kadınlar… Bu tarz gruplamalarla ne kadar görünürlükleri artırılmaya çalışılsa da Ertürk’ün de getirdiği bir eleştiri olarak şunu söyleyebiliriz: İnsan hakları sisteminin soyut, fazlasıyla hukuki bir dile sahip ve sıradan kadının gündelik yaşamına uzak olduğu gerçeği, bu kadınlara ulaşma ve yaşamlarındaki zorluklarda yanlarında olma sürecini giderek zorlaştırıyor. Belki biraz da sistemin getirdiği bir durum olarak ünlü, varlıklı bir kadının kocasından dayak yemesi sansasyonel bir durum olarak anasayfa haberi olurken, bu gruplardan herhangi birine dahil olan kadınların gazetede kapladıkları alan küçülüyor ya da bu şiddet vakaları rakamsal bir veriye dönüşerek onları görünmez kılıyor. Kitabın ikinci kısmında, Ertürk’ün raportörlüğü sayesinde birçok ulusa ulaşıp bu kesimlere dair verileri görünür kılması çok değerli. Örneğin, edinilen verilerle, özellikle sıcak savaş ve iç savaş gibi durumlarda savaş enkazı olarak görülen kadına yönelik tecavüz, cinsel istismar artık bir insanlık suçu olarak “cinsel şiddet” ve “soykırım suçu” olarak ele alınıyor.

Seçilmiş ülkeler

Kitabın büyük bir bölümünü oluşturan belki de en çok merak uyandıran kısımlar Ertürk’ün raportörlüğü boyunca saha çalışmasında bulunduğu ve kitabında yer verdiği on ülke: El Salvador, Guatemala, İşgal Altındaki Filistin Toprakları, Rusya Federasyonu, İran, Türkiye, Hollanda, İsveç, Gana, Demokratik Kongo Cumhuriyeti. Her ülke belli bir sorun üzerinde yoğunlaşılarak rapor ediliyor. Örneğin Türkiye, doğudaki intihar artışına bağlı olarak ele alınıyor. Tüm ülkeleri yakın tarihine ve ülke koşullarına odaklanarak ele alıyor Ertürk. Elde ettikleriyle doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine şiddet her ülkede sınıfsız ve ulussuz. İşaret ettiği farklılıklar sadece şiddetin var olma pratikleri, verdiği zararın büyüklüğü ve kadınların bu şiddetle baş etme yollarında.

Ertürk’ün karşılaştığı en büyük üç problem: kültürcü söylem, mağdur-merkezci yaklaşımlar ve ev/kamu ayrımı. Her ülkenin “bizim kültürümüzde” diyerek başlayan cümlelerine tüm deneyimleri okuduğumuzda verecek tek cevap “evet bir kültür var, o da ataerkil kültür” oluyor. El Salvador’da ucu ölüme kadar giden cinsel şiddet fiillerinin mağduru birçok genç kadını anlatırken, İsveç’te de hem çalışma hayatında hem de gündelik hayatta psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalan kadınlardan bahsetmek mümkün. İkinci olarak kadınları korunmaya muhtaç, zayıf ve zavallı yaratıklar olarak gören mağdur-merkezci yaklaşımlar çözümü merhamet gibi kişisel insiyatiflerde buluyor. Aslında “güçlenme” yaklaşımıyla hareket ederek kadınların doğaları gereği zayıf oldukları için değil toplumsal değerlerden doğan erkek-egemen yapı nedeniyle baskı gördüğü vurgulanmalıdır. Son olarak ev ve kamu ayrımının yarattığı sorunların her ülkede vuku bulması özellikle evdeki şiddete müdahaleyi zorlaştırıyor. Her ne kadar kamuya müdahale daha ulaşılabilir gözükse de Hollanda gibi aktif özgürleşme politikası yürüten bir ülkede bile seks işçileri ve mülteciler için şiddet problemleri azımsanmayacak düzeyde.

Peki hangi kadınlar?

Yakın Ertürk, kadınların homojen bir grup olmadığını, bazı kadınların dahil oldukları gruplardan dolayı daha fazla ayrımcılığa maruz kaldıklarından bahsediyor. Fakat bu gruplamayı yaparken trans, lezbiyen ve biseksüel kadınları ve seks işçisi kadınları dahil etmiyor araştırma sonuçlarına. Oysa özellikle trans kadınların maruz kaldıkları şiddet uzun yıllardır çoğunlukla ölümle sonuçlanmıştır: Son yedi senede tüm dünyada en az 1731 trans birey öldürüldü.1 Öldürülenlerin %65’i seks işçisiydi. Trans cinayetleri sıralamasında dokuzuncu sırada olan Türkiye’de de anaakım medyada görmezden gelinen fakat alternatif haber ağlarından ulaşabildiğimiz trans cinayetleri ve trans kadınlara yönelik şiddet kamusal alanda, özel alanda ve ülke ülke, şehir şehir sınır tanımadan devam etmekte. Özellikle zihniyet muhafazakârlaştıkça ve görünürlükleri arttıkça yolda görüp “varlığından rahatsız oldukları” için ya da ilişkiye girdikten sonra pişman olup, para konusunda anlaşamayıp karşısındakini öldürme cesaretine sahip insanlar azımsanmayacak sayıda. Bunun yanı sıra trans cinayetlerinin dikkat çekilmesi gereken bir diğer yanı da “ahlak” ve “namus” algısını belirginleştirmesi. Örneğin Özgecan cinayeti işlendiği zaman birçok insan bu konu hakkında çok duyarlı olup (ki olmaları gerekiyordu) sosyal medyada ve anaakım medyada paylaşımlarda bulundu. Herkesin söyleminde yatan ana argümanlardan biri Özgecan’nın masum bir genç kız olması ve sadece gece okuldan evine dönerken bu korkunç olayı yaşaması idi. Oysa aynı saatlerde işe çıkan veya sokakta dolaşan onlarca trans kadın ise, söz konusu tepkiyi gösterenlerin bir kısmı için, hatta birtakım kadınlar için tecavüze uğramayı ya da şiddet görmeyi hak ediyor olabilirdi. Bu da gösteriyor ki şiddete olan duyarlılık kadınlar arasında bile ahlaki normlara göre şekilleniyor. Yazarın trans kadınları azınlık gruba mensup kadınlara kattığını varsaysak bile, gördükleri şiddet, bana kalırsa, ayrı bir grup olarak ele alınmalarını gerektirecek kadar ciddi bir düzeyde.

Sınır Tanımayan Şiddet kitabında kadına yönelik şiddetin tarihsel, sosyo-kültürel, siyasi ve ekonomik bağlamlarından yola çıkan Ertürk, dünya kadınlarının küresel bir güce dönüşen hak mücadelelerini oldukça detaylı bir şekilde ele alsa da kadına şiddetin görünür sorunlarından biri olan trans kadınlara ve seks işçisi kadınlara pek değinmiyor. Hem feministler hem de sosyal bilimciler için çok zengin bir kaynak olan kitap, Ertürk’ün bu gruplarla ilgili bilgi ve tecrübelerini belki bir sonraki basımında ayrı bir başlık olarak kitaba dahil etmesiyle daha kapsamlı bir kaynak haline gelecektir.

Notlar

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.