Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-984-9
13x19.5 cm, 416 s.
Liste fiyatı: 38,00 TL
İndirimli fiyatı: 30,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Alain Badiou diğer kitapları
Etik, 2004
Sonsuz Düşünce, 2006
Başka Bir Estetik, 2010
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Fransız Felsefesinin Macerası, 2015
Alman Felsefesi Üstüne Diyalog, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Platon’un Devleti
Bir Önsöz, On Altı Bölüm ve Bir Sonsözden Oluşan Diyalog
Özgün adı: La République de Platon
Çeviri: Savaş Kılıç, Nihan Özyıldırım
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2015

Felsefenin büyük kurucularından Platon günümüzde yaşasaydı Devlet'i nasıl yazardı? Platoncu komünizmin savunucusu, tiyatro yazarı filozof Alain Badiou Devlet'i serbest bir şekilde çevirerek (aslında yeniden yazarak) bu soruya kendi cevabını vermiş ve ortaya hem klasik hem modern olan özgün bir eser çıkmış: "Mağara" metaforu yerini "sinema"ya, "evet-efendimci" diyalog karakterleri yerlerini gerçek sorular soran meraklı gençlere bırakmış; eksik olan kadın figürü isyankâr bir genç kızla tamamlanmış; klasik dünyanın göndermelerine bütün tarihten, özellikle de günümüz dünyasından göndermeler eklenmiş. Dolayısıyla Spinoza ve Lacan'ı tartışan, Rus ve Çin Devrimleri üzerine görüş belirten bir Sokrates var karşımızda.

"Peki neden?" diyor Badiou, "Platon'dan hareketle, bu çılgın çalışmaya neden giriştim? Çünkü bugün Platon'a ivedilikle ihtiyaç duyuyoruz ve bunun da sebebi çok açık: Bu dünyadaki hayatımıza yön verebilmemiz için mutlak olana bir şekilde erişmemiz gerektiği inancına hayat veren Platon'dur."

İçinde yaşadığımız dünyayı yorumlamak isteyen herkes için...

İÇİNDEKİLER
Sunu:
Bu Belirsiz Kitabı Nasıl Yazdım?
Karakterler

Önsöz:
Limandaki Evde Geçen Konuşma (327a-336b)
1. Sofisti Susturmak (336b-357a)
2. Gençlerin Israrlı Soruları (357a-368d)
3. Toplumun ve Devletin Ortaya Çıkışı (368d-376c)
4. Zihnin Disiplinleri:: Edebiyat ve Müzik (376c-403c)
5. Bedenin Disiplinleri:: Diyetetik, Tıp ve Spor (403c-412c)
6. Nesnel Adalet (412c-434d)
7. Öznel Adalet (434d-449a)
8. Kadınlar ve Aileler (449a-471c)
9. Filozof Nedir? (471c-484b)
10. Felsefe ve Siyaset (484b-502c)
11. İdea Nedir? (502c-512c)
12. Matematikten Diyalektiğe (521c-541b)
13. Prekomünist Dört Siyasetin Eleştirisi:
      1. Timokrasi ve Oligarşi (541b-555b)
14. Prekomünist Dört Siyasetin Eleştirisi:
      2. Demokrasi ve Tiranlık (555b-573b)
15. Adalet ve Mutluluk (573b-592b)
16. Şiir ve Düşünce (592b-608b)
Sonsöz:
Öznelerin Hareketli Ebediyeti (608b-621b)
OKUMA PARÇASI

Sunu, Bu Belirsiz Kitabı Nasıl Yazdım?*, s. 9-13

Tam altı yıl sürdü.

Peki neden? Platon’dan hareketle, bu çılgın çalışmaya neden giriştim? Çünkü bugün Platon’a ivedilikle ihtiyaç duyuyoruz ve bunun da sebebi çok açık: Bu dünyadaki hayatımıza yön verebilmemiz için mutlak olana bir şekilde erişmemiz gerektiği inancına hayat veren Platon’dur. Bunun sebebi ne yukarılarda hakikatlere nail bir Tanrı’ nın bulunuyor olması (Descartes), ne de bizlerin bu Mutlak’ın tarihkâr (historial) özne-oluş figürlerinden ibaret olmamızdır (Hegel ve Heidegger); esas sebep, dokumuzu oluşturan “duyumsanabilir”in, bireysel bedensellik ve kolektif retoriğin ötesine geçerek, ebedi hakikatlerin inşasına katkıda bulunuyor olmasıdır.

İnsanın akıl sır erdiremediği bu katkı unsuru, benim “demokratik materyalizm” dediğim şeyin sınırlarını aşabilmemize olanak tanır. Bir başka deyişle, sadece bireyler ile toplulukların var olduğu ve bunlar arasında birtakım sözleşmelerin müzakere edildiği önermesinin. Günümüz “filozofları” bu sözleşmelerin hakkaniyetli olmasından başka bir şeyi bekleyemeyeceğimizi iddia ediyorlar. Ne var ki bu “hakkaniyet”in aslında dünyada gitgide daha katlanılmaz olan bir adaletsizlik biçiminde kendini gösterdiğini tespit etmek dışında filozofa bir yararı olmadığı için, dünyada bedenlerin ve dillerin yanı sıra ebedi hakikatlerin de bulunduğunu belirtmek gerekir. Buradan da bedenler ile dillerin zaman içinde, bu ebediyetin oluşturulmasına var güçleriyle katkıda bulundukları düşüncesine ulaşmak lazım. Platon’un bıkıp usanmadan sağırlara bile duyurmaya çalıştığı şey işte budur.

Bu yüzden, özellikle adalet meselesi üzerinde duran, üstadın başyapıtı Devlet’i elime alıp bu eserin günümüz için ne kadar önem taşıdığını göstermek istedim. İkidilli Budé dizisine ait elimdeki eski nüshada yer alan Emile Chambry’nin kurduğu Yunanca metinden (Les Belles Lettres, 1949) yola çıktım. Bu nüsha üzerinde elli dört yıl önce de büyük bir gayretle çalıştığım için, farklı dönemlere ait pek çok not yer alıyordu. İşin doğrusu, felsefe serüvenlerim boyunca Devlet hep ilham kaynağım oldu.

Bu Yunanca metnin on kitaba ayrılması bana hep saçma gelmiştir. Böyle bir bölümlemenin sadece İskenderiyeli gramerciler için bir anlamı olabilirdi. O yüzden metni bir önsöz, ardından birtakım bölümler ve bir sonsöz şeklinde yeniden düzenledim; sanırım metin böylece gerçek ritmini buldu. Çalışmam sırasında bölüm sayısı değişti: Kitabın iç tutarlılığı adına dokuzken on altı bölüme çıktı. En sonunda on sekiz kesit “işlemiş” oldum.

Ancak, bölümleri sırayla işlemedim. Önce (2005’te) önsözle başladım, ardından 16. Bölüm halini alacak olan kısmı yazdım; sonrasında başıboş bir halde, metnin kâh sonlarını kâh başlarını kaleme aldım ve nihayet 2010-2011 kışına doğru, metnin merkezi diyebileceğim ve 7. ile 8. bölümlerden oluşan kısım kaldı geriye, ki bunlar hiç de kolay ya da eğlenceli bölümler değildi. En zor kısmı sona saklamıştım.

Peki metni “işlemek” ne anlama geliyor?

Öncelikle metni kendi dilinde iyice anlamaya çalıştım. Klasik metinlere dair kendi titiz çalışmalarımın yanı sıra birçok pasaja evvelce yaptığım okumalar, Bailly sözlüğü (Hachette, 16. baskı, 1950), Allard ile Feuillâtre’ın gramer kitabı (Hachette, 1972 baskısı) ve piyasada rahatlıkla bulunabilen üç Fransızca çeviri (yukarıda bahsettiğim Emile Chambry çevirisi, Léon Robin çevirisi [La Pléiade, 1950] ve Garnier-Flammarion’dan çıkan Robert Baccou çevirisi [1966]) bu işte bana yardım edecekti. Büyük bir gayretle çalışmaya koyuldum, hiçbir şeyi es geçmedim; her cümle (kaldı ki Platon kimi zaman epey uzun ve karmaşık cümleler yazar) bana bir anlam ifade etsin istiyordum. Çalışmanın bu ilk safhasında sadece metin ile yüz yüze geldim. Hiçbir şey yazmadım; istedim ki metin bir yerlerinde ironik bir sır saklamaksızın bana hitap etsin.Sonra, üstesinden geldiğimi düşündüğüm Yunanca metin parçalarının bende uyandırdığı düşünceleri ve cümleleri yazdım. Özgün metin, hatta küçük ayrıntıları her daim aklımda olmakla beraber, ortaya çıkan sonuç bildik anlamda bir “çeviri” olmadı kesinlikle. Metnin her yerinde Platon mevcut olsa da tek bir cümlesi bile bire bir aktarılmamıştır herhalde. Bu ilk versiyonu Canson marka büyük bir defterin (bunlardan 57 tane kullandım) sağ sayfalarına yazdım. Bir sürü karalama barındıran bir taslaktı bu. Sonrasında, genellikle de ertesi gün, bu ilk taslağı elimden geldiğince sakin bir kafayla gözden geçirdim, ardından da gözden geçirilmiş bu versiyonu ilk taslağın karşısındaki sol sayfalara aktardım. Çoğu zaman özgün metnin lafzından birazcık saptım, ama bana göre bu sapma, metne gösterilen daha üst düzey bir felsefi sadakatin nişanesiydi. Bu ikinci taslağı Isabelle Vodoz bilgisayara aktardı. Bu esnada, kendisine anlaşılmaz ya da çarpık gelen yerleri kırmızıyla işaretledi. Sonra, bilgisayara aktarılmış bu versiyonu, hem Isabelle Vodoz’un notlarına hem de kendi gözlemlerime göre düzelttim. Bunun sonucunda nihai versiyon denebilecek üçüncü bir versiyon çıktı ortaya; tabii metne bir bütünlük vermek üzere yapılan zorunlu en son revizyonu da unutmamak lazım.

Ara sıra havlu atasım geldi. Metnin orasında burasında, kimi Yunanca cümleler zihnimde hiçbir şey uyandırmadı. Akademisyenler bunları tespit edecek ve beni sapkınlıktan mahkûm etmek için bana karşı kullanacaklar şüphesiz. Söz konusu havlu atmaların en önemlisi sekizinci bölümde bulunuyor: Koca bir pasajın yerine, tamamen kendi uydurduğum bir Sokrates doğaçlaması koydum.

Metni işlerken yavaş yavaş birtakım genel prosedürler ortaya çıktı, ki ben de çalışmanın geri kalanında bunları uyguladım ve çeşitlendirdim. Birkaç örnek vereyim. Bir kadın karakter yarattım: Adeimantos, Amantha oldu. Atıflarda tamamen özgür davrandım: Şayet bir sav, Hippokrates’e yapılan bir atıf yerine Freud’dan bir alıntıyla daha iyi destekleniyorsa, Sokrates’in bildiğini farz ederek (pek de büyütülecek bir şey değil bu zaten) Freud’u seçtim. Bilimsel hususları güncelledim: Platon’un irrasyonel sayılar hakkında dile getirdiği zekice sözler, cebirsel topolojiye de aynen uygun düştü. İmgeleri güncelleştirdim: Meşhur Mağara miti, sinema salonuna o kadar benziyordu ki bana kalan tek iş bu salonu tarif etmek oldu; ayrıca, günümüz medyasının seyirci-tutsakları da Platon’daki tutsaklara cuk oturdu. Tarih’te gezinti yaptım: Birinci Dünya Savaşı, Paris Komünü ya da Stalin daha ikna edici örnekler olduğuna göre, Yunan dünyasının savaşları, devrimleri ve tiranlıklarıyla ne diye kendimi sınırlandıracaktım ki? Basbayağı teatral bir hava verilmiş gerçek anlamda bir diyalog ortaya koydum: Sokrates’in sonu gelmez sahte sorularını ve gençlerin sayfalar boyunca bunlara sadece “evet”, “hayır” ya da “tabii ki” diye verdikleri cevapları olduğu gibi bırakmanın bir anlamı var mıydı? Onun yerine, hiç kimsenin araya girip kesmediği uzun bir kanıtlayıcı nutuk ya da tartışmanın farklı konuşmacılar üzerinden sürdürülmesi daha iyi olurdu. Keza Sokrates’in dinleyicilerinin kimi zaman kafa tutmaları da iyi olurdu. Ayrıca Sokrates şairler aleyhine öyle sert savlar ortaya atar ki kendisinin bile içten içe bunların yanlış olmasını dilediğini hisseder insan. Zaten gençlerden biri geri adım atmadı mı, hiç ikna olmadığını açıkladı mı, Platon’un kendisinin de önceden sezdiği, şiirin felsefede yol açtığı yarılma açıkça yeniden ortaya çıkar.

Okur, izlenen bu tür başka yöntemleri de rahatlıkla fark edecektir.

Hiç şüphe yok ki Platon’un metnini ele alırken, kendi düşüncem ve genel itibariyle çağdaş felsefe bağlamı işin içine karışmıştır, hatta ben bilincinde olmadan daha da çok karışmıştır herhalde. Gelgelelim kimi temel kavramların “çevirisinde”, deyim yerindeyse aksiyomatik olarak getirdiğim birtakım kayda değer değişiklikleri gayet bilinçli yaptım. İçerimleri bakımından önem arz eden bu türden iki değişikliği burada belirteyim. Meşhur “İyi İdeası”nı “Doğru İdeası” na, hatta kısaca “Hakikat”e çevirdim. Keza “ruh”u da “Özne”ye çevirdim. Bu yüzden elinizdeki metinde, “ruhun İyiye yükselişi”nden değil, “bir Öznenin Hakikate dahil olması”ndan ve “ruhun üçe bölünmesi”nden değil, “Öznenin üç mercii”nden bahsediliyor. Ayrıca çoğu kez “şehvet”, “ruh” ve “akıl” denen meşhur üçlemeyi, “Arzu”, “Duygulanım” ve “Düşünce” gibi mercilere çevirdim. Keza “Tanrı”yı “yüce Öteki”, hatta kısaca “Öteki” diye çevirmekte de bir sakınca görmedim.

Kimi zaman, tek bir Yunanca sözcüğü bile bile farklı Fransızca sözcüklerle karşıladım; mesela Platon’un kitabına adını veren şu müthiş “Politeia” sözcüğünü. Bunu “Devlet” diye çevirmenin hiçbir anlamı yok bugün; gerçi eskiden de anlamı var mıydı, bilemiyorum. “Politeia” sözcüğüyle karşılaştığım farklı pasajlarda, bağlama göre en az beş farklı sözcük kullandım elinizdeki metinde: ülke, devlet, toplum, kent, siyaset. Dahası Platon’un girişimi olan “İdeal Kent-Devlet”i nitelemek için de üç tabir kullandım: “doğru siyaset”, “komünizm” ve “beşinci siyaset”. Kimi yerde de uygun sözcük konusunda bile bile bir tartışma, bir çekince ortaya koydum. Bu yüzden, mesela tiranlık ve tiranlar konusundaki uzun pasajda Sokrates doğal olarak Yunanca metinde yer alan sözcükleri (tiranlık, tiran) kullanırken, Amantha bıkıp usanmadan faşizmden ve faşistlerden bahseder. Böylece hem özgün metinle daimi bir yakınlık kurduğumu, hem de araya radikal bir mesafe, ama metnin günümüzde iş görmesi için meşruluğunu rahatlıkla ortaya koyabileceği bir mesafe koyduğumu umuyorum.

Hem zaten, bir metnin ebediyeti tam da bu anlama gelmez mi?

* Başlık, Raymond Roussel’in ünlü “Belli Kitaplarımı Nasıl Yazdım” metnine gönderme yapıyor. – ç.n.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Duygu Aksoy, "Devlet'i günümüz diline taşıyan Badiou, tam bir 21. yüzyıl uyarlaması yapmış", Dağ Medya, 2 Mayıs 2015

Bu ay roman okumaya kısa bir ara verip hâlihazırda yazmaya çalıştığım tezim için felsefe okumalarına vakit ayırdım. Kıta felsefesinin önde gelen isimlerinden Fas doğumlu Fransız filozof Alain Badiou’nun kendi deyimiyle “çılgın bir teşebbüs” olarak gördüğü Platon’un Devleti adlı hiperçevirisi -serbest uyarlaması da diyebiliriz- sanırım beni fazlasıyla etkiledi. Metis Kitap tarafından yayımlanan Platon’un Devleti modern insanın Platon’u daha iyi anlamasını sağlayacak etkileyici ve biraz da kafa karıştırıcı türden bir eser olarak karşımızda.

Platon – Bugün için!

Felsefi düşüncesinde Lacan’ın etkileri fazlasıyla hissedilen Alain Badiou Marksist- Komünist dünya görüşünün ve Fransız solunun önde gelen temsilcilerinden olsa da düşünsel sentezi seven bir felsefeci. 2007 yılında başlattığı Pour aujourd’hui: Platon! (Platon – bugün için!) seminer dizisini bir kitapla taçlandıran Badiou farklı bir anlatı tarzına imza atmış. Böyle bir deneyimin olası handikaplarını önlemek istercesine önsözde Platon’un orijinal metniyle arasına radikal bir mesafe koyduğunu söylüyor yazar. Diğer yandan özgün metne sadakatini koruduğunu da itiraf ederek Platon severlerin yüreğine su serpmiş oluyor bir nebze.

Badiou’yu böyle bir çalışmaya sevk eden birçok sebep sayılabilir. Öncelikli olarak Platon’un günümüzde yeterince doğru anlaşılmadığını düşündüğü için böyle bir çalışmaya giriştiğini söylüyor. Platon’un modernize edilmesi gerektiğine olan inancı onu uzun yıllar süren titiz ve incelikli bir çalışmanın kollarına atmış diyebiliriz.

Badiou’nun bu eseri yazma sebeplerinden bir diğeri modern dönemde yaygınlaşan rölativist bakış açılarının sonuçlarını görmesi ve insanlığın yeniden mutlak bir hakikatin varlığına ihtiyacı olduğunu hissetmesi olmalı. Biraz da yazar, demokratik materyalizmi aşma fikriyle girişmiş bu çalışmaya. Matematiği varlıkbilimi olarak kabul eden Badiou’nun mutlak olana meyyal olması beklenir bir durum hiç kuşkusuz. Badiou bu çalışmayla, dünya hayatımıza yön veren şey mutlak olana yönelişse bunu ancak Platon’dan öğrenebiliriz demiş oluyor bir bakıma.

Mağara Metaforu Yerini Sinema’ya Bırakıyor

Felsefe literatürünün mihenk taşı olan Devlet'i günümüz diline taşıyan Badiou, meşhur mağara alegorisini sinema salonunda yeniden anlatmayı deneyerek birçok örneği güncellestirmiş. Bilgisayar, televizyon, mp3 çalar hatta formula 1 yarışlarını bile örneklemelere katarak tam bir 21. yüzyıl uyarlaması yapmayı başarmış.

21. yüzyıldan konuşan Marx’ı, Freud’u, Kant’ı bilen bir Platon’la karşılaşınca bol göndermeli bir yolculuğa çıkıyoruz haliyle. Özellikle aydınlanma filozoflarından fikirleriyle birçoklarını etkilemiş Kant, Hegel, Nietzsche gibi birçok filozofa atıflarla zenginleşen eser bütün filozofların davetli olduğu etkileyici bir düşünsel festival gibi düşünülebilir.

Zarar vermek hiçbir zaman adil bir davranış değil derken Nietzsche’yle alay edip, adalet kavramı üzerinden kapsamlı bir tartışmayı devam ettirirken Hitler ve Napolyon örnekleri vererek yakın tarihe eleştirel bir bakış atıyor müstehzi müstehzi. “Şu Zavallı” diyerek hitap ettiği Kant da Badiou’nun saldırılarından kurtulamıyor. Hatta benim gibi Kant’ın üstüne biraz fazla gittiğini düşünüp savunmaya geçmeye başlıyorsunuz kitabı okurken. Savaşı “bir ulusun öznel açığa çıkışının zorunlu diyalektik ânı” kabul eden Hegel Baba’ya dokundurmalar da az değil. Aristo için de “parlak bir çocuk ama hiç sevmem” diyebilecek kadar açık sözlü ve biraz da acımasız tabii.

Şiir- Felsefe Çatışması

Badiou’nun metnin orijinaline sadık kaldığı düşüncelerin başında meşhur sofist Thrasymakhos ile Sokrates’i konuştururken retoriğe karşı matematik, şiire karşı felsefe çatışmasını devam ettirmesi gelebilir. Kısacası felsefe ile retoriğin amansız çekişmesi tam hız devam ediyor. Matematiği varlıkbilimi olarak kabul eden bir filozof için yadırganmayacak bir tekrar olarak sunuluyor felsefe ve şiir savaşı. Badiou “taklidin taklidi” (mimesis) olarak gördüğü şiiri dolayısıyla şairi “hayali eğilimlerden başka bir şey yaratmaz” diye eleştirirken Platon’a sadık kalmayı başarıyor.

Yazarın Platon’un düşüncesine sadık kalmadığı noktalar da var elbette. Platonda çok zayıf kalan kadın meselesine fazlasıyla müdahale ettiğini görüyoruz. “Platon kadınlar konusunda beni hiç anlamadı”, “Bodiou’nun bana verdiği yetkiye dayanarak Platon’un getirdiği yoruma resmen ve açıkça karşı çıkıyorum” gibi düzeltmeler mizah ve ironi dolu keyifli bir okumanın göstergeleri aynı zamanda.

Badio’nun devletinde Platon’un kardeşi rolünü üstlenen kadın kahraman Amantha neredeyse başrolde yer almış. Kadın erkek eşitliği ve kadınların eğitim ve yönetimde eşit kabul edilmeleri gerektiği, kadın ve erkeğin doğalarının çok da farklı olmadığı gibi konular Badiou’nun güncellemeleriyle yeniden tartışılıyor. Kadınlarla ilgili hoş tiradlara bolca rastlıyorsunuz Platon’un Devleti'nde. Modern dünyanın kadın meselelerine de sert eleştiriler getiriyor yazar Sokrates’i konuştururken.

“Bir kadın kalçalarını gösterdi diye kendinden geçmek aptalcadır ama Fransızlar gibi kadın saçlarını başörtüyle kapatmasın diye yasa çıkarmak da daha az aptalca değildir. Ancak boş kafalılar kendilerininkinden en farklı bir geleneği gülünç ya da utanç verici bulurlar.”

Alain Badiou’nun hiperçevirisinde biçimsel değişiklikler de var şüphesiz. Bunlar arasında klasik metni diyalog biçiminden roman biçimine taşıması, şimdiki zamanı geçmiş zamana, ben dilini üçüncü tekil şahıs diline dönüştürmesini sayabiliriz. Kısacası biçimsel farklarıyla da başarılı bir güncelleme Platon’un Devleti.

Eserle ilgili olumsuz birkaç şey de söylenebilir. Lacancı olduğunu bildiğimiz Badiou psikanaliz dilini fazlaca kullandığı için Platon’u anlaşılır kılmak adına giriştiği çalışmada kavramları biraz daha zor ve sıkıcı hale getirmiş bana göre. “Ruhun üç gücü” yerine “öznenin üç mercii” terkibini tercih etmiş mesela. “Şehvet akıl ve ruh” denen üçlemeyi de “düşünce duygulanım ve arzu” olarak değiştirmeyi uygun görmüş. Tanrı için “Büyük Öteki”, “iyi ideası”nı ise “doğru ideası” olarak değiştirmiş. Bizdeki çevirilerin ne kadar iyi olduğu tartışılır fakat Platon’la özdeşleşmiş kavramların yeni terkiplerini biraz yadırgadığımı itiraf etmeliyim.

Son olarak okuyucular için bir uyarı yapmam gerek. Alain Badiou’nun serbest uyarlaması olan Platon’un Devleti, eserin orijinalini okumayı da gerektiriyor haliyle. Bu nedenle yaklaşık bin sayfaya yakın bir okuma bekliyor okuyucuyu. Fakat buna değer diyorum. En nihayetinde herkesin her şeyi bildiği bir zamanda tıpkı Sokrat gibi hiçbir şey bilmediğimizi fark etmeye fazlasıyla ihtiyacımız var.

Şimdiden iyi okumalar!

Devamını görmek için bkz.

Tuğçe Yılmaz, "Devlet'i yeniden yazmak", Birgün Kitap Sayfası, 20 Ağustos 2015

Her felsefe öğrencisinin çarptığı ilk duvardır Sokrates, ardından Platon gelir. Birinin sarsıntısından kurtulamamışken ikincisinin darbesiyle tekrar sarsılırsınız. Zorlanırsınız bu isimlerde, artık çağdaşlara gelelim, dersiniz; ama tüm bu kavrayamamazlığın kaçınılmaz sonu gelir: Devlet’i artık okumak zorundasınızdır. En az bir derste muhakkak ona referans verilir, eserin adı geçmese bile “mağara metaforu”, “Platon’un sanat anlayışı” denir. Artık boş boş bakamazsınız; lakin korktuğunuz olmaz. Devlet’i okurken kitabı ne ara bitirdiğinizi fark etmezsiniz ve en önemlisi, orada yazan bilgileri hiçbir zaman unutmazsınız.

Badiou da bu değerliliğe selam etmek için kaleme almış Platon’un Devleti'ni. Altı sene uğraşmış bu kitap için. Oturup yeniden çevirmek de değil Badiou’nun yaptığı, günümüze uyarlayarak Devlet’i yeniden yazmak. Böyle bir işe girişmesini ise şöyle açıklıyor Badiou: “Çünkü bugün Platon’a ivedilikle ihtiyaç duyuyoruz ve bunun da sebebi çok açık: Bu dünyadaki hayatımıza yön verebilmemiz için mutlak olana bir şekilde erişmemiz gerektiği inancına hayat veren Platon’dur.” Devlet’te verilen örnekler, Antik Yunan’da kalan ve bize hitap etmeyen örnekler olduğu için sınırlı kalıyor ve bir yandan okuru da sınırlandırıyor. Badiou ilgimizi çekmeyen Antik Yunan dünyasının savaşları, devrimleri ve tiranlıklarıyla okuru sınırlandırmak yerine Birinci Dünya Savaşı örneğini veriyor ya da Paris Komünü’nden bahsediyor. Stalin, Lenin diyor; Sovyetler diyor. Düşünce dünyasında güncel olana ise Lacan ve Freud gibi isimlerle ulaşıyor. Örneğin, Devlet’te Hippokrates’e yapılan bir atıfta, Badiou’nun eserinde Freud sahneye çıkıyor. Yeri geliyor Kant’tan örnek veriliyor. Sokrates’in espri yaptığına tanık oluyorsunuz, karşısındakinden sözünü kestiği için özür dileyip sustuğuna! Kitapta kavramlar değişiyor, sadakatle üslup değiştiriliyor, dönüp Devlet’i tekrar okumak gerekiyor; ama güncel olanın büyüsüyle Badiou, teatral bir dünyanın kapılarını aralıyor ve bunların hiçbir yükü olmuyor. Aldığınız felsefi zevk yanınıza kâr kalıyor.

Badiou'nun ideali Komünizm

Orijinal metin 10 bölümden oluşurken Badiou’nun güncel Devlet’i önsöz ve sonsöz hariç 16 bölümden oluşuyor. Bölümler orijinaline sadık kalarak oluşturuluyor; ama güncel kitapta ilk bölüm, “Adalet” sorgulaması yerine “Sofisti Susturmak” başlıklı bir bölüm. Diyaloglarda kimsenin sözü kesilmiyor ve artık kimse Sokrates’in karşısında el pençe durmuyor. Sokrates’e başkaldıran ve “Saçmalıyorsun,” diyen kahramanlar var. “Evet” ve “Hayır” yok, “Bu saçma, buna katılmıyorum,” diyen sesler var. Kitap bir süre sonra okura daha da yaklaşıyor. Örneğin mağara metaforu, yerini sinemaya bırakıyor. Badiou önsözde bunu: “Meşhur Mağara miti, sinema salonuna o kadar benziyordu ki bana kalan tek iş bu salonu tarif etmek oldu; ayrıca, günümüz medyasının seyirci-tutsakları da Platon’daki tutsaklara cuk oturdu,” diye tarif ediyor.

İdeal devlet sorgulamasında yeni bir heyecanla karşılıyor kitap, okuru. Badiou’nun Devletinde ideal yönetim biçimi “komünizm”.

Orijinal metinde mayasında altın, gümüş ve bronz hamur bulunanlar olarak ayrılan sınıflı toplum, bu metinde yok. Bu metinde eşitlik var. İki metindeki ortaklık ise mülkiyetin olmaması; lakin Platon’un metninde devletin bekası için zorunlu olan mülkiyetsizlik, Badiou’da yurttaşların mutluluğu için zorunlu kılınıyor. Çok çalışıp emeğinin karşılığını alamayan yurttaş mutsuz olacaktır, şiarıyla yola çıkılıyor. Devlet’te cesaret erdemiyle donatılacak “bekçiler sınıfı”, bu metinde yerini “muhafız”lara bırakıyor. Muhafız: asker ile siyasi militan arasında bir görevli. Savaş zamanında yurdu savunacak ve ilginç olan ise bu görev için yetiştirilmek üzere kadınlar da eğitilecek. Devlet’te esamesi okunmayan kadın, bu metinde militanlaşıyor. Kitapta, kadınların iadeiitibarını sağlayan kahraman ise “Amantha”. Amantha, Platon’un kız kardeşi ve Amantha aracılığıyla, kitap boyunca Sokrates’e karşı gelen bir kadını izletiyor Badiou.

Demagoglardan diktatör çıkar

Kitapta sanat ile ilgili düşüncelerin Devlet’ten ayrılan keskin bir farkı yok. Sinema, mağara metaforu ile özdeşleştiriliyor; müzik ise yurttaşları güçlü kılacak, şiirden arındırılmış bir müziğe yeğ tutuluyor. Şiir ve şairlere yönelik düşünce değişmiyor; sadece öğretici olması ve yurttaşı güçlü kılacak öğretilerde bulunması durumunda şiir övülmeli ve şair ödüllendirilmeli; ama Devlet’teki gibi bir “yasak” yok. Edebiyat hakkındaki görüşlerde de keskin bir fark yok; çocukların eğitimi için gerekli olan eğitici öyküler ve masallar etkinliğini sürdürüyor. İyi ve kötü masallar belirlenip eğitim için faydalı ve iyi olan seçilecek, vurgusu yapılıyor. İnsan ister istemez var olan tarih kitaplarımızı düşünüyor...

Platon severleri mutlu edecek en belirgin ve en değerli anekdot ise Badiou’nun da demokrasinin zamanla tiranlığa dönüştüğü fikri. Platon, Devlet’te ne diyordu, hatırlayalım: “Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.’’ Amantha nezdinde oligark, demokrat ve tiran olarak bir harita çiziyor Badiou kitapta. Daha sonra Sokrates, “tiran”ı, “faşist tiran” olarak düzeltiyor. Demokrasiyle gelenlerin tiranlığa geçiş süreci hayretle inceleniyor ve Hitler, Salazar, Mussolini örnekleri veriliyor. Günümüze baktığımızda Badiou, Platon’un bir kez daha haklı olduğunu vurgulayarak ustasına saygısını gösteriyor; ama bir komünizm idealiyle. Platon yaşasa ne derdi pek kestiremiyorum; ama sanırım Badiou’yu önce takdir eder, sonra sadece bu ideali için Badiou’ya biraz kızardı!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.