Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-005-2
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Georges Perec diğer kitapları
Uyuyan Adam, 1990
Şeyler, 1998
W ya da Bir Çocukluk Hatırası, 2001
Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Karanlık Dükkân
124 Rüya
Özgün adı: La boutique obscure
124 rêves
Çeviri: Siren İdemen
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2015

2015 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü

Kurmaca bir anlatıda dile dökülen nedir? Anlatılanlar sonuçta, daha en baştan dille, dil içinde tasavvur edilmez mi hep? Dil içinde vücut bulmadan, dile dökülebilmiş bir şey var mıdır? Georges Perec işte böyle bir sınav koyuyor önüne: Kolay dile gelmeyen bir şey olan rüyaları kaleme almak… Perec, 1968-1972 arasında bir deneye girişir ve farklı bir edebiyat türü yaratmak istercesine rüyalarını kayda geçirir: “Herkes rüya görür. Ama sadece bazıları hatırlar rüyalarını, hatırlayanların çok azı onları anlatır, kâğıda dökenlerse daha da azdır. İhanet edeceğini bile bile (ve bunu yaparken mutlaka kendinize de ihanet edersiniz) insan niye rüyalarını yazmaya kalkar ki?” diye başlıyor söze yazar, “Gördüğüm rüyaları kayda geçirdiğimi sanıyordum; kısa süre sonra fark ettim ki, meğer sırf yazmak için rüya görür olmuşum.”

Diğer kitaplarından tanıdığımız tekniklerin, bulmaca ve oyun merakının kendini gösterdiği bu rüya anlatılarında yazarın kitaplarına ışık tutacak ipuçları bulmak da mümkün. Karanlık Dükkân, özel bir yazarın iç dünyası için bir “cümle kapısı”.

OKUMA PARÇASI

77. rüya, Satış Temsilcisi, s. 125

Karımı öldürdüm, gelişigüzel parçalara ayırıp kâğıtlara sardım, sonra da telaşla iple bağladım. Hepsi yine de kolayca taşınabilen bir karton kutunun içinde.

Tek şansım bundan şarap ya da alkol yapılması. İçki imalathanesine gidiyorum. İçeride önlüklü üç genç kadının bulunduğu bir odaya kapıyı çalmadan destursuz giriyorum. Kadınların ikisi oturuyor, üçüncüsü yarım boy çift kanatlı bir kapının (kovboy filmlerindeki bar kapıları gibi) yanında ayakta.

Ya göz kırpıyorum onlara, sanki tanışıyormuşuz gibi, ya da gayet vurdumduymaz bir edayla şu türden bir şey söylüyorum:

– 50 kilo iyisinden kasaplık etim var!

Ayakta duran genç kadın beni küçük bir bölmeye sokup mallarımı incelemeye başlıyor. Gereken bütün etiketler var paketimde, ama genç kadın temsil ettiğim firmanın Şirket’in müşterisi olmadığını ve anlaşmaya varmamızın zor olacağını iddia ediyor.

Paketimden numune olarak bir sürü küçük şişe çıkarıyorum. Aslında, sıradan basit bir formaliteden ibaret olmalı bu ama, aşırı şaşkınlığım sonucu, küçük şişelerin bir türlü sonu gelmiyor: kırmızı şaraplar, beyaz şaraplar, roze şaraplar, her nevi alkol, hatta su dolu minicik bir sürahi bile var, üstelik kapağı yok – boğaz kısmından sürahiyi taşırmadan parmağını sokabiliyorsun, bu bana sıvılarda osmos ya da kılcallık olayının deneysel ispatı gibi geliyor.

Bütün bu sunum beyhudeymiş: Yandaki bürodan bir adam çıkıyor ve bana eğer ismim dosyalarda yoksa başımın büyük belaya gireceğini söylüyor.

Devamını görmek için bkz.

Sonsöz, s. 231-240

Birçok aile sosyolojisi olduğu gibi, birçok muhtemel rüya sosyolojisi de var. Rüya konusunda sürekli sosyolojiden söz etmem bağışlanacaktır umarım, zira psikanalist değil, sosyoloğum.

Öncelikle, bir durumsal sosyoloji tasavvur edebiliriz; ben de oradan, rüyanın kesinlikle öznel olana dönüş olmayıp belli bir toplumsal duruma cevap olduğunu göstererek başladım. Dolayısıyla, üst sınıfın rüyaları ve alt sınıfın rüyaları, Siyahların rüyaları (derinin rengi bir toplumsal statüyü tanımladığı ölçüde) ve Beyazların rüyaları var... İkinci aşamaysa bir yapısal sosyoloji, ve –esasen rüyanın “ilkel” denen toplumlarda yeri ve kolektif mitlerle ilişkisi üzerine incelemelerimin etkisiyle– rüya imgelerini kolektif imgelerin içinde ele almayı deneyerek araştırmalarımı buradan ilerlettim. Fakat, Okyanusya toplumlarının muhayyilesini, örneğin Kargo kültlerini Batılı toplumların romantik ya da sürrealist muhayyilesiyle kıyaslarken her defasında kaçınılmaz olarak başka bir yaklaşım perspektifine, etkileşimsel sosyolojiye uzanıyordum. Zira, eğer rüyalarını yazıyorsan ve onları okurlara iletiyorsan, bu onları bir gece monoloğundan diyaloğa dönüştürüyorsun, geceyi kapalı bir oda olmaktan çıkarıp bir “dükkân” haline getiriyorsun, dolayısıyla umuma, müşteriye açık bir mekân haline getiriyorsun demektir. Böylece, rüya insanlar arasında bir mübadele alanına dönüşüyor.

Georges Perec’i okurken, daha doğrusu okuduktan ve beni ona rapteden cazibe bağını koparabilmek, eseriyle arama bir mesafe koyabilmek için bir süre bekledikten sonra, bunu düşünüyordum. Doğal olarak, buradan hareketle, rüyaların yazımına dair bir estetik görüş ortaya atılabilir. Ben buna kalkışmayacağım, zira sanat eleştirmeni değilim. Ancak, bu konuda yine de birkaç noktayı belirtmeme izin verilebilir diye umuyorum, çünkü önemli: Kelimenin zıddı, yani imge, imaj kelimelere nasıl tercüme edilir? Üstelik durağan, hareketsiz imaj da değil, örneğin dış dünyanın algılanması gibi (zira çok uzun süredir yazarlar algının kelimeye dökülmesi sorununa çeşitli çözümler buldular); burada, daha doğduğu anda ölerek olduğundan başka bir şeye dönüşen bir imaj ve daimi yıkımın birleşmeye ağır bastığı bir dünyanın içinde oluyor bunlar. Edebiyat tarihi boyunca bu sorunu çözmek için ortaya atılan yöntemlerin izini sürmek ilginç olur. Doğal olarak, önce –romantik dönemde– gece âlemi için de gündüz âleminin teknikleri kullanılarak, yani tasvirle başlandı işe; ancak, tasvir muhayyilenin akışını sabitliyor, donduruyor ve dolayısıyla, neticede yok ediyor. Daha sonra gerçeküstücülük ise, tersine, kaos, anlamsızlık (görünürde) ya da absürd üzerinde duracaktı – ama gerçeküstücülük için de şöyle denebilir: “Descartesçılık ölmemiş”, zira burada rüya Descartes’ın “metodik şüphe”sinde, Kötü Cin’in yanı başında oynadığı rolün aynısını oynuyor: Absürdü yakalamaya dönük bir girişimden ziyade gerçek dünyanın eleştirisine ve onu gerçeküstü bir dünyayla çakıştırmaya dönük bir girişim. Bu gerçeküstü dünyanın –bir dünya olduğuna göre– kendi mantığı (metamorfozların mantığı), tutarlılığı (en azından bireysel bir mitolojinin tutarlılığı) var. Bu nedenle de, tıpkı Descartes’ta olduğu gibi, uyanıklık halinin bir rüya mı, yoksa rüyanın hakiki “gerçeklik” mi olduğunu kesinkes bilmek imkânsız hale geliyor.

Georges Perec ise rüyaları başkalarına “iletmek” için onları bir sisteme bağlama maksadıyla değil, rüya süreçlerinin sahiciliğini korumak amacıyla özgün çözüm yolları bulmuş (bu sonsöz de zaten bu boyutun üzerinde durmak istiyor; hakikaten de özünde görsel bir düşüncenin izini kelimeleri kullanarak süren bir yazıyı “icat etmek” gerekiyor). Metindeki bu buluşları keşfetmeyi, okuma zevkinden mahrum etmemek için okurlara bırakıp sadece bir tanesine değinmekle yetineyim. Bu da, rüyaya ait olanın geometrik figürlere uyarlanması, dolayısıyla iki boyutlu uzaya, dikey bir eksende, ters simetri şeklinde harf değişimleriyle simgesel olan üçüncü boyutun, yani onun muğlaklığının, çokanlamlılığının eklenmesi:

Ç (B) akır bir B (Ç) ayır

Perec kitabının kapanışındaki simgeler ya da temalar sözlüğünün başında, rüyalarla uğraşmasının maksadını çok iyi tercüme eden Harry Mathews’a ait bir cümleyi alıntılıyor: “Labirent kendi dışından başka hiçbir yere götürmez.” Biz işte bu “kendi dışına” yerleşmek istiyoruz, “içine” değil, öyle olsa sosyolojiden psikanalize geçerdik. Ancak, labirentin “öteki”ne açılabilmesi için, ötekinin deşifre edebileceği bir şifreye dönüşmesi gerekir. Başka kelimelerle söylersek, etkileşimsel yaklaşım okur ile yazarın aynı kültürde ya da aynı ideolojik yapıda yer aldıklarını varsayar. Dolayısıyla, önce bunu tarif edelim.

Bütün rüya meraklılarını sarsacak, bir ilk noktadan hareket etmemiz gerekiyor, o da gece sahnesine erotizmin girişiyle sembol- lerin deşifre edilmesinde ortaya çıkan değişim. Elbette, daha önce erotizm yoktu demek değil bu. Tersine, Freud rüyanın cinsel karakteri üzerinde ısrarla duruyordu, fakat o zaman, cinsellik sansür dolayısıyla, bastırılmanın boyunduruğu altındaydı, bu çizgiyi ancak maskeyle geçebiliyordu ve psikanaliz de maskelerin kaldırılmasına dönüşüyordu. Görünür içeriğinde aşk seremonisinin bütün ritüelini hem de örtük düşünceler halinde olmadan barındıran rüyalar da kesinlikle hiç az değildi, ancak tam cinsel birleşmenin meydana geleceği anda, uyuyan boşalarak uyanıyordu. Bildiğim kadarıyla, ilkel toplumların rüyalarını bir kenara bırakırsak, başvurabileceğimiz alanyazında, cinsel eylemin tamama erdiği rüyalar yok denecek kadar enderdir. Daha doğru deyişle, tensel eylem ancak sembollerin arkasına gizlenerek sansürü aşabiliyordu, o sembollerin de listesi çoğu zaman şöyleydi: bir odaya girmek, iki şeyin arasından geçmek, sallanan bir vagonda yürümek, metroya inmek... Oysa tamamına eren sevişme sahnelerine Perec’te epey sık rastlıyoruz – bu günümüz uygarlığında cinselliğin çerçevesinin “Arzu” (Yasa’ya muhalefet varsa ancak, arzu da vardır) modundan dolaysız tatmin moduna geçmiş olmasının etkisiyle olmalı. Madem kadına tensel olarak sahip olmanın artık kılık değiştirmesi gerekmiyor, öyleyse şu şaşırtıcı şey meydana gelecektir: Bu eylem başka bir şeyle simgelenmek yerine, kendisi artık başka bir örtük gerçekliğin simgesine dönüşmüştür. Peki ama neyin? Gösterengösterilenin (kapatılma, hapsedilme, güvenlikli oda ya da boğuntuya sürükleyen toplama kampı, kısacası tecrit, ayrımcılık, toplum tarafından dışarıdaki maceranın yasaklanması) bizi cinsiyetlerin birbirini tamamladığı fikrini kabule ve “Herkes yerini bilsin” statükosuna mecbur etmek için tamamen ters yüz olması değil mi söz konusu olan? Kısacası, şimdi mademki cinsellik özgür, erotik bastırılmanın yerini muhalefetin, protestonun, siyasal itirazın bastırılması alıyor ve bu, bilinçaltına verilen yönlendirmeyle praxis’e göre kenara çekilme, yani içe kapanmacılık, içe dönüklük, intimizm şeklinde tezahür ediyor.

Bu hipotezin ayakları eğer yere basıyorsa, uyanık insan için nasıl ki televizyon özellikle gençleri şarkılarla, ritimlerle, danslarla, bedensel deşarjlarla ve sınırsız cinsellikle bombardımana tutarak bir yön değiştirme, ayartma (üstelik sadece reşit olmayanları ayartma da değil) tekniği işlevi görüyorsa, rüya da –günümüzün siyasal bağlamında ve uykudaki insan bakımından– aynı işlevi üstlenecektir. Rüyadaki imgeler şüphesiz her zaman aynı yasaya, Freud’un hayranlık uyandırıcı bir biçimde ortaya koyduğu bastırma yasasına uyacaktır. Fakat toplumsal baskı bundan böyle, artık toplumsal düzenle karşıtlık içinde olmayıp onunla bütünleşmiş olan cinselliğe karşı değil, tanımlaması hayli zor bir başka tehlikeye yöneliktir. Tanımlaması zordur, zira –tehlike olarak görüldüğünden– bastırılmıştır ve, dolayısıyla, deşifre edilmek üzere bilinçdışındadır. Bunu deşifre edebilmenin yasasını bulmak için yeni bir psikanaliz, bir siyasal eylem psikanalizi gerekiyor.

Bu kitabı okurken beni çarpan –hep görünür muhtevanın içinde kalarak– başka bir nokta daha var, o da klasik rüyalara, çok sık analiz edilen kâbuslara kıyasla saldırı rüyaları adıyla bilinen, insanı kaskatı bırakan takip rüyalarının tersyüz olması. Eski rüya derlemelerinde, saldırgan her zaman katil, serseri, haydut, berduş, kısacası “yasadışı” olurdu. Buradaysa, tam tersine kanun adamına, aynasıza, polis memuruna, sizi fişleyen bürokrata, hatta kitleselliğiyle sizi labirent gibi koridorlarda, çıkışı olmayan odalarda, işkence ve ölüm kamplarında köşeye kıstıran istilacı kalabalığa dönüşüyor. Saldırgan, en azından tehdit eden kimse artık kolektif normların dışındaki değil, tam da düzenin temsilcileri.

Bütün bu gözlemler bizi önceki makalelerimizde de ele aldığımız rüya sosyolojisinin yanı sıra, aynı zamanda bir “rüya politikası” da tasarlayabilir miyiz, daha net bir ifadeyle, rüyayı bir siyasal eylem olarak sorgulayabilir miyiz sorusunu sormaya götürüyor. Rüyalarımızın dokusunu, Freud’dan değil de Adler’den hareketle, geri gelmek isteyen gizli bir geçmişin hatırlanması olarak değil de, tersine, insanın kaderinin inşası, zihnimizi kemiren kimi sorulara bir cevap, uyku sırasında yavaş yavaş biçimlenecek bir çözümün gelişmesiyle toplumla bütünleşme tavrının prelüdü olarak ele aldığımızda, bu yola kısmen girmiştik. O zaman bu programlayıcı rüya fikrini bireyden kolektife doğru genelleştirip genelleştiremeyeceğimizi sormuş ve, en az iki durumda, Melanezya’daki Kargo kültünde ve Batı toplumlarındaki zencilik halinde, bu hipotezin işlevsel göründüğünü tespit etmiştik.

[1] Şimdi daha ileri gidebilir miyiz?

Bir kere, bir olgu aşikâr. Toplumsal düzene itiraz unsuru olarak rüyaya başvurulması, analizimize delalet eder şekilde ve her defasında derin bir toplumsal dönüşüm esnasında, Fransa’da iki kere karşımıza çıkıyor (müsaadenizle burada Fransa örneğiyle yetinelim): birinci sanayi devrimi sırasında romantizmle ve çağdaş döneme damgasını vuran sanayi sisteminin ikinci büyük devrimi sırasında. Elbette başka zamanlarda rüya görülmüyor değil, rüya her zaman görülüyor, ama belki de insan sadece yapısal altüst oluşlara, sarsıntılara, kendisi için bütün anlamını yitirmiş bir gerçekliğin saldırısına çarptığında, rüyalarının öneminin bilincine varıyor ve “kendini kurtarmak” için onlara sahip çıkmak istiyor. Fakat, ikinci bireysel devrim sırasında önerilen –ve kabaca gerçeküstücülük olarak adlandırdığımız– çözüm romantik döneminkiyle tamamen aynı olmayabilir.

Romantik dönemde henüz uyanık âlem ile uyku âlemi arasındaki kopukluk tam ve kesin değildir. Şair ikisinde de aynı şekilde yaşıyor ve hiç zahmetsiz birinden diğerine geçiyor, çünkü rasyonel olan ile düşsel olan arasındaki iletişim kanallarına inanıyor. Rüyanın o zaman iki işlevi olacaktır: 1) Endüstriyel, mekanik, kapitalist kültürün dilini biraz kesintiye uğratarak “başka bir sözün”, kutsalın diyebileceğimiz ya da ona benzer bir şeyin sözünün, aradan geçmesine ve konuşmasına imkân verecektir. Yazar bu söze kulak vermelidir (Gérard de Nerval) tıpkı deliliğin sesine (A. Comte, Fourier) kulak vermesi gerektiği gibi, zira esasen bu iki sözün de tabiatı aynıdır, görünürde, aynı derecede uçuk, taşkın ve muhayyel, ama temelde, saldırgan maddi kültürün yarattığı sorunlara çözümler bulmayı vaat ettiklerinden, esasen rasyoneldirler. 2) Birincinin hemen ardından gelen ikinci dönemde, bu “başka sözün” dönemin toplumsal yapısının çerçevesine aktarılması söz konusu. Bu durumda, uykusunda olduğu gibi sadece dinleyen konumunda olmaktan çıkan, “bilinçli” ve “iradi” olarak aktarılmayla ister Vizyoner olarak (V. Hugo), ister Ütopist olarak (Comte, Fourier, E. Cabet) [2] yarının dünyasının kurucusu haline gelen (biraz Adler’in dediği gibi, birey müstakbel rolü içinde kendi kendisini inşa ediyor) “Rüya Görenin” siyasal rolünü kavrıyoruz.

Bugün, gerçeküstücülükle birlikte rüyanın gerçeklik ilkesinin inkârı ya da mevcut düzeni ortadan kaldırmaya yönelik basit ve “fantazmatik” (Arzunun ifadesi olduğu için fantazmatik) bir istek haline geldiğini söylemek âdetten oldu. Bundan böyle düşsel olan, romantik dönemin aksine, bir yaratım mekanizması olarak görülmüyor pek (bugün böyle oldu, çünkü günümüzde Çalışma insanın temel gayesi haline geldiği için gece âlemi ile gündüz âlemi arasında mutlak bir kopuş var), bugün infilak etmeye hazır bir dinamit, radikal bir imha aracı olarak görülüyor. Ancak, bu dinamitleyici istek başarısızlığa mahkûm bir proje olarak görünüyor bize, zira önünde iki engel var, biri bizzat rüyanın özünden kaynaklanıyor, ikincisiyse entelektüelin kapitalist üretim sistemi içindeki statüsü ya da durumundan. Rüyanın özünden kaynaklanan, ve Perec’in de gayet iyi gördüğü, engel şu: Rüya bugün özgürleşme (muhayyilede) olarak ortaya çıkmak şöyle dursun, tersine, gündüz toplumunun baskısının katmerlenerek tekrarı olarak gösteriyor kendisini daha ziyade. Ve bu, sosyolojik açıdan çok önemli: Şayet rüya dünyası gerçek dünyanın bir sureti olarak yaşanıyorsa, Adlerci bir kolektif kader inşasının önü tıkalı demektir. Perec bazen labirentten çıkmak için rüyayı hızlandırmak, “görüntüye hız kazandırmak” istiyor, ama mümkün olmuyor – bir başka labirent çıkıyor karşısına, karmakarışık koridorlarda kayboluyor, çıkamıyor bir türlü... Yani, rüya görenin maruz kaldığı görüntülerin akışının bir determinizmi söz konusu: “Rüyaya da tıpkı işkenceciye olduğu gibi tabiyiz” diye yazıyor, rüyanın mekânı artık bir imkânsız kaçış, yeniden kavuşulan bir masumiyet, ya da bir katarsis alanı değil, başka bir “baskı”, başka bir “yabancılaşma” alanı – yaratıcı özgürlük nasıl ki öteki tarafta sanayi ürünlerinin fetişizmi tarafından sarmalanıp yabancılaşıyorsa, rüyada da dayatılan bu görüntüler tarafından sarmalanıyor.

Peki, özgürlüğün gerçekleşmesinin değil de özgürlüğün kaybının bu denli öne çıkması, rüyaları sosyolojik açıdan izah etme çabasında neye tekabül ediyor? İşte ikinci engel burada çıkıyor karşımıza: Kapitalist üretim sürecinde entelektüellerin konumu. Eğitimin demokratikleşmesi ve süresinin uzamasıyla giderek sayıları artan bu sınıfın üyeleri bilgiyi ellerinde tutsalar da iktidar onlarda değil. 1968’de üniversite öğrencilerinin isyanı ve isyanın başarısızlığa uğraması (çünkü işçiler bu isyana katılmamıştı, zira dertleri başkaydı) bilgi insanlarının iktidar insanlarına, üretim araçlarını ellerinde tutan ve kontrol edenlere karşı çıkışı –ya o kesime dahil olma niyetiyle ya da onların yerini alma niyetiyle– olarak izah edilebilir bir bakıma. Bu isyanın, bilindiği gibi, romantizmin sloganını da kullandığı da oldu: Hayal gücü iktidara – fakat, “hayali olan”a kulak vererek toplumsalın özgün bir yeniden-yapılanmasına ulaşamadı. Vizyonerlerin çağının kesinkes miadını doldurduğu ve yerlerini Teknisyenlerin çağına bıraktığı, dolayısıyla da bu zorluğun öze dair, asli bir mesele mi olduğu, yoksa bunun dönemsel, geçici bir durum olup ileride düşsel olanın siyasallığının yeniden yakalanacağı bir günün gelip gelmeyeceği sorulabilir. Bu da bizi, dönüşümüzde daha iyi bulmak için kısa bir tur atmak üzere ayrıldığımız “Karanlık dükkân”a geri getiriyor.

Bu konuda geçerli birkaç hipotez öne sürebilmek için bireysel değil, kolektif bir malzemeye sahip olmamız gerekir.

Brezilya’da orta ve alt sınıflardan, melez ve koyu siyah tenlilerden oluşan rüya “grupları” kurarken yaptığımız böyle bir şeydi. Kolektif diziler olmadan, sosyolog olsa olsa rüya metinleri üzerine hülyalara dalar ya da bazı araştırma tavsiyelerinde bulunmaktan, doğrulanmaya muhtaç bazı öneriler ileri sürmekten öteye gidemez. Hiç şüphesiz “düşsel”, ama aynı zamanda bir o kadar da zorlayıcı bir üretim biçimiyle kuşatıcı ekonomik gerçekliğin üretim biçiminin üzerimizde yarattığı baskının yukarıda sözünü ettiğimiz “kopya” niteliğinin yanına, bana öyle geliyor ki, okur bir savunma mekanizmasını da, daimi bir yurtsuzlaşma sayesinde bunaltıcı şeyleri yıkma mekanizmasını da not edebilir: Rüya gören insan kapalı gözkapaklarının altında bir anlığına var olup hiçbir iz, duygusal bir iz dahi bırakmadan yerini yine uçup gidecek yeni bir görüntüye bırakmak üzere yok oluveren görüntüyü bir daha düşünmez. Sekansların kopukluğu, ister öbekler halinde ister çizgisel olsun bir araya gelip bütünleşme mantığına ağır basar, bu da kâh toplumsal kâh zihinsel bir determinizm üzerinden sürekli tehdit altında olan ve sürekli yeniden ele geçirilmesi gereken bir –bilinçdışı biçimde– özgürlük arayışıdır.

İkinci olaraksa, uyanık haldeki praxis içinde olası bir eğilim ve siyasal eyleme hazırlık olmasa dahi, en azından düşsel sözün esrarından hareketle bireyler arasında bir iletişim zemininin rüya içinde keşfi söz konusudur. Zira –düşsel yorumların muğlaklığını ya da çokanlamlılığını tercüme etmek için yazarın başvurduğu grafik yöntemlerden bahsederken değinmiştik– her görüntü çokdeğerliliği içinde veriliyor (halbuki romantik dönemde, yaşanan rüya söze dökülen anlatıya dönüştürülürken, anlatılan hikâyenin okuru için tek bir anlam seçilirdi, bu da rüyanın mesajını dayatılan bir monoloğa dönüştürürdü). Oysa tam da yorumların çoğulluğu ihtimalinin diyaloğun önünü açması ve seslerin çoğulluğunu düzenlemesiyle bir iletişim imkânı geçerli hale geliyor. Marcuse’nin de ifşa edip karşı çıktığı tekboyutluluktan kaçınma kaygısıyla ve çokboyutlu bir praxis’in girizgâhı olarak her bir gösterenin çokboyutluluğunu kavrayacak ortak bir söylemin –belki daha sonra ortak bir praxis’in de– inşası bu buluşmalarla belirebilir.

Şimdilik daha ileri gidemeyeceğiz, ancak, metnimizin muhtemel okuruna Perec’in ilgimizi uyandıracak nasıl da harikulade bir “butik” açtığını göstermek için söylememiz gerekeni söylediğimize inanıyoruz; içerdiği zenginliklerin her biri, içine işlemiş güzelliğin ötesinde, çoğul anlamların taşıyıcısı, yapıcı bir diyalog teklifi, rüyalar üzerine rüyalara dalmanın bahanesi. Bizimki de muhtemel yorumlardan sadece biri, bir sosyoloğun yorumu. Yorumlarımızla göz kamaştırıcı güzelliğini ve lirik yoğunluğunu gölgelemediğimizi ümit ettiğimiz bir rüya derlemesinden hareketle, Freudcu yorumbilgisini tamamlayarak ve aşarak rüya yorumu biliminin ilgi çekiciliğini ve önemini göstermekten ibaretti yapmak istediğimiz.

Roger Bastide

Notlar

[1] R. Bastide, “La praxis et la nuit” (Praksis ve Gece), Cause commune, no. 2, 1972.Metne dön.
[2] R. Bastide, Les Sciences de la Folie (Delilik Bilimleri), Mouton et Cie, 1972 ve H. Desroche, Les Dieux rêvés (Rüyalara Giren Tanrılar), Desclée, 1972.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Çağlayan Çevik, "Perec’le rüyalarda buluşmak", Radikal Kitap, 11 Eylül 2015

İnsanoğlunun en eski hikâyesi Gılgamış’ın “Eski Versiyon”un Bağdat ve Chicago parçalarında Gılgamış’ın gördüğü ilk rüya böyle anlatılmıştır. Bu kitabelerde Gılgamış’ın gördüğü “uyarıcı” ve “haberci” rüyalar, metnin temelini oluşturur.

Aynı şekilde Eski Ahit’in daha ilk kısmı olan Tekvin’de (31/10) rüya anlatımı şöyle çıkar karşımıza: “Ve vaki oldu ki, sürünün kızıştığı vakitte gözlerimi kaldırdım ve rüyada gördüm, ve işte sürüye aşan ergeçler çizgili, noktalı ve kırçıl idiler. Ve Allah’ın meleği rüyada bana dedi, Yakub ve: İşte ben dedim.”

Yakub’un Tanrı’yla konuştuğu anlardan biridir bu ve rüya aracılığıyla aktarılır.

Bir metin içinde, görülen rüyayı aktarmak Gılgamış’tan başlayarak insanlık tarihi boyunca her dönemde, başka mitoloji anlatılarından psikanaliz incelemelerine, edebiyattan diğer başka alanlara kadar yüzyıllardır sıklıkla karşımıza çıkar. Gerçekten bir vakit nasıl peygamberler, krallar, yarı tanrılar gördükleri rüyalar aracılığıyla dünyanın kaderini değiştirmişse, azizler rüyaları sayesinde hidayete ermiş, birçok evliya rüya ile ilahi aşka ulaşmışsa birçok felsefeci ve edebiyatçı “rüya”nın dilsel şifresini, onu anlatarak kırmayı denemişlerdir. Hepsi de kendi metodunu kullanmıştır bunu yaparken...

"Sabah vakti boş mideyle anlatılmamalı"

Ancak hiç de kolay değil bunu yapmak, tahmin edeceğimiz üzere. Gündelik hayatımızda bile bir rüyayı adam akıllı hatırlamak, aynı etkiyle anlatmak, hatta bütün görünenleri eksiltme veya ilave yapmadan anlatmak pek kolay değilken, bunun bir de metne geçmesi sandığımızdan daha netameli bir durumdur. Bu gerçeküstü bilinçdışı görüngüsünü dile getirirken ne sabit bir zaman, ne sabit bir “ben”, o, sen anlatıcısı, ne belirgin bir olay akışı ne de bir kahraman silsilesinden söz edebiliriz. Öyle ya, tıpkı “Başlangıç” filminde rüya mimarıyla yaptığı mülakatta Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı karakterin sorduğu gibi, “oraya nereden geldiğimizi bile” bilmediğimiz yerlerde buluruz kendimizi. Uçarken görürüz, pat diye birisi çıkıverir karşımıza yıllardır görmediğimiz veya zaten hiç tanımadığımız. Ölmüş insanları görürüz, kanlı canlı sohbetteyizdir onlarla. Başka birileriyle sevişmeye başlarız (gerçi Calvino’ya göre bütün rüyalar erotiktir ama), aniden elimiz yüzümüz kanarken fark ederiz, uyandığımızda “neyse rüyaymış” dediğimiz.

Sabah vakti birilerine anlattığımızda gülerek “kıçın açıkta kalmış” klişe cevabına maruz kalacağımız hadiseler cereyan eder rüyalarda. Peki, Walter Benjamin’in bir halk anlatısından hareketle “sabah vakti boş mideyle anlatılmamalı” dediği rüyaları nasıl anlatacağız insanlara? Gılgamış gibi mi, Yakub’un yaptığı gibi mi, Freud’a anlatır gibi mi, Poe gibi öyküyle mi, Adorno’nun yaptığı gibi hangi şehirde görüldüğünü belirterek ve yer yer geriye dönüşlerle mi? Hepsi olabilir. Ama hiçbiri seçeneğini işaretleyip, Oulipo’nun usta yazarı Georges Perec’in yaptığı gibi demeden edemiyor insan. Bu kadar güvenle bu cümleyi kurmamın sebebi, Georges Perec’in Karanlık Dükkân adlı kitabında rüyaları anlatış ve aktarış biçimi...

Oulipocu edebiyat

Neticede, bir rüyasını anlatırken, “gördüğüm rüyada...”, “rüya gördüm” ve “rüyamda... gördüm” girizgâhışla söze başlayarak rüyasını anlattığını işaret eden kişi, bilinçli olarak şekil vermediği veya etkilemediği, “Ben”in (edebî açıdan anlatıcının) denetimine tabi olmayan bir şeyleri anlattığını iddia ediyor demektir. Perec bu durumun tamamen farkında olarak rüya metinlerini anlatmadan önce “Bu rüyalardan -fazlasıyla görülmüş, fazlasıyla işlenmiş, fazlasıyla yazılmış bu rüyalardan- daha fazla ne bekleyebilirdim ki?” çözümü yine aynı cümlenin devamında, Freud’un rüyalar kral yoludur sözüne atıfta bulunarak önümüze koyar Perec; “Onları uyanıkken, gözlerim açık kat etmem gereken ‘kral yolu’nun kapılarına adak olarak bırakılacak metinler demeti haline getirmekten başka.”

Yani açıkça kendi “edebiyat” yaklaşımında asla taviz vermeden rüyalarını aktaracağını söylüyor Perec burada. Bu sayede Karanlık Dükkân kitabının son sözünü kaleme alan Roger Bastide’in de belirttiği üzere “başvurabileceğimiz alanyazında, cinsel eylemin tamama erdiği rüyalar yok denecek kadar azdır. Daha doğrusu tensel eylem, sembollerin arkasına gizlenerek sansürü aşıyordu... Oysa tamamına eren sevişme sahnelerine Perec’te epey sık rastlarız.” Gerçekten Perec toplam 124 rüya metninde, olabilecek bütün anlatım biçimlerini kullanarak ama aynı zamanda onlara karşı çıkarak, tam da ona yakışır biçimde rüyalarını yazıya döküyor. Zaten rüya metinlerinin sonuna eklediği “Rüyalar dizini” ile bunu bir Oulipocu edebiyat türüne çeviriyor.

Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi kitabında sonuna kadar antimilitarist bir dille, Fransa’nın Cezayir meselesindeki tutumunu, ülkenin entelektüel kesimini ince alayıyla ipe dizen Perec’in rüyalar kitabına Mayıs 1968’de gördüğü bir rüyayla başlaması boşuna olmasa gerek. Bu dikkati bir kenara koyup kitaba geri dönecek olursak “gördüğüm rüyaları kayda geçirdiğimi sanıyordum; kısa süre sonra fark ettim ki, meğer sırf yazmak için rüya görür olmuşum artık,” diye karanlık dükkanın anahtarını elimize tutuşturuyor Perec. Haliyle tam da sözün başında belirttiğimiz üzere Gılgamış’ın, Yakub’un, Adorno’nun ve diğerlerinin yaptıklarını alıp yerle bir edecek, daha doğrusu kendi Oulipocu yaklaşımıyla yeniden kuracağı bir şekilde anlatıyor rüyalarını. Adornoya göre, “rüya, özne değildir. O öznelliğin hizmetinde de değildir, öznelliğin ta kendisidir. Mevcut gerçekliği yeniden düzenleyen kişi, bir şey yaratmaktadır. Bunu planlı olarak yaptığında, bu planlı düzenleme olur; düzenlemesini tesadüfe bıraktığında da feragat etmeye çalışan bir yaratıcı olarak yapar işini. Rüyada, her şey öznelliktir, nesnenin bir karşılığı yoktur. Bu nedenle rüya şakalarının kalitesi hakkında tasalanmaz. İyi espriler yapmak niyetinde değildir; çünkü zaten herhangi bir şey yapmak istememektedir. Rüya yönelimsizdir; çünkü kendisi bir yönelimdir.”

Perec ise 124 rüya metninde tüm bunların tam tersini yapıyor. Tartışılmaz “şaka kalitesi”yle aktarıyor rüyalarını. Perec rüyadaki nesnenin karşılığını vermek için dilini bütün sınırlarına kadar zorluyor. Öyle ki zar zor hatırladığımız rüyayı aynı gördüğümüz gibi, katıksız, kendi akışı içinde, birden çıkan adamlarla, ele bulaşan dışkılarla, çırılçıplak bir sevişme sahnesinden kalabalık bir yemek davetine pat diye değişiveren sahnelerle anlatıyor Perec. Gece monoloğunu okurla diyaloğa çevirip, elimizi her attığımız sayfada yeni bir define sandığının olduğu karanlık bir dükkâna sokuyor bizi. Rüyanın kendine ait görselliğini, daha doğduğu anda yok oluveren o görsel düşüncenin, sözsel/yazınsal biçimini icat ediyor kitabında... Sonundaki rüyalar dizini de bunun için, kimi yerde rüyanın geometrisine uygun olarak satırları bozması da bunun için. Gerisi Perec’in her birinin altına ayrı bir “labirent” gizlediği rüyalardan ibaret! Zaten Karanlık Dükkân’ın zenginliği, her rüyanın birer roman olmasından, Perec’in eğlenceli dili ve kombinasyonu her seferinde değişen şifresinden oluşuyor. Karanlık Dükkân tekrar tekrar okunacak, Perec’in “edebiyatta neyi yapmak istediğini” en sıkı haliyle gösteren bir kitap.

Kaliforniya Arayışı

No 74, Haziran 1971

P. ve başka birisiyle Kaliforniya’dayım. Çok uzun süre beyhude yere arıyoruz – neyi?

San Francisco’da gecelemek için hangi ulaşım aracına binersek binelim vergi ödememiz gerekiyor.

Uçağa mı bineyim? Trene mi? Arabaya mı?

San Francisco’nun etrafı tamamen çöl. Orman yangınlarına dikkat. İnsanlar, yıllarca, denizden gelmiş (Çinliler).

Şehrin dışına doğru, bir tepenin zirvesinde, ek yerinden üstünkörü tutturulmuş kabloyla bir elektrik düğmesinin bağlı olduğu bir tür reklam sütunu var. Kaygı: En ufak bir kaza bütün bitki örtüsünün cayır cayır alev almasına yeter.

Trene biniyorum. Uzun uzun çölü geçtikten sonra, Lyon’a varmalıyım, sonra da başka bir yere (Bordeaux? Marsilya? Paris? Her halükârda, Lyon’dan çok uzak bir yer değil).

Yataklı vagonda yatıyorum, tek başıma. Ben daha yeni hareket ettiğimizi sanırken, tren Lyon’a varıyor.

Yan kompartımanlardan birindeki P.’ye sesleniyorum. Vagonun dışındaki basamaklardan çıkıp yanıma geliyor. Şimdi benim kompartımanımda 4 kişiyiz: P., ben ve onun iki kız arkadaşı. Üç kadın aynı hareketle soyunuyor, bluzlarını başlarından çıkarıyor ve kuşetin üzerindeki çarşafın altına giriyorlar. Hiçbiri külotunu çıkarmıyor. Bana gelince, çırılçıplağım, külotumla çoraplarımı top yapıp yatağın kıvrımlarından birinin arasına sokuşturuyorum.

Üç kadınla peş peşe sevişiyorum.

Bu arada geniş bir tür kaidenin üzerinde olduğumu ve bütün vagonun bizi görebileceğini fark ediyorum. Biraz ötemizde, dört adam bir masaya oturmuş; gangstere benziyorlar.

Tren ağır ağır Coursons şehrini geçiyor. Şaşırıyorum. Lyon’dan geçtiysek, burası Coursons olamaz, halbuki Coursons: P. burayı iyi tanır, ben sadece bir defa gittiğim için onun kadar iyi bilmem. Sonra bende jeton düşüyor: Burası Yonne’daki Coursons değil, Nièvre’deki Coursons (ve ekliyorum: “Sen bilmezsin...”).

Dik bir sokakta bir tabela görüyoruz: Paris (ya da Marsilya) 4 (rakam onlar basamağında); biraz ilerleyince şüphe (sayı 40 mı... yoksa 49 mu) yok oluyor: 41’miş. (Kitaptan)

Devamını görmek için bkz.

Ömer Ayhan, "Hayat ile rüya arasında", Kitap Zamanı, 7 Ekim 2015

Georges Perec Mayıs 1968-Ağustos 1972 arasında gördüğü rüyaları Türkçeye yeni çevrilen Karanlık Dükkân adlı kitabında bir araya getiriyor. Edebiyatı hep yeni keşiflere açık bir deney alanı olarak gören Fransız yazardan, hayat ile rüyanın aslında birbirine uzak olmadığını hissettiren bir anlatı...

Georges Perec’in yazdığı hiçbir kitabı ana akım edebiyata dahil etmek mümkün değil. Türkçeye yeni çevrilen Karanlık Dükkân ise daha da marjinal kalıyor. Perec, Mayıs 1968-Ağustos 1972 arasında gördüğü rüyaları kaleme almış. Rüya deyince biraz durup düşünmek gerekiyor, doğası gereği gayet netameli. Şahabettin Süleyman, Fecr-i Âti’nin bakışını yansıtırken “Sanat şahsi ve muhteremdir.” demişti. Rüyaların muhterem olup olmadığı bir tarafa, tamamen kişiye özel, şahsi bir dünyadan söz ediyoruz.

Üstelik gördüğümüz rüyaları başkalarına anlatırken duyduğumuz heyecan, karşı tarafta asla birebir karşılık bulmaz. Başkalarının rüyalarını kendi rüyamızı anlatırken duyduğumuz hazla dinlemeyi pek beceremeyiz. Rüyalardan oluşan bir kitabı okumak da benzer bir deneyime açılabilir. O halde sorulardan biri şu olmalı: Perec entelektüellerin genellikle ilgi duyduğu bir yazar, onun rüyalarını okumak okurda farklı duygular uyandırabilir mi?

Sihirbaz ve tasnifçi yazar

Öncelikle Perec’in sistemli çalışan ve biçimle yol alan bir yazar olduğunu göz ardı etmemeli. Duygulardan çok düşüncenin peşinden giden bir yazardı o. Nesneleri listelemeye meraklı, Oulipo’nun oyuncu doğasından harikalar çıkarabilen bir tür sihirbaz, bir tasnifçi ve bir ölçüde yapısökümcü. Rüyalarını kâğıda dökerken okuru metne çekmek için birtakım numaralara başvurmuyor, zaten buna hiçbir zaman gönül indirmedi. Anlatma yönteminde birtakım istisnai durumlar var, örneğin 28. rüyanın girişi: “Rüya gören (zira bu hikâyenin tamamı üçüncü şahısla anlatılan bir romanı andırıyor) küçük bir bistroda bir masaya oturdu.”

Oysa biri size rüyasını nasıl anlatırsa Perec de genellikle o yolda ilerlemiş. Vereceğim örnek kitaptaki onlarca rüya başlangıcının da prototipi: “Z.’yle birlikte, Aragon’la Elsa Triolet’nin de katıldığı umuma açık bir toplantıdaydım.”

Burada şunu açıkça söylemek gerekir, Karanlık Dükkân edebi tatlar taşıyan bir rüya anlatısı değil. Edebiyatı durmuş oturmuş türlerin hüküm sürdüğü bir sanat formu olarak değil, yeni keşiflere açık bir deney alanı olarak kabul ediyordu Perec. Rüyalarını kaleme alışında da benzer bir hassasiyetle hareket ettiği anlaşılıyor: “Gördüğüm rüyaları kayda geçirdiğimi sanıyordum; kısa sürede fark ettim ki, meğer sırf yazmak için rüya görür olmuşum.”

Rüyalar nasıl okunmalı?

Kitaptaki rüyaları sırasını atlayarak dilediğinizce okumanızı önermeyeceğim ama önce Roger Bastide’in “Sonsöz”ünü okumakta fayda var. Zira bu kitabı okuyacaksanız ya Perec’in sadık bir okurusunuzdur ya da rüyalara ilginiz bir çekim alanı oluşturmuştur. İşte bu noktada Bastide’in yaklaşımı, aradan geçen bunca zamana rağmen, ilginç ve ufuk açıcı. Bir sosyolog olarak Bastide, Freud’dan farklı bir öneride bulunuyor: Rüya sosyolojisi.

Beyaz ve siyah ırkın rüyaları, burjuva ve proleter rüyaları, nihayet Okyanusya toplumlarının muhayyilesiyle Batı toplumlarının romantik ve sürrealist muhayyilesi arasındaki farklar. Geçen zamanın, yaşanan siyasal hatta daha ziyade düşünsel devrimlerin, ananelerin ve itirazların toplamı, gördüğümüz rüyaları nasıl etkilemiştir? Freud’un rüyaları hemen her zaman cinselliğe teyelleyen yaklaşımı günümüzde ne ölçüde geçerlidir? Bu nokta önemli, zira Perec’in rüyalarında da az yer tutmuyor. Bastide, Freud’un karşısına kökten bir karşı çıkış adına Jung’u değil, Adler’i koymuş. Onun sözleriyle, “geri gelmek isteyen gizli bir geçmişin hatırlanması (Freud) değil de, tersine, insan kaderinin inşası, zihnimizi kemiren kimi sorulara bir cevap, uyku sırasında yavaş yavaş biçimlenecek bir çözüm...” (Adler) yeni açılımlar getirebilir.

Karanlık Dükkân’ı okura katılımcılığı öneren bir teklif, rüyalar üzerine rüyalara dalmanın bahanesi olarak yorumlayan Bastide’in yazısı sona bırakılmamalı. Tasnifçi Perec, burada da alışkanlığından vazgeçmemiş, “İmler ve İnleri” başlığıyla bir dizin hazırlamış. Rüyalarında gördüğü nesneleri, hissettiği duyguları, meslek erbabını listelemiş. Bu bölümün de rüyalardan önce okunmasının iyi bir yöntem olacağını düşünüyorum. Çünkü Perec’in takıntıları, hangi yoğunlukta ne gördüğünün anahtarı bu uzun listede, görülme sayısıyla birlikte yer alıyor.

Pişman olduğu tek kitap

Karanlık Dükkân Perec’in yayımlanmasından pişmanlık duyduğu tek kitabı. Fransa’da 1973’te yayımlanan kitabın yakın çevresinden nasıl tepki aldığını bilemiyorum ama pişmanlığın ardında kimi kişisel ilişkilerin yatıyor olması pekâlâ mümkün. Sözgelimi, Suzanne Lipinska ile sonlanan ilişkisi Perec’i rüyalarında fazlasıyla meşgul etmiş. Rüyalarda Lipinski’nin kimliği, her ne kadar kişiler birer baş harfle anlatılsa bile derhal kendini belli ediyor. Perec’in pişmanlığı ve kitabın nasıl karşılandığına dair detaylar için David Bellos’un Perec biyografisi işe yarayabilir, ne ki henüz dilimize çevrilmedi.

Geriye söyleyecek ne kalıyor? Perec’in rüyalarına hemen hiç değinmedim. Çünkü bir rüya yorumcusu değilim ve bu işe soyunmak da bana tuhaf geliyor. Yine de yazarın okurlarına birkaç tüyo vermek isterim. Babası Alman askerleri tarafından öldürülen, annesi ise toplama kampında hayata veda eden Perec’in rüyalarında Naziler geçit resmi yapıyor, toplama kampları, yabancılarla bölüşmek zorunda kaldığı evler ve odalar, endişe başlığının rüyalarda kapladığı yer, Perec’in kendini yalnız hissedişi, yurtsuzluk duygusu çok yoğun. Rüyalarında Oulipo duygusu veren sözcük oyunları, gerçeküstü dönüşümler, bunların hepsi var. Bir de aynı dönemde yazmaya başladığı kısmen otobiyografik romanı W ya da Bir Çocukluk Hatırası’nı hatırlatan birçok sahneye rastlayacaksınız. Bu ince, gizemli kitaba bir daha dönme isteği uyandırdı Karanlık Dükkân bende. Ve hayat ile rüya arasında bir uçurum olmadığını da fazlasıyla hissettirdi.

Devamını görmek için bkz.

Seçil Epik, "Perec’le kaybolmak", K24, 29 Ekim 2015

Tekrar eden imgeler, kaygılar, nerede başladığı belli olmayan olaylar ile rüya olduğunu bildiğimiz ama bir noktadan sonra takıntılı bir yazarın iç dünyasına bir yolculuğa dönüşen 124 metin: Perec’in Karanlık Dükkân’ında bir gezinti.

Georges Perec’in 1968-1972 yılları arasında gördüğü ve kaleme aldığı 124 rüya metninden oluşan Karanlık Dükkân’ını kurmaca bir eser olarak okumamamız gerektiğini biliyoruz. Ama daha ilk metinlerden itibaren bu bilginin pratikte pek de bir işe yaramayacağını çünkü her rüyanın aynı zamanda birer kısa öykü sayılabilecek derinliğini fark ediyoruz. İçinizden, böylesini ancak Georges Perec yapabilirdi, diye geçirmeden edemeyeceğiniz metinler bunlar. Kelimelerle, harflerle tüm yazın hayatı boyunca bir tür savaşa tutuşmuş Oulipocu bir yazarın kaleminden çıkan rüyalar da doğal olarak dilin bütün imkânlarını zorlar nitelikte. Yazarın, “Herkes rüya görür. Ama sadece bazıları hatırlar rüyalarını, hatırlayanların çok azı onları anlatır, kâğıda dökenlerse daha da azdır. İhanet edeceğini bile bile (ve bunu yaparken mutlaka kendinize de ihanet edersiniz) insan niye rüyalarını yazmaya kalkar ki?” önsözüyle başlayan kitapla güç bir işe giriştiğinin farkında Perec. Bu zorluğu, bile isteye yarattığını, yazarın rüyalarını yazma işine sanki kendisiyle bir düelloya girermişçesine soyunduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Fransız Edebiyatı’nın en sıra dışı akımlarından Oulipo’nun Raymond Queneau ile birlikte kurucularından olan François Le Lionnais, akımın temsilcilerini, “İçinden kaçmaya niyetli oldukları labirenti kuran fareler…” diye tanımlar. Karşımızda labirentlerle dolu bir Perec metni daha var demek oluyor bu, üstelik bu kez uykuda görülen rüyayı uyanık olarak aktarmanın tüm zorlukları, kelime ve zihin oyunları ile aynı anda başa çıkmanın çarpıklığı ile birlikte. Oulipocuların en belirgin özelliklerinden ilki dili sadece anlamsal olarak değil biçimsel olarak da zorlamak ise ikincisi de okurdan ziyade kendilerini tatmin edecek bir metin oluşturma çabalarıdır. Rüya türünün kadim kitaplardan masallara, modern öykülere kadar edebiyat – hatta dünya- tarihinin pek çok aşamasında karşımıza çıktığı bir gerçek. Ama bu rüyayı aktaran, dil ve kelimeler ile derdi olan bir damardan beslenen Perec olunca rüya kavramı kendisine atfedilenden de daha büyük bir çıkmaza dönüşüyor. Karanlık Dükkân’da yer alan 124 rüya metninin her biri okurun Perec’in ilginç kafasının içinde bir bulmacada sıkışıp kalmış hissi verebilecek kadar çetrefil ve herhangi bir rüyanın olabileceği kadar ilginç olmasıyla, bildiğiniz bütün rüya metinlerinden ayrı bir yerde duruyor. Perec, tüm bu metinler boyunca rüya gibi belirsiz ve karmaşık bir yapıyı kâğıda aktarmak için birbirinden farklı formlar kullanıyor. Bunu yaparken de rüyanın sınırsız olanaklarından –geçişli mekânlar, zaman sıçramaları, rüyaya dâhil olan ölüler, daha önce hiç tanışılmamış insanlar ve bilinçaltının gizli dehlizleri- kaynaklanan sıra dışı bir anlatıya dönüştürüyor her metni.

Hayatınıza yön vermiş bir savaştan kaçmak mümkün müdür?

Dört yıl boyunca kaleme alınan 124 rüyanın bir Nazi hikâyesi ile başlayıp bitiyor olması ise elbette tesadüfi değil. Zaten Perec’in metinlerinde tesadüf diye bir şey pek de söz konusu değildir. “Boy Ölçme Aleti” ile başlayıp “İhbar” ile biten rüyalar boyunca Perec aslında çizgisel olarak aynı acının farklı versiyonlarını tekrar etmektedir. Araya giren erotizm, çocukluk anıları ve hatta sürreal anlar içeren rüyalar bile bu acıdan izler, kaygılar, kaçışlar taşır. Perec’in ailesini II. Dünya Savaşı sırasında kaybetmiş olması onun yazınını istese de istemese de en çok besleyen kaynağa dönüşmekle kalmamış rüyalarının da merkezine oturan bir mevzuya dönüşmüştür.

Kitabın sonsözünde Roger Bastide, Karanlık Dükkân’da yer alan rüyaları psikanalitik değil sosyolojik olarak tespite gitmiş, bunun nedenini de kendisinin sosyolog olması ile açıklar. Her ne kadar yaptığı tüm tespitler zihin açıcı ve yerinde olsa da, Perec’in bilinçdışından hatta ailesinden, babasını henüz üç yaşında savaşta kaybetmiş, daha çocuk yaşta annesini Auschwitz kampında yitirmiş bir Yahudi olmasından kaynaklanan kolektif hafızası ile rüya metinleri birçok noktada sadece sosyolojik olarak okunamayacak ya da yorumlanamayacak kadar karmaşıktır. Roger Bastide’in yaklaşımı ile rüyalarda yer alan saldırganın ya da tehlike arz eden kişinin romantik dönem rüyalarının aksine katil, serseri, haydut değil de kanun adamı, aynasız ve devlet adamı olmasında her ne kadar dönemin toplumsal olaylarının etkisi olsa da, bu değişimde bilinçdışından gelen anıların ya da yaşanmışlıkların da etkisi sezilmekte en azından Perec’in hayat pratikleri bizi bu sonuca götürmektedir.

Doğdum’dan Karanlık Dükkân’a sarkıtılan ip

Perec, en ilgi çekici metinlerinden biri sayılabilecek Doğdum kitabında otobiyografi denemelerini, yazın projelerini ve hayatın her alanında tutulmuş notlarını bir araya getirir. Bu kitap –kendi deyimiyle- biraz erken girişilmiş ve birçok yönüyle yarım kalmış bir otobiyografi denemesinin izlerini taşır. Hacim olarak oldukça küçük olsa da Perec’in dehasına ve hayatına dair birçok giz saklıdır bu metinlerde. Karanlık Dükkân, Perec’in rüya metinleri de tıpkı Doğdum’da yer alan metinler gibi –belki de daha fazla- yazarın iç dünyasına girişi çıkışı belli olmayan labirentlerle dolu bir yolculuk gibidir. Doğdum metinleri son derece kişisel olmasına rağmen, bırakın Perec’in dünyasına girmiş gibi hissetmenizi daha da kafanızın karışmasına sebep olur çoğu yönüyle ama bazı yönleriyle de elinize bazı kapıları açabilecek anahtarlar tutuşturur. Bu yüzden kimi eleştirmenler Karanlık Dükkân için, Perec’i daha yakından tanımanıza vesile olacak deseler de inanmayın. Yazar, yine sizi bazı yollara çıkaracak, bazı kapılardan geçiriyor gibi yapacak ama 124 rüyanın sonuna geldiğinizde yine kendinizi kafa karışıklığı içinde bulmanıza sebep olacaktır.

Karanlık Dükkân’ı okuyup bir de üzerine bir şeyler yazmaya karar verdikten sonra içinde Perec’ten çok şey gizlediğini hatırladığım Doğdum metnine geri dönmemi sağlayan da zihnimdeki bu iki kitabı ortak bir yerde birleştirme eğilimi oldu. Doğdum’u okumamın üzerinden neredeyse sekiz yıl geçmişti ama bu kadar zamana rağmen Karanlık Dükkân’daki rüya metinleri de bana aynı keşif ve kayboluş hissini aynı anda verebilmişti. İşte bu düşünce beni 1990 yılında ilk kez yayınlanan, 2003 yılında Türkçede okuma fırsatı bulduğumuz Doğdum’a geri götürdü. Kitaba geri döndüğümde ise Karanlık Dükkân’ın doğuş hikâyesini –o zaman farkında olmadan- yazarın kendi kaleminden okuduğum Rüya ve Metin yazısı ile karşılaştım. Bu metin Karanlık Dükkân’ın basımından yedi yıl sonra kaleme alınmıştı ve adeta kendi kendisiyle giriştiği rüyalarını metne dökme düellosuyla ilgili bir itiraf, bir yüzleşme niteliğindeydi.

Yıllar boyunca gördüğüm rüyaları not ettim. Bu yazma etkinliği önce gelişigüzeldi, sonra gitgide genişler oldu: 1968’de beş rüya kaydetmişim, 1966’da yedi, 1970’te yirmi beş, 1971’de altmış!

Bu hafiyelik sonucu fark ettim ki –daha sonraki baskılarda belki de düzeltilmiştir, belki de kitabın orijinal kopyasından kaynaklanan bir hatadır; benim elimdeki kitap YKY tarafından yayınlanan 2. basımdı- Karanlık Dükkân’da 1966’ya ait herhangi bir rüya yoktu. Bir an bu yedi rüyanın kayıp olduğu ve 124 metin arasında kendine yer bulamadığı fikri beni heyecanlandırsa da kitapta 1969 yılına ait yedi rüya olduğunu ve “Rüya ve Metin”de bahsi geçen yedi rüyanın kaydedildiği yılın aslında 1966 değil 1969 olduğunu keşfettim.

Yazar, Doğdum’da yer alan “Rüya ve Metin”de hiçbir eleştirmenin yapamayacağı açıklık ile rüyalarını yazma projesini bir kendini keşfetme serüveni olarak açıklıyordu. Gördüğü rüyaların kendine kendini anlatmasını, kendisiyle ilgili bilmediği bazı kapılar açmasını bekliyordu. Kaydedilen rüyaların 1972 yılında bir önceki yıla oranla sayıca azalması ve daha sonra sonlanması ise Perec’in 1971 yılında başladığı psikanalizdi. Analisti, rüya metinlerine pek de itibar etmemişti. Perec de rüyalarını –rüya metinlerinin- fazla net, tuhaflıkları içinde bile fazla açık seçik bulmuştu ve asıl psikanalizinin bu kendini tekrarlayan kabuk rüyaları zihninden kovduğu an başladığına kanaat getirmişti. Yazarının kendi rüya metinleri ile ilgili yorumu ise onları hem yazar hem okur için birer bulmaca, birer labirent olarak görme eğilimimi doğrular nitelikteydi. Bu yüzden Perec’in Karanlık Dükkân’ına dair yazılmış ve sonradan ortak noktaları keşfedilmiş bir incelemenin, yazarın kendi yorumları ile bitmesi fikri oldukça çekici geldi.

Bugün neredeyse altı yıl var ki kitaba dönüştüler. Bunların birer rüya olup olmadığını bile neredeyse anımsamıyorum; artık hangi başharfleri hangi yüze bağlayacağını; falanca gündüz anısının içten içe, sonsuza kadar donup kalarak hem donuk hem berrak bir izden başka şey uyandırmayacak basılı sözcükler içine hapsolmuş hangi kayıp imgeyi esinlendirdiğini bilmez hale gelen benim için bile, artık sonsuza kadar katı ve anlaşılmaz metinlerden ibaret birer bilmece olarak kalacak.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Grotesk Bir Şölen", Post Dergi, 31 Ekim 2015

Georges Perec, deneysel metinlerle okuru vatoz gibi çarpan bir yazardı. Kaleme aldıklarıyla bizi bulutların üstüne çıkarmaktan çok ayağımızın yere basmasını sağladı. Perec, kâğıda dökmede tembel davranılan ayrıntıları, anları ve önemsenmeyen kimi olayları önümüze sürmüş bir isimdi aynı zamanda. Yani hareketi seçebiliyor ve bunu sıkıcı olmayan bir matematikle sözcüklere yediriyordu. Burada en büyük yardımcısı zaman ve ritimdi.

Perec, kitaplarında okuru hep şaşırtacak biçemler yakalama ve kullanma konusunda da başı çeken bir yazardı. Bunların içine otobiyografik öğeler de kattı. Üstelik yazma işini “sürekli yürümek” diye nitelediğinden yarattıkları hep ilgiyle izlendi, sonra ne yapacağı da merak edildi. “Bundan edebi bir şey çıkmaz” denen ne varsa hepsini kitaplaştırdı, deyim yerindeyse okurla tatlı tatlı oynadı. Şimdi o oyunlardan biriyle daha karşı karşıyayız: Karanlık Dükkân. Perec, bu sefer bizi rüyalarıyla “huzursuz” ediyor. Yine deniyor, bozuyor ve yapıyor. Rüyalarını kitaplaştırdığında bir bakıma onları yazmak için uyumaya başladığını fark ediyor.

Perec’in zihninden bağımsız hikâyeler

Her kim görürse ve anlatırsa anlatsın rüyalar, hep ilgi çekmiş ama aynı zamanda bir gayya kuyusu olarak da önümüzde durmuştur. Fakat Perec’in gördüğü rüyaları yazıp okura açması ayrı bir parantez istiyor. Karanlık Dükkân‘da verdiği anlatım lejandı, Perec’in zihnine girmemizi kolaylaştırırken düşlerinin hangi kıvrımları izlediğini seçmemizi sağlıyor. Kısacası akıl dışı bir şölenle karşı karşıyayız.

Metinlerine âşina olanlar, Perec’in dolambaçlı yollarını da bilir. Onun bizi düşler âlemine iteklediğini söyleyenler yanılıyor çünkü Perec, yazdığı her kitapta hakikatle düşün arasına, dikkatini sağlam tutan herkes için ince bir çizgi çekiyor. Karanlık Dükkân ise bu çizginin yazar tarafından bilinçli şekilde silindiği bir kitap. Gerçek olan tek şey, dünyada olup bitenlerin Perec’in dinlenen zihninde misafir edilmesi; bir çeşit oyun yani: “İnsan (bazen) oyun oynayarak kendini kurtarabiliyor.”

Hayır, işi ciddiye alacaksak bu metinleri, zihninin Perec’ten bağımsız şekilde oluşturduğu kısa hikâyeler olarak da yorumlayabiliriz. Bir başka ihtimal de Freudlaşıp Perec’in bilinçaltının rüyalarla yüzeye çıktığını söylemek. Tamam ama her ne dersek diyelim vaziyet havada çünkü bunların hepsi rüya. O yüzden bu kitapla ilgili kalem oynatmak hakikaten zor.

Rüyaların tümü, arka arkaya sıralanmış şekilde müthiş bir süratle yol alıyor ve okuyanı içine çekip sonra dışarı fırlatan bir hortum gibi ilerliyor. Öbür taraftan da sanki bir çapraz bulmaca; hem birbirinden bağımsız hem de bir kitapta toplandığından alttan alta birbiriyle ilişkili.

Perec’in anlattıkları, sonradan renklendirilmiş bir filme de benziyor. İçinde komedi, gerilim, macera ve gezi var. Belki de türden türe atlaması Karanlık Dükkân‘ı zorlu bir kitap haline getiriyor. Ancak ne olursa olsun bu satırlar arasında turlamak zevkli. Görüntü bir hızlanıp bir yavaşlarken Perec de bizi labirente davet ediyor. Oradayken bazen içimiz daralsa da çoğu zaman yapbozun parçalarını arıyoruz.

Görkemli bir karnaval ve gerçek dünya

Metinlere baktığımızda iki Perec görüyoruz: Birincisi uyuyan ve rüya gören, diğeri gece gördüğünü yataktan kalkar kalmaz kâğıda döken. İlki, günlük yaşamda ne varsa bozup parçalıyor. İkincisi, onları derleyip topluyor; satışa uygun hale getirip dükkân raflarına diziyor. Hangisi bizimle daha çok muhabbet ediyor derseniz, elbette birincisi. Perec, bazı rüyaları isteyerek kitaptan çıkarmış ve bunları da “//” işaretiyle kodlamış. Dolayısıyla epey rüya anlatıyor ama kaçınılmaz şekilde o koparılıp atılan bölümleri merak ediyorsunuz. En azından kendi adıma bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazılan ya da yazılmayan rüyalar hesaba katıldığında Karanlık Dükkân, Perec’in kendi hazırladığı bir zihin raporu. Rüyalarında pek çok yere gidiyor, bir dolu insanla karşılaşıyor fakat önünde sonunda masasına oturup raporu yazmaya koyuluyor. Bir başka deyişle görkemli bir karnavaldan uyanıp gerçek dünyaya dönüyor.

Kitap, grotesk bir şölen aynı zamanda. Rüyalar, hepimizin bazı geceler daldığı ama gerek tembellikten gerek yoğunluğumuzu öne sürüp bir kenara çiziktirmediğimiz görsel bir muamma. Perec bunların peşini bırakmamış anlayacağınız.

Labirentin içi ve dışı

Peki, Perec rüyalarını hangi güdüyle kaleme almış olabilir? Bunun (elbette kitabı okuyan bizlerin yapacağı yorumlara dayanan) birkaç yanıtı var aslında. Perec’in rüyalarını okura açmasının anlamı, başkalarını o rüyaların içine çekme ya da gördüklerini sözcüklere döküp onu okuyanlara satma girişimi. Bu nedenle kitabın adındaki “dükkân” kelimesi şaşırtıcı gelmiyor. Tabii bu, Perecvari bir ticaret. Ancak o satış, bildiğimiz gibi değil; keza Perec, rüyalarının anlamını ya da Bastide’in dediği gibi “sahiciliğini korumak” için kaleme kâğıda sarılıyor. Yani bizi labirentin dışına taşırmak istiyor.

Bir başka ilginçlik, Perec’in rüyalarındaki saldırganların düzenin tam ortasında bulunması. O sistemi kuran, yöneten ve yayanlar, yazar tarafından rüya kayıtlarında ifşa ediliyor. Rüyada siyaset, rüyayla politika böyle bir şey herhalde; tam Perec eylemi.

Perec, rüyaları bir özgürleşme alanı olarak değil, günlük yaşamın ve toplumsal baskının yinelenmesi olarak görüyor. Dolayısıyla labirent, hem yaşanan hem de bir an önce çıkılması gereken bir yere dönüşüyor Karanlık Dükkân‘da.

Devamını görmek için bkz.

Gökçe Gündüç, “Uyuyan adam vakası”, Sabitfikir, 22 Ekim 2015

“‘Günlerden bir gün, bir sabah’, kendimi yine toplama kampında buluyorum. (...) Dörtlü sıralar halinde yürüyoruz. Bir subay uzun bir bambu değnekle bizi hizaya sokuyor. Önce nazik davranıyor, derken birden korkunç bir şekilde küfretmeye başlıyor. Yoklama için sıraya giriyoruz. Subay hâlâ bağırıp çağırıyor, ama vurmuyor. Bir an geliyor, her ikimiz (o ve ben) sırığı bir ucundan tutuyoruz: Bana vuracağı düşüncesiyle paniğe kapılıyorum. Kamptaki atmosfer el değmemiş gibi: Hiçbir şey onu bozamaz.” Bu, 1936’da Paris’te doğan Georges Perec’in Temmuz 1970’te gördüğü rüyalardan biri. Fransa’ya göç eden Polonya Yahudisi bir ailenin oğlu olan Perec, babasını İkinci Dünya Savaşı’nın başında cephede, annesini ise Auschwitz toplama kampında kaybetmişti. Ailesinin daha yaşlı üç üyesi de yine toplama kamplarında yaşamlarını yitirmişlerdi. Dönemin koşulları ile Perec’in yaşam öyküsü bir arada düşünülünce geçmişin üzerindeki baskısının, korkularının, acısının rüyalarında serbest kalmasına da, hapsedildiğine, kapatıldığına, itibarını kaybettiğine, kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya geldiğine, ayrımcılığa maruz kalıp tecrit edildiğine dair tekrarlayan imgelere de şaşmamak gerekir şüphesiz. Bu da Georges Perec’in 124 rüyasını bir araya getirdiği Karanlık Dükkân’ın sosyolog Roger Bastide tarafından kaleme alınan sonsözüne götürüyor bizi.

İlham veren metninde, rüyalara alışıldığı üzere psikolojik açıdan değil, farklı bir yönden yaklaşan Roger Bastide, rüya sosyolojisi denen kavramı gündeme getirdikten sonra, Perec’in rüyalarını olduğu kadar kendi rüyalarımızı da daha iyi anlamamıza yarayacak bir açıklamada bulunuyor. Üst sınıfın rüyalarının alt sınıfın rüyalarından, siyahilerin rüyalarının beyazların rüyalarından farklı olduğunu belirterek, rüyaların belirli toplumsal durumların sonucu olduğunu söylüyor. Freud’un bastırma yasasından hareketle, bir zamanlar rüyaların cinsel karakterinin daha belirgin halde seçilebildiğinden bahseden Bastide, günümüzde cinselliğin eskisi kadar sansürlenmediğini, hatta artık başka durumları sansürlemek için, dikkat dağıtıcı bir yöntem olarak kullanıldığını öne sürüyor. Eskiden rüyalarda tamamlanan cinsel sahnelere rastlanmadığını, fakat -Perec’inkiler de dahil olmak üzere- günümüz rüyalarında bu durumun değiştiğini anlatıyor: “Şimdi mademki cinsellik özgür, erotik bastırılmanın yerini muhalefetin, protestonun, siyasal itirazın bastırılması alıyor ve bu, bilinçaltına verilen yönlendirmeyle praksise göre kenara çekilme, yani içe kapanmacılık, içe dönüklük, intimizm şeklinde tezahür ediyor. Uyanık insan için nasıl ki televizyon özellikle gençleri şarkılarla, ritimlerle, danslarla, bedensel deşarjlarla ve sınırsız cinsellikle bombardımana tutarak bir yön değiştirme, ayartma tekniği işlevi görüyorsa rüya da aynı işlevi üstlenecektir.”

Haklı bir tespitle, eski rüyalarda bize katil, serseri, haydut gibi isimler verdiğimiz “yasadışı” kişilerin saldırdığını ifade eden Bastide, saldırganların artık düzenin temsilcileri arasından çıktığını, günümüzde rüya görürken de polis memurlarından ve bizi fişleyen bürokratlardan korktuğumuzu vurguluyor. Bir rüyasında şunu görüyor Georges Perec de: “Polis beni tutuklamaya geliyor. Vaktiyle, ufak bir kabahat işlemişim. Zihnimden silinip gitmiş, ama bugün yirmi yılıma mâl olacağını biliyorum. Kaçıyorum, tabancam var üzerimde. Geçtiğim yerlerin hepsi bana yabancı. Yakın bir tehlike yok, ama bu kaçışın hiçbir şeyi çözmeyeceğini en başından beri biliyorum.”

Filizlenen bir tohum

Bununla birlikte, Karanlık Dükkân’ı toplumsal düzeni okumamıza yardımcı bir semboller bütünü olarak göremeyiz sadece; bu Perec’in yazarlığına yapılmış bir haksızlık olur. Rüya görürken deneyimlediğimiz o yasaları belirsiz dünyayı ve bu dünyanın yarattığı kafa karışıklığını, yabancılık hissini aktarmak için farklı anlatım biçimleri deneyen Perec, rüyanın unutulmuş ya da silik kısımlarını, aniden farklı yöne sapışlarını, rüya görenin değişen ruh hallerini okura hayranlık veren bir netlikle yansıtmış. Sayfa numaraları yerine rüya numaraları bulunan kitapta, kullandığı yöntemleri izlerken, yazarın da bu yöntemleri sergilemekten keyif aldığını hissediyor insan. Zaten kitabın daha en başında, bu durumu bir sır olmaktan çıkararak, “Gördüğüm rüyaları kayda geçirdiğimi sanıyordum; kısa süre sonra fark ettim ki, meğer sırf yazmak için rüya görür olmuşum artık,” diyor Perec. Öte yandan, rüyaları yapıtlarında filizlenen birer tohum gibi de düşünebilir, ortak temaların izini sürebiliriz. Örneğin, adıyla da en çok rüyaları çağrıştıran ve yazarın uyuma eylemi (ya da eylemsizliği) üzerinde ne kadar durduğunu gösteren Uyuyan Adam bu gözle tekrar okunabilir.

1990’da yayımlanan Uyuyan Adam’ın, rüyaların işleyişine uygun bir yapısı var: Kaynağını, derinde yatan ama dillendirilmeyen örtük bir korkudan alıyor. Uyumaya çalışan kişinin kendisini incelerken bulduklarına ilişkin etraflı tasvirler içeriyor. Otobiyografik özellikler taşıdığı düşünülen, 1974’te yazarın katkılarıyla sinemaya da uyarlanan Uyuyan Adam (Perec, başrol için dudağında tıpkı kendisi gibi bir yara taşıyan Jacques Spiesser’i seçmiş, kitabın otobiyografik bir nitelik taşıdığını düşünenleri bir kez daha heyecanlandırmıştı), anakarakterin okulunu yarıda bırakmasıyla başlıyor, ki Perec de 1954’te başladığı tarih öğreniminden kısa sürede vazgeçmişti. “Tarihin üzerinde etki yapmadığı” birine dönüşmeye uğraşan roman kişisi ise, -belki de Perec gibi- belleksiz ve korkusuz olmaya, kendisini toplumun dışında bırakarak korumaya çalışmakta, kitabın son sayfalarında da, “Düş gören bir adam gibi konuşmaktan vazgeç,” diyerek kendisini azarlamaktaydı.

Perec, insanlığın en zalim dönemlerinden birini yakından deneyimlemiş, algıları son derece açık, kalemi de en az o kadar güçlü bir yazar. Uyuyan Adam da bu üçü bir araya geldiğinde ortaya nasıl bir edebiyat eseri çıkabileceğini gösteren güçlü bir metin. Karanlık Dükkân ise güçlü metinler kaleme alan bu yazarın rüya sosyolojisine ilgi duyanlara sunduğu zengin bir vaka incelemesi...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.