Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-007-6
13x19.5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 17,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Adam Phillips diğer kitapları
Tekeşlilik, 1997
Dehşetler ve Uzmanlar, 1998
Hep Vaat Hep Vaat, 2007
Yasak Olmayan Hazlar, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kaçırdıklarımız
Yaşanmamış Hayata Övgü
Özgün adı: Missing Out
In Praise of the Unlived Life
Çeviri: Selin Siral
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2015
4. Basım: Mart 2016

Hepimiz bir şeyleri seçmekle başka şeyleri kaçırdığımız hissine kapılırız zaman zaman. Bir hayatı seçmekle başka hayatlardan mahrum kaldığımızı düşünürüz. Psikanalist ve yazar Adam Phillips’in kitabının adı bu kaçınılmaz ve içinden çıkılmaz duruma atıfta bulunuyor. Ama kitabın konusu bununla sınırlı değil: Her zamanki incelikli ve özgün bakış açısıyla Phillips, temel insani duygu ve tecrübelerden bazılarını mercek altına alıyor.

Küçüklüğümüzden beri yakından tanıdığımız hüsran neden kaynaklanır? Aşkla hüsran arasında nasıl bir ilişki var? Peki ya tatmin? Arzulanan şeye ulaşmak tatmin getirir mi, yoksa olası bir tatmini sonsuza dek yok etmekten başka bir işe yaramaz mı? Gerçek bir tatmin mümkün mü? Neden illaki bir şeyleri anlamak, kavramak isteriz? Kavrayamamak neden bir dışlanmışlık ve küçük düşme duygusu verir? Kuralları ihlal etmenin yanımıza kâr kalmasından keyif almamız bizim hakkımızda ne söyler? Nasıl olur da yaşamadığımız deneyimler hakkında, yaşadığımız deneyimlere kıyasla daha çok şey biliyormuş gibi görünürüz?

Bu ve benzer sorular üzerine kafa yorarken Phillips, başta Shakespeare ve Freud olmak üzere edebiyatın ve psikanalizin önde gelen isimlerinden faydalanıyor ve ele aldığı eserlere taze bir soluk getiriyor.

İÇİNDEKİLER
Hüsran Üzerine
Kavrayamamak Üzerine
Yanına Kâr Kalmak Üzerine
Çıkıp Gitmek Üzerine
Tatmin Üzerine
Ek:
Deli Rolü Üzerine
Teşekkür
İzinler
OKUMA PARÇASI

Hüsran Üzerine, s. 11-14

Tragedyalar istediklerini elde edemeyen insanların hikâyeleridir, ama istediklerini elde edemeyen insanlarla ilgili her hikâye trajik bir görünüm taşımaz. Komedyalarda insanlar istediklerinin bir kısmını elde eder ama tragedyalarda insanlar istemenin bir işe yaramadığını keşfeder ve olay örgüsü çözüldükçe istediklerini sandıkları şeyin giderek daha azına erişirler. İşin aslı, hem istedikleri şey hem de isteklerine ulaşmaya çalışma yöntemleri bir tahribata yol açar; nihayetinde de trajik kahraman olarak adlandırılan karakterin ve tabii ki onun düşmanlarının ve yandaşlarının yıkımına sebep olur. Adına ister hırs, ister aşk veya hakikat arayışı densin, en basit şekliyle belirtmek gerekirse tragedyalar, herhangi bir şeyi (bir kralı tahtından etmeyi, babanın intikamını almayı, gözde kız evladın sevgisini dile getirmesini) arzulamanın acı sonunu gözler önüne serer. Trajik kahramanlar başarısızlığa uğramış pragmatistlerdir. Hedefleri gerçekdışı, yöntemleri ipe sapa gelmezdir.

Daima gereksinim durumunda bulunduğumuzu, psikanalist John Rickman’ın tabiriyle “içgüdülerin esiri” olduğumuzu ve mütemadiyen bir şeyler istediğimizi düşünürsek, arzuyu trajik, keyifli değil de netameli, hayat dolu değil de dehşet verici yapan nedir? Isaiah Berlin “İki Özgürlük Kavramı” başlıklı yazısında yer alan meşhur beyanında liberal duruşu ortaya koyar: “İnandığım üzere, insanların hedefleri çeşit çeşit ve prensipte birbiriyle uyumsuzsa, çatışma ve tragedya ihtimalini insanların ne şahsi ne de toplumsal hayatlarından bütünüyle ortadan kaldırmak asla mümkün değildir.” İsteklerimiz her daim rekabet içindedir ve çoğunlukla da birbiriyle çelişir, dolayısıyla seçim yaparken temel unsurlar feda edilir. Yaşam, insanlar öyle her istediklerini elde edemedi diye değil, arzuları kendilerine hasar vermeye başladığında, istedikleri şey katlanılmaz kayıplara gebe olduğunda trajik bir hal alır. Bir tragedyadan yola çıkarak adlandırılmış olan Oidipus kompleksinin trajik olarak tasvir edilebilecek yanı şudur: Freudcu senaryoya göre, bir ebeveynini arzulayan çocuk ötekini rakip pozisyonuna sokar ve ileride samimi arzulara sahip bir yetişkin olabilmek için eninde sonunda ebeveynlerine duyduğu ihtiyacı aşmak zorunda kalır. Cinselliği yaşayabilmek için çocukluğu geride bırakmanız gerekir ve tabii bu geride bırakmanız gereken tek şey de olmayabilir. Arayış, buna değip değmeyeceğinin keşfedilme sürecidir de denilebilir (“yaşamınızı bulmak için önce onu kaybetmelisiniz” anlayışının bir türevidir bu). Zira Berlin’in de belirttiği üzere, hedefler çeşit çeşit ve çoğunlukla birbirine zıt olduğundan bazen sarsıcı kayıplar yaşanması kaçınılmazdır. Shakespeare’in Kral Lear’ı ülkesini üçe ayırmayı ama Cordelia’ya ait üçte birinin diğer ikisinden daha “zengin” olmasını, tacından feragat ettiği halde iktidarını bir nebze de olsa korumayı, kızlarının ve damatlarının kendisine arka çıkarak onunla işbirliği yapmalarını, başkalarının evinde dilediği gibi yaşamayı arzular. İstediği ve ihtiyacı olan her şeyi yitirir.

Pragmatik bir insan, yaşama sanatının özünün birbiriyle bağdaşmayan istekleri bağdaşır duruma getirmek, arzuları birbirini saf dışı bırakmayacak şekilde tanımlamak olduğunu söyleyecektir (Lear, Cordelia’ya, “Tamam, senin için nasıl uygunsa öyle yap,” diyebilir). Liberal bir gerçekçi ise bu yaklaşımın insani gereksinimlerin doğasına aykırı olduğunu ileri sürecektir. Pragmatik düşünenlere göre, kendi önümüze imkânsız seçenekler koyarak hayatımızı imkânsız hale getiririz. Gerçek hayatta sözgelimi adalet ve merhamet bir arada olabilir, hem çocuk kalıp hem de yetişkinlere özgü ilişkiler kurabiliriz. Liberal gerçekçiye göre ise, özellikle de “Eski Nazilerin keyifli bir hayat sürmesine izin vermeli miyiz?” gibi çetrefil meselelerde, merhamet ve adalet ancak bu iki kavram anlamlarından soyutlanırsa yan yana gelebilir. Görüleceği üzere bu iki duruş da, başka ne şekle bürünürlerse bürünsünler, aynı soruna yani hüsran sorununa getirilen farklı çözümlerdir. Arzunun yarattığı sıkıntı ve güçlükler hüsrandan doğar; bir şeyi tercih ettiğimizde başka bir şey yüzünden hüsrana uğrayabiliriz. Dolayısıyla hüsrana katlanıp katlanamayacağımız ya da bunu isteyip istemediğimiz son derece belirleyicidir. “İhtiyaçlarımız” dediğimiz şeyler konusunda bu kadar emin ve ikna edici varlıklar olmasaydık bu durumun ceremesini başka şekillerde çekiyor olurduk. Tragedyalar hüsrana uğramanın eşiğinde olan, bir şeye ihtiyaç duymaya başlayan bir kişiyle başlar ve ilk etapta anakarakterin gözünde henüz tragedya değildirler.

Tragedyaların açılış sahnesi, önce tanımlanması sonra da çözülmesi beklenen ivedi bir gerilimin dramatize edilmesini içerir. Tragedyanın başlarında herkes pragmatiktir; herkesin bir cevabı ve sorunun büyük ihtimalle çözüleceğine dair inancı vardır. Bilinen ilk İngilizce sözlük olan Robert Cawdrey’nin 1604 tarihli A Table Alphabeticall (Alfabetik Bir Tablo) adlı eserinde frustrate (hüsrana uğratmak) kelimesi make voyde, deceive (boşa çıkarmak, kandırmak) olarak açıklanır. On yedinci yüzyılda make voyde aynı zamanda “sakınmak” (Coriolanus’un Tragedyası’nda geçtiği üzere: “Eğer ölümden korksaydım, / Dünyada herkesten çok senden sakınırdım”, IV.5*) ve daha yaygın olarak da “kurtulmak”, “boşaltmak” anlamlarına geliyordu; deceive de sadece kandırmak değil, aynı zamanda “hayal kırıklığına uğratmak” demekti. Kaçınmak elbette kurtulmak anlamı taşır, ama “kandırmak” kelimesiyle bir araya gelince “hüsrana uğratmak”, birini istediği şeyden mahrum bırakmanın ötesinde yalan ve aldatmacayla ilgili bir hal alır ve cimrilikten ziyade üçkâğıtçılığa, hinliğe ve hesapçılığa dayanıyormuş gibi görünür. On yedinci yüzyıldaki anlamı çerçevesinde birini hüsrana uğratmak, birini bile isteye yanıltmak demektir. İşin içinde bir hile, gayrimeşru bir durum vardır.

Bildiğimiz kadarıyla Cawdrey kaçamak davranışlar sergileyen birinden ziyade açık sözlü bir adamdı ve otoritelerle de başı beladaydı. Kraliçe Elizabeth’in mütehakkim kilisesinin zulmüne maruz kalmıştı (sözlüğünde “zulmetmek” kelimesini “acımasızca davranmak” olarak tanımlar); Anglikan Kilisesi’ne bağlı olmayan püriten bir rahipti ve “kürsüde sapkın konuşmalar yaparak Dua Kitabı’ndaki ahlaksızlıklara değinmek” ve “ibadet ayinlerine ve dini törenlere intibak etmeyip karşı çıkmak” (İlk İngilizce Sözlük) gibi davranışlarla nam salmıştı (Cawdrey “intibak etmek” deyimi için “uyum göstermek, razı gelmek” der). Şimdilerde, rahiplikten atılmak üzere olan müstakbel bir sözlükbilimcinin “kürsüde sapkın konuşmalar” yapmasının son derece yerinde olduğunu düşünebiliriz. Cawdrey’nin anladığı haliyle “hüsrana uğratmak” birini açık açık bir şeyden mahrum bırakmak anlamı taşımaz; söz konusu olan –o garip make voyde tabiriyle ifade edildiği üzere– kelimenin gerçek anlamıyla bir şeyi hiçe çevirmek, içini boşaltmak, kandırmak, birini yanlış bir şeye inandırmaktır. Deyim yerindeyse, bir nevi sihir, gözbağıdır; görünen şey aslında yoktur, yanlış olan doğrudur.

* William Shakespeare, Coriolanus’un Tragedyası, çev. Özdemir Mutlu, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2010. – ç.n.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hakan Güngör, "Adam Phillips’ten Kaçırdıklarımız: ‘Kaçan net fırsatlara’ övgü", Evrensel, 1 Ekim 2015

Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği günlerde, insan bir muhakemeye girişiyor. Geçen yaz, geçen yıl, geçip giden ömür, nelere gebeydi ve neler elden kaçıp gitmişti?.. Geçmişe dönüp baktığımızda ardımızda değerlendiremediğimiz, peşinden gidemediğimiz olasılıklar sıralanabiliyor birbiri ardına. Adam Phillips, Kaçırdıklarımız: Yaşanmamış Hayata Övgü kitabında hüsranı, tatmini, kavrayamamayı ele alıyor. Hüsrana neden olan halleri mercek altına alıyor. Bunu yaparken de Shakespeare’den Freud’a pek çok isimden yararlanıyor.

Phillips, Britanyalı bir psikoterapist ve deneme yazarı. “Flört Üzerine”, “Dehşetler ve Uzmanlar”, “Kreşteki Yabani” gibi çok satan kitaplara imza atmış biri Phillips. En büyük mahareti de, yaşamın büyük hızı içinde gözden kaçan kimi detayların üzerinde titizlikle duruyor olması. “Kaçırdıklarımız” kitabı da öyle, günlük koşuşturma içinde fark etmenin neredeyse mümkün olmadığı detayları irdeliyor ve önce biraz yavaşlamayı salık veriyor.

Kendimizi Tanımaktan Korkuyoruz

“Yaşam, insanlar öyle her istediklerini elde edemedi diye değil, arzuları kendilerine hasar vermeye başladığında, istedikleri şey katlanılmaz kayıplara gebe olduğunda trajik bir hal alır” diyor Phillips. Çoğu kez insanın kendi hüsranını kendisinin yarattığı görüşünde.

“Psikanalitik hikayeler bize en az dört hüsran türü olduğunu söylüyor” diyor Phillips: “Hiç var olmamış bir şeyden mahrum kalma hüsranı; hiç sahip olunmamış bir şeyden mahrum kalma hüsranı; bir zamanlar sahip olunan bir şeyden mahrum kalma hüsranı ve son olarak bir zamanlar sahip olunan ama tekrar elde edilemeyen bir şeyden mahrum kalma hüsranı.” Çok farkı yokmuş gibi görünen bu türlerle ilgili olarak, hüsran çeşitlerinin aynı otlakta bittiği ve birbirlerinden ayrılmalarının her zaman mümkün olmadığı hatırlatmasını yapıyor Phillips. Üstelik insanın temel özelliklerini dosdoğru tanımadığını vurguluyor: “Esasında kendini tanıma araçlarından yoksun insanlarız. Psikanalistler kavramak istemediğimiz için kavramadığımızı söylerken bunu kastederler. Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir.” Yani insanın en büyük korkusu, tedirginliğinin, telaşesinin en derin kaynağı kim olduğumuzu bilmekten korkmamızdır. Nihayetinde kendini tanımak, yıllarca bilinçaltına itilan pek karmaşık travmalarla yüzleşmek anlamına geliyor. Ancak kendini tanıma sürecinin kapitalizm tarafından nasıl yeni bir pazar haline getirildiğini de unutmamak gerekiyor.

Kayıplarla Yüzleşmek İçin Doğru Zaman

Kaçırdıklarımız kitabı, hüsran yaşamamanın, sükut-u hayale uğramamanın reçetesini vermiyor elbette. Aksine, bunun insani bir mesele olduğunun altını çiziyor ve insanların kendilerine yas tutmak için de izin vermesi gerektiğini söylüyor. “Üzgünüm/mutsuzum/yapamadım”ın hemen fellik fellik kaçılası olmadığını söylüyor. Biraz sakinleşip bu duyguyla baş başa kalmanın değerinden dem vuruyor. “Kendini tanımanın” internette dolanan sözde kişilik testleriyle değil, beklenti ve hüsranlarla yüzleşerek mümkün olduğunu savunuyor.

Bulutlar, yağmur, sıcak içecekler, Kaçırdıklarımız: Yaşanmamış Hayata Övgü'yü okumak için doğru zamana işaret ediyor olabilir. Üstelik sonbahar, hayatımızda olup bitenleri gözden geçirmek ve “kaçırdıklarımız”ı bir kez daha düşünmek için doğru bir mevsim de sayılabilir.

Devamını görmek için bkz.

Tuğçe Isıyel, "Halının altına süpürülenler", Sabitfikir, 2 Ekim 2015

Bazı kitaplar hakkında yazmak çok zordur. Bir müddet o kitapla yaşamanız, onu öncelikle zihninizde, sonra belki çantanızda taşımanız, kitap elinizdeyken uyuyakalmanız, belki sabah ilk iş tekrar onunla günaydınlaşmanız gerekebilir. Bu yoğun ilişkiyi hak eden kitap ise, Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (1996), Tekeşlilik (1997), Dehşetler ve Uzmanlar (1998), Hep Vaat Hep Vaat (2007) gibi sevilen kitapların yazarı psikanalist Adam Phillips’in son kitabı Kaçırdıklarımız | Yaşanmamış Hayata Övgü. Kitabın alt başlığı tatminsizlik, arzu, arzunun diyalektiği, arzunun doyurulamaması gibi konuları düşündürmesi açısından oldukça önemli görünüyor.

Hayatımız boyunca arzuların tatminini yakalamaya çalışırken ve aslında arzunun doğası gereği, buna hiçbir zaman gerçek anlamda ulaşamazken, yoğun bir hüsran duygusuna kapılabiliyoruz. Çünkü ulaştıklarımız, bize hiçbir zaman yeterli gelmiyor. Bir türlü doyuma ulaşamıyoruz: “Yaşadığımız pek çok tatminin farklı hüsran biçimleri vardır. Hüsranımıza müsamaha göstermeyi beceremediğimiz için kifayetsiz haz düşkünleri durumuna düşeriz. Kulağa fısıldanan sözlere paye verir, kendimize bunları yutturur, mahrumiyetten tatmin sağlar, hüsranımızı telafi etmekte başarısızlığa uğrarız. Peşinde olduğumuz takasları net bir biçimde resmetmekten geri dururuz. Hakiki tatmin, gerçek tatmin, doyurucu tatmin yaşadığımız hüsranların anahtarı, hissettiğimiz yoksunluğun doğasını anlamamızı sağlayacak ipucu olmalıdır.”

Oysa ihtiyacımız olan şey, yazarın da dediği gibi, “kavrayamadığımız şey ve onu kavrayamamamızın önemi hakkında bir şeyler bilmektir. Kavranamayan ‘şey’ yine bir arzu nesnesidir. Onu istediğimiz için kavramak isteriz.” Psikanaliz, bu yüzden işlevsel ve önemli. Sadece görünenle yetinmiyor, görünmeyen şeye de odaklanıyor. Sadece söylenenle değil, söylenmeyenle de ilgileniyor, sadece kavranan şeylerle değil, kavranamayanlarla ve neden kavranamadıklarıyla da uğraşıyor. Bir şeyden kaçmanın, başka bir şeye koşmak olduğunun idrakiyle davranıyor. Bir yerde aşırı bir durum varsa onun tam zıttını ele alıp, iki ayrı uç arasında kişiye özgü bir simetri elde etmeye çabalıyor.

“Kendini bırakma ve bırakılma ile bilgi eksikliği arasında çocukluktan gelen bir bağ bulunur. Zizek’in tabiriyle ‘aşırı yorum tutumu’, benim ‘kavrayamamak’ dediğim şeyin yarattığı korkuya kendi kendine bulunan bir devadır. Aşırı yorum, intikam alırcasına kavramaktır. (...) Başlangıçta kavramak, kavrayamama özgürlüğüne erişebilmemizin tek yoludur. Başka birini bilme/tanıma yanılsaması o kişiyi bilmeme/tanımama ihtimalini, özgürlüğünü, onları bilmeyerek/tanımayarak onlarla başka bir şey yapabilme özgürlüğünü yaratır.”

Bu sınırlı satırlarda belki uzun uzun açıklamak mümkün değil ancak insanların bir şeyleri bilme hakları olduğu kadar, bilmeme hakları da vardır. Kendilerine dair, ötekine dair, hayata dair. Ve bu hakka saygı duyulması gerekir. Adam Phillips bu konuyla ilgili düşünmemizi teşvik eder nitelikte şu satırları aktarıyor bizlere: “Bilmenin yanı sıra bilmemeyi de öğrenebilir miyiz ve bundan nasıl bir fayda doğar? Ya da hayatlarımızın hangi alanında bilmemek, kavrayamamak bize durgunluk değil de canlılık katar? Kavramak ya da kavrama isteği hangi zamanlarda zihnimizin ufkunu daraltır?”

Adam Phillips psikanalizden olduğu kadar edebiyat ve tiyatrodan da yararlanıp Kaçırdıklarımız | Yaşanmamış Hayata Övgü kitabında hüsran, kavrayamamak, yanına kâr kalmak, çıkıp gitmek, tatmin gibi başlıklar altında ve Lacanian ifadelerle hayatın didiklenmemiş yanlarına usulca sokulmaya, içimizdeki halının altına süpürdüklerimize ulaşmaya ve aklımızı karıştırmaya devam ediyor.

Farklı bir bakış açısı sunması açısından kitaptaki en ilgi çekici bölümlerden biri kitabın sonundaki bir ekte beliriyor: Deli Rolü Yapmak Üzerine. Bu makalede Adam Phillips kitaptaki diğer tüm başlıkları harmanlayıp muazzam bir bitiş yaşatıyor okuyucuya. Önce “deli” kelimesini mercek altına alıyor; “Birinin deli olduğunu ne düşündürür bize? Aklımıza bu kelimenin gelmesine sebebiyet verecek ne tür bir kimlik performansı sergilerler? Neden ‘gaddar’, ‘gürültücü’, ‘rezil’, ‘vahşi’, ’tuhaf’, ’suskun’, ’heyecanlı’, değil de ‘deli’?” Deliliğin, teatrallikte nasıl bir görünüşe büründüğünü anlatıyor. Gerçek delilik ve deli rolü yapmak üzerine ilginç bir düşünce ziyafeti ortaya koyuyor. Kral Lear, Macbeth ve Bir Delinin Hatıra Defteri eserlerinin kahramanlarına göndermelerde bulunuyor. İlaç piyasasının belirli dönemlerde nasıl moda hastalıklar icat ettiği yönünde bir sorgulamaya davet ediyor bizi. 10 sene önce tüm çocuklar Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı alırken, şimdilerde en moda olan tanı yetişkinler için bipolar ve anksiyete bozukluğu oldu. Bu bağlamda yazarımız psikiyatrinin son moda hastalıklar oluşturarak, ilaç piyasasını nasıl desteklediği yönünde de cesur eleştirilerde bulunmaktan kaçınmıyor.

Kitapla ilgili son sözü yine Adam Phillips’e bırakalım: “Bu kitaptan ne çıkarıyorsunuz değil, bu kitap sizi neyin içinden çekip çıkarıyor? Okumak –kelimenin en iyi anlamıyla- bir tür kaçınmacılıksa, o zaman insan okuyarak neyden uzaklaşmak istediğini keşfedebilir demektir.”

Devamını görmek için bkz.

Melisa Ceren Hasmaden, "Ah Mine’l Arzu!", Remzi Kitabevi Gazetesi, Kasım 2015

Psikanalist ve yazar Adam Phillips’in KaçırdıklarımızYaşanmamış Hayata Övgü adlı kitabı, “kaçan balık büyük olur” temalı kapak tasarımıyla raflarda yerini aldı ve ben bu yazının başına oturduğumda ikinci baskısını yapmıştı bile. Phillips, psikanaliz merceğinden, edebiyat ve tiyatrodan seçtiği örneklerle altı kavramı analiz ediyor: “Hüsran”, “Kavrayamamak”, “Yanına Kâr Kalmak”, “Çıkıp Gitmek”, “Tatmin”, “Deli Rolü”.

Her bir kavramın önce tarihsel olarak kullanım biçimlerini ve anlamlarının değişimini ele alıyor. Böylece anlamların kendi kültürleri içindeki değişimini izleme ve tarihsel perspektife oturtma olanağı sunuyor.

Hayatımız boyunca arzularımız arasında savrulur dururuz. Pek çok seçim yaparız. Aramızda “ya her şey başka türlü olsaydı” sorusunun pençesine düşmeyenimiz var mıdır? “A bölümünde değil B bölümünde okusaydım, X şirketinin yerine Y şirketinde işe başlasaydım, E ile değil İ ile evlenseydim ya da evlenmemeyi seçseydim.” Sonsuz olasılıklar evreninde, her bir seçimimizle bu sonsuzluğu adım adım daralan bir çembere çevirdiğimizi hissederiz.

Peki, bu arzular bizi nereye götürür, nerelere savurabilir? Ele geçirilmediğinde bizi “hüsran”a sürükleyen arzu nesnesi, aynı zamanda bu hüsran yoluyla bize “tatmin”in kapısını da açıyor olabilir mi? Phillips’in tezi bu; “hem en iyi hem de en kötü hallerimizde, bizi yaratıcı ve becerikli kılan şey hüsrandır”.

Ancak tatmininin peşine düşüp kör olmuş ihtirasa düştüğümüzde bizi bekleyen tek şey hüsran değildir, trajedi tam da burada başlar: “Yaşam, insanlar öyle her istediklerini elde edemediler diye değil, arzuları kendilerine hasar vermeye başladığında, istedikleri şey katlanılmaz kayıplara yol açtığında trajedi halini alır.”

Trajedinin karanlığına sürüklenmeden bir tatmin arayışı mümkün mü? Ya da bizi bu kör arzudan kurtaracak, “özgürleştirici bir bilgi”ye sahip olabilir miyiz?

Kaçırdıklarımız'ın en rahat okunan ancak aktarılması da bir o kadar zor olan bölümü “Kavrayamamak Üzerine” başlıklı bölüm. Yazar bu bölümde arzu nesnesiyle çetrefilli ilişkimize değiniyor. Arzumuza ulaşmak, tatmin olmak için umutsuzca onu, arzu nesnesini kavramak isteriz. Peki kavrayamamak, çocukluğumuzda dil becerimizin gelişmesinden öncesine ait belli belirsiz sezinlediğimiz bir deneyim olarak bize neler vaat etmektedir? Karşımızdakini kavrama arzumuzu bir an için kenara bırakabilirsek, “bilmenin karşılıklı deneyimleyebileceklerimizi nasıl engellediğini ve imkânsızlaştırdığını tasavvur edebiliriz” belki.

Phillips’e göre deneyimlemediklerimiz hakkında deneyimlediklerimizden daha fazla şey bildiğimizi düşünürüz. Seçimlerimiz sırasında vazgeçtiklerimiz, arzulayıp da erişemediklerimiz, mahrum kaldıklarımız yaşamımızın deneyimlenmeyenler hanesine yazılırlar. Tüm bu hanede toplanan “kaçırdıklarımız” ya da bazı deneyimleri yaşamama tecrübesine taktığımız ad “hüsran”dır. Kavrayamama durumundaki kişi de yaşanan durumu, bir espriyi, bir metnin bildirisini anlamayan, kaçıran ya da deneyimleyemeyen durumundadır. Bu hal kavrayamayan kişiyi diğerlerinden ayırır. Oysa insanın arzusu bilmek, kavramak, diğerlerine katılmaktan yanadır. Öyleyse “kavrayamamak” da bizi bir “hüsran”a sürükleyecektir ve bu durumda “kavrayamamak” bize başka türlü bir tatmin olanağı sunmaktadır.

Kuralları ve yasaları dilediğince çiğneme ve hiçbir bedel ödemeden işin içinden sıyrılma meselesinin ele alındığı bölüm “Yanına Kâr Kalmak” başlığını taşıyor. Philips, 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan ve kapitalizmin taşıyıcı ayaklarından biri olan “kâr”a yaslanan bu kavram üzerinden 20. yüzyıl ahlakını sorguluyor. Öte yandan yanına kâr kalmak durumundan, kuralları hiç bir bedel ödemeksizin ihlal edebilmekten bireyin nasıl ve neden haz duyduğunu açıklıyor.

Son bölüm olan “Deli Rolü Üzerine” de ise birbirinden bağımsız ele alınmış gibi görünen ancak örümcek ağı gibi dolambaçlı ve incecik bağlarla birbirine bağlanan tüm bu kavramları bir araya topluyor yazar. “Delilik ve deliymiş gibi davranmak bariz biçimde hüsranla, kavrayamamakla, yanına kâr kalmakla ve tatminle ilintilidir” diyor, “Yaşamış olabileceğimiz hayatları düşününce, kaçırdığımıza şükrettiğimiz pek çok hayatın yanı sıra, bundan o kadar da emin olmadığımız bir dolu hayat, kendimizin bir dolu versiyonu vardır. ‘Deli Rolü’ başka şeylerin yanı sıra, her zaman yapmayı başardığımız bu ayrım hakkındadır.”

Kaçırdıklarımız okurunu da hüsranın, kavrayamamanın ve tatminin sınırlarında dolaştırıyor. Bölümler arası bağlar açıktan dile dökülmektense okurun sezgisine bırakılıyor. Metin, bütünlüklü bir yapı, tüm cevapların açıkça göründüğü bir anlatım arayan okura, bilgiye sahip olamama hüsranını incelikle yaşatırken, kavrayamamanın hazzını da tattırıyor.

Uzmanlığı psikanalizin yanı sıra edebiyatla da yakından ilgili olan Phillips, Kaçırdıklarımız'da temel insani duygu ve deneyimlerden bazılarını psikanaliz merceğinin altına alırken, örneklerini edebiyat ve tiyatrodan seçerek psikanalitik bir edebiyat incelemesi lezzeti de sunuyor. Kral Lear, Otello, Macbeth gibi Shakespeare’in en gözde eserlerinin karakterlerinin, kitabın ele aldığı temel kavramları bağlamında analiz ediyor.

Psikanalizi insanların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayan bir hikâye ya da bir hikâye anlatma tarzı olarak gören Phillips’in çalışmalarının genel özelliği okurlarına hikâyelerini anlatmak ya da etrafına örmek için farklı bakış açıları sunması. Bunu yaparken de küçük gibi görünen, ama her biri kendi başına son derece önemli, bir araya geldiğindeyse gerçek bir hikâye oluşturan kavramlar dizgesine odaklanması. Eğer yaşamımızın her gün yeniden kurguladığımız bir hikâye olduğuna inanlardansınız, Phillips’in çalışmaları size bu yolda iyi bir rehber olacaktır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.