Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-004-5
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,00 TL
İndirimli fiyatı: 14,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Alain Badiou diğer kitapları
Etik, 2004
Sonsuz Düşünce, 2006
Başka Bir Estetik, 2010
Komünizm Fikri, 2012
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Platon’un Devleti, 2015
Alman Felsefesi Üstüne Diyalog, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Fransız Felsefesinin Macerası
1960’lardan Günümüze
Özgün adı: L’aventure de la philosophie française
depuis les années, 1960
Çeviri: P. Burcu Yalım
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2015

Alain Badiou, yirminci yüzyılın ikinci yarısında öne çıkan Fransız filozof veya düşünürlerinin bir bakıma öznel denebilecek bir bilançosunu çıkarıyor: Sartre, Ricoeur, Althusser ve Lacan’dan Deleuze, Foucault ve Rancière’e bir dizi filozof üstüne “yaşam”, “kavram”, “özne” ve “eşitlik” gibi mihenk taşlarını esas alan derinlikli okumalar yapıyor. Önsöz’de, odaklandığı dönemi ana hatlarıyla değerlendirirken şöyle diyor: “Fransız felsefesinin bu ânı, Alman düşüncesinin yeni bir şekilde sahiplenilmesi, yaratıcı bir bilim görüşü, siyasal bir radikallik, sanatta ve yaşamda yeni biçimlerin arayışı anlamına gelmiştir. Tüm bunlarda söz konusu olan, kavrama ilişkin yeni bir tertip, kavramın kendi dışıyla ilişkisinin değişmesi olmuştur. Felsefe varoluşla, düşünceyle, eylemle ve biçimlerin hareketiyle yeni bir ilişki önermek istemiştir.”

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de heyecan uyandıran bu “yeni ilişki”nin içeriden analizlerini bulacağınız Fransız Felsefesinin Macerası, zevkli olduğu kadar ufuk açıcı bir okuma deneyimi.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Jean-Paul Sartre:
Tutulma, Bırakış, Sadakat

Paul Ricœur:
Sözde Hıristiyan Özne

Georges Canguilhem:
Bir Özne Kuramı Var mı?

Louis Althusser:
Öznesiz Öznel Olan

Jacques Lacan:
Platon ve Anti-felsefe

Michel Foucault:
Süreklilik ve Süreksizlik

Gilles Deleuze:
Kıvrım: Leibniz ve Barok Üzerine

Jacques Derrida:
Varolmayışın Yerini Belirlemek

Jacques Rancière:
Fırtınadan Sonra Bilme ve İktidar

Yazıların Kaynakları
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-16

Bu kitap, tek ortak noktaları çağdaş olmaları denebilecek Fransızca yazan filozoflar hakkındaki bir grup metinden oluşmaktadır. Burada “çağdaş” kelimesi, bu yapıtların esas kısmının XX. yüzyılın ikinci yarısı ile içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk birkaç senesini kapsayan dönemde yayımlanmış oldukları anlamına gelmektedir.

Burada kesinlikle rasyonel bir seçim, bir tercih örgüsü veya bir antoloji söz konusu değil. Hayır, bu derleme tamamen özel koşullara bağlı ve hatta tam bir olumsallığa tabidir zira aynı statüde (çağdaş Fransız filozoflarına ilişkin) olup aynı yayınevi tarafından Petit Panthéon Portatif başlığı altında yayımlanmış metinler bu derlemenin dışında bırakılmıştır. Bu sebeple okurdan gerek halihazırdaki kitabı gerekse Petit Panthéon’u kendine mahsus birer bütün olarak kabul etmelerini rica ediyorum.

Şurada burada aynı alanda yazdığım başka metinler de bulunuyor, onlar da şüphesiz bir gün yayımlanacaktır: Üzerine fazlasıyla kısa, yahut ezoterik bir tarzda yazdığım yazarlar; artık bulunması imkânsız dergilerde veya artık bana bir şey ifade etmeyen bir dürtüyle, daha netleştirilmesi gereken bir bağlamda veya fazlasıyla üstü kapalı bir dinamiğin etkisinde ya da sonradan yazdığım ve görüşümün değiştiği yapıtları hesaba katmaksızın veya... kim bilir daha ne şekillerde yazmış olduğum yazılar. Kısaca, La Fabrique’in hiç şüphesiz, elinizde tuttuğunuz bu kitaptan ve Petit Panthéon’dan sonra, başkalarının yanı sıra –ve yalnızca yapıtları oturmuş, istikrar kazanmış olan veya vakitsiz ölen “eskiler”den bahsetmek gerekirse– Gilles Châtelet, Monique David Ménard, Stéphane Douailler, Jean-Claude Milner, François Regnault ve François Wahl hakkında olacak üçüncü bir cildi de yayımlaması gerekecek... Ayrıca eninde sonunda, şurada veya burada, kırk beş veya biraz altı yaşlardaki filozoflardan oluşan önemli ve dikkat çekici bazı “gençler” hakkında da yazacağım (felsefede olgunluğa geç ulaşılır).

Mevcut manzara, görüldüğü üzere, esasında bir work in progress’ten (sürmekte olan çalışma) ibaret.

Bu derlemedeki seçimlerin birbirine benzemezliğini ve olumsallığını telafi etmek üzere, bu noktada “Fransız felsefesi” demenin uygun düştüğü şey hakkındaki bazı düşüncelerimi belirtmek istiyorum; çünkü bu ifade çelişkili (felsefe ya evrenseldir ya da yoktur), şoven (bugün “Fransız” sıfatının nasıl bir değeri olabilir?), hem emperyalist (hay Allah, yine mi Batı-merkezcilik?) hem de Amerikan karşıtı (İngilizce eğitim veren üniversitelerin felsefe bölümlerinin analitik akademizmine karşı “frenchtouch” [Fransız dokunuşu] denilen şey) gibi görünebilir.

Felsefenin sistematik bir savunucusu olduğum evrensel çağrısına halel getirmeksizin, kabul etmek gerekir ki felsefenin tarihsel gelişimi mekânda olduğu gibi, zamanda da süreksizlikler içerir. İçini tam anlamıyla Frédéric Worms’ün doldurduğu bir tabire başvuracak olursak, felsefenin anları olduğunu, evrensel tınılı özel yaratıcılık mahalleri oluşturmaya muktedir olduğunu teslim etmek gerek.

Örnek olarak gayet yoğun ve belirli olan iki felsefe ânını ele alalım. Önce Parmenides veAristoteles arasındaki, MÖ V. yüzyıldan III. yüzyıla uzanan klasik Yunan felsefesi ânı; yaratıcı, kurucu, sıradışı ve nihayetinde zamansal olarak oldukça kısa bir felsefi an. Sonra da Kant’tan Hegel’e uzanan, Fichte ve Schelling’i de içeren Alman idealizmi ânı: XVIII. yüzyılın sonundan XIX. yüzyılın başına kadarki dönemi içeren yine sıradışı bir felsefi an; yoğun, yaratıcı ve yalnızca yirmi-otuz yıl sürmüş bir an.

O halde şöyle diyelim: Fransa’da, esas olarak XX. yüzyılın ikinci yarısına karşılık gelen, kapsamı ve yeniliği bakımından Alman idealizmiyle olduğu kadar klasik Yunan ânıyla da kıyaslanabilecek olan felsefi âna da şimdilik “çağdaş Fransız felsefesi” adını veriyorum.

Birkaç meşhur dönüm noktasını hatırlayalım. Sartre’ın temel yapıtı Varlık ve Hiçlik 1943’te yayımlanır; Deleuze’ün son kitabı Felsefe Nedir? 1991 tarihlidir. Her halükârda Sartre ve Deleuze arasında Bachelard’ı, Merleau-Ponty’yi, Lévi-Strauss’u, Althusser’i, Lacan’ı, Foucault’yu, Lyotard’ı, Derrida’yı, vs. sayabiliriz. Bu kapalı kümenin marjlarında ve günümüze açılan bir pencerede aynı şekilde Jean-Luc Nancy’i, Philippe Lacoue-Labarthe’ı, Jacques Rancière’i, bendenizi saymak mümkündür... “Çağdaş Fransız felsefesi” diye adlandırdığım şey, bu yazarların ve yapıtların listesidir ve bana göre yeni, yaratıcı ve evrensel olduğu kadar da tekil bir felsefi an teşkil eder.

Mesele bu kümeyi tanımlamak, onun kimliğini belirlemektir. Yukarıda saydığım yaklaşık on beş ismin etrafında ne olup bitmiştir? Sırasıyla varoluşçuluk, yapısalcılık, yapıbozum, postmodernizm, spekülatif gerçekçilik adı verilenler (bu “adları verenler” genellikle Amerikalı entelektüellerdir) nelerdir? Bu ânın tarihsel ve entelektüel bir birliği var mıdır? Varsa, bu nasıl bir birliktir?

Bu soruşturmayı dört aşamalı olarak yürüteceğim. Öncelikle, köken sorusu: Bu an nereden gelir? Soykütüğü nedir? Doğumunun belgesi nedir? Daha sonra, bu âna has felsefi işlemler’in neler olduğunu saptamaya çalışacağım. Üçüncü olarak, kesinlikle temel öneme sahip bir soruyu ele alacağım – bu sekansta felsefe ile edebiyat arasındaki bağ. Son olarak da felsefe ile psikanaliz arasında bu dönem boyunca devam eden sürekli tartışma’dan bahsedeceğim.

XX. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Fransız felsefi ânının kökenini düşünmek için bu yüzyılın başlarına, Fransız felsefesinde gerçek anlamda farklı olan iki akımın oluşmaya başladığı döneme dönmek gerekir. Birkaç referans noktası sayalım: 1911’de Bergson Oxford’da daha sonra La pensée et le mouvant[1] (Düşünce ve Hareket Eden) başlıklı derlemede yayımlanacak çok meşhur iki konferans verir. 1912’de Brunschvicg’in Les Étapes de la philosophie mathématique[2] (Matematik Felsefesinin Evreleri) adlı kitabı yayımlanır. Bu iki müdahale (1914-18 savaşının hemen öncesinde gerçekleşmeleri itibariyle anlamlıdır) düşünceye, en azından görünürde, birbirine tamamen karşıt yönelimler tayin eder. Bergson, modern biyolojiye dayanan, varlık ile değişimin özdeşliği hakkındaki ontolojik tez kapsamında yaşamsal içselliğe dair bir felsefe önerir. Bu yönelim, Deleuze de dahil olmak üzere, bütün yüzyıl boyunca varlığını koruyacaktır. Brunschvicg ise bir kavram felsefesi, daha doğrusu, (Descartes’tan beri bereketli bir oksimoron teşkil eden) kavramsal sezgi felsefesi önerir; bu ise matematiğe dayanan ve temel kavramsal sezgilerin bir anlamda derlenmiş bulunduğu sembolizmlerin tarihsel oluşumunu betimleyen bir felsefedir. Öznel sezgiyi sembolik biçimciliklerle birleştiren bu yönelim de, daha “bilimsel” olan tarafta Lévi-Strauss, Althusser veya Lacan ile; daha “sanatsal” olan tarafta ise Derrida veya Lyotard ile, bütün yüzyıl boyunca sürmüştür.

O halde yüzyılın başında bölünmüş ve diyalektik diyeceğim bir Fransız felsefesi figürüyle karşı karşıyayız. Bir yanda, bir yaşam felsefesi; diğer yanda ise, uzun lafın kısası, bir kavram felsefesi. Bu problem, yani yaşam ve/veya kavram problemi ise, burada söz konusu olan felsefi an da dahil olmak üzere, XX. yüzyılın ikinci yarısında Fransız felsefesinin esas problemi olacaktır.

Yaşam ile kavram konusundaki bu tartışma, en nihayetinde, bütün dönemi organize eden özne sorusuna açılır. Peki neden? Çünkü insan öznesi aynı anda hem yaşayan bir bedendir hem de kavram yaratır. Özne iki yönelimin ortak noktasıdır: Yaşamına, öznel yaşamına, hayvani yaşamına, organik yaşamına ilişkin olarak sorgulanır; aynı zamanda düşüncesine, yaratıcı kapasitesine, soyutlama kapasitesine ilişkin olarak da sorgulanır. Beden ile fikir, yaşam ile kavram arasındaki ilişki Fransız felsefesinin oluşunu çatışmalı bir biçimde özne mefhumu etrafında –bazen başka terimlerle– organize eder ve bu çatışma bir yanda Bergson ve diğer yanda Brunschvicg ile yüzyılın başından itibaren vardır.

Çok hızlı bir biçimde birkaç referans noktası vermek istiyorum: Yönelimsel bilinç olarak özne, Merleau-Ponty için olduğu gibi Sartre için de kritik bir mefhumdur. Buna karşılık, Althusser tarihi öznesiz bir süreç, özneyi de ideolojik bir kategori olarak tanımlar. Heidegger’in izinden giden Derrida da özneyi metafizik bir kategori olarak kabul eder. Lacan, oluşumunu kökensel bölünmeye ya da yarığa borçlu olan yeni bir özne kavramı yaratır. Lyotard için özne, sözcelemenin öznesidir ve son kertede bir Yasa’nın önünde hesap vermesi gerekir. Lardreau için özne, acıma duygusuna yol açabilecek şey veya kimsedir. Benim içinse ancak bir hakikat/ doğruluk usulünün öznesinden bahsedilebilir, vs.

Bu köken hususunda, daha da ileri giderek, son kertede burada Descartes’ın mirasının söz konusu olduğunu, yüzyılın ikinci yarısında Fransız felsefesinin Descartes üzerine muazzam bir tartışma teşkil ettiğini söylemenin de mümkün olduğunu belirtelim. Zira Descartes felsefede özne kategorisinin mucididir ve Fransız felsefesinin kaderi, hatta bizzat bölünmesi, Descartesçı mirasın bölünmesidir. Descartes hem fiziksel bedenin, makine-hayvanın hem de saf düşünümün kuramcısıdır. Dolayısıyla hem cisimlerin fiziğiyle hem de öznenin metafiziğiyle ilgilenir. Bütün büyük çağdaş düşünürlerin Descartes üzerine metinleri vardır. Hatta Lacan, Descartes’a dönüş sloganını ortaya atmıştır. Sartre’ın Descartes’ta özgürlük üzerine yazdığı fevkalade bir makalesi vardır; Deleuze Descartes’a karşı inatçı bir husumet besler; Foucault ve Derrida Descartes hakkında çatışmışlardır; sonuç olarak, XX. yüzyılın ikinci yarısında ne kadar Fransız filozof varsa, o kadar Descartesvardır.

Öyleyse köken sorusu bizi ilgilendiren felsefi ânın bir ilk tanımını bize verir: Özne mefhumu etrafında gelişen ve sık sık Descartesçı mirasa ilişkin bir ihtilaf biçimini alan kavramsal bir savaş.

Şimdi burada söz konusu ettiğimiz felsefi ânı tanımlayabilecek entelektüel işlemlere geçecek olursak, bilhassa felsefe yapma “tarz”ını gösteren ve yöntemsel diyebileceğimiz işlemler teşkil eden birkaç örnek vermekle yetineceğim.

Birincisi Almanlara ait bir işlem veya Alman filozoflardan alınan bir bütünceye dayanarak Fransızların gerçekleştirdiği bir işlemdir. Aslında XX. yüzyılın ikinci yarısına ait bütün Fransız felsefesi, gerçekte, Alman mirasına ilişkin bir tartışma teşkil eder ve Descartesçı mirasla ilgili tartışmaya eklenir. Alman mirasına ilişkin bu tartışmanın kesinlikle temel öneme sahip anları olmuştur; örneğin Kojève’in Hegel üzerine verdiği, Lacan’ın izlediği ve Lévi-Strauss’ta da derin bir iz bırakmış olan seminer. Bundan başka, otuzlu ve kırklı yılların genç Fransız filozofları da fenomenolojiyi bu dönemde keşfetmişlerdir. Sözgelimi Sartre, Berlin’de kaldığı dönemde, Husserl’ in ve Heidegger’in yapıtlarını doğrudan kendi metinlerinden okuduğunda perspektifini tamamen değiştirmiştir. Derrida öncelikle ve her şeyin ötesinde Alman düşüncesinin fevkalade orijinal bir yorumcusudur. Daha sonra, Deleuze için olduğu kadar Foucault için de çok temel öneme sahip bir filozof olan Nietzsche gelir. Lyotard, Lardreau, Deleuze veya Lacan gibi birbirlerinden son derece farklı kişilerin hepsi Kant üzerine denemeler yazmıştır. O halde diyebiliriz ki Fransızlar Almanya’da bir şeyler arayıp bulmaya çalışmış, Kant’ tan Heidegger’e uzanan muazzam bütünceden bir şeyler çekip çıkarmışlardır.

Peki Fransız felsefesinin Almanya’da arayıp bulmaya çalıştığı şey neydi? Bunu tek cümleyle özetleyebiliriz: kavram ile varoluş arasında yeni bir ilişki. Buna pek çok isim konmuştur: yapıbozum, varoluşçuluk, yorumbilgisi. Fakat tüm bu isimleri kateden ortak bir araştırma söz konusudur, o da kavram ile varoluş arasındaki ilişkinin yerini değiştirmeye, kaydırmaya yöneliktir. Fransız felsefesinin meselesi, yüzyılın başından beri, yaşam ve kavram olduğundan, düşüncenin bu varoluşsal dönüşümü, düşüncenin yaşamsal zeminiyle ilişkisi Fransız felsefesini çok yakından ilgilendiriyordu. Ben buna Fransız felsefesinin Alman işlemi diyorum: Alman felsefesinde kavram ile varoluş arasındaki ilişkiyi ele almanın yeni araçlarını bulmak. Bu bir işlem teşkil ediyor çünkü bu Alman felsefesi Fransızca çevirisinde, Fransız felsefesinin savaş alanında, yepyeni bir şey haline gelmiştir: Felsefede Fransızların savaş alanında, tabiri caizse, Alman felsefesinden alınan silahların Alman felsefesine yabancı amaçlar için tekrar tekrar kullanılmasını ifade eden tamamen kendine has bir işlemden söz ediyoruz.

Bir bu kadar önemli ikinci işlem, bilime ilişkindir. Yüzyılın ikinci yarısının Fransız filozofları bilimi salt bilgi felsefesinin alanından koparmak istemişlerdir. Burada söz konusu olan, bilimin bilgi sorusundan daha engin ve daha derin olduğunu, onu yalnızca bir düşünüm veya bir bilişsellik değil, üretken bir faaliyet, bir yaratım olarak düşünmek gerektiğini ortaya koymaktı. Bu filozoflar bilimde icat ve dönüştürme modelleri bulmak ve nihayetinde bilimi fenomenlerin açığa çıkmasına, onların organizasyonuna kaydetmek yerine, bir düşünce faaliyetinin ve sanatsal faaliyete benzer bir yaratım faaliyetinin örneği olarak kaydetmek istemişlerdir. Bu süreç bilimsel yaratım ile sanatsal yaratımı son derece incelikli bir biçimde ve yakinen kıyaslayan Deleuze’le doruk noktasına ulaşır, ama Fransız felsefesinin kurucu işlemlerinden biri olarak Deleuze’den çok önce başlamıştır; bunu daha otuzlu ve kırklı yıllardan itibaren (şiirlerin öznel altyapısıyla ne kadar ilgiliyse fizik veya matematikle de o kadar ilgili olan) Bachelard’ın, matematiği Spinoza’daki anlamıyla üretken dinamiğe iade eden Cavaillès’in veya tanıtlama sürecinin İdeaların duyuüstü bir diyalektiğinin cisimleşmesi olduğunu düşünen Lautman’ın çarpıcı orijinallikteki yapıtlarında görebiliriz.

Üçüncü örnek: siyasal işlem. Bu dönemin neredeyse bütün filozofları felsefeyi derinlemesine bir biçimde siyaset meselesine angaje etmek istemişlerdir: Sartre, savaştan sonra Merleau-Ponty, Foucault, Althusser, Deleuze, Jambet, Lardreau, Rancière, Françoise Proust –ve bendeniz– siyasal aktivistlerdik veya halen öyleyiz. Bu filozoflar nasıl ki Almanlarda kavram ile varoluş arasında yeni bir ilişki bulmanın peşine düştülerse, siyasette de kavram ile eylem, bilhassa kolektif eylem arasında yeni bir ilişkinin peşine düşmüşlerdir. Felsefeyi siyasal durumlara angaje etmeye ilişkin bu temel arzunun altında güçlü bir şekilde ortaya çıkan kolektif hareketlerle türdeş olacak –kavramsal öznellik de dahil olmak üzere– yeni bir öznellik arayışı yatmıştır.

Vereceğim son örneğe “modern” diyeceğim. Sloganı şudur: felsefeyi modernleştirmek. Her gün yönetim eylemini modernleştirme meselesinin konuşulmasından bile önce (günümüzde her şeyi modernleştirmek gerekmektedir, ki bu genellikle her şeyi yıkmak anlamına gelir), Fransız filozoflar derin bir modernlik arzusuna sahip olmuştur. Sanatsal, kültürel, toplumsal dönüşümleri ve âdetlerin dönüşümünü yakından izlemeye koyulmuşlardır. Figüratif olmayan resme, yeni müziğe, tiyatroya, polisiye romana, caza, sinemaya yönelik son derece güçlü bir felsefi ilgi ortaya çıkmıştır. Felsefeyi modern dünyanın en yoğun yönlerine yaklaştırmak istemişlerdir. Ayrıca cinsellikle, yeni yaşam tarzlarıyla da son derece yakından ilgilenmişlerdir. Aynı şekilde, cebir veya mantığın biçimciliklerine bir nevi tutkuyla yönelenler olmuştur. Felsefe, tüm bu yollardan, kavram ile biçimlerin hareketi arasında yeni bir ilişki aramıştır: sanatsal biçimler, toplumsal yaşamın yeni yapılanmaları, yaşam tarzları, harfsel bilimlerin sofistike biçimleri. Filozoflar, bu modernleşmeyle, biçim yaratımına yeni bir şekilde yaklaşmanın yolunu bulmaya çalışmışlardır.

Dolayısıyla Fransız felsefesinin bu ânı, en azından, Alman düşüncesinin yeni bir şekilde sahiplenilmesi, yaratıcı bir bilim görüşü, siyasal bir radikallik, sanatta ve yaşamda yeni biçimlerin arayışı anlamına gelmiştir. Tüm bunlarda söz konusu olan, kavrama ilişkin yeni bir tertip, kavramın kendi dışıyla ilişkisinin değişmesi olmuştur. Felsefe varoluşla, düşünceyle, eylemle ve biçimlerin hareketiyle yeni bir ilişki önermek istemiştir.

Notlar


[1] Henri Bergson, La pensée et le mouvant, Paris: Presses universitaires de France, 2013 (ilk baskı: 1934).Metne dön.
[2] Léon Brunschcivg, Les Étapes de la philosophie mathématique, Paris: A. Blanchard, 1993.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Süreyya Su, "Felsefede 68 ruhu", Kitap Zamanı, 7 Ekim 2015

Alain Badiou Fransız Felsefesinin Macerası adlı kitabında bir düşünce okulu olarak adlandırılabilecek çağdaş Fransız felsefesinin tablosunu ortaya koyuyor. Bu tabloda Sartre, Ricoeur, Canguilhem, Althusser, Lacan, Foucault, Deleuze, Derrida, Ranciére var.

Alain Badiou çağdaş Fransız felsefesinin yaşayan en önemli temsilcilerinden. Önemi geç fark edildi; belki çağdaş Fransız felsefesinin majör figürleri sayılan Foucault, Deleuze, Derrida, Lyotard gibi isimlerin gölgesinde kalmış olmasındandır. Çünkü Badiou’nun öne çıkması, bu felsefecilerin dünyayı terk etmesi sürecine denk geldi. Bugün çağdaş Fransız felsefesi sadece bir dönemin düşünce üretimine değil, bir düşünce okuluna da adını veriyor. Badiou bu okulun önemli bir üyesi. Fransız Felsefesinin Macerası adlı kitabında bu düşünce okulunun bir tablosunu ortaya koyuyor; tuvale rastgele vurulan fırça tuşları gibi. Bu tabloda Sartre, Ricoeur, Canguilhem, Althusser, Lacan, Foucault, Deleuze, Derrida, Ranciére var. Yazarın önsözde belirttiği gibi, burada kesinlikle rasyonel bir seçim, bir tercih örgüsü veya bir antoloji söz konusu değil. Badiou bu derlemenin tam bir olumsallığa tabi olduğunu ifade ediyor ama kısmen kendisinin etkilendiği ve ilişki kurduğu felsefeciler üzerine bir derleme olduğunu söyleyebiliriz.

Hegelci değil, NIetzscheci

Bugün postmodern teorinin çıkış yeri olan modern ya da çağdaş Fransız felsefesi, özellikle genç kuşaklar için modern Alman ya da İngiliz felsefesinde olmayan bir çekiciliğe sahip. Onu bu kadar çekici kılan sanırım farklılık ve başkalık üzerine vurgusuyla kendisinin de başkalığı, farklılığı, hatta ayrıksılığı. Badiou çağdaş Fransız felsefesi derken, 20. yüzyılın ikinci yarısı ile 21. yüzyılın ilk birkaç yılını kapsayan dönemde üretilmiş düşünceleri kastettiğini söylüyor. Ama buradaki “çağdaş”ı zamanla ilgili olmaktan çok, diğer “çağdaş”ı felsefelerle karıştırmamak adına, Fransız felsefesinin yeniliğini, özgünlüğünü, diğerlerine benzemeyen düşünce tarzını vurgulamak için bir sıfat olarak görmek gerekir. Hem Fransız felsefesinin Descartes’la kurulan rasyonalist geleneğinden hem de Batı felsefesinin bağlı olduğu Platoncu gelenekten koparak farklılığını ortaya koyan bir düşünce tarzıdır söz konusu olan. Çağdaş Fransız felsefesini farklı ya da ayrıksı yapan asıl özelliği, özdeşlik veya kesinlik gibi değerleri terk ederek farklılık, başkalık veya görecelik gibi yeni değerlere bağlanma iradesini göstermesidir.

Bu bağlamda Fransız felsefesi Hegelci yadsımanın değil, Nietzscheci olumlamanın karakterini taşır. Nietzsche’nin düşürdüğü ya da attığı çekici yerden alıp, tüm değerleri yıkmaya devam eder ve metafizik binanın yıkımını tamamladıktan sonra yeni değerlerin üretilmesine girişir. Çağdaş Fransız felsefesinde Hegel’in mutlağı bir yana bırakılmış, Nietzsche’nin perspektivist yaklaşımı benimsenmiştir. Çağdaş Fransız felsefesi Hegel’in diyalektiğini ve aşma fikrini reddeder. Varlık temeline dayalı bir ontoloji yerine oluş temeline dayalı bir ontolojiyi tercih eder.

Çağdaş Fransız felsefesi, yapısalcılık sonrası olarak adlandırılan bir dönem ve düşünceyle de örtüşür. Lévi-Strauss’un yapısal antropolojisinden, Lacan’ın yapısalcı psikanalizinden ve Althusser’in yapısalcı Marksizm’inden bir kopuşu temsil eder. Diğer taraftan kesinlikle Marx’tan değil, ama Marksizm’den kopuşun bir adı olmakla beraber, Badiou’nun yaptığı gibi Marksizm ile diğer teoriler arasında bir ittifak arayışının adıdır.

Kimler Fransız felsefesinden besleniyor?

Küreselleşme teorisyenleri olsun, karşı küreselleşmeciler olsun bu felsefeden hareketlerine teorik bir zemin inşa etmeye çalışıyorlar. Özellikle karşı küreselleşmeciler olarak ortaya çıkan ama sonra Negri gibi teorisyenleri tarafından bir yanlış anlaşılmaya neden olduğu görülüp kendilerini alternatif küreselleşmeciler olarak adlandıranların politik kavramlarının bağlamını oluşturan düşünce, büyük ölçüde çağdaş Fransız felsefesidir. Dolayısıyla kapitalist küreselleşme karşıtı hareketler Marksizm’den daha çok çağdaş Fransız felsefesinden beslenmektedir.

1968 sonrası toplumsal hareketlerin açmazı üzerine düşünen ve yeni açılımlar sunmaya kalkan bu düşünce, Hegel ve Marx sonrası olduğu gibi, 20. yüzyılın düşüncesini oluşturan dilbilimsel ve estetik yaklaşımların yanında psikanalitik yaklaşımları da aşmaya çalışan bir düşünceyi sunuyor. Foucault, Deleuze ve Guattari’nin anti-psikiyatri akımına olan katkıları ile 1970 sonrasındaki feminist psikanaliz eleştirileri de çağdaş Fransız felsefesinin Batı’daki entelektüel tartışmalarda güçlü bir etki yapmasını sağlamıştır.

Çağdaş Fransız düşüncesi her şeyi tersyüz etti, bizi alışkanlıklarımızı bırakmaya zorladı; bu haliyle de yeni politik imkânlara doğru açıldı. Bu imkânlar öngörülebilir bir gelecekle ilgili değil, Badiou’nun “olay” ya da “çokluğun ontolojisi” dediği virtüel bir gelecekle ilgilidir.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Kavramlar da yaşama dâhil", K24

Felsefenin kimi insanlarda yer etmiş kötü şöhretinin kaynağını bulmak hiç de zor değil. Sokrates öncesi dönemden başlayarak felsefenin, bazı bazı “etliye sütlüye bulaşmadan ahkâm kesenler cemiyeti” diye nitelenmesinin o kötü şöhrette payı büyük. Bunu ortaya atanların argümanını haklı çıkaracak “düşünürler” elbette oldu. Ancak o ifadeyi geçersiz kılan, gerçek felsefecilerin hakikaten ahkâm kesmesi. Yani bilgi ve ileri görüşlülükle hareket edip hem geçmişi hem gününü yorumlaması hem de geleceğe dair tahminler yürütmesi ve nihayet zamanını yönlendirmesi. Bir bakıma yaşadığı döneme tanıklık etmesi. Buna, felsefenin ve felsefecilerin harekete geçtiği, birtakım kıpırdanışların bayrağını taşıdığı dönem de diyebiliriz. Tarihte böyle zaman dilimleri felsefe adına vardı elbette ama özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında, söz konusu dalgalanma daha gözle görülür hale geldi. Bunun lokomotifliğini de 1960’lardan başlayarak Fransız felsefesinin yaptığı kabul ediliyor. Alain Badiou’nun hazırladığı Fransız Felsefesinin Macerası kitabına 1960’lardan Günümüze alt başlığını koyması böyle açıklanabilir.

Birbirinden ayrılmayan edebiyat ve felsefe

Badiou, kitabında kendisi gibi babalara yer verirken kimilerinin gönül koymasını engellemek için “dikkat çekici bazı ‘gençler’ hakkında da yazacağım, felsefede olgunluğa geç ulaşılır” diyor. Yazarın, Fransız Felsefesinin Macerası’na konuk ettikleri, öyle yabana atılır isimler değil: Louis Althusser, Jean-Paul Sartre, Gilles Deleuze, Jacques Lacan, Michel Foucault, Jacques Ranciére, Jacques Derrida, Paul Ricœur, Georges Canguilhem.

Badiou, “Fransız felsefesi” diyerek felsefenin evrenselliğine bir gölge mi düşürüyor ya da şoven bir işe mi girişiyor? Hayır. Bunu vurgulamasının nedeni, ele aldığı dönemin yaratıcılığı ve evrenselliği kadar, tekil bir felsefi an olmasıyla ilgili. O ân’ı belirleyense bilimle ve sanatla dirsek temasında bulunan düşünürlerin varlığı. Örneğin Althusser ve Lacan’la bilim, Derrida’yla sanat tarafı ağır basan bir dönem bu.

Yaşam ve kavram ayrımı yapılabileceği gibi kavramların, yaşam içinde eritildiği bir dönemden de bahsediyor Badiou. Bir başka deyişle “kavram ile var oluş arasındaki ilişkinin” ele alınış biçimi, 1960’tan sonraki Fransız felsefesine yön veriyor. Tabii burada, sanat da siyaset de kendisini gösteriyor. 1980’lere gelindiğinde ise Badiou’nun adını andığı gibi felsefeyi modernleştirme çabasına girişen Fransız düşünürlerle karşılaşıyoruz. Dünyadaki gelişmeleri izleyen ve bunları yorumlamak üzere yeni kavramlar türetip hayata katılan isimler bunlar. Badiou’ya göre o dönemde “figüratif olmayan resme, yeni müziğe, tiyatroya, polisiye romana, caza, sinemaya yönelik güçlü bir felsefi ilgi ortaya çıkar.”

1980’den sonra cinsellik de felsefi ilgiden payını alırken 1960’lardan beri süregelen edebiyatla felsefe arasındaki bağ daha da güçlenir. Hatta Badiou buna “Fransız felsefesinin amaçlarından biri edebiyat ile felsefenin birbirinden ayırt edilemez olacağı yeni bir yazı mahalli yaratılması” der; yani felsefeyle edebiyat birbirine yapışır, kavramla yaşam iç içe geçer. Camus’nün “filozof olmak istiyorsan romanlar yaz” sözü ete kemiğe bürünür. Böylece özne, dilde yaratılır. Lacan’la birlikte psikanaliz, edebiyat ve felsefe ortaklığına doğru yaklaştırılır. Ama aynı zamanda psikanalizle felsefe arasında önü alınamaz bir tartışma da başlar. Bu itişmeye Sartre, Deleuze, Foucault, Althusser ve elbette Lacan karışır; özne, bu tartışmanın yine merkezine yerleş(tiril)ir. Badiou, var olan bu tartışmanın hem ortaklıktan hem de rekabetten kaynaklandığını belirtir. Kavgalar, birliktelikler ya da ayrımlar, yaratılan veya çöpe atılan kavramlar, Badiou’ya göre Fransız felsefesinin, pek çok açmaza el atarak çıkış yolları göstermesiyle evrenselliğe katkı sunduğunun işareti.

"İmanı arayan zihnin" eleştirisi

Badiou, 1960’lardan 1980’lerin sonlarına, hatta 1990’ların ortalarına kadar, başta Avrupa felsefesine şekil vermiş babaları anlatırken aynı zamanda onların kendisindeki karşılığına ve felsefi söylemlerine de değiniyor. Sartre’ın varoluşçuluğuna yaklaşması ve ondan kopuşu bunlardan biri. Çünkü Badiou, geçmişte büyük ilgi uyandıran ama bugün herhangi biçimde bir yere oturtmakta zorlandığı Sartre’ın varlık görüşünü kıyasıya eleştiriyor. Ancak hakkını da teslim ediyor ve geri adım atmadan fikirlerini savunmasını takdirle karşılıyor: “Sartre, şimdiden neredeyse yarım asır olmakla beraber [hakikatin karanlığının], karanlık olduğunu bildiği – ve kim ne derse desin bakî kalacak- bu karanlığın nâdir kâşiflerinden biriydi.”

Yaptığı Hafıza, Tarih ve Unutuş okuması yüzünden Ricœur’ün, Badiou’yu affetmemesi ise felsefi kavgalara ve küskünlüklere bir örnek. Badiou, Ricœur’ü “anlamaya çalışan iman”dan, “imanı arayan zihin”e doğru yaptığı yolculuk nedeniyle eleştirir; tarihi hafızadan ayırmak zorunda kalışı yüzünden kaygıyla izler.

Kitapta dikkatimizi çeken şey, Badiou’nun babaları eleştirisi. Evet, onların bir şekilde felsefeye ve hayata kattıklarını es geçmiyor ama kendisinde bıraktığı izleri gündeme getiriyor. Mesela özne kuramı bulunup bulunmadığını tartıştığı Canguilhem yüzünden tezini savunamaması ve Badiou’ya yazdığı kaba mektupların varlığı ilginç. Aslında ele aldığı tüm isimlerin, özneyi nasıl algıladığıyla ilgileniyor yazar. Bir bakıma Fransız felsefesinin 1960 sonrası özne yaklaşımı da diyebiliriz buna. Badiou’nun, “öznesiz öznel olanı düşünme” çabasından dolayı ve siyaset-felsefe birlikteliğinde açtığı çığır nedeniyle Althusser’e saygı duyması da bir kenara not edilmeli. Foucault’ya ise filozoftan ziyade felsefi antropolog ya da düşünce tarihçisi diyecek oluyor, sonra da “Foucault ne filozof ne tarihçi ne de ikisinin kırması” gibi bir belirleme ortaya koyuyor.

Deleuze’ün söylemini “Leibniz’den sonra doğru ve yanlış yoktur; olanaklı olandan olanaklı olana gidiş vardır” biçiminde özetleyen Badiou, onun uzanım, diyalektik ve Descartes karşıtı Kıvrım’ına atıf yapar. Badiou’ya göre bu, onun “aldatıcı sevecenliğini” ortaya koyar ve yaratıcı süreklinin karşısına kurucu kopuşu yerleştirmesi, Deleuze’ün bir yerde hakikatle yaşamı ayırıp karşılaştırdığını gösterir.

Hayatın dışında ve tam ortasında

Felsefenin kimlik, var oluş ve yersizlik-yurtsuzluk gibi konuları bir arada ele alması da 1960’lardan sonra Fransız geleneğinde gerçekleşir. Badiou’nun bu bağlamda andığı isim de Derrida. Varlık, var olan, var oluş ve var olmayana dair yaptığı ayrımlardan hareketle yapıbozum üstadı Derrida’ya felsefi bir saygı duruşunda bulunur Badiou.

Ranciére’in Badiou’yla arasında kimi zaman sertleşen tatlı atışmaları da kitapta su yüzüne çıkıyor. Her ikisi de birbirine sıkı eleştiriler yöneltiyor. Badiou, hakkında hep iyi şeyler söylemeye özen gösterdiği ve uzun zamandır örgütlü siyasetle uğraşmayan Ranciére’in üslubunu üçe ayırarak özetliyor: Bildirici, argüman süreksizliği olmayan ve örnekler etrafında kavramsal bağlantı arayışı barındıran söylem... Badiou, Ranciére’in bu üslupla geliştirdiği tarih söylemini ise şöyle eleştiriyor: “Birbirine benzemeyen dünyalarda oluş halinde bulunan idealar, şu veya bu tarih sekansında görünürde uğradıkları başarısızlıkların koşullarını belirleyen şeyle değil, evrensel dayatmalarının, öngörülemez yeni dünyaları katederken, bir noktadan diğerine, oluşuyla yargılanmalıdır.”

Badiou’ya anlaşmazlıkları bir tarafa, kitapta yer alan isimlerin teori üretmekle kalmadığı, pratiğe de katkı sunduğu gözden uzak tutulmamalı. Belki de bu nedenle peşlerinden yalnızca öğrencileri değil, her yaştan ve her sosyal statüden pek çok insan gitti, gitmeyi de sürdürüyor. Bir başka deyişle Badiou’nun andığı isimler, 1960’tan sonraki dönemde yaşama kattıklarıyla da birer fenomen. Siyaset, felsefe, bilim ve kültür gibi alanlar arasında bağlantılar kurmalarının yanında önemli geçişler sağlamalarıyla da öne çıkıyorlar. Kullanıp yarattıkları kavramlarla hayatın dışına taştıkları gibi tam ortasına da düşüyorlar. Badiou’nun, olayı çoğunlukla kavram ve yaşam bağlamında değerlendirmesi de böylece anlaşılıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.