Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-009-0
13x19.5 cm, 80 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Simon Critchley diğer kitapları
Sonsuz Talep, 2010
İmansızların İmanı, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bellek Tiyatrosu
Özgün adı: Memory Theatre
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2015

Simon Critchley boşaltmak üzere geldiği ofisinde, ölmüş bir filozof arkadaşının yayınlanmamış yazılarını, hazırladığı tuhaf bir takım kartları içeren ve her birinin üzerinde burç işaretleri olan kutular bulur. Yalnız bir burç eksiktir. Karıştırdığı bu kutular arasında kadim hatırlama sanatı hakkında parlak bir metin ve çeşitli filozofların hayatlarının dönüm noktalarını kaydedip ölecekleri tarihleri tahmin eden astroloji kartları bulur. Bunlardan birisi de kendisi hakkındadır; çok ciddiye almamış gibi yapar ama fena halde meraklanmıştır. Neden sonra son kutuyu da bulur, onun içinden de Giulio Camillo’nun on altıncı yüzyılda dönemin bilgi birikiminin neredeyse tamamını içerecek şekilde tasarladığı bellek tiyatrosunun maketi çıkar. Maketle birlikte sanrılar da başlar...

Felsefi metinleriyle tanıdığımız Critchley’in bu kitabının türünü belirlemek biraz zor. Edebi bir dille yazılmış bir kurmaca, yer yer otobiyografi, felsefi bir risale ve tarihsel bir inceleme... güzelliği de burada.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-13

Ölüyordum. Orası kesin. Gerisi hikâye.

Ölüm korkusu gündüzleri çoğunlukla uykuya geçiyor, gecenin geç saatlerinde uyuşukluktan silkinip gırtlağıma çöküyor, o akşam ne kadar içmiş olursam olayım uyumayı imkânsızlaştırıyordu. Uykusuzluk zaten yetişkin olduktan sonraki ömrümün büyük kısmında hep eşlik etmişti bana gizliden gizliye; en azından kazadan sonra. Ama kutuları bulup bellek tiyatrosunu kurduktan sonra yoğunlaşıp amansız bir mantık kuvvetini kazanmıştı. Zaten öleceksem uyumak niyeydi ki?

Sonra sidik torbası oyunu başlardı. Diş fırçalayıp diş ipiyle oynamaca, tuvalete “tamam bu son” hissiyle bir işemece, 1960 tarihli o harika ciltli Bodley Head basımı Ulysses’in birkaç sayfasını okumaca derken, uyku usul usul gelirdi... ama karnımın alt bölgelerindeki, sanki orada bir yaratık varmış gibi belli belirsiz hissettiğim basınç hemen bölerdi uykumu. Çişim geldi mi gelmedi mi? Sonra bütün gece bir yukarı bir aşağı, bir sağa bir sola... ta ki karanlığın dehşeti ağaran günle birlikte kaybolana kadar. Kafamda gezinip duran intihar, hatta bazen birilerini öldürme düşünceleri yavaş yavaş yatışırdı. Uykum gelirdi gelmesine ama geçmiş olsun.

Ertesi gün gözlerimin etrafındaki binlerce görünmez minnacık kesikle ve en basit işleri bile feci zorlaştıran, acı verici ölçüde keskin bir gürültü hassasiyetiyle dolanır dururdum. Bu böyle üç yıl sürdü, meseleyi ilk anladığım zamandan beri korkum gittikçe arttı. Bitkinlikten bitkin düşmüştüm.

2004’ün Ocak ayında nekronotik* faaliyetlerim Yeni Dünya’da, eskisinde karşılaştığı kayıtsızlıktan daha müşfik bir muamele görür mü diye İngiltere’den New York’a taşınmıştım. O yılın Haziranında eski ofisimi toparlayıp bırakmak, kâğıtlarımı gözden geçirip kitaplarımı taşımak niyetiyle Essex Üniversitesi’ne döndüğümde garip bir şey oldu.

Ofisimin yarıgizli köşelerinden birinde beşi üst üste konmuş, orta boy, kahverengi, tanımadığım karton kutularla karşılaştım. Felsefe bölümünün yöneticisi Barbara’yla konuşunca bunların Fransa’daki eski felsefe hocalarımdan yakın dostum Michel Haar’ın yayımlanmamış yazıları, notları, evrak-ı metrukesi olduğu anlaşıldı. Michel’in 2003 yazında Fransa’yı kasıp kavuran o feci sıcak dalgası sırasında kalp sektesinden öldüğü sanatoryumdan kardeşi, haber vermeden, göndermişti bu kutuları. Sorbonne’un felsefe bölümündeki kürsüsünden erken emekli olmasından beri kendisini dört bir yandan kuşatan (hatta aslında böyle erken emekli olmasının da nedeni olan) uzun bir nörolojik, psikolojik ve hipokondriyak hastalıklar silsilesinin ardından ölmüştü Michel. Doğrusunu söylemek gerekirse, Michel’de hafiften manyakça bir ölme arzusu vardı hep. Kendine saygısı olan her akademisyenin rüyasını gerçekleştirip en nihayet Paris’te kürsü sahibi olduğunda herkese, Nietzsche’nin doğumunun 150. yılında intihar eden büyük Nietzsche uzmanı Sarah Kofman’ın yerine geçtiğini söylemişti ki bu doğru değildi. Michel sözde halefinin kaderini tekrarlamaya kararlı görünüyordu.

Daha önce Paris’teki berbat restoran zincirlerinden birinde (adı “Hippopotamus” mu neydi – Michel’in eli sıkıydı, yemekle de arası yoktu) bir akşam yemeğinde karşılaştığım kardeşi Roger’ la temas kurmaya çalıştım. Strasbourg’daki telefon numarası vardı bende, ama artık iptal edilmişti. Bir mektup gönderdim, ama daha sonra üzerine “retour à l’envoyeur” damgası vurulup açılmamış halde geri geldi. Michel karısı Anne’dan boşanmıştı, zaten Michel çocuk yapmak istemediği için araları da soğuktu. Dibine kadar narsistti yani. Tanıdığım başka yakın akrabası da yoktu. Bu kutuların neden bana gönderildiğini bilememenin verdiği kafa karışıklığıyla kalakaldım. Michel’in, onu benden çok daha iyi tanıyan ve kendisine hayran birkaç öğrencisi vardı. Dost denebilecek pek kimsesi yoktu.

Hemen kutuları karıştırmaya başladım, içindeki her şey karmakarışık gibiydi ama her kutunun üzerinde Oğlak’tan İkizler’e kadar bütün burçlardan birinin işareti vardı. Boğa burçlu kutu eksikti. Yolda mı kaybolmuştu, yoksa işin içinde bir oyun mu vardı? Michel, on beşinci yüzyılın sonlarında yaşamış Pico della Mirandola’dan beri astrolojiyle derinden ilgilenmiş belki de ilk filozof olduğu için burçlara şaşırmadım. Pico gibi, Michel de genetilialog, yani horoskop imalatçısıydı.

Üstünde Oğlak işareti olan kutuda, Michel 1959’da öğrenciyken Jean-Paul Sartre’ın École normale supérieure’de etik ve Marksizm hakkında verdiği bir dersten notlar gibi nefis şeyler buldum. Ayrıca aralarında Clément Rosset ve Dominique Janicaud gibi iki eski öğretmenimin ve genç, canlı ve gayetle Sartre’cı bir Alain Badiou’nun da bulunduğu çeşitli normaliens ile Sartre arasındaki bir tartışmanın transkripsiyonu da vardı. Louis Althusser’in antik felsefede materyalizm hakkındaki dersinin notlarını, Leukippus, Demokritos, Epikuros ve Lucretius’u uzun uzun tartışan “Notes de cours”unu buldum.

Jean Beaufret, Jacques Lacan ve Martin Heidegger arasındaki üçlü yazışmanın orijinal kopyalarını da bulunca çok şaşırdım; mektuplar Heidegger’in 1955’te Normandy’de Saint-Lô yakınlarındaki Cerisy-la-Salle’i ziyaret ederek orada vereceği “Was ist das – die Philosophie?” konferansıyla ilgiliydi. Bu konferansın başlığı, “Nedir bu, felsefe?” lafı da beni hep güldürmüştür. Neden bilmem. Lacan ile Beaufret arasındaki yazışmaların en eğlenceli kısmı, Herr und Frau Heidegger’lerin Paris’e geçerken uğrayacakları Lacan’larda kahvaltıda ne yemeyi tercih edecekleri üzerine. Lacan, Alsace’dan özel ithal Schwarzbrot ve ayrıca sert peynirle salam almak için karmaşık planlar yapmış. Beaufret ise birkaç paragrafı, Heidegger’lerin birkaç kruvasan, bir sütlü kahve, belki bir de ufak bir tartine’den başka bir şey istemediklerine Lacan’ı ikna etmeye çalışarak harcamış. Günlerinin çoğunu pijamalarıyla geçiren ve açığa vurmadığı eşcinselliği yüzünden azap çekmekte olan Beaufret o sıralarda beş yıldır Lacan’a analize gidiyormuş ki büyük psikanalistin kendisine herhangi bir ilgi gösterdiği tek zaman da bu olmuş.

İlk kutuda akademik teamüllere daha uygun çok sayıda elyazması da vardı; hepsi de dönüp dolaşıp bir şekilde nihilizm meselesine ve Michel’in hayatı boyunca takıntı haline getirdiği kitaba, Heidegger’in 1930’ların sonlarında verdiği derslere dayanan ama Almancada kitap olarak ancak 1961’de (Michel yirmili yaşlarının başlarındayken) yayınlanmış olan iki ciltlik dev Nietzsche kitabına bağlanıyordu. Heidegger’in kendisi ve birçok savunucusu bu dersleri, onun Naziler 1933’te iktidara geldikten sonraki bir yıl boyunca Freiburg Üniversitesi Rektörü olarak üstlendiği meşum ve iğrenç memuriyetin ardından Nasyonal Sosyalist ideolojiye yönelik bir eleştirinin geliştirildiği yer olarak görmüşlerdir. Ben bu tür savunuların boktan zırvalar olduğunu düşünmüşümdür hep. Michel’in ise bu kitapla çok daha ilginç bir derdi vardı; felsefe ile şiir arasındaki ilişki, özellikle de fiilleşmiş isimler ve totolojiler gibi önerme mahiyetinde olmayan dil biçimlerinin ifşa edici imkânlarıyla ilgileniyordu. Heidegger’in Nietzsche’yi sadece Platon’un tersine çevrilmiş hali olarak ve son tahlilde de metafizik düşünme biçimleri içindeki tutsaklığımızı sona erdiren değil devam ettiren bir figür olarak yorumlayan ve keskinliği gittikçe artan felsefi eleştirisi, Nietzsche’nin müthiş yaratıcı, şiirsel ve polemiğe dayalı düşünme tarzını ne ölçüde kapsayabiliyordu? Heidegger’in yorumuna bakılacak olursa Nietzsche nihilizmden çıkışı değil, onun en yüksek ifadesini, gerçekleştirilmiş halini temsil ediyordu. (Bu hali anlatan Almanca bir kelime vardı –hep vardır zaten– ama unuttum.)

*Simon Critchley’nin romancı Thomas McCarthy ile birlikte kurdukları, amacını “gerçeküstücülerin cinsellik için yaptığını ölüm için yapacak kafa uçu- rucu projeler” geliştirmek olarak tarif eden Uluslararası Nekronotik Derneği kastediliyor. –ç.n.

**Turan Oflazoğlu’nun çevirisi. –ç.n.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Can Semercioğlu, "Bellek soruşturmaları", Sabit Fikir Dergisi, 4 Kasım 2015

Bugüne kadar roman yazan felsefecilere bir şekilde rastladık. Bilhassa 20. yüzyıldaki varoluşçuluk dalgası felsefi kurguyu ön plana çıkardı. Jean Paul Sartre’ın Özgürlük Yolları ve Duvar kitapları ile Albert Camus’nün Yabancı kitabı bu alanda hem bir açıdan öncü rol üstlenmiş hem de popülerliğini koruyan –en popülerinin ise Freidrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt olduğunu söylemek yanlış olmaz– örnekler olarak karşımızda duruyor. Bu alandaki romanların çoğunda kahraman radikal biçimde merkezi bir konum işgal eder. Olaylar onun etrafında şekillenir ve o sadece olanlarla, olaylarla ve nesnelerle etkileşime girer: Felsefi romanların alameti farikası tam da bu etkileşimdir. Bunların sonucu oluşan edimler ise roman formuna bürünmüş bir felsefi açılımın ve kuramın çerçevesini çizer.

Gelgelelim, son örneklerinden birini veren felsefeci Simon Critchley’in Bellek Tiyatrosu’na “felsefi roman” demek kolaycılık değilse de, biraz abartılı bir genelleme olabilir. Nitekim Critchley’in bu metninde romandan ziyade felsefenin ağır bastığını görüyoruz. O yüzden ona roman demeye dilimiz pek varmıyor. Zaten orijinal yayıncı Other Press bu kitabı “fiction” diye tanıtırken, Metis Yayınları “Edebiyatdışı” dizisine almış. Tabii, bütün bunlar Bellek Tiyatrosu’na roman dememize engel teşkil etmiyor.

Kitabın kahramanı da kitabın yazarıyla aynı adı taşıyor: Simon Critchley. Romanın yazarı olan Critchley romanın kahramanı olan kurgusal Critchley ile büyük benzerliklere sahip. “Benzerlik” diyoruz, çünkü ikisi arasında ancak “minimal fark” mevcut olabilir – belki de bu bölünmeyi alter ego tetikliyordur.

"İzinde" olma hali

Otobiyografik özellikler taşıyan bu romanın türünü belirlemek yeterince zorlayıcıyken, basit gibi görünen ama ziyadesiyle karmaşık olan konusu da okurun işini kolaylaştırmıyor. “Ölüyordum. Orası kesin. Gerisi hikaye” şeklinde açılıyor kitap. New York’a taşınmış olan kurgusal Critchley, Essex Üniversitesi’ne eşyalarını ve kitaplarını toplamaya gittiğinde odanın bir köşesinde üzerinde burç sembollerinin bulunduğu birkaç tane kutu buluyor. Onun eski bir arkadaşı olan Michel’e ait yazılar ve geleceğe dair bazı projeler vardır bu kutularda. Critchley bu kutulardan birinde 16. yüzyılda Giulio Camillo’nun projesi olan bellek tiyatrosunun bir maketini de buluyor ve bunun peşine düşüyor.

Dolayısıyla Bellek Tiyatrosu’na edebiyat eserlerinde zaman zaman rast geldiğimiz “izinde olma” (à la recherche) temasının hakim olduğunu söyleyebiliriz – romanın adı pekala “Bellek Tiyatrosunun İzinde” olabilirdi. Elbette bu izinde olma halinin Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’siyle olan benzerliği sadece biçim düzeyinde değil, aynı zamanda içerik düzeyinde de geçerli. Proust çaya batırdığı madlen kurabiyesinin ona hatırlattığı unutulmuş Combray günleriyle, Critchley ise bir kaza sonucu yaşamış olduğu hafıza kaybının etkisiyle bellek tiyatrosuyla meşgul olur. Ancak Critchley’in Michel’in ölümü ve kendi hafıza kaybı arasında kurduğu bağlantının zayıf kaldığını da gözden kaçırmamak gerek. Gerçi, kurgusal Critchley’in gaipten duyduğu sesler bellek tiyatrosunun yıkılışını da simgeliyor.

Elbette bunlardan hareketle akla hemen polisiye romanlarda karşılaştığımız tutku ve merak duygusunun yoğunluğunu getirmemek gerek. Bilakis, felsefecinin titizliğini ve teorilerinnin birbirleri arasındaki etkileşimi kitaba hakim. Ancak bu Bellek Tiyatrosu’nun sıkıcı bir kitap olduğu anlamına da gelmiyor. Critchley’in kullandığı ironiyle bezenmiş dil, kitabın geneli boyunca hafif bir tebessüme, yer yer de kahkaha atmanıza sebep olabiliyor. Bu metafizik akademi komedisine sürreel öğeler de dahil olunca Critchley okura alışılageldik roman deneyiminin epey dışında bir his yaşatıyor.

Kişisel bir teorik roman

Ancak bu sıradışılık ve orijinallik hissini anlamak için okurun hem Critchley hakkında hem de onun ilgilendiği konulara ilişkin detaylı bir araştırma yapmış olması gerekiyor. Zira kitapta sayıca çok miktarda felsefi gönderme mevcut. Critchley’in yaptığı akademik bir espriyi anlayabilmek için Hegel’den Aristoteles’e kadar uzanan geniş bir düşünce dizgesinde gezinmiş olmak elzem. Kitap boyunca onlarca filozofun ve kitabın adı durmaksızın karşımıza çıkıyor. Kitapta kullanılan kavramlar da rastgele, olayın akışı içinde değil, bilerek ve özel olarak seçilmiş. Buradan hareketle Critchley’in okurun çıkarımda bulunmasını arzuladığını çok açık bir biçimde anlayabiliyoruz. Örneğin, “organlardan oluşan bir ceset” torbası ifadesinden Artaud’nun (ve haliyle Deleuze ve Guattari’nin) “organsız beden” kavramını anlamamız ve onu romanda doğru bir yere oturtmamız bekleniyor. Critchley, okuru çok büyük bir ihtimalle zorlayacak olan bu kitabı başkaları okusun diye değil, tamamen kendisi için yazmış gibi görünüyor.

Farklı yönlere sahip olan Bellek Tiyatrosu okuru felsefe, sanat tarihi, mimarlık ve kişisel tarih alanında meşakkatli bir yolculuğa çıkarıyor. Critchley kendi belleğini ve birtakım metinler üzerinden nasıl sorguladığını – haydi, adını da koyalım: Yapısöküme uğrattığını – bize anlatıyor. Tam da bu anda bize aktardığı parçalanmış felsefe tarihi de belleğin gücünü ifade ediyor. Bireyin benliği ve bellek arasındaki farka dikkati çeken Critchley aradığı sonuca ulaşmış gibi görünüyor. “Bellek tekrarlamaktır. Elbette. Ama bir farkla tekrarlamaktır,” diyor, çünkü, “Bellek tiyatrosu benim belleğime indirgenemez.” Yaklaşık yetmiş sayfalık bu roman-olmayan-romanda Critchley teori oluşturmanın farklı bir yolunu sunuyor.

Devamını görmek için bkz.

Berkay Üstün, "Belleğin mimarisi üzerine", K24, 10 Aralık 2015

Bellek var olanın biriktiği bir depodur. Öyleyse hatırlamak bu depoda nelerin biriktiğini ve birikenlerin geçmişle kurdukları ilişkileri görünür kılma eylemi olacaktır. Belleği kuran ve bu depoyu inandırıcı yapan ise hafızanın tamlığı ve devamlılığıdır. Çünkü hayat belleğimizde depoladığımız anıların ardıllı ve öncelli olmasını gerektirir. Öyle ki hafızasında boşluk olan kişi ne belleğinin güvenilirliğinden emin olabilir ne de geçmişinde var olmuş olanın hakikatinden.

Simon Critchley Bellek Tiyatrosu’nda tam da böyle bir yerde duruyor. Yazar otobiyografik ögelerin ağırlıklı olduğu anlatısını kurarken geçmişinde yaşadığı bir kaza sonucu elinin üç parmağıyla birlikte hafızasının üç haftalık bölümünü de yitirdiğinin altını çizmiş. Kitabın gidişatı itibariyle okuyucunun odaklanması muhtemel hadiseler arasında ön planda bulunmasa da, Critchley’nin bu kitapta işleyişini anlattığı kuramını anlamanın temel taşlarından bir tanesi yazarın hafızasındaki boşluk. Bu yazıda özellikle hafıza kaybının nerede durduğundan bahsetmenin kitabın statik ve dinamik bellek kavramlarını anlamada önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum. Fakat gelin önce kitap neymiş ne değilmiş ona değinelim.

Bugüne kadar hep felsefe metinleriyle tanınan Critchley, bu sefer birden fazla parçası olan bir eserle çıkıyor okuyucu karşısına. Temelde bir hikâye anlatılıyor. Yazar-karakterin ofisinde eski bir hocasının ölümünün ardından kendisine gönderdiği kutuları bulmasıyla sahne açılıyor ve öykü akmaya başlıyor. Yazarın günlük hayatını takip ederken, kitabın şeklinin kutuların açılmaya başlamasıyla değiştiğini anlıyoruz. O âna kadar anlatı olduğunu sandığımız kitap sanki birden Critchley’nin felsefi denemelerini topladığı bir kolaj gibi beliriyor gözümüze. Her kutudan bir başka filozof çıkıyor ve bize beş dakikada doktrininden bölümler anlatıp kayboluyor. Tabii, kitabın felsefi metinlere dönüşmesi hikâyenin devam etmesini bozmamış. Aksine anlatı, içinde bize Critchley’nin kendi fikrini nasıl oluşturduğunu ve sanrılarının nasıl başladığını açıklayan yeni bir düzlem kazandırarak hikâyeyi daha da sürükleyici bir hale getirmiş. Bulduğu kutularla bir fikrin peşine düşen Critchley önce hocasının kurduğu bellek tiyatrosunu anlıyor, ardından da bu fikrin peşine düşüyor. Fikir, kadim hatırlama sanatı sayesinde her şeyin –hatta ölümün ne zaman geleceğinin bile- bilinebileceğini iddia ederken, yazar-karakterimizin bu fikir uğruna New York’taki hayatını bırakıp Hollanda’ya taşınmasını ve bellek tiyatrosunun inşa ediliş hikâyesini okuyoruz. Hocasının öğretisi doğrultusunda kendi ölüm ânını bildiğini sanan Critchley’nin kaçınılmaz âna doğru ilerleyişindeki sanrılarına tanıklık edip biz de onunla birlikte mide ağrıları çekiyoruz. Bu bağlamda kitap kurmacadan otobiyografiye oradan da bir teoriye dönüşerek sonlanıyor.

Hafıza ve mimari

Bellek Tiyatrosu edebiyat alanında, nerede değerlendirileceği muğlak olan bir eser. Metni okurken takip ettiğiniz kronolojik olay örgüsünün içine Critchley, tek başına felsefi deneme denebilecek bolca bölüm sıkıştırmış. Bellek Tiyatrosu’nu inşa ederken Heidegger, Derrida, Hegel ve Leibniz gibi filozofların doktrinlerinin harca katılmış olduğunu görüyoruz. Anlaşılır ve keyifli bir okuma deneyimi için bu doktrinlere hâkim olunması şart değilse bile, yazarın bu ve daha birçok düşünürü kendi kuramı doğrultusunda yorumladığını bilmek gerekir. Bellek Tiyatrosu’nun edebiyatta nereye konulacağının net olmamasının bir başka sebebi de eserin saf yazının dışına taşan mimari bir eser olarak anlaşılabilir olması. Camillon’un on altıncı yüzyılda tasarladığı bellek tiyatrosu maketine atıfta bulunulması, hikâye içinde bir inşa sürecinin gerçekleşmesi ve anlatının kendisinin bir fikir inşasının taslağı olması bir yana; Liam Gillick’in New York’taki bir gökdelenin inşası sırasında çektiği fotoğraflar da bize bu kitabın yazının dışına çıktığını işaret eder. Critchley kendi fikrini açtığı her kutunun içinden çıkan başka başka felsefi yorumlarla bina ederken, Gillick’in fotoğraflarındaki gökdelenin yavaşça alçaldığını görsel olarak takip ederiz. Gökdelen yapımının geriye doğru ilerlemesi manidardır, çünkü Critchley de hafızasının içinde sürekli geriye dönmekte ve ilahi kavrayışın mümkün olduğunu varsaydığı hiçlik seviyesinde her şeyi hatırlayıp bileceğini düşünmektedir. Fakat ne yazarın bellek tiyatrosu nihayete ulaşabilir ne de gökdelen hiçbir şeyin olmadığı zemin seviyesine iner. Critchley hafızasını statik bir biçimde mekânsallaştırmanın sonuç getirmeyen, eksik bir yöntem olduğunu gösterirken; bunun karşısına dinamik hafıza anlayışını koyar.

Statik ve dinamik bellek tansiyonu

“Hegel’in bakışının göz kamaştırıcılığı, belleği geçmişin sıkıcı bir biçimde terennüme indirgemeyip daimi hareket halinde olan bir şey yaratmasından geliyordu” diyerek, kurduğu bellek tiyatrosunu eleştiriyor Critchley. Burada terennüme indirgediğini söylediği şey şüphesiz ki sürekli hareket halinde olan ve kendini yaratan, kendini şekillendiren dinamik bellektir. Hafızasındaki birikimleri nesnelere yükleyip bir tiyatro sahnesine yerleştirmek bellekten zaman kavramını çıkararak onu kuru, cansız bir hale sokmuştur. Bu da belleğin metaforik manasını, düz anlamlılığa indirmek; dolayısıyla onu, özünden önemli tavizler vererek anlamaya çalışmak demek oluyor. Metnin sonunda açığa çıkardığı bu kavrayış, kitap boyunca açıkladığı yöntemin eleştirisidir. Bir başka deyişle yazar kuramını son iki sayfada, öncesinde yaptığı hatanın ne olduğunu açıklayarak tamamlar. Ve çalışan, gerçek bir bellek tiyatrosunun nasıl olması gerektiğini şöyle betimler: “Bu bir başka statik bellek tiyatrosu değil, enerjisini dalgaların sürekli gel-gitinden alacak canlı bir makine olacaktı. Ay’la çalışacaktı.”

Kolektif belleğin gücü

Kitabın sonunda kuramın tamamlanmasıyla karşımıza çıkan bir fikir bellek tiyatrosunun yaşamasının ve dinamik olmasının gerekliliğiyken, diğeri de öznel bir hafıza yerine kolektif hafızanın tercih edilmesi şartıdır. Bellek Tiyatrosu’nun, mutlak bilginin kavrandığı bir mekân haline gelebilmesi için beşeriyetin yığınsal birikimine ihtiyacı olduğunu söyler yazar. Gerçekten, çalışan bir bellek tiyatrosunun insanlığa mal olması gerekir. Onu dinamik kılacak olan şey budur zaten. İnsanlık harekete devam ettikçe bellek tiyatrosu onunla beraber sarsılacak, ilerleyecek, gelişecektir ve öznenin sınırlı zamanının nihayete ermesiyle durmayacak, kümülatif bellek yaşadıkça şekillenmeye devam edecektir. Ay ile çalışacak olması bu yüzdendir, insanlığın kendisi gibi bireyden yüce bir sıfatı ve devamlılığı gerektirir. Critchley’nin kitabı bitirirken altını çizdiği bu noktalar aslında Hegel’in Tin’ine (Geist) işaret eder. Keza bellek tiyatrosuyla ulaşmaya çalıştığı mutlak bilgi de, Hegel’in kişinin kendi kendisinin bilgisine ulaşmayı metotladığı Mutlak İdealizm’idir. “Hegel Tin derken dünyanın bütün kültürel gelişimi gibi koca bir şeyi kastetmektedir.” Tin elbette insan üstü bir ortak bilinçtir; çok boyutludur. Öyleyse bellek tiyatrosunun ilk halinin bir başka hatası, Critchley’nin hayatıyla sınırlandırılması oluyor.

Critchley aslında statik bir bellek tiyatrosunun çalışamayacağını hikâye içinde zekice kurmuş. Hafızasındaki boşluğa işaret eden karakterin, yer yer bu boşluktan ötürü hatıralarının gerçek olup olmadığına yönelik bir sorgulama içine girdiğini görüyoruz. Bir basamağı eksik olan merdivenin yekpare bir halde duramayacağı gibi, Critchley’nin belleği de statik bellek haritalamasının imkânsızlığını, böylece bilginin kavrayışının bu yöntemle mümkün olmayacağını gösteriyor bize. Dolayısıyla yazar kurduğu tiyatronun hedefine varmakta yetersiz kalacağının sinyallerini öncesinde vermiş oluyor.

Bellek Tiyatrosu her ne kadar içinde çizdiği kuram dolayısıyla bizi üç boyutlu süreğen bir hafıza kavrayışına yöneltse ve verdiği referanslarla felsefe tarihindeki önemli isimlerin düşüncelerini yorumlayarak özetlese bile, bahsi geçen fikirlerde derinleşememiş gibi gözüküyor. Kısa felsefe aktarımları, dildeki akıcılığı ve hikâyenin sürükleyiciliği kitabı okumayı keyifli bir hale getirse dahi, kitabı okuduktan sonra elinizde anlatılmış olanla kalıyorsunuz. Bu konuda derinleşmenize sebebiyet verecek bir buluşla karşılaşmıyorsunuz. Bunun asıl sebebini kitabın hacmine veriyorum. Critchley yetmiş sayfada anlatmak için fazlasıyla derin bir meseleye girişmiş gibi. Son kertede kitabın belli bir düşünme formunu açıkladığı kesin; fakat bu yolda ilerleyip ilerlememek tamamen okuyucuya kalmış. Critchley bellek üzerine zengin bir felsefe tarihi şeması çizmiş ve bu şema dâhilinde ortaya kutular koymuş, bütün kutuların en belirgin özelliklerini de başarıyla sıralamış. Fakat hatırlamak gerekir ki gösterilen kutuların içinde sayfalarca makale, düzinelerce kitap beklemektedir ve Bellek Tiyatrosu o kutulardan biri değil, onların açıldığı bir katalog niteliğindedir.

Başka bir deyişle kitap, en sonda yapılacağı tasvir edilen makine olamamış. Kendisi bir kutu olmayıp, okuyan insanlarla beraber dönüşmeyeceği için, haritalandığıyla kalan statik bellek tiyatrosuna benzeteceğim eseri. Tabii, bu benzetmenin yanlış bir tarafı da olacak, çünkü kitap her şeyin sonunda işe yaramaz değil. Zira okuma deneyiminizde felsefe tarihine ve mimariye dair bir bilgi bombardımanına tutulurken, bir sonrasını merak ederek takip edeceğiniz öyküsü de ilgilenmeye değer. Ayrıca ne zaman öleceğini bilen –bildiğini sanan- bir kişinin sanrılarına ve acılarına tanık olduğunuz bölümler bir hayli dramatik.

Çoğunlukla felsefe tarihi ve siyaset felsefesi alanlarındaki çalışmalarıyla tanıdığımız Critchley bu kitapla felsefedeki alanını genişletti. Bunu, yenice konu edindiği bellek üzerinden söylediğim kadar, denediği yeni yazın stili ve sıçradığı mimari için de söylüyorum. Güncel edebiyatımızda başka yazarlar tarafından bu tarzda eserler gelir mi gelmez mi bilinmez ama Critchley’nin deneysel yazınının ilham verici olduğu kesin. Umalım ki bu ilham biçime etki edeceği kadar içeriğe de yön versin.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Yaşam ve ölüm kartları", Cumhuriyet Kitap Eki, 19 Kasım 2015

Yapıbozum ve Pragmatizm, Sonsuz Talep, Kıta Felsefesi, İmansızların İmanı ve David Bowie gibi kitaplarıyla tanıdığımız Simon Critchley, edebiyat ve felsefe arasındaki bağdan etiğe, anarşist sol hareketlerden dine kadar geniş bir alanda çalışmalarını sürdürüyor. Hegemonya kavramına yoğunlaşan ve bunun siyasetle ilişkisini inceleyen, politikacıların insanları nasıl ve neden hayal kırıklığına uğrattığını anlamaya çabalayan, din ve şiddet arasındaki akıl-dışı yakınlığı anlatmaya uğraşan Critchley bu kez, Bellek Tiyatrosu'yla bizi selamlıyor ve felsefenin romana yedirilişinin güzel bir örneğini veriyor.

Tinin küresel tiyatrosu

Critchley, Essex Üniversitesi'nden ayrılmadan önce ofisine gelip “döküntülerini” toplamaya koyulduğunda, eski arkadaşı Michel Haar'ın ölmeden evvel kendisine yolladığı kutuları bulur. İçinde, Haar'ın yayımlanmamış yazıları, birtakım evraklar ve gizemli kartlar da vardır. Critchley, olaya “nostaljik bir vaka” gibi yaklaşsa da kutular açıldıkça işin rengi değişmeye başlar.

Critchley, kutuları eşeledikçe felsefenin derin konularına geri dönüşler yapıyor; Platon'dan Nietzsche'ye uzanan, oradan Heidegger'e varan zorlu bir yola giriyor. Bir bakıma Haar'ın kutularındaki astrolojik göndermeler felsefe burçlarını da simgeliyor.

Koç burcu kutusundan çıkan bellek tiyatrosu metni, hem yeni bir tarihyazımını içeriyor hem de bilgiyi hatırlama icatlarından bahsediyor. Mesela bir tiyatro ya da bir makine; bu ikisinden birine girerek üstü bir biçimde örtülmüş mutlak bilgiye ulaşılabileceği öngörülüyor. Critchley bu kutuyla Antik döneme doğru bir yolculuğa çıkarken hatırlamanın ve bilmenin zihni karıştıran yüzüyle karşılaşıp bellek tiyatrosu modellerinin en akılda kalanını Guilio Camillo'nun yarattığını anımsıyor. Camillo'nun modeli ve Bruno'un heybeti, deyim yerindeyse Critchley'i alıp götürüyor ve kendisini bir anda, geçmişin bilgi yığınını karıştırırken buluyor. Tıpkı akvaryumun ya da denizin dibini yoklayan çöpçübalıkları gibi. Sonrası dalga dalga geliyor: Antikçağ, Ortaçağ, Rönesans, Modernizm... Sahnenin kurulduğu yer ise Tinin küresel tiyatrosuna dönüşüyor.

"Zaman mekânlaşıyor, tarih coğrafya oluyor"

Critchley, Tinin tiyatrosunda gezinirken bütün bir tarihin, kişinin benliğine (ve belleğine) nasıl dolduğunu görür. Dolayısıyla insanın (insanlığın) dramına tanık olur. Bu tanıklığa rüyalar da eşlik eder.

Critchley'in bellek tiyatrosu dışında kutularda rastladığı bir başka sürpriz, Haar'ın, hem kendisi hem de başka filozoflar için hazırladığı kartlar. Bunlarda kimin hangi tarihte ne yapıyor olacağı ve ne zaman öleceğiyle ilgili ifadeler, daha doğrusu öngörüler yer alıyor. Onlara bellek haritası demek de mümkün ve bir tane de Critchley için var. Ölüm tarihi ve nedeni (13 Haziran 2010, beyin kanaması) yazılı olan kartı okumasıyla ve Camillo'nun bellek tiyatrosu metninden esinlenerek yapılmış bir maketle karşılaşmasıyla bu iki konu çabucak birleşiyor.

Yanı başında duran maket, Critchley'de ağrıları ve hayallenmeleri tetikliyor; sanrılar görmeye başlıyor. Yani bir tür bilgi bombardımanı etkisi veya tacizine uğruyor. İşin tuhaf tarafı, onların içinde doğru olanlar da var Critchley'in zihninin ürettikleri de. Sanrılarla beraber, Haar'ın yazdığı bellek kartındaki işleri büyük bir hızla, 13 Haziran 2010'a kadar halletmeye girişiyor. Bu arada zihnimizde bir soru uyanıyor: Acaba Critchley, hayatını karta göre mi düzenliyor yoksa oradakiler zaten gerçekleşecek şeyler mi? Metnin gidişinden bu ikisinin birbirine karıştığını anlıyoruz; “zaman mekânlaşıyor, tarih coğrafya oluyor.”

Critchley'i etkileyen süreç, ölüm ânını yaşamak gibi bir şeye dönüşüyor, hatırlamanın ağırlığını bütün bedeninde hissederken “kaderini”, felsefi ölümle buluşturma telaşına düşüyor. Karşılaştığı yaşayan bellek onu dehşete sürüklüyor.

Bize nihilizm, ölüm, hatırlama-unutma ve aklın perdelenişi gibi pek çok konuya dair kapı aralayan Bellek Tiyatrosu, felsefenin Antikçağ'dan bugüne kadarki serüvenini konsantre biçimde özetliyor. Öte yandan bireyin geçmişiyle tarihin buluşması, belleğin tekrardan ibaret olduğu yanılgısını, tarihin hareketi gerçeğiyle tamir etme girişimine dönüşüyor.

Devamını görmek için bkz.

Gül Yıldız, "Anımsa ya da anım değilse, işte bütün mesele", Edebiyatta Üç Nokta Degisi, Kış 2015

Yaşam bir düş... Belki de sadece bunu hatırlamalı. Belleklerimizdekiler hayati mi? Yani yeterince hayali mi?

Tüm o anılar, hatırlanmaya değer mi? Ya da bir telefon numarası, sevdiğimizinki... Telefon yokken telefon numaraları da yoktu. Şimdi de akıllı telefonlar sayesinde, bu numaraları kendi belleklerimize yüklememize gerek kalmadı. Hafıza, gerekli enformasyonu ayıklayarak, zamanın ruhu bağlamında bilgi kodlaması gerçekleştiriyor. Fakat, esasında neyi hatırlamalı? Gündelik yaşamın pratik bilgilerini mi yahut rasyonel düzlemde daha karmaşık teori ve kuralları mı? Yoksa Sokrates’in önerdiği gibi tüm bireylerin belleklerinde örtük bir biçimde var olan ortak bir hakikati mi? “Öğrenmek, hatırlamaktır...” Sözün özü “mutlak bilgi”yi nasıl anımsayabiliriz; bunun yordamı nedir?

Çağdaş filozoflardan Simon Critchley, 2014 basımı kitabında bu anımsama meselesini kaleme aldı ve çok vakit geçmeden, bu özel eser, Tuncay Birkan’ın çevirisiyle, Metis Yayınları aracılığıyla raflardaki yerini aldı. Bellek Tiyatrosu adlı kitabın “özel” olmasının bir nedeni, sırf bu kitabın “kusursuz” yayımlanması amacıyla, editör Jacques Testard’ın yeni bir yayınevi kurması. Bu yazıda, diğer nedenleri anlatmaya çalışacağım.

Üç cümlelik bir paragrafla başlıyor kitap: “Ölüyordum. Orası kesin. Gerisi hikaye.” Ölümün zamansal boyuttaki konumunu bildiğini farz eden anlatıcı, böyle bir kesinlik karşısında “hatırlama” edimine sığınıyor. Ambien içerek ertelemeye çalıştığı uykusuzluk sorununun altında yatan içsel soru şuydu: “Zaten öleceksem uyumak niye?” Öleceğini bilmek ile ne zaman öleceğini bilmek arasında bir ömür fark vardır. Ve “bilmek”, elbette yorucu bir süreçtir ki zaten sanrılar ve fiziksel acılar içinde geçirdiği günler üzerine yazar da itiraf ediyor: “Bitkinlikten bitkin düşmüştüm.”

İngiliz düşünür Critchley, Anglosakson geleneğe doğmuş olmasına karşın Kıta Avrupası felsefesindeki çalışmalarıyla ün yapmıştır. New York’ta ders vermeyi sürdüren filozof, Samuel Beckett ve Wallace Stevens gibi edebiyatçıların eserleriyle felsefe arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarıyla da biliniyor. Kitaptaki öykü şu: Eski felsefe hocalarından Michel Haar’ın bazı yazıları geçiyor yazarın eline. Fransız düşünür Haar, “tam tahmin ettiği gibi” 2003 yılında yaşamını yitirdiğinde, arkasında Nietzsche hakkında önemli bir külliyat bırakmıştı. Yazarın eski dostu Haar’ın bu yazıları ise henüz yayımlanmamıştı. Hepsi de astrolojik unsurlara göre sınıflandırılmıştı. On iki burçtan Oğlak burcu ile başlayan tasnif, Boğa burcundaki Bellek Tiyatrosu maketiyle son buluyordu. Kitapta, Critchley, söz konusu modeli, Hollanda’da adeta bir mimar gibi birebir hayata geçiriyor.

Haar’ın bu çalışmaları arasında, kendi ölüm tarihi ve yeri dahil olmak üzere, birçok filozofun birebir doğru tahmin edilmiş ölüm tarihleri gibi notlar yer alıyor. Ve notlar arasında yazarın ölüm tarihi de bulunuyor. Peki, yazar buna inanıyor mu? Yazarın, “Kaderimizi kendimiz belirleriz” deyişiyle yola çıktığını söylemek mümkün. Yazar, kehanete inanıyor gibi görünüyor; hatta, geri kalan tüm yaşamını buna göre planlıyor. Oysa kehanete inanmıyor; kehanet bu yüzden gerçekleşmiyor. Belki de filozof, materyalist bir zeminde varlığını inşa ediyor. Zira, insanın sonlu bir varlık olduğu ön kabulüyle yola çıkan yazar, varsayılan “ölüm tarihi” gelip çattığında, “kendini gerçekleştirme” anında, “madde olmak” ve “olmak” fikri birbirini kapsıyor. Oysa Haar, kendi kehanetine inanmıştı; dolayısıyla bir nevi “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” hadisesi ortaya çıkıyor. Buna rağmen, yazarın deneyimini de tümüyle “beden” alanına hapsedersek haksızlık olur; çünkü spritüal betimlemeler de mevcut: “Mutlulukla hiç mi hiç alakası olmayan bir tür kutsanmışlık hissettim.” Bir esrime veya coşkuydu belki de bu his.

Zaman ve mekana dayalı analitik düzlemden yola çıkıyor yazar, birinci tekil şahıs anlatıcının dilinden aktarıyor bu yöntemi. Hatırlamanın tarihsellik, geçmiş vakit, dolayısıyla zamanla olan ilişkisinden mekansal boyuta bir tür geçiş yapıyor. Ve elbette burada görsel hafıza önem kazanıyor. Bir yandan kendi geçmişini; diğer yandan insanlık tarihini hikayeleştirerek ve en önemlisi görselleştirerek “içselleştiriyor”. Tıpkı Hegel’in tarihsel öznesi gibi...

Hegel, Tinin Görüngübilimi adlı çalışmasında, “şimdi”nin gösterilmesinin, kendi içinde evrensel bir devinim barındırdığının altını çizer. Hegel’e göre; saltık bilginin kendisi olan “tin”, zorunlu olarak “zaman”da görünür. “Zaman”, filozofların masasına en çok yatırılan kavramlardan biri. Tüm sistematik söylemlerin altında da ortak bir tarihten çıkma benzer öykülerin bulunmasının nedeni bu olabilir. Belki de bu yüzden, Eleusis filozofları, bu gizlere gizdeş oldukları için, insanlık tarihinin en temel gizemlerine geri dönmüşlerdi. Mesele, bunu idrak etmekte... Bu kavrayış, “nehme ich wahr” yani gerçek olarak almak, farz etmek, algılamak gibi anlamlara göndermeler içerir.

Hava durumundan şiir

İngiliz Fenomenoloji Derneği’nin üyesi Critchley, bu kitabında yalnızca Hegel’den bahsetmiyor. James Joyce’un Odysseus’u Leopold Bloom da kitapta anılıyor. Tıpkı Bloom’un Dublin sokaklarında gezindiği gibi; yazar da şehirde dolaşırken geçmişin tamamı mekanlar aracılığıyla gaipten seslere dönüşüyor ve bilinçdışından bilincine bir “öngörü” olarak sızıyor. Hegel’in tarihsel bir varlık olarak tanımladığı özne, dışsal bilgiyi belki de böyle içselleştiriyordu. Hegel de bilginin “hatırlanması” gerektiğini öneriyordu. İşte, hatırlamak için yazar, nihayet, Giulio Camillo’nun tiyatrosunu kurar. Ama Hegel’in hareketli “ön-sinema”sına nazaran statik bir oluşumdur bu. Devinimden yoksundur. Acaba salt dışsal “gerçeklik”le ilgilendiği için mi, böyle olmuştu? Dışarıyı gözlemlediğimizde geçmişi görürüz. Gece yıldızlara bakınca yıllar öncesini gördüğümüzü hatırlatıyor yazar. Geleceği görmek için ise “içe dönmek lazım” diyor.

İşte kitapta da anlatıcımız, küvetin içinde rahatlamış haldeyken hava durumunu, gerçeküstücü bir şiirmişçesine dinliyor.... Sonra bir rüya... Zümrüt kırmızısı cam ve lacivert taş renklerine daldırılmış gül pencereye bakıyor muazzam büyüklükteki bir gotik katedralin içindeyken. Ardından koro bölümündeki oturma yerlerinin altında ahşap oymalarda bilinçdışının oyunlarıyla karşılaşıyor. Belki de “izleyici”yi; yani ayindeki cemaati metaforlarla betimliyor.

Leibniz’in evrensel işaretler sistemi de ortak hakikati hatırlamaya dayanıyordu. Critchley, Leibniz’in “monad” kavramını da Bruno’dan aldığını vurguluyor. Gerek fikirleri gerek bu fikirleri nasıl savunduğunu gösteren yaşamıyla, kitaplara ve pek çok belgesele konu olan Bruno’nun ısrarla inandıklarını savunması, büyük bir bedel ödemesine neden olmuştu. Fakat haklı çıktı. Ortaçağın dogmalarına karşı mevcut paradigmayı kıran “başka” bir şey savunan Bruno’nun düşünceleri, kendi çağında dışlanmıştı. Tarih içinde birbirine zıt bilgilerin farklı dönemlerinde iktidarlarına tanıklık etti insanlık. Doğu’da bir “bilen” ve onun müritleri ile “bilgi” paylaşılırken, akademik cemaat içinde ise bir düşünür ve onun takipçileri şeklinde “bilgi” yayılıyor. Epistemolojik açıdan bilginin bu şekilde dolaşımı toplumlar için avantajlı gibi görünse bile, “yeni bilgi”nin üretimi ve farklı bilgilerin aynı anda doğruluğu; en azından varlığına karşı hoşgörü açısından olumsuz bir ortama neden olduğunu düşünüyorum. Örneğin Türkiye’de “zaman” konusunda beni oldukça etkileyen bir tanımlamaya rastladım. Helezon formunda döngüsel zamana dair Bedri Ruhselman’ın açıklaması, felsefede önemli bir sistem inşası olarak değerlendirilmeli. Fakat maalesef, felsefe alanında değil; peşin olarak metafizik içinde kendine yer buluyor bu tür değerli çalışmalar.

Yani; ne kadar çok düşünür o kadar çok düşünce... Critchley, kurduğu kendine özgü bellek tiyatrosunda birçok düşünürü anıyor. Kümelerden oluşan kronolojik bir tasnifle filozofları imgeleştiriyor:

“Parmenides için içi dolu bir daire, Herakleitos için bir meşale, Carneades için kefesinin biri tersine çevrilmiş diğerinin sağ tarafı yukarı kalkmış bir adalet terazisi, Aquinolu Thomas için Tanrı’yla dünyayı birleştiren; Brabantlı Siger için ayıran bir çizgi, Zhuangzi için bir kelebek, Plotinus için bir yılan, vs. – böyle böyle yüzyılları kat ettim.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.