Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-003-8
13x19.5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 17,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Filmlerle Hatırlamak
Toplumsal Travmaların Sinemada Temsil Edilişi
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Eylem Can
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2015

Bir toplumda siyasal baskı ve şiddet yaygınlaşmışsa, korku ve ötekileştirme toplumda belirgin bir biçimde önplandaysa, çoğunluk bunu normalleştirmiş ve iktidar bunu meşrulaştırmışsa, bunun kaynağı hemen her zaman, ciddi travmaların yaşandığı kirli bir geçmiştir. Bu geçmişin hayaletleri her an her yerde geziniyor: kalabalık meydanlarda, bayram günlerinde, büyük toplantılarda ya da sıradan günlük karşılaşmalarda...

Filmlerle hatırlamak, yüzleşmek, anlatmak, yasını tutmak, iyileşmek mümkün mü? Toplumsal travmaların sinemada konu olarak el alınması yeterli mi? Bu tür travmaların asla bireysel olmadığını akılda tutarak toplum olarak ne yapmalıyız? Toplum olarak üstümüze geçirilmiş deli gömleğinden, yerleşik inanç ve ideolojilerden kurtulmakta filmler bir imkân sunuyor mu?

Sevcan Sönmez bu incelemesiyle, travma temsili hakkındaki kuramsal literatürden de yararlanarak, son dönem Türkiye sinemasında bu yöndeki çabaları tek tek filmler üzerinden irdeliyor, travmalarla toplumsal olarak yüzleşebilmek için sinemadan ne bekleyebileceğimizi araştırıyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

Giriş

Yası Tutulmamış Acılar:
Gelecek Uzun Sürer

Sesin ve Sözün Olmadığı Yer:
Yazı Tura

Biz Bir Şey Görmedik Ya  Siz?
Press

Anlatı ve Söylem:
Işıklar Sönmesin

Aynı Travmaya Farklı Bir Diyalog Denemesi:
Nefes

Geride Bırakılanlar veya  Bırakılamayanlar:
Salkım Hanım’ın Taneleri ve Güz Sancısı

İşkence, Travma ve Şok:
Eve Dönüş

Doğa Unutturabilir mi Acıları?
Sonbahar

Sonuç Yerine: Hesaplaşılabilir mi?
Temize Çıkmak Mümkün mü?

Kaynakça

OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 11-15

Hatırlamak, insanın ve toplumun en temel gereksinimlerinden biri. Geçmişi hatırlamak bugünü ve yarını kurmak için çok önemli. Bellek, insanın aynı zamanda tarih bilincini oluşturuyor ve onu dünya üzerinde yaşayan başka canlılardan ayırıyor. Nietzsche bunu, “hayvan yalnız ‘şimdi’yi yaşar, onun geçmişi, geleceği yoktur, o tek boyutlu bir zaman içindedir. Oysa insan bilinçli bir tarih varlığıdır, sürekli gelişen, boyuna kendini besleyerek yenileyen bir özün taşıyıcısıdır,” sözleriyle vurgular (2009: 24). İnsanı doğadaki diğer canlılardan farklılaştıran bellek birçok araştırmacının ve yazarın altını çizdiği üzere toplumsaldır. Toplumsal bellek çalışmalarının öncülerinden Halbwachs, bir toplumun geçmişe ait olaylarla, geçmişte bıraktığı izlerle tanışık olmasının, zaman akışı içerisinde geri gidebilmesi demek olduğunu belirtmekte ve o toplumun kalıcılık göstermesinde, var olmasında ve kendinin bilincinde olmasında belleğin taşıdığı önemi vurgulamaktadır (2007: 75). Bellek meselesinin oldukça geniş, yüzyıllardır üzerine kafa yorulmuş bir alan oluşu ve birçok disiplinle bir arada ele alınabilmesi bu konuda çalışma ve araştırma yapmayı son derece cazip bir hale getiriyor. Diğer yandan güncel toplumsal dinamikler, siyasi olaylar ve gündelik yaşam pratikleri içindeki deneyimlerimiz de bu alanda söz söylemenin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Türkiye’de 2013 Haziranı’nda Gezi Direnişi sırasında yaşananlar toplumsal bellek-iktidar-medya-sanat arasında nasıl inanılmaz ilişkiler olduğunu yakından deneyimlememize yol açtı; böylece toplumsal bellek-travma-hatırlama-unutma konularını incelemenin önemini bir kez daha hissettim. Direnişin ülkede hükümete ve iktidara yönelik bir başkaldırıya dönüştüğünde olayların nasıl hızlı bir şekilde kanlı bir bastırmayla sonlandırıldığına tanık olduk. Bu süreç elbette Türkiye’de olsun dünyanın birçok yerinde olsun, önceki kuşaklar tarafından deneyimlenmiş sayısız toplumsal travmaya bir örnekti; ama benim için bu kez doğrudan canlı yaşandığım, bizzat tanık olduğum bir süreç oldu.

Bir süredir üzerinde çalıştığım, doktora tezimin de konusu olan toplumsal travmalarla ilgili okuduğum kitaplarda yazılanların gerçek hayatta gözümün önünde tekrarlanıyor olması, itiraf etmeliyim, benim için işin en ilginç yanıydı. Kitap çalışmamda bu yazarlardan şöyle alıntılar yapıyordum: “... totaliter rejimlerde, bilinçli olarak ve baskıcı yöntemlerle unutturma, yaşanan olayları yok sayma, konuşulmasını yasaklama gibi yöntemlerin kullanılması...” ve devamında sanatın, sinemanın bunlarla olan ilişkisini kuruyordum. Tüm bunların dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşandığına ilişkin örnekler olduğu gibi Türkiye’de de baskılar, katliamlar, acı yüklü travmalar çoktu ve iktidarların bunlar karşısında nasıl tutum aldıklarını biliyordum. Ne var ki bilmekten bilmeye ciddi bir fark vardı: Bire bir yaşamak, “tanık olmak”, içinde olmak ve yorumlayabilmek bambaşka bir bağlam oluşturdu. Elbette iktidarın medya üzerindeki baskısı, olaylar yaşanırken medyanın sessiz kalışı, sokaktaki insanınsa buna rağmen yaratıcı alternatif oluşumları hızla keşfedip ortaya çıkarması başka bir şeyi daha gösterdi. Yaşanan olayların ileride hatırlanmaması için, yok saymanın daha kolay olması için (günümüz iletişim koşullarında artık bunun hiç mümkün olmadığını bile bile) medya-iktidar-sermaye üç maymunu oynamaya devam ediyordu. Eylemde bulunanların yanında ise en çok sanat vardı. Direniş ve sanatın her zaman yan yana olduğu ve olacağı, sokaklardaki duvar resimlerinde, duvar yazılarında, çekilen fotoğraflarda, hızla üretilip internet üzerinden yayılan video belgesellerde kendini bir kez daha gösterdi. Böyle zamanlarda, birçok alanın travmalara sessiz kaldığı, hatta toplumdaki insanların, mağdurların ve tanıkların bile sessiz kalma konusunda ısrarcı olabildikleri zamanlarda, sanat her zaman en etkili dışavurum aracı olmuştur. Bu olgu Rapaport’un belirttiği gibi, “sanatın toplumun geri kalanının sahip olmadığı kültürel ayrıcalıkla diğerlerinin yapamadıklarına, söyleyemediklerine işaret edebilmesinden geliyor. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Alman Dışavurumcu sanatından örneklerde, ya da Picasso’nun İspanya İç Savaşı’nın travmalarının acısına bir karşılık olan Guernica’sında bulunabilir” (2002: 233). Travmaların ve yaşanan acıların sanatla dışavurulmasına hem dünden hem bugünden birçok örnek eklemek mümkün.

Sinemanın, kitle iletişim araçlarının, genel olarak kitlelere hitap eden görsel, işitsel araçların önemi her dönemde olduğundan belki daha da belirgin hale geldi. Draaisma’nın Bellek Metaforları’nda (2007) söylediği üzere belleğin kaydetme işlevi oldukça eski tarihlerden itibaren görüntü kaydına, insan beyni de tıpkı bir film makinesine benzetilmekteydi. Hatırlamanın bu anlamdaki sinematografik yanı, sinema-toplumsal bellek ilişkisini kurarken etkili bir metaforik bağ oluşturuyor. Evet, sinema bir eğlencelik, bir hikâye anlatım aracı, kitleleri manipüle etmenin en etkili araçlarından biri, bir endüstri ve bir ideolojik aygıt, ve Adorno’dan beri biliyoruz ki kitle iletişim araçlarının en önemli işlevi ideolojik yönleri.

Türkiye sineması 1990’lı yılların ortalarından itibaren yeni anlatılar ve konularla yeni bir evreye girdi. Sinemanın yeni anlatıları, yeni yönelimleri, “yeni” ifadesi de özellikle vurgulanarak çokça konuşuldu, yazıldı çizildi. Yeni Türk sineması dendi, Türk sinemasının Yeni Dalgası, Yeni Sinemacılar ve nihayet Yeni Türkiye sineması dendi ve bu “yeni” ciddi anlamda bir tazelenme getirdi sinematografik üretime. Zahit Atam’ın bu yenilenmeyi derinlemesine incelediği ve dönemselleştirdiği Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması kitabının da burada katkısı büyük oldu elbette. Velhasıl bir “Türkiye” sinemasından bahseder olduk. Başlı başına bu yönelim birçok konuya ilişkin sorgulama ve tartışmaları başlattı. Türkiye sineması artık bu çokuluslu, çokkültürlü toprakların gerçeklerine atıfta bulunuyordu. Ana akımdan kopuştu bu; yıllarca görmezden gelinenin görülmeye başlaması demekti. Milliyetçi, militarist, ataerkil, ayrımcı egemen düşünceyi sorgulayan, sarsan bir sinemaydı. Sözü edilmeyen, yıllarca bastırılarak, yok sayılarak büyütülmüş sorunların sinema aracılığıyla tartışılması demekti. Etnik meselelerin filmlerde dile getirilmesi, tüm etnik ayrımlara, travmalara el atmak, bunları araştırmak demekti. Azınlıkların tarihin derinliklerine gömülü acılarına bir ses vermekti. Yüce ve ulu değerlerin sorgulanması, yeni anlamlandırmalara kapı açılması ve alışılagelen temsil biçimlerinin alaşağı edilmesi demekti tüm bunlar. Aslında diyebiliriz ki bunlar sonuçta toplumsal hafızayı deşmek, eşelemek anlamına geliyordu.

Neler vardı peki bu toplumsal hafızanın karanlıklarında, sonsuz dehlizlerinde? Güneydoğu’da yıllardır yaşanmış binlerce faili meçhul mü? İşkence edilip sokaklara terk edilen insanlar mı? Kaybolan ve yıllarca ne ölüsü ne dirisi bulunabilenlerin ailelerinin çektiği acılar mı? Cumartesi Anneleri’nin çığlıkları mı? Etnik kökeni, dini kimlikleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle baskıya ve zulme uğramışların hikâyeleri mi? 6-7 Eylül Olayları, Varlık Vergisi Kanunu mu? Mübadele süreci ve sonrasında yaşananlar mı? Darbelerle yo(ğ)rulmuş bu topraklarda 12 Mart, 12 Eylül mü? Çorum Katliamı, Maraş Katliamı, Gazi Mahallesi Olayları mı? Dersim mi? Sivas Katliamı mı? Hangisi? İşkence edilerek öldürülen gazeteciler mi? Ya da Gezi Parkı Direnişi’nde öldürülen gencecik insanların hikâyeleri mi?.. Yoksa şimdi böyle sıralarken hemen aklımıza gelmeyen, “unuttuğumuz” başka olaylar mı?

Toplumsal hafıza oldukça geniş bir kavram aslında, çünkü birçok bileşeni olan topluma dair politik, sosyal, ekonomik meselelerle bağlantılı, gündelik hayatla, sanat pratikleriyle etkileşim içinde birçok altbaşlığı olan bir kavram. Zaten topluma dair olmayan, hafıza sınırları dışında kalabilecek olan nedir diye sorguladığımızda her şeyin iç içe olduğunu görüyoruz. Fakat sinema ve sözünü ettiğim konular bağlamında baktığımda gördüğüm, toplumsal hafızada en önemli meseleler, acı veren taraflar, bastırılarak, yok sayılarak derinleşmiş yaralar, yıllarca konuşulmayan, yüzleşilemeyen ve bu nedenle daha da derinlere inen ve iyileşmeyen travmalar. Toplumsal hafızada en çok bastırılanlarsa, iktidar eliyle üstü örtülen, yası tutulamamış acılar, kayıplar... Freud yastan bahsederken yası tutulmayan olaylarda insanların asla iyileşmeyeceğini vurguluyor. Peki çoğu zaman yas tutmanın bile yasaklandığı bir ortamda travma anlatısının oluşması mümkün mü, ya da ne kadar mümkün? Bunun için bir ihtimal, bir alan, oldukça da önemli bir alan var aslında. Anlatılar acıların dile getirilmesine yardımcı olan önemli bir alan oluşturur; konuşmak ve anlatmaya başlamak, yas tutmaya ve geçmişle yüzleşmeye ve bir adım ileri giderek geçmişle barışmaya olanak sağlar.

Bu kitapta Türkiye sinemasında toplumsal belleğin tezahürlerine ve travmatik anlatılara odaklanıyorum. Yeni Türkiye sinemasının anlatıları içinden 1996-2011 yılları arasında yapılmış filmleri seçtim. Bu filmlere de Mithat Sancar’ın kavramını kullanarak “geçmişle hesaplaşma filmleri” diyorum – en azından hesaplaşma çabasında olan filmler! Belli konularla sınırlı kalmamak için farklı konulara odaklanan kurmaca filmlere bakmak istedim. Bu perspektifle belirlediğim filmler şunlar: Işıklar Sönmesin, Reis Çelik (1996), Salkım Hanım’ın Taneleri, Tomris Giritlioğlu (1999), Yazı Tura, Uğur Yücel (2004), Eve Dönüş, Ömer Uğur (2006), Sonbahar, Özcan Alper (2008), Güz Sancısı, Tomris Giritlioğlu (2009), Nefes, Levent Semerci (2009), Press, Sedat Yılmaz (2010), Gelecek Uzun Sürer, Özcan Alper (2011). Bu filmleri toplumsal bellek ve travma literatüründen yararlanarak incelerken bir yandan da sinematografik olarak bu meselelerin nasıl temsil edildiğine ve anlamlandırıldığına bakıyorum. Sinemada travmanın temsiline ilişkin olarak tüm kitap boyunca sormak ve yanıtlamak istediğim belli sorular var. Bunları şöyle sıralamak mümkün: Toplumsal travmatik olayların sinemadaki temsilinde eleştirel, sorgulayıcı bir yaklaşım var mıdır? Bu temsiller, travmaların ortaya konduğu, yüzleşme ve iyileşme yolunda adımlar mıdır, yoksa bağlamsız ve yüzeysel yaklaşımlarla bastıran ve unutmaya yardım eden bir nitelik mi taşırlar? Sonuç olarak sinema travmaların temsili ile toplumsal belleğin yeniden kurgulanmasında hangi temsil stratejileriyle nasıl bir işlev görmektedir? Bu çerçevede ilerleyen bölümlerde bellek ve toplumsal belleği, travmanın psikolojik süreçlerini ve toplumsal boyutunu, toplumsal belleğin iktidar ve ideolojiyle ilişkisini, sinemanın travma anlatısında hangi temsil biçimlerini kullandığını, bir filmin söyleminin nasıl inşa olduğunu irdeliyor ve genel olarak sinema, temsil ve ideoloji bağlamlarında bahsettiğim filmleri analiz ederek değerlendiriyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Melek Yeşilyurt, “Kitap İncelemeleri: Filmlerle Hatırlamak”, FilmLoverss, 22 Aralık 2015

Filmlerle Hatırlamak: Toplumsal Travmaların Sinemada Temsil Edilişi isimli kitap geçtiğimiz Ekim ayında Metis Yayınları tarafından basıldı. Yaşar Üniversitesi, Film Tasarımı Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Sevcan Sönmez tarafından kaleme alınan bu çalışma, son dönem Türkiye Sineması’nda bir eğilim olarak kendini gösteren tarihle yüzleşmeyi, toplumsal travmatik olayları beyazperdeye yansıtmayı hedefleyen önemli filmleri detaylı bir şekilde analiz ediyor. Yazar, filmlerin bu travmatik olaylara nasıl yaklaştığını, bu yaklaşım tarzının tarihle yüzleşme noktasında nasıl bir rol oynadığını ve filmlerin biçeminin bu yaklaşımı nasıl desteklediğini sorguluyor. Fakat bunlara girişmeden önce bellek, hatırlama ve travma kavramlarını felsefi, sosyolojik ve psikolojik temelleri ile tartışıyor.

Travma terimi psikolojide oldukça önemli bir yer tutar. Psikanalitik yaklaşımın kurucusu Freud’a göre kişinin maruz kaldığı, kaldıramayacağı kadar ağır yaşantılar, yani travmalar bilinçaltına itilir ve sağlıklı bir şekilde yüzleşilmediği sürece çeşitli psikolojik rahatsızlıkların semptomları olarak su yüzüne çıkarlar. Freud bu psikolojik rahatsızlıkların tedavisinin konuşmaktan, yani o olayı hatırlamak ve paylaşmaktan geçtiğini söyler. Psikanalitik kuramın bir başka önemli ismi Jung ise “kollektif bilinçdışı” terimini ortaya atar ve bireyseli toplumsallıkla harmanlayarak meseleyi daha geniş bir boyuta taşır. Sönmez bu teorik arka plandan hareket ederek, Maurice Halbwachs’a referansla “kollektif bellek” kavramını tartışmaya devam ediyor. Halbwachs’a göre, kollektif bellekte elbette hatırlayan özne yine tekil bireydir fakat hatırlanan şey ya da hatırlama biçimi kişinin belli bir toplumsal grup ile kurduğu ilişkiye göre şekil alır. Bu tarif bir yandan belleğin katı, değişmez bir şey olmadığının altını çizer, bir yandan da bireysel ve toplumsal alanların birbiri ile nasıl güçlü bir etkileşim içinde olduğu gerçeğine işaret eder.

Filmlerle Hatırlamak: Bir İyileşme Aracı Olarak Sinema

Toplumsal travma da kaçınılmaz bir şekilde toplumsal bellek ile sıkı bir ilişki içindedir. Toplumsal travmatik olayları, belli bir grubu fiziksel olarak yok etmeyi hedefleyen ya da bir arada olmasını sağlayan temel değerleri tehdit eden yıkıcı olaylar olarak tarif edebiliriz. Bu olaylar, buna maruz kalan grubun üyelerinde bir bütün olarak sarsıcı etkilere sahiptir ve bu etki kolay kolay silinemez. Türkiye tarihinde de örneğine çokça rastladığımız bu tarz olayların yarattığı travmalar söz konusu olduğunda sinema bir iyileşme aracı olarak düşünülebilir mi? Filmlerle Hatırlamak kitabı tam da bu sorudan yola çıkıyor. Sevcan Sönmez’in bu soruya yanıtı şu şekilde oluyor: “Anlatıların yardımıyla travmaların ortaya dökülmesi yüzleşmeye yardımcı olabilir, toplumsal bir hesaplaşma zemini yaratabilir. Ya da geçmişin ve belleğin çarpıtılmasına hizmet ederek travmaların daha da sertleşen yaralar, izler olarak kalmasına neden olabilir.” (sy. 24) Bu noktada sinemanın ideolojik bir aygıt olarak işlevini görmezden gelmek kesinlikle mümkün değildir. Fakat bunu detaylandırmak, sinemanın bu işlevini nasıl yerine getirdiğini ve bunun toplumsal travmaların sağaltımı ile nasıl bir ilişkisi olduğunu detaylandırmak gerekir.

Sönmez, toplumsal travmalar söz konusu olduğunda sinema filmlerinde üç farklı yaklaşımın öne çıktığını belirtiyor. Kitapta bu yaklaşımlar 1996 ile 2011 yılları arasında çekilmiş dokuz film üzerinden detaylı bir şekilde ele alınıyor. Kitapta tanıklık stratejisine uygun filmler olarak Gelecek Uzun Sürer, Sonbahar, Press ve Yazı Tura filmleri örnek gösterilir. Bu filmler yaşanılan travmatik olayları mağdurlarının gözünden anlatmayı tercih ederler. Hatta Gelecek Uzun Sürer bununla yetinmemiş, yaşanılan olayların birebir tanıklarının da filmde kendi sözlerini söylemelerine olanak sağlamıştır. Bunu başarabilmek için de yeri geldiğinde belgeseli kurmacanın içine yedirebilmiştir. Burada içerik ve biçemin başarılı bir bir aradalığı söz konusudur. Tedavi stratejisi söz konusu olduğunda ise Salkım Hanım’ın Taneleri, Güz Sancısı ve Işıklar Sönmesin filmleri örnek gösterilir. Öncekilerden farklı olarak bu filmler ele aldıkları toplumsal olayları geçmişte yaşanan ve artık aşılmış olaylar olarak ele alırlar. Konular sadece ilginçlikleri açısından ele alınmış, klasik melodramlardan apartılmış öğeler travmatik meselerin ikinci planda kalmasına sebep olmuştur. Bahsi geçen yaklaşımların sonuncusu ise şok stratejisidir. Şok stratejisi ile amaçlanan şey yaşanan travmanın bir temsilini mümkün olduğunca sert bir şekilde beyazperdeye yansıtarak seyirciye bir travma deneyimi yaşatmaktır. Bu sayede seyirci travmanın mağduru ile emptati kurabilecek ve mesele üzerine düşünebilecektir. Kitapta bu yaklaşıma örnek gösterilen filmler Eve Dönüş ve Nefes filmleridir. Fakat Sönmez bu filmlerin çeşitli sebeplerle amacına ulaşamdığını belirtir.

Özellikle son dönem Türkiye Sineması’ndaki geçmişe dönme, görmezden gelinen, inkar edilen meseleri sinema aracılığı ile tartışmaya açma çabası düşünüldüğünde Sevcan Sönmez’in bu tartışmalara olan katkısının oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarz detaylı bir analiz hem sinema seyircisinin ufkunu açacak hem de bu alanda ilerlemek isteyen sinema üreticilerine yol gösterecektir. Bu açıdan kitapta filmler üzerinden yapılan detaylı analizleri okumak son derece faydalı olacaktır. Bu katkılarının yanı sıra gerek filmlere gerekse kitabın filmleri ele alış biçimine dair bir kuşkuyu da dile getirmek gerekiyor. Bu kuşku tam olarak anlatılan meselerin geçmişte olup bitmiş ve bu güne etkisi olmayan olaylar olmamasından kaynaklanıyor. Aksine kitapta detaylı analizine yer verilen filmlerde ele alınan tarihsel olayların uzantıları bugünü de etkilemekte, benzer travmatik olaylar bugün de yaşanmakta. Bu açıdan filmler bir yandan yaygın medyada ya da popüler filmlerde değinilmeye dahi gerek duyulmayan konuları işlemekte, bunların konuşulmasını sağlamakta ama bir yandan da bir değişmezlik ve çıkışsızlık hissini beraberinde getirmekte. Bu handikap elbette sinema alanının kendi başına üstesinden gelebileceği bir mesele değil, fakat filmleri analiz ederken bu boyutunu da tartışmaya açmak faydalı olacaktır belki.

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Adlı, "Bir Tedavi Yöntemi Olarak Sinema", Türk Sineması Araştırmaları, 28 Aralık 2015

İnsan hayatını belirleyen iki temel unsur hatırlamak ve unutmak. Hatırladıkça derinlere doğru kök salar, unuttukça geleceğe uzanırız. Bu iki taraflı büyümede denge bozulduğunda, hatırlayamaz ya da unutamaz olduğumuzda yani, dünya ile kurduğumuz ilişki de sekteye uğrar. Sevcan Sönmez, Filmlerle Hatırlamak kitabında unutamadığımız toplumsal travmalardan bahis açıyor. Toplumlar da, vakitlice müdahale edil(e)meyen problemler yüzünden, insanlar gibi hasta olur zira. Öfke, acı, keder… bataklık gibi derine daha derine çeker gün geçtikçe…

Sönmez, kitap boyunca Türkiye’de son 40 yıldır yaşanan toplumsal hadiselerin filmlere nasıl yansıdığını, nasıl ele alındıklarını irdeler. Yazar, Judith Herman’ın yaptığı sıralamadan hareketle travmaların iyileşme sürecini üç aşamada ele alır. İlk evre, güvenliğin tesis edilmesi. Kişinin yaşadığı travmayı anlatabilecek güvenli bir ortama sahip olması ile açıklanır bu seviye. İyileşmenin ikinci adımı, travmanın hikâyesinin anlatılması ile başlar. Hikâye anlatmak hatıraların yeniden canlandırılmasını ve bunların dile getirilmesini kolaylaştırmaktadır Herman’a göre. Yüzleşmek çok zor olduğu için mağdurların bu noktada tereddüt ve sıkıntı yaşaması sık rastlanan bir durum. Travmatik hatıraların çözülmesinde geçmişin anlatılmasından sonraki aşama, “travmatik hafızanın dönüşümü”. Bu da yine anlatılarak şekillendirilen ve en derin, rahatsız edici, bastırılan gerçeklerin ortaya dökülmesine yönelik diğer bir adım olarak ele alınır. Herman, iyileşmenin son aşamasının ‘travmatik kaybın yasını tutmak’ olduğuna işaret eder. Yas, yaşananların söze dökülmesi, simgeselleştirilerek yeniden anlatılması ve yazılmasıyla tutulur. Beyaz perdeye yansıtılan hikâyeler de yasın bir diğer görünümüdür aslına bakılırsa.

Travmanın anlatılması ve yasının tutulmasında, bir anlamda toplumsal bir tedavi ya da geniş bir grup terapisi işlevi görebilecek bir mecra sinema. Yaşar Üniversitesi Öğretim Üyesi Sevcan Sönmez çalışmasında, yeni Türkiye sinemasında travma meselesiyle bir şekilde uğraşan filmler aracılığıyla bir çözümlemeye girişmektedir. Yazar; Gelecek Uzun Sürer, Yazı Tura, Işıklar Sönmesin, Nefes, Salkım Hanımın Taneleri, Güz Sancısı, Eve Dönüş ve Sonbahar filmlerini bu bakış açısıyla içerik ve söylem açısından ele alır.

Sönmez, “Mağdurun kendi kendine anlatacağı öykü onu iyileştiremez, çünkü hatırlama ancak diğerleriyle yani tanıklarla birlikte yapıldığında anlamlıdır ve ancak böyle bir temsil gerçek anlamda iyileştirici olur.” tezinden hareket eder. Bu anlamda filmler, travmatik olayların temsilleriyle seyirciyi ya olaylar karşısında belli bir konum almaya iter ya da olayları anlama ve kavramalarına yönelik bir ortam yaratır.

Gelecek Uzun Sürer, Diyarbakır’da başlayıp Hakkâri’nin Siyasümbül Gölü kenarında biten yıllardır travmalara mekân olmuş bir coğrafyada geçer. Yakınlarını çatışmalarda kaybeden insanların anlatımlarına dayanan filmde, travmaların mağdurlarına ve tanıklara söz verilmiş olması önemli bir özellik olarak öne çıkar. Sönmez’e göre bu yolla iyileşme ve hesaplaşmaya kapı açılmaktadır. “Mekânlar, karakterler, çerçeveler, ışık, renk gibi biçimsel öğelerin tamamı travma anlatısında tanıklığa, sorgulama ve yüzleşmeye yöneliktir. Anlatı, yani içerik ise Sumru karakterinin yolculuğu ve arayışı ile şekillenir. Bu politik yolculukta Diyarbakır’da ağıtları dinleyerek işe başlayan Sumru, öğrendikleri ve dinledikleriyle, gördüğü fotoğraflarla, video kayıtları ve gazete haberleriyle birlikte az çok tahmin ettiği, farkında olduğu fakat hiçbir zaman bu kadar yakınında ve içinde olmadığı bir acının içine girer.”

Gelecek Uzun Sürer’de beyaz perdeye yansıyan kadınlardan biri, yaşadıklarını şu cümlelerle anlatır; “Şafak vaktiydi, saat 8 gibiydi. Askerler etrafımızı sardılar. Kar kıştı. Yağıştı. Dediler size bir saat veriyoruz. Evlerinizi boşaltın. Bir saatte boşalttınız boşalttınız… yoksa yakarız dediler. Biz de şaşırdık. Bir saatte neyi çıkarabiliriz ki. Yiyecek erzakı çıkarıp bahçedeki badem ağacının altına koyduk. Onlar da yağmurdan ıslandı. Yeter ki canımızı kurtaralım dedik. Eşyalarımızı, davarımız, koyunlarımız içerde kaldı. Gelinimin bebeği 3 günlüktü. Bari onu ve canımızı kurtaralım dedik. Önce evimizin içini yaktılar. Yataklarımızı, bütün eşyalarımızı yaktılar. Ahır evimize bitişikti. Askerden çare bulup hayvanları kurtaramadık. Kımıldamamıza bile izin vermediler. Önümüzde duruyorlardı. Hepsi birden yandı. Hayvanlar bas bas bağırıyorlardı…”

Yakınları işkence görmüş, kaybolmuş, öldürülmüş insanların en büyük acısı sevdiklerinin cesetlerini bile bulamamış olmalarıdır. “Tek istedikleri ölülerinin cesetlerinin, kemiklerinin bulunması, bunları bir mezara koymak, önünde gözyaşı dökecek bir mezartaşı, dini günlerde ziyaret edilecek, yani yas tutulacak bir yerdir.” Sevcan Sönmez, filmin, bu şahitlikler yoluyla izleyen herkesi tanık konumuna getirdiği kanaatini taşır. Yazar’a göre böylelikle travma etrafında bir bağlam kurulmaktadır

Yazı Tura’da iki erkek karakterin hikâyesini anlatılır. Göremeli Rıdvan ve İstanbullu Cevher aynı birlikte askerlik yapmaktadır. Güneydoğu’da girdikleri bir çatışmanın ardından öldürülenlerin üstleri aranırken bir fotoğraf bulunur. Genç bir kızın cesedinden çıkan bu delil, Rıdvan için tam bir şoktur. Az önce çatışmada öldürdüklerinden biri lisedeki sevgilisidir. “Yerde yatan ölü bedeni tanıyınca yaşadığı şokla havaya ateş ederek koşarken mayına basar. Patlamada Rıdvan bir bacağını, onu durdurmak için peşinden koşan arkadaşı Cevher de sağ kulağının işitme yetisini yitirir. Bu olaydan sonra evlerine, eski yaşamlarına geri dönerler. Fakat yaşadıkları nedeniyle her ikisinin de yaşamı asla eskisi gibi olmayacaktır.” Yazı Tura da bir travma filmidir. İç içe geçmiş travmalar tüm karakterleri kuşatmıştır

Filmi teknik açıdan da yorumlayan yazara göre, yoğunlukla yakın plan çekimler ve karakterlerin yüz ifadeleri aracılığıyla; geçirdikleri sarsıntılar, travmanın zihinlerinde tekrarlanışı, günlük yaşamdaki gerginlik, güvensizlik ve parçalanmışlık hissi ön plana çıkmaktadır. Diğer filmlerin de benzer şekilde yorumlandığı kitapta sonuç olarak Sönmez, gündelik hayatın ve politik tartışmaların gündemine sıklıkla gelen konuların sinema için de önemli bir kaynak oluşturduğu kanaatini dile getirmektedir. Filmlerle Hatırlamak toplumsal travmaların geniş kitlelerin hayatını nasıl alt üst ettiğini görmek ve sinemanın duygusal çözümlemelere katkısını tartışmak açısından iyi niyetli bir çalışma olarak literatürdeki yerini almıştır.

Devamını görmek için bkz.

Betül Durdu, "Toplumsal belleğin sinematografik tezahürleri", Hayal Perdesi, Ocak-Şubat 2016

Filmlerle Hatırlamak, Varlık Vergisi Kanunu, 12 Eylül Darbesi ve faili meçhul cinayetler gibi Türkiye tarihinde toplumsal travmalara sebep olmuş olayların sinematografik dışavurumlarına odaklanıyor.

“Toplumsal Travmaların Sinemada Temsil Edilişi” alt başlığıyla yayınlanan Filmlerle Hatırlamak kitabında akademisyen Sevcan Sönmez, 2012 yılında tamamladığı “Türkiye Sinemasında Travmatik Temsiller” başlıklı doktora tezini temel alır. Filmlerle Hatırlamak, Türkiye tarihinde toplumsal travmalara sebep olmuş Varlık Vergisi Kanunu, 12 Eylül Askeri Darbesi ve doksanlarda Güneydoğu’da işlenen faili meçhul cinayetler gibi olayların sinematografik dışavurumlarına odaklanır. Sinemayı 1980 sonrasında unutma kültüründen hatırlama kültürüne geçişte, geçmişin travmatik olaylarıyla yüzleşmenin temsil bulduğu mecralardan biri olarak çalışmasının merkezine alır.

Sönmez, bir travmayı atlatabilmek için gerekli dört aşamadan bahsederken güven ortamı sağlandıktan sonra travmatik olayın sinema aracılığıyla anlatımını 1996-2011 yılları arasında çekilmiş Işıklar Sönmesin (1996), Salkım Hanımın Taneleri (1999), Yazı Tura (2004), Eve Dönüş (2006), Sonbahar (2008), Güz Sancısı (2009), Nefes: Vatan Sağolsun (2009), Gelecek Uzun Sürer (2011) ve Press (2011) filmleri üzerinden irdeler. Filmlerin hangisinin eleştirel imge yaratımına katkıda bulunduğuna bakar ve böylece kitabın konusu “filmlerle doğru ya da yanlış hatırlamak” çerçevesinde şekillenir.

“Yası Tutulmamış Acılar” başlığında yakınlarını faili meçhul cinayetlerde kaybetmiş insanların duyulmamak, görülmemek ve tanınmamak ekseninde yaşadıklarına değinen Sönmez, travmanın hikâyesinin anlatılmasını ve yasının tutulmasına imkân veren bir mecra olarak sinemayı ele alır. E. Ann Kaplan ve Ban Wang’in Trauma and Cinema: Cross-Cultural Explorations kitabında bahsettikleri travmatik temsiller içeren anlatıların izlediği dört ana sinematografik strateji; tedavi, şok, röntgencilik ve tanıklığı temel alarak filmlerdeki temsiline bakar. Gelecek Uzun Sürer’in bu açıdan bakıldığında şimdiye kadar muhatap olacakları bir kurum bulamayan gerçek travma mağdurlarına yer veren anlatısıyla geçmişle hesaplaşma ve tanıklık filmi olduğunu söyler. Benzer şekilde Yazı Tura filmi de sinematografik tercihiyle seyirciyi travmaya tanık kılar. Press ise tanıklık stratejisini kullanarak toplumsal belleğin biçimlendirilmesine muhalif olan gazetecilerin yaşadıklarıyla seyirciyi yüzleştirir. Yaşananların yanı sıra travmayı ifade etmenin engellenmesi de travmayı derinleştirir. Sonbahar’daki Yusuf’un zihninde travmaya dair imgeler canlanması ve sessizliği herhangi bir iyileşme olmadığının göstergesidir. Sönmez’e göre sinema, dile getirilemeyen yaşanmışlıklar ve bu yaşanmışlıkların unutturulmasına karşı direnişi mümkün kıldığı gibi dışavurum yoluyla da hafızanın dönüşümüne ve sonrasında yas tutmaya imkân sağlar.

Sönmez, Işıklar Sönmesin’de anlatı ve söylemin uyumsuzluğuna dikkat çeker. Kürt meselesine sorgulayıcı bir tarzda yaklaşan ilk film olması onu önemli kılar ancak biçemi yönüyle klişeleşmiş resmi bakışın etkisi altındadır. Toplumsal, politik ve kültürel konularda ilk bakışta göze batmayan resmi bakışın filmin tüm anlatı unsurlarına işlemiş olduğunu söyler. Travmanın ortaya konulduğu ve filmin rahatlatıcı bir sahneyle nihayete erdiği filmde, tedavi stratejisinin kullanıldığını tespit eder.

“Aynı Travmaya Farklı Bir Diyalog Denemesi” olarak ele aldığı Nefes: Vatan Sağolsun filminin askerlerin çatışma ortamında yaşadıklarına odaklanırken, ortamın sosyopolitik arka planını görmezden geldiğini belirtir. Film, eleştirel bir tavır takınmadan şok etme stratejisini izleyerek karakterlerin travmasına seyirciyi de dahil eder. Nefes: Vatan Sağolsun filmi bu yönüyle askerlik kurumunu yüceltmekten öteye geçemez ve filmdeki olay, sinema aracılığıyla yeniden üretilerek seyircide ikincil bir travma yaratır. Eve Dönüş, kanlı işkence sahneleriyle şok etme stratejisini kullanan başka bir filmdir ancak Nefes: Vatan Sağolsun’dan farklı olarak 12 Eylül’e eleştirel yaklaşır ve seyirciye politik bir konum sunarak eleştirel imge yaratmayı başarır.

Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olayları da Sönmez’in incelemesinde yer alır. Tomris Giritlioğlu’na ait azınlık meselesine eğilen iki film Salkım Hanımın Taneleri ve Güz Sancısı Türkiye’de “öteki” olmanın travmasını tedavi stratejisi üzerinden ele alır. Tedavi stratejisinde travmanın açtığı yaralar iyileştirilebilir şekilde temsil edilir. İzlenen strateji, ulusal kimliğin sinema aracılığıyla yeniden üretilmesine katkıda bulunurken toplumsal belleğin çarpıtılmasına neden olur. Sönmez, Michael Shudson’a referansla öyküleştirme aracılığıyla konunun ilginçleştirilerek travmanın çok katmanlı yapısından uzaklaşılıp üstünün örtüldüğünden söz eder. Resmi tarih oluşturulurken devletin temiz bir geçmiş yaratması ve olası bir yüzleşmeden kaçınması nedeniyle toplumsal bellekteki travmatik olaylar çeşitli biçimlerde çarpıtılmaya ve unutturulmaya çalışılır. Toplumsal belleğin sabit olmayan, değiştirilebilir yapısı aynı zamanda manipüle edilmesine de zemin oluşturmaktadır. Sinemada geçmiş yeniden inşa edilirken eleştirel imge yaratılamadığı sürece anlatı, resmi ideolojiye hizmet etmekten öteye geçemez.

Sönmez, travma literatüründe tanıklığın travmayı atlatma sürecinde belirleyici rolü olduğunu belirtir ve yüzleşmenin önemine değinir. Travmatik olayı sinema aracılığıyla paylaşabilmenin iyileşmeyi sağlayacağını söylerken çekilen filmlerin diyalog imkânı yaratıp yaratamayacağını sorgular. Travmanın konuşulabilmesi için filmlerin toplumsal yüzleşmeye uygun zemin oluşturmasının önemini vurgular. Sönmez’e göre toplumsal bellekle ilgili son dönem filmlerdeki anılar, olaylar, ya da geçmişe ait deneyimlerin çeşitlendiği görülmekle birlikte bu henüz yeterli değildir. Yüzleşme ve hesaplaşma için daha fazla film yapılmalı ve bu filmler eleştirel imge yaratmaya odaklanmalıdır.

Son dönem Türk sinemasında sıkça görmeye başladığımız travma anlatıları yüzleşme adına fırsat doğurmakla birlikte “Eğer sanat aracılığıyla dışavurum gerçekleşecekse bunun estetik bir biçimde olması gerekmez mi?” sorusunu akla getirir. Sönmez’in çalışmasındaki filmlere baktığımızda ise birçoğunun sinematografik açıdan kusurlu olduğu görülür. Her sanat eserinin, sahibinin politik görüşünü taşıdığı kabulünden hareketle içerik ve biçim arasındaki dengenin bozulması sinemanın yalnızca politik mesajın iletildiği bir kanala indirgenme ihtimalini doğurur. Yazarın belirttiği gibi daha çok eleştirel film yapılmalı fakat bu filmler güçlü bir politik arka plana sahip olmanın yanında estetik unsurları da bünyesinde barındırabilmelidir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.