Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-021-2
13x19.5 cm, 424 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Kadından Kentler, 2008
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Harita Metod Defteri
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2015
3. Basım: Şubat 2016

"Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız," demiş eski ustalardan biri. Ben kendi payıma geçmişimden bunu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim.

Ömrünün yıllarla ölçülen süresi “kaç ortalı” olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur.

– Murathan Mungan

İÇİNDEKİLER
Niyet
Tren
Baktım, her şey çok uzak
Çilek ve bilezikler
Akrebin kuyruğu
"Mendilim köşe köşe..."
Kuyunun ipi
Beyaz mendil
Aklımda!
Dün gelen oğul
Beni büyüten kelimeler
Gri kaban
Turgut amcanın gönderdiği kitap
Berber aynaları
Camaltı levha
Belirsiz kalıntılar
Harf
"Takarafuka... takarafuka..."
Mahcubiyetin öğrettikleri
Şüphe, delilik ve aşk
Tatlar renkler kokular
Mardin dolması
1962 Mardin olayları
"Politik kariyerim"
Babamın yazıhanesi
Cadde
Anne tarafı
"Hac’Kermo Faris Çelebi" konağı ve diğerleri
Altınlar ve kemikler
Asfaron
Sobanın etrafında
Yatılı hayal, yazılı hatıra
Orduevi çay bahçesi
Sinemalar, gazinolar, radyolar
Yengeler ve diğerleri
47 plakalı krem rengi  Ford’58
Sır yarası
Urfa’da bir yıl
Beşevler, Bahçelievler
Gümüş Sokak
Dilek  taşı
Cizre’de bir akşam
Ömrün resimaltı
Yıllar
Avlu, saçak, kuş
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, Niyet, s. 13-20

Bu kitapta yer alan bazı metinlerde anlattıklarımın o sıralar yazmakta olduğum Paranın Cinleri içinde yer alacağını düşünüyordum. Oysa hiçbir hayat tek bir kitaba sığmaz; kitap bitmişti ve geride daha anlatmadığım pek çok şeyin kaldığını görüyordum. Sanırım Paranın Cinleri’ni takip eden ikinci bir kitap yazma düşüncesi böyle doğdu. Bana göre çocukluğumdan hatırladıklarım arasında hâlâ anlatılması gereken önemli anlar, olaylar vardı ve ne kadar yeni metin yazıp eklesem de bu ilk kitabın bitmeyeceğini, konunun benim için asla kapanmayacağını biliyordum: yalnız gelecek değil, çocukluk da uzun sürer...

Bütünüyle özyaşamöyküsel malzemeyle çatılmış olan Paranın Cinleri gibi, Harita Metod Defteri de, içinde yaşanmış bazı olayların, anların, onların bende bıraktığı izlerin, izlenimlerin yer aldığı, hafızamın gerçeklere sadakatine yaslanan, tamamı anılardan oluşan bir anlatı kitabıdır.

Çocukluk, gençlik anılarımın bazılarını bir sonraki kitaba ertelemiş olmamın kestirebildiğim nedenleri olduğu gibi, bilmediğim başka nedenleri de vardı elbet. Kısa yoldan söyleyecek olursam, bazı olayları anlatmaya, yazmaya hazır değildim belki... ya da anlatmanın dilini bulamıyordum. Yaşananları gönül doğruluğuyla anlatabilmem için öncelikle affetmeyi öğrenmem gerekiyordu; bunun huzurunu duyarak başına çökeceğim masada gerisi yalnızca yazma yeteneğim, dil ve biçim arayışlarımla benim aramdaki bir mesele olmalıydı, vicdanımla değil.

Geçmişin çelişkilerini, açmazlarını, soğukluklarını, hayal kırıklığı, nefret ya da sevgisini sorgulamaya başlamakla gelişen süreçten arınarak çıkmak kolay değildir. Zamanı dinleyip yaşamı tartmaktan, içini onarmaktan, eski hesapları kapatmayı bilmek gibi nice zahmetli konaklamadan geçer bunun yolu. Yılların terbiyesinden geçmemiş yalancı bir olgunluktan söz etmiyorum burada. Yükünü hafifletmeyi bilmiş, kalbini ovup yeniden parlatmayı becerebilmiş bir erişkinlik hali anlatmaya çalıştığım. Ne de olsa olgunlaşmak büyümekten daha fazla zaman alır. Bir zamanlar duyduğunuz kızgınlık size artık bir başkasının öfkesiymiş gibi gelmeye başladığında kazandığınız bir özgürlüktür bu. Aslında herkes için gerekli olsa da kimse için kolay değildir yakınlarını affetmek; yıllar alır. Bunca zaman sonra affetmek, bağışlamak gibi sözler bile fazladır belki; çünkü zamanla ortada bağışlayacak ya da bağışlanacak bir şey kalmamış olabilir. Yaşam tüketmiştir onları. Onlara zamanında niye kızdığınızı, kırıldığınızı, gücendiğinizi, incindiğinizi değil, artık ölmüş olduklarını hatırlar, yalnızca yokluklarının sızısını duyarsınız. Birçok insanın yaşamında görüldüğü gibi, diğer duygular zaman içinde eriyip giderken bir tek ucu çocukluk bağlarına kadar giden sevginizin hatırası kalır. Bu, aynı zamanda hayat karşısında tarafsızlık kazanmaktır. Harita Metod Defteri’nde olduğu gibi, bir kitabın harcı, malzemesi, doğrudan insanın kendi yaşamı olunca bu da kolay iş değildir elbet, ama sırf bu nedenle anılarını yazmanın başına çökeceği zamanı doğru seçmelidir; kişinin içinin varmadığı yere kalemi kendinden önce varamaz. Bunun tersi de geçerlidir: çok beklemiş malzemenin sahibinde eskimesi, çürüyüp dağılması, zamanla kıymet kaybına uğraması, anlatma hevesinin yıllar içinde tüketilmiş olması da mümkündür. Hayat yaşarken olduğu gibi, yazarken de bir “zamanlama” işidir. İnsan hayatı gibi yoğun ve karmaşık bir malzemenin yazıda içini gösterecek kadar durulup saydamlaşması, yazın sanatının fiyakalarına sığınmadan yalınlığın sakin gücüne erişebilmesi için, gönül terbiyesiyle dinlendirilmiş zamanın, size ve kaleminize kazandıracaklarına ihtiyacınız vardır. Olayların içinde yaşarken gösterilen sabrın yerini bu kez de yazarken gösterilen sabır alacaktır.

Çocukluk başlı başına bir memlekettir, hatta sılasıdır insanın. Büyüdükçe sıla özlemimiz artar, hayat giderek gurbetleşir. Sanki ne yaşarsak yaşayalım hep gurbetteyizdir. Büyümek, gurbete çıkmaktır. Bir çocuğun yaşamla ilişkisini, doğayla olan ilişkisine benzetirler. Başlangıçta doğanın, çocuk için bir gerilim unsuru olmadığı, insanın doğayla kendisi arasındaki gerilimi büyüdükçe kazandığı söylenir. Çocukken zaten doğanın bir parçasıymış gibi yaşarız. Sonra parçalanma başlar, kendi içinde ve her şeyle... Belki de bunun için herkes çocukluğunu anlatmak ister birilerine. Bir zamanlar bizim olan bir sılayı, bir zamanlar parçası olduğumuz doğayı, suyun içinde yaşayıp da deryanın farkına varmayan balık örneğinde olduğu gibi, bir zamanlar som bir bütünlük içinde yaşadığımız için ayrı bir ad verme gereği bile duymadığımız o saf hayatı “anlatarak” yeniden ele geçirmek isteriz. Anlatmak ikinci hayattır.

Yazı’nın kendisi, her zaman gerçekleştiremese de bir ödeşme vaat eder. Yazarak çocukluğumuza dönme isteğinde, orada yıllar yılı bizden saklanmış bir hakikati bulma ümidi vardır, sanki o hakikati bulmak ömrümüzün geri kalanını daha kolay yaşamamızı sağlayacak, bizim için hayatı ve kendimizi anlamayı kolaylaştıracaktır. Ne yazık ki büyüdükçe kaybettiğimiz, uzağına düştüğümüz yeni bir hayat yaratma gücü ve ümidi, geleceğe ilişkin hayal ve heves zenginliği çocuklukta saklıdır. Kelimelerle geçmişe ördüğümüz bu yolla sılamıza dönmek isteriz. Bu nedenle çocukluk, yeniyetmelik anılarını yazma kararlılığında, sokakta oyun oynarken eve çağrılan çocuğun yıllar sonra ödeşme isteğine benzer bir ruh hali bulurum ben. Geri dönüp kaldığı yerden oyuna devam etme arzusuyla yeniden dönülmüş hayatlardır büyüklerin yazmaya kalkıştıkları çocukluk... Bu, bir yanıyla şunu andırır: İnsan çocukken yaptığı bir şeyi büyüdüğünde tekrarlarken, ondan aynı zevki aldığını anladığı anda mutlu olur. Bu mutlulukta, kendi içinde yaşamını sürdüren bir çocukluğu keşfetmenin tadı vardır ve böyle zamanlarda insan, büyümeyi reddetmiş olan afacan yanınınbaşını okşar, nicedir “geçmişin yetimi” olan uzakta kalmış kendi çocukluğuna şefkat gösterir.

Çocukluk çoğu kez anlamı bilinmeyen derin sızılarla doludur ve bilindiği gibi ruhsal yaşamın sicili çocuklukta tutulmaya başlar. İnsanın çocukluğunu, gençliğini anlatmak istemesinin birçok komşu ya da akraba duygular içeren başka nedenleri de vardır kuşkusuz. Örneğin, insan bazen kendi anıları karşısında ruhu güçlenene kadar aralıksız yazmak ister, kendi varlığını yeniden kazanmak arzusudur bu. Bazen de kendisini üzen hatıraları yumuşatmak için yazar. Çocukluktan kalma içindeki vahşi sancı böylelikle ehlileşsin ister. İçine söz geçirmek ister. Yalnızca bir zamanlar yaşananları hatırlayıp ışıtmak için değil, kimi zaman ruhunda çalkalanan o karmaşık süreci, kendisine rahatsızlık veren bir gerçekliği yatıştırmak için de... Kanımıza karışan bazı anıların zehrinden, ruhumuzda bıraktığı tortudan onları yazıyla sağaltarak kurtulabileceğini düşünür; eli kalem, dili söz tuttukça kelimelere yaslanarak geçmişi kendisi için sadeleştirmeye çalışır. Kimileri için bu, hayatının tamamlanıp kapatılmış değil de, anlatılabilecek, anlatılmaya değer bir devamı olduğuna inandığı noktadır.

Söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı kimi zaman anlamayabilir çocuklar, ama onlar insani titreşimlerin usta yorumcularıdır. Çocukken kaydettiklerimizin, bu titreşimlerden öğrenip geleceğe devrettiğimiz dilsiz bilgilerin boyutunu kendimiz bile tam olarak bilemeyiz. Çok yıl sonra yazarken kalemimizin kimi sürçmelerinde belli belirsiz o titreşimler duyulur, dipten, derinden, ruhumuzun magmasından... Ruhun alt katmanlarını oluşturan ilksel anılara yolculuğun imkânsızlığı bunları yeniden düşünmeyi, yeniden hayal etmeyi çekici kılar. Anların, anıların en derin katmanlarına kulak kabarttığımızda duyduğumuz sesler, burnumuzu sızlatan kokular, gözümüzün önüne düşen buğulu resimler... ve içimizi yakan o derin anlatma ihtiyacı... Hatta ileride belki bizi hayalperest, yalancı, masalcı, yazar, oyuncu, sanatçı yapacak olan anlatacak hiçbir şeyin olmadığı durumlarda bile ille de anlatacak bir şeyler uydurma ihtiyacı...

Çocukluktan içimizde yer etmiş bazı duygular hatıralara benzer. Neyin hatırası olduğunu bilmediğiniz duygulardır bunlar. Geçmişten hatırladığımız olayların, durumların, izlenimlerin kalıntıları üzerinde değil de, bir belirsizliğin üzerinde yükselir. Varlığını hissettiren, ama ne olduğunu aşikâr etmeyen bu belirsizliğin ruhumuzun magmasına işlemiş olduğunu hissederiz. Orada, dipte bir yerde bize kendini unutturarak saklanmış bir şey durduğunu biliriz. Doğrudan bir şey hatırlamayız, ama hissederiz. Konusuz bir hatıranın sahibi olduğumuzu biliriz. Bunların bizdeki varlığının yanı sıra böylesi anların, durumların içerdiği belirsizlikleri yazıda anlatmaya kalkıştığınızda dile direnç gösterirler; tıpkı su yüzüne çıktıklarında oksitlenip dağılan deniz dibi kalıntıları gibi, günün çiğ ışığında yaşayamazlar.

Büyüklerimiz bazı geçmiş olayları anlatırken, “O zamanlar sen çok küçüktün, hatırlamazsın,” derler bize. Gördüğümüz şeyleri anlamayacak kadar küçük olabiliriz, ama bu bizde bıraktığı izleri anımsamamıza engel değildir. Yazarken, bunların gölgesinin yazıya vurduğunu fark edersiniz.

Daha o yaşta nasıl böyle düşündüm, düşünebildim ya da hissettim, diye kendimize şaşırdığımız durumlar vardır bir de... Kimi erkek çocukları için büyümek boyunun uzaması, annesinin artık onu yıkamaktan vazgeçmesi, gövdesinin tüylenmeye başlaması ya da kamışına su yürümesi demektir. Daha çocukluktan başlayarak yaşamın kendisini “sorunsallaştıran” benim gibilerin hayatıysa farklı bir seyir izler. Yaşamak, bir yandan her çocuk gibi, onlar için de verilmesi gereken sıradan, gündelik bir “varolma ve büyüme mücadelesi”dir, öte yandan hayatın doğrudan kendisini “mesele” edinmiş tedirgin bir ruha sahip olduklarından, soruların ve sorunların ağırlaştırdığı zihinsel yüklerle boğuşmak anlamına gelir.

Yazılı ya da yazısız geçmişe yapılan her yolculukta kendi büyüme işaretlerinizi ararsınız. Kendimizi ve yaşadıklarımızı çözmek için harcadığımız onca çabaya karşın, bir yanımız derinden derine bilir ki, ne denli ardına düşüp izini sürsek de hayatımızda çözülmemiş hiçbir muamma kalmaması isteği beyhudedir. İnsanoğlu öncelikle kendisi için bir bilmecedir ve her insan yaşarken çözemediği bilmecelerini ölürken de yanı sıra götürür.

Anlatmanın kendine özgü büyüsü vardır. Örneğin bir arkadaş ortamında aramızdan biri, kendini merkeze çektiği kişisel öyküsünü anlatmaya başladığında, onun yavaş yavaş gözümüzün önünde başkalaştığını, hatta bazen bizden usulca kopup uzaklaştığını hissederiz. Kendi hikâyesinin kozasının içine kapandıkça neredeyse tanıdığımız, bildiğimiz biri olmaktan çıkar. Anlatmanın büyüsü özneleştirir kişiyi, hikâyenin saydam zarı girer araya, onu görür, ama dokunamayız, o, bir başkasıdır artık; en tanıdığımız kişi bile kendi hikâyesini anlatmaya başladığında bir yabancıdır. Bunu en çok, ana babalarımız bizim henüz dünyada olmadığımız zamanlardaki gençlik hikâyelerini anlattıklarında yaşamış, hissetmişizdir. Onların bizim hiç bilmediğimiz bir zaman parçası içinde yaşamış olması bize tuhaf görünür, adeta ölüm kadar inanılmazdır bizden habersiz yaşanmış o hayat... Ana, baba diye en yakın bildiğimiz kişiler o hatıraların içinde ne kadar uzak, ne kadar yabancı görünürler bize. İstesek de dokunamayız. Onlar öldükten sonra bizim arkalarından anlattıklarımız da belki onlara yabancı gelecekti – eğer anlattıklarımızı dinleyebilselerdi...

Bilindiği gibi, bir kurum olarak aile her çağda, her toplumda zor olmuştur. Ana baba olmak gibi çocuk olmak da bir tür hapishanedir, bir “kimlik hapishanesi” ve yaşam dediğimiz oradan firar etmenin yollarını aramaktır bir bakıma.

Nasıl bir hayat yaşarsak yaşayalım, “aile olma hukukunun” değişmeyen temel gerçeklerinden biri de şudur: Her birey, benliğinde aile hasarlarının derin izini taşır. Kimileri farkındadır kendindeki hasarın, kimileri değildir; ama hepimiz yaşamımızın önemli bir bölümünü o hasarların izlerini örtmeye harcar, hatta zaman içinde giderek bunlar üzerinden kabuk değiştirmeye çalışırız. Yengeçler kabuk değiştirdikleri dönemde zayıf ve savunmasızdırlar. Değişim dönemlerimizde, zayıf ve savunmasız anlarımızda hatırladıklarımız bu yüzden önemlidir. Böyle zamanlarda kendimizle oynadığımız her çeşit saklambaç, körebe yanıltmacaları, yani hafızanın hileleri çıkar ortaya. Aile hasarlarının kalıcı izi zonklar siz anılarınızı yazarken. Yaralarınıza yenilmemeyi öğrenmelisiniz; ne de olsa yazı dediğimiz çoğu kez yara kabuğudur...

Her anı kitabı yedeğinde “Hayat nedir?” sorusunu taşır. Ne de olsa çocukluk karar verir içimizdeki pek çok şeye, hayatsa bu “pek çok şeyi” bizim için her seferinde yeniden tartışmaya açar. Bu nedenle anılarını yazmaya kalkışmak, ne olursa olsun sonuçta geçmişi yorumlamaktır; yazıya dökerek çocukluk travmasını dünyayla paylaşma arzusudur. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, pek çok kişinin “hayati önemde” örselenmeden büyümesinin mümkün olmadığı bir aile ve toplum yapısında ömrümüzün önemli bir bölümü aldığımız yaraları sağaltmakla, gördüğümüz hasarın kişiliğimizde bıraktığı izlerle mücadele etmekle geçer. Günü geldiğinde “yazı”dan medet ummamızda bunun da payı vardır. Öte yandan, ne kadar yazıya dökmeye uğraşsanız da, bilirsiniz çocukluğun ağrılarını iyileştiremez yazdıklarınız; geçmişte kapalı kaldıkları yerde zaman zaman sızlar dururlar. Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır; ne olduğunu tam olarak bilemediğiniz, ama iyi gelen bir şey.

Paranın Cinleri’nin izini süren bir ikinci kitabı ertelememin bir diğer önemli nedeni, çocukluğumda, yeniyetmeliğimde yaşadığım zaten kendisi yeterince hazin olayları, dramatik olmadan anlatmanın sükûnetine ulaşmayı beklemekti sanırım. “Dertli biri” ya da “acıların çocuğu” olmanın kişiye adeta “toplumsal prestij” sağladığı bir kültürel iklimde, çocuklar sahip oldukları her tür üzüntü, keder ve yastan adeta hoşnutluk duyarlar. Bir süreliğine ilgi odağı olma, etrafındakilerin merhametiyle kucaklanma, dramatik bir figür olarak kabullenilme isteği bunu kışkırtır. Belki de bunu bir büyüme belirtisi ya da hatıra sahibi olmak saydıkları içindir. Çocuklar da büyükler gibi, anlatacakları dokunaklı anıları, içli hikâyeleri olsun isterler.

Benimse çocukluğum soyağacımın dallarına dağılan iç içe geçmiş aile dramlarıyla yeterince yüklüydü zaten. Gösterişli bir dram için gereken tüm unsurları barındıran bir aile hayatı ve akraba tarihinin içinde büyüdüm. Çocukluk ve yeniyetmelik yaşlarımda her ne kadar bunlardan etkilenmiş; okuduğum kitapların, seyrettiğim filmlerin etkisiyle kendimi bir melodram kahramanının aylası içinde hayal etmiş olsam da, sonraları bunun hem yaşamım, hem yazarlığım için zedeleyici olacak tuzaklarından mümkün olduğunca korunmaya çalıştım. Geçmişe duyulan özlemde ya da hayata, kadere sitem etmede çabuk ucuzlaşan bir yan vardır. Dönüp ardımızda bıraktığımız yıllara bakarken bunu da hatırda tutmak gerekir.

Neden çocukluğum hakkında söz alma gereğini duyduğumu kendime sorduğumda, şu saydıklarımın yanı sıra pek çok belirsiz, uçucu yanıt geliyor aklıma. Bütün bunlar çocukluğumda yaşanmış köklü bir parçalanmanın hayatımın geri kalanında başıma ne gibi sorunlar açtığını anlama çabasıdır belki ya da bir bakıma... Bir çocuğun kalbinin ne zaman kırıldığını büyükleri çoğu kez bilemez, ne kadar derinden kırılmış olduğunu da kendisi... Bunu “hissettiği” şimşek çakımı kısa anlar yaşar belki, ama “bilmesi” yıllar alır. Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar çocuk kalır...

2003-2015

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Bulunmaz, "Murathan Mungan çocukluğunun başını okşuyor", kulturservisi.com, 6 Kasım 2015

Paranın Cinleri'ni, yayımlandığı 1990’ların sonunda okuduğumda, Murathan Mungan’ın neredeyse bütün bir çocukluğunu incecik bir kitaba sığdırdığına inanmamıştım. Mutlaka eksik bırakılan veya zamanını bekleyen metinlerin bulunduğu hissi uyanmıştı bende.

Harita Metod Defteri, Mungan’la ilgili “şüphemi” doğruladı. Bu defa devasa bir kitap geldi. Benim için 1990’ların sonu 2000’lerin ilk çeyreğine doğru ilerlediğimiz bu vakitleri, Mungan için de hayatının dönüm noktalarını birbirine bağlamış oldu bu çalışma.

‘Yazıdan medet ummak’

Defterlerimden birine “Önünde sonunda çocukluğumuza döner, pek çok şeyi gülümseyerek hatırlarız” diye bir cümle yazmışım, Harita Metod Defteri'ni karıştırmaya başladığımda hatırladım. Bunu niye yazdığımı düşünürken yanıt Mungan’dan geldi: “Birçok insanın yaşamında görüldüğü gibi diğer duygular zaman içinde eriyip giderken bir tek ucu çocukluk bağlarına kadar giden sevginin hatırası kalır. Bu, aynı zamanda hayat karşısında tarafsızlık kazanmaktır.”

Kendi çocukluğumuzu merak edip oraya doğru yürüyebiliriz ama neden bir başkasınınkini merak edelim? Mungan, hem Paranın Cinleri hem de Harita Metod Defteri'nde bize bir yöntem sunuyor; izlersiniz izlemezsiniz, orası size kalmış. Tabii bir de o sunumla beraber hatıralar akmaya başlıyor, işte Mungan böylece kendi çocukluğunu âdeta bir roman kahramanı haline getiriyor; kendi içinde kalırken dışarı da taşıyor. Çocuk belleğinin şaşırtıcı derinliği de cabası. Harita Metod Defteri, bugünden bakınca o zamanlarda büyümek isteyen, şimdilerde ise ısrarla oraya dönmeye uğraşan benliğin anlatımı biraz da. Orada hasarlar, mutluluklar, yaralar var. Mungan, geçmişini yazarak yorumluyor; “yazıdan medet umarak” izlerle mücadele ediyor. “Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar çocuk kalır” deyip ekliyor: “Hayatta en büyük sırrı içimizde taşıyoruz. O sırrı günün birinde dünyayla doğrulamak istiyoruz. Ya sırrımız ışımıyor ya da dünya geçit vermiyor.” Bu, büyümüş Mungan’ın çocuk Mungan’a bakıp yazdığı bir cümle; “geleceğe ihtiyaç duyan” bir ufaklığa selam gibi aynı zamanda.

Harita Metod Defteri, bugünden bakılan geçmişe doğru ilerleyen, biraz demlenmiş, biraz zamana bırakılmış biraz da bilinçli şekilde ertelenmiş bir günlük diye de okunabilir. Bu nedenle sahne hiç boş kalmıyor; Mungan’la beraber Mardin, Ankara, İstanbul, anne ve baba metinlere sürekli girip çıkarken engel tanımayan hüzün de ortalıkta geziniyor. Mungan, kendisine sesleniyor: “Çok yıl sonra bunca canlı hatırladığın ayrıntılarına kendin de şaşarak, çocukluğunun başını okşuyorsun.”

Kitabı okurken karşımıza hayatı öğrenen bir çocuk çıkıyor. Bunu, gerek sözcüklerle gerek yanında yöresindekilerin jest ve mimikleriyle başarıyor. Bir anlamda hayatı sahne gibi görüyor, orası bazen oyunla bazen de gerçeğin acı tarafıyla dolup taşıyor. Belli bir vakit sonra tecrübeyle harmanlanan benlik, Mungan’a şunu yazdırıyor: “Üzerine ne kadar düşünürsek düşünelim, niye o kadar ağladığımızı, niye o kadar güldüğümüzü, niye o kadar kızdığımızı ya da sevindiğimizi anlamadığımız zamanlara gömülmüş bir hayat durur geçmişimizde.”

Bir ihtimal daha var; metinlerin tamamı, Mungan’ın kendisine sorduğu ve yanıtlar bulmaya uğraştığı hesaplaşmalar biçiminde de okunabilir. Mesela “İtalya’da kalmayı göze alıp orada bir hayat kurmaya çalışsaydım, nasıl bir kaderim olurdu, nasıl bir Murathan olurdum, bilmiyorum” bunlardan biri.

‘Kırk beş yaş, dünyanın sonu gibi’

Metinler, Mungan’ın kişisel tarihini ince ince açmakla kalmıyor, Mardin günlerini, oradan Ankara’ya ve İstanbul’a uzandığı zamanları da geri dönüşler ve ileri gidişlerle, pek çok ayrıntıyı da işin içine katarak anlatıyor. Türkiye’nin tarihi ve politik geçmişi de olaya dâhil oluyor elbette. Mungan, bu minvaldeki girizgâhı “isyan çıkaran” babasıyla yapıyor. Ülkenin oradan oraya savrulan siyasi ortamı, Mungan’ın babasını da rüzgârına katıyor fakat pek bir şeyin değişmediğini anlaması uzun sürmüyor: “Ben büyümüştüm, babam yaşlanmıştı, Türkiye hep aynı Türkiye’ydi.”

Mungan, bu satırların yer aldığı bölümde yine Paranın Cinleri'ne atıf yaparak babasının gölgesinden kurtulup kendisine dünyada yer açmaya çabaladığını vurguluyor. Fakat o yıllar ve hemen sonrasına dair hatırladığı bir başka şey var ki hemen hepimizin başına gelmiş ya da en azından hissettiğimiz bir durum bu: “Daha ilkokul yıllarımda uyumak için uzandığım yatağımda, insanlar arasında giderek mitolojik bir beklentiye dönüşen 2000 yılının olası mucizelerini, teknolojik gelişmeleri, uzay yolculuklarını hayal eder ve 2000 yılı geldiğinde ne kadar yaşlı biri olacağımı hayal ederek hüzünlenirdim. Kırk beş yaş bana dünyanın sonuymuş gibi gelirdi. On sekiz yaşında olacağım gün bile benim için uzak ve ürkütücü bir tarihti. O yaşlarda bir çocuk için ciddi sayılabilecek ölçüde yaşlanma korkum vardı, yaşlanma fikri bile beni ürpertmeye yetiyordu, sanki yirmi yaşıma geldiğimde bile her şey için çok geç olacaktı; ölümden çok yaşlanmaktan korktuğumu iyi hatırlıyorum.”

Harita Metod Defteri, her ne kadar Mungan’ın hayatının dönüm noktalarını içeren metinler toplamı gibi dursa da öbür yandan ailesinin soy kütüğünü sunuyor. Babasının ve annesinin nereden gelip nereye gittiğini, evliliklerini, boşanmalarını, huyunu suyunu epey ayrıntılı biçimde aktarıyor. Elbette bunların tümü, Mungan’ın ilkgençlik yıllarına ait hatıralar olarak sıralanıyor ve özlediği ölüler de yanı başımızda beliriyor.

Mungan’ın kendisini yokladığı satırlarda, tek çocuk olarak büyümesinin onda yarattığı özgüveni, yalnızlığı ve belli zaman sonra doğan şefkat dağıtma arzusunu da görüyoruz. Sonuncusu, arkadaşlarına bir kardeş gibi bağlanmasını sağlıyor.

Mungan’ın hayatından kesitleri okurken Türkiye’nin yakın tarihinde geziniyor gibiyiz. Harita Metod Defteri böyle de okunabilir; rehber Mungan, sepya Türkiye, zaman 1960’lar, 1970 ve 1980’ler… Nereye giderse gitsin yazar, önünde sonunda gelip ayağını memleketinin toprağına basıyor: “Toprağın melankolisi diye bir şey var. Ben toprağın melankolisini Mardin’de öğrendim. Kızgın güneşin altında suç ve cezanın doğaçlama haline o coğrafyada hem manzara öğretti bana bunu hem de o topraklar üzerinde yaşanan çetin gerçeklerin ruhta bıraktığı tortu… Babamın pek çok dava dosyasında insanın içini kavuran gerçeklerle yüklü romanlar, hikâyeler yatıyordu.”

Otuzlarından 2015’e…

Harita Metod Defteri, bir yönüyle fotoğraflı aile albümüne benziyor. Aile saadetinden parçalanmalara, örselenmişliklerden yeni kazanımlara dek pek çok şeye değiniyor: “Herkesin yaşamı tarttığı şeyler farklıdır elbet. Albümlere bıraktığımız fotoğraflarda sabitlenmiş anıların fiziksel kanıtları bellidir sonuçta ama hangi ânımızın ve anımızın başkalarında yaşayacağını, süreceğini, varlığını sürdüreceğini bilemeyiz (…) Geçmişten gözümüzde kalmış imgelerse belleğimizin albümünün bir tek bize görünen fotoğraflarıdır.” O fotoğraflara babasıyla yaşadığı sürtüşmeler yansımıyor belki ama Mungan, cümleleriyle bu soğukluğu bize sonuna kadar tattırıyor. Yani pek de gizli kapaklı bir şey kalmıyor.

Harita Metod Defteri, özünde bir hatırlama kitabı; bir anlamda Mungan’ın belleğinin gücünü gösteriyor. Fakat zihnimizde şöyle bir soru da uyanabilir: İnsan çocukluğunu neden hatırlar? Büyüdüğünü unutmak için mi yoksa oradaki eksik parçaları anımsama isteğiyle mi? Mungan, metinlerine birbirine bağlı böylesi sorular ve onların yanıtlarını yerleştiriyor. Otuzlarında yazmaya başladığı bu kitabı, 2015’te bitirmesinin bir nedeni de bu ve benzeri sorular üstüne uzun uzun düşünmesidir belki…

Devamını görmek için bkz.

Eray Ak, "Büyümek gurbete çıkmaktır", Cumhuriyet Kitap Eki, 12 Kasım 2015

Murathan Mungan'ın bütünüyle özyaşamöyküsel malzemeden çatılmış olan kitabı Paranın Cinleri gibi Harita Metod Defteri de, içinde yaşanmış bazı olayların, anların, onların yazarda bıraktığı izlerin, izlenimlerin yer aldığı, hafızasının gerçeklere sadakatine yaslanan, tamamı anılardan oluşan bir anlatı kitabı.

İnsanın en güçlü tarafı nedir diye sorulacak olsa fazla düşünmeden "hafıza" yanıtını verebilirim kendi adıma. Birçok kişi için de aynı yargının geçerli olduğunu varsaymak ise şaşılacak bir durum olmasa gerek. Şaşırmamız gerekenler bu sorunun tam tersi sorulduğunda başlıyor bence. Yani, insanın en güçsüz tarafı nedir diye sorulduğunda da "hafıza" yanıtı aldığımız anda.

İnsanı yaşatan hafızası, kabul ancak yine aynı hafıza, yaşama direncimizi kırıp meydana gelenler karşısında yıkılmamıza neden olabiliyor. Ya da yine aynı hafıza, bizi derin kederlere sürüklediği gibi dünyanın en mutlu, en şanslı insanıymış gibi hissetmemize neden olabiliyor.

Tam bu nedenle insanın en güçlü ve en zayıf yanını yansıtır bize hafıza. İnsanın zehridir ve aynı zamanda panzehri. Düğünü ve cenazesi, başlangıcı ve bitişi, yası ve şöleni...

Derin bir uçurum olabileceği gibi aynı şekilde karşı kıyıya geçerken bir köprü de olabiliyor hafıza ve biz hafızadan bahsederken çocukluk, bu köprünün her zaman başını tutuyor. Çocukluk, çok özel bir zemine oturmasının yanında, gelecekteki yaşamımızda bizi tökezletecek ya da yaşamınn getirdiklerine karşı daha dik durabilmemiz için omuz veriyor. Bundan olsa gerek her insanın yaşamında çok özel bir yer kaplıyor. Çocukluğun "özlenen ülke" olarak adlandırılması, çok zor geçirilse dahi bu zorluklardan çok daha farklı bir biçimde alımlanması, herkesin çocukluğundan bahsederken tatlı bir heyecanın rüzgârına kapılması da bundan.

İnsan nasıl besleniyorsa çocukluktan aynı şekilde besini insan olan edebiyat da aynı derecede çocukluğun etkisi altında kalıyor. Ne kadar katılırsınız söyleceklerime bilmem ama pek çok yazarın, çocukluğuyla yazı aracılığıyla hesaplaştıktan sonra farklı meselelere dalabildiğini düşünüyorum. Tüm bir yazın hayatını çocukluklarında geçiren yazarlar da yok değil elbet ama atlanması, geride bıraklıması gereken bir eşikmiş gibi geliyor bana hep çocukluk ve kendine has bir evren olma özelliğini her daim koruyor.

Murathan Mungan da hafıza üzerine düşünen bir yazar olarak bu evreni zaman zaman ziyaret ediyor. Yaklaşık on yıl kadar önce yayımlanan Paranın Cinleri bunun nitelikli bir yansımasıydı. Şimdi ise Paranın Cinleri'nin açtığı yoldan bir başka kitap geldi: Harita Metod Defteri. Mungan bu kitabında, çocukluktan süzülen anlar ve anılar çevresinde bir anlatıyla okur karşısına çıkıyor. Harita Metod Defteri için, kitabın hemen başına konan ve 'Niyet' adını taşıyan bölümde Mungan şunları söylüyor: "Bütünüyle özyaşamöyküsel malzemeden çatılmış olan Paranın Cinleri gibi, Harita Metod Defteri de, içinde yaşanmış bazı olayların, anların, onların bende bıraktığı izlerin, izlenimlerin yer aldığı, hafızamın gerçeklere sadakatine yaslanan, tamamı anılardan oluşan bir anlatı kitabıdır." Ancak kitap her ne kadar Mungan'ın anılarından süzülen resimlerden parçalar sunsa da bize, metinler arasında dolaştıkça bir yaşayıştan fazlasını bulacağımızı da anlıyoruz. Mungan'ın anne ve babasından kendisine miras kalan anlardan doğan, kentlerin ve yolların bu mirasa eşlik ettiği, bir kişisel tarihin yanında küçük insanların tarihlerinde önemli yer tutmuş kırılmalara da odaklanan anlatılar toplamının içinden geçiyoruz Harita Metod Defteri'nde.

Başkent: Çocukluk

Çocukluk ise Murathan Mungan'ın kaleminden çıkan bu kitabın başkenti.

Şöyle anlatıyor Mungan bize çocukluğu: "Çocukluk başlı başına bir memlekettir, hatta sılasıdır insanın. Büyüdükçe sıla özlemimiz artar, hayat giderek gurbetleşir. (...) Büyümek gurbete çıkmaktır. (...) Anlatmak ise ikinci hayat."

Bu bağlamda Mungan'ın ikinci hayatından memleketine yolladığı mektuplar olarak okumak mümkün Harita Metod Defteri'ni. İçinde bolca memleketi de var ikinci hayatı da.

Gurbetten yazılmış metinler Harita Metod Defteri'nde toplananlar. Öyle ki bu gurbette olmanın yarattığı özlem, her cümlede duyuluyor desem abartmış olmam sanıyorum. Üstelik araya giren zamanı da hesaba katarsak özlemin boyutlarını daha iyi anlamış oluruz. Mungan, yazı yoluyla sağaltmak istediği ilişkileri, yaşanmışlıkları üzerinden yürütüyor kitabı ve kitabın başında da bunların yazılabilmesi için doğru zamanın gelmesini beklediğini belirtiyor.

Bunun birkaç nedeni var.

Öncelikle ise yaşananları doğru değerlendirebilme yetisini kazanabilecek zaman aralığını, yazarın kendinde bulabilmesi yatıyor. Düşündüğümüzde haklı da bir gerekçe bu çünkü bazı yaralara daha doğru bakabilme biçimini kazanabilmek gerçekten zaman alıyor. Mungan da bu zamanın kendi adına geldiğini düşünmüş olacak ki Harita Metod Defteri'ni okuyoruz. Şöyle kaleme getiriyor Mungan araya girmesi gereken mesafeyi: " (...) yazın sanatının fiyakalarına sığınmadan yalınlığın sakin gücüne erişebilmesi için, gönül terbiyesiyle dinlendirirlmiş zamanın, size ve kaleminize kazandıracaklarına ihtiyacanız var."

Mungan'ın bu söylediklerinde en çok dikkat çeken nokta "gönül terbiyesiyle dinlendirilmiş zaman" ifadesi. Tüm bir kitapta bu gönül terbiyesiyle çıkmış metinlerin izini sürmenin yanında, zamanın zihinlerde yarattığı arınmanın farklı yansımalarını da görüyoruz.

Harita Metod Defteri'yle bir yazarın zihni açılmıyor bize, bir insanın kapıları aralanıyor.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, "Çocukluğunun başını okşuyor Murathan", Radikal Kitap, 16 Kasım 2015

Dostlarım tarafından ağzı sıkı biri olarak bilinirim. Sır saklamaya, insanlar arasında laf taşımamaya aşırı önem veririm. Anı kitapları üzerine yazarken bu huyumdan dolayı zorlanıyorum, özellikle büyük bir içtenlikle aktarılan anılar, kendimi yazarın sırdaşı gibi hissetmeme yol açıyor. Sadece bana anlatılmış aile sırları, kimsenin bilmediği acı anıları bir anda yazı konusu yaparak gazetede ulu orta bahsetmek doğru gelmiyor. Bu duyguyu Selim İleri, Enis Batur ve Orhan Pamuk’un anıları üzerine yazarken hissetmiştim. Şimdi de Murathan Mungan’ın Harita Metod Defteri’nde çok yoğun hissettim.

Sırdaşlık duygusunu veren şey sanırım en başta bu anıların aktarılmasının yazarda yarattığı acıyı hissetmekle başlıyor. Okur olarak, yıllar boyunca ertelenen yüzleşmeleri cesurca ortaya çıkartmanın zorluğunu anlıyoruz. Örneğin roman ya da öykü yazmanın vereceği rahatlamayı sağlamayacağını tahmin edebiliyor insan. Öte yandan anıları yazmak bir başka açıdan da önemli, sadece yazara ait değil anılar, bütün ailenin, dostların, tanıdıkların anılarından oluşuyor. Murathan Mungan bu konuda derleme ustalığını da gösteriyor. Kendisine anlatılanları (özellikle teyzesinin aktardıklarını) arşivci gibi titizlikle yazıyor.

Noktaları birleştirme oyunu vardır çocuk dergilerinde, Harita Metod Defteri noktaları birleştirme oyunu gibi kurgulanmış. Noktalar, Mungan’ın büyüme kilometre taşları. Her biri bir anı, bir sahne, bir nokta yaşamında, bunları birleştirdiğimizde bütün ortaya çıkıyor. “Hayatımın ölene kadar unutamayacağım anlarından biridir” diye nitelediği anlardan oluşuyor bu bütün. Örneğin annesiyle Ankara’da bir bankta oturup çilek yediği an, “Birden içinde bulunduğumuz durumu bütün vahametiyle kavradım. Artık çocuk olmaya hakkım yoktu” şeklinde betimleniyor. Büyüme kilometre taşları böylece diziliyorlar peş peşe. Her nokta, her anı, bir acının bıraktığı iz sanki, her biri onun büyüdüğünün, farklılaştığının, bir gerçeği gördüğünün işareti.

Gabriel Garcia Marquez Anlatmak İçin Yaşamak (çev: Pınar Savaş, Can yayınları, 2005) adlı kitabında yaşam ile anlatmak arasında sıkı bir bağ kurar. Bu kitabı okurken yazarın yaşamını sözcüklerle yaşadığını düşünmüştüm, Mungan’ın kitabını okurken yine benzer bir düşünceye kapıldım. “Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır” diye açıklar Marquez. Hangi anıları seçer yazar, hangileri hatırlamaya değerdir ve en önemlisi hangileri anlatmaya değerdir. Bir oyuncak bütün hayatını anlamak için bir metafora dönüşebilir yazar için. Mungan kilometre taşlarını bu metaforlarla oluşturuyor, bir tren yolculuğu daha sonra bir oyuncak trenle yeniden anlam kazanıyor, hatta siyasi düşüncelerinin oluşmasında, ezilenden, dışlanandan yana olmasını açıklayan bir simge oluyor.

Hatırlamak dediğimiz şey aslında çok katmanlı bir çözülmedir zihnimizde. Marcel Proust’un madeleine kurabiye örneğinde olduğu gibi hatırlamanın metaforu haline gelebilir. “Hafızada örtülü olan çocukluğun derin izlerinin bazen bir koku, bir renk, bir tatla birdenbire üstünün açılmasının, insanın unuttuğu ya da unuttum sandığı eski bir anının canlanmasının simgesi olmuştur. Bu, herkes gibi bana da olur, bir koku çoktan unuttuğum bir anıyı, zamanın üstünü örttüğü bir imgeyi yeniden canlandırır; ağzımda birdenbire eski bir tat, içimde eski bir hatıra uyanır.” Eşduyumlu hatırlamalar önemli yer tutuyor Mungan’ın kitabında. Sinestezi adı verilen bu duyum ikiliği beş duyudan biriyle algılanan bir nesnenin başka bir duyuyla hissedilmesi anlamında kullanılır. Kitaptaki en can alıcı anılardan biri, anneler gününde Zeki Müren’in “Annem” şarkısını annesine hediye olarak söyleyen bir küçük çocuğun yaşadığı anda hissediliyor. O an ve o şarkı farklı bir gerçekliğin farkına varılmasına yarıyor.

Her çocuk hayatının gerçekliğinden bazı anlarda şüphe duyar. Herkesin bildiği kendinden saklanan gerçekler konusunda dışlandığı hissine kapılır. Sanırım hemen her çocuğun yaşadığı bir andır bu ama Mungan’da bu an, bir gerçekliğe dönüşüyor. Sekiz yaşında yaşadığı olay, anılarının en önemli dönüm noktasını oluşturuyor. Yıllar boyunca ondan saklanan bir gerçeği anladığı an olarak iz bırakıyor. “Birdenbire çocuk aklımın kaldıramayacağı bir kamaşmayla bu garip durumun, onların bilip de benim bilmediğim bir şeyle ilgisi olduğunu seziyorum” diye anlatıyor bu anı. “Kaç yıl sonra, beni büyüten annemin aslında öz annem olmadığı bana apaçık bir dille itiraf edildiğinde, bu kederli çocukluk hatırası da birdenbire hayatımdaki yerini bulmuş oldu.”

Arada bir roman kahramanlarıyla oynadığım bir oyunum vardır, örneğin Hamlet ile Othello’nun yerini değiştiririm. Hamlet şüpheci zekâsı sayesinde kendine pusu kurulanları daha odaya girer girmez beden dillerinden çözen biri olduğu için İago tarafından aldatılması imkansızdır, oyun birinci perdeden öteye gidemezdi. Aynı şekilde Othello da babasının ruhu gelip kardeşi tarafından öldürüldüğünü söylese kılıcını çekip amcasını bir darbede öldürür hatta belki kendini tutamayıp annesini de katlederdi. Anna Karenina yerine Emma Bovary’yi koysak da trajedi yaşanmaz, Emma evlilik dışı gizli ilişkisinin gizli kalmasından rahatsızlık duymazdı, sosyetenin kendinden beklediği davranışı sergilerdi. Anna gibi sosyeteye kafa tutmaya kalkışmazdı.

Murathan Mungan’ın anılarıyla da benzer bir oyun oynadım. Bu anılar Orhan Pamuk’un, Selim İleri’nin ya da Enis Batur’un olsaydı ne olurdu? Her biri hayatlarını zihin dürüstlüğüyle anlatan yazarlar oldukları için nasıl anlatırlardı bu hayatı diye düşünmeden edemedim. Yalnızlık ve yabancılaşma adını saydığım yazarlar için de önemlidir ama Murathan Mungan’ı hepsinden ayıran nokta çocukluğuna bakarken ki şefkati olurdu. “Metindeki kendime sesleniyorum şimdi: Çok yıl sonra bunca canlı hatırladığın ayrıntılarına kendin de şaşarak, çocukluğunun başını okşuyorsun.” İşte bu noktada, biraz acıma duygusuyla bakılan bu çocuk Mungan’ı yakından anlamamızı sağlıyor. Bu bir kendine acıma değil, bu konuda annesini çok kereler anlattığı için bu konudaki duygularını da biliyoruz, Mungan’ın ki hoş bir şefkat, bu öyle bir duygu ki affedebilir kılıyor her acıyı, her anıyı.

Bu kitabında Murathan Mungan’ın bir kez daha güzel anlatısına ve düzyazı olmasına rağmen şairliğine tanık oluyoruz. Çok farklı zamanlarda yazılmış yazıların dizilişinde ise onun romancılığı devreye giriyor. Yazılar öylesine akıllıca sıralanmış ki, bir roman gibi yükselişleri, çözümleri olan bir metne dönüşüyor. Anı kitaplarını hele de Mungan’ın dediği gibi “gönül doğruluğuyla” yazılmış olanları yazmak hiç kolay değil, ama okuması da bir o kadar zor çünkü okur istemeden de olsa kendi kilometre taşlarını düşünmeye bırakılıyor.

Devamını görmek için bkz.

Kahraman Çayırlı, "Aynı aynalara dönmek: Harita Metod Defteri", Taraf Gazetesi, 24 Kasım 2015

Son Istanbul, Kırk Oda, Lal Masallar, Yaz Sinemaları, Yaz Geçer, Kaf Dağının Önü, Paranın Cinleri, Dört Kişilik Bahçe, Dağınık Yatak, Üç Aynalı Kırk Oda, Yüksek Topuklar, Çador, Elli Parça, Kağıt Taş Kumaş, Yedi Kapılı Kırk Oda, Dağ, Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, İkinci Hayvan, Kibrit Çöpleri. Okuduğum Murathan Mungan kitapları bunlar. Alıp da okumaya fırsat bulamadıklarım da var, en az bir bu kadar daha...

Yıllardır beklediğim, beklediğimiz Harita Metod Defteri'ni nihayet okuyorum. Paranın Cinleri'nin yirmi ile çarpılmışı gibi düşünün. Altı çizilesi, oturup uzun uzun düşünülesi, perdelere yazılası onlarca şahane cümle ile dolu. O kadar samimi, naif ve akıcı yazıyor ki Mungan, "yazıyor" yerine daha içten bir fiille betimlemek isterdim. Bu his Sait Faik, Bilge Karasu ve bazı Latin Amerika yazarlarını okurken de geliyor. Onlar başka bir gezegenden yazıyorlar.

Kent sosyolojisi okumayı çok seviyorum. Mimari ya da sinema üzerine de. Ama edebiyat başka. Kağıtlarla yaşayan, kağıtlarda yaşayan gerçek bir yazarın özyaşamöyküsünü okumak ayrı bir keyif. Mungan'a hak ettiği kıymeti vermeyenler, adamın kitapları boyunu aştı, iki paragrafı güzel bir şekilde bir araya getirmek bunca zorken. Hem bu kadar nitelikli hem de bunca kitabı yazmak, bir ömrü edebiyata vakfetmesi, bu kadar güzel cümlelerle hem de, muhteşem zaten.

Kendi kuyularınıza gitmek

Elli Parça'daki kısımlarla, Paranın Cinleri'yle yetinemeyen bizlere şahane bir hediye, Harita Metod Defteri. Bir tren garı ya da taşradaki berber aynaları bu kadar mı güzel anlatılır? Ya da daha güzel nasıl anlatılabilir?

Mungan'ın çocukluğunu okurken kendi çocukluğunuza gidiyorsunuz. Kendi akreplerinize, kendi kuyularınıza, kendi yaylalarınıza... Sürprizlerle, müjdelerle dolu bir kitap bu.

Vesileyle Mungan'ın külliyatı arasında da bir gezintiye çıkmış oluyorsunuz. Hayatının hangi detayı, nereye dize, hangi hikayenin karakterine gölge olmuş, tanışıyorsunuz.

Kitapta Munganla ilgili çok önemli ve şaşıracağınız sırlar da var. Ama tabii ki kitabın büyüsünü bozmamak adına bu konuları bilerek dışarıda bırakıyorum.

Samimi bir içdökümü

Yumuşak bir dil özeniyle, çok hoş detaylarla, geçen onca yılın sözlü fotoğraflarıyla, hüzünleri ve sevinçleriyle çok güzel bir tuğla, Harita Metod Defteri. Mardin'de, Ankara'da, Istanbul'da dolu dolu yaşanmış eşsiz bir hayat. Mungan, Mardin'i, Ankara'yı, yaşadıklarını anlattıkça ben kendimi Köyceğiz'de, Muğla'da, Yatağan'ın dağ köylerinde, İzmir'de buldum. Kendi çocukluğumu ya da gençliğimi eşeledim onlarca sayfa süresince bir yandan. Ne tuhaf, insan dönüp dolaşıp aynı yerlere, aynı aynalara geliyor yine. Aynı salıncaklara ve aynı lunaparklara.

Sayfalar ilerledikçe kendi çocukluğunuzla ya da ilkgençliğinizle yakaladığınız izdüşümlere şaşırıyorsunuz. Her güzel kitap gibi bitmesin istiyorsunuz. Böylesine samimi bir sohbet, samimi bir içdökümü bulmak kolay mı? "Hayat" değil "ömür" bu. Ömür.

Devamını görmek için bkz.

Tuğçe Isıyel, "Harita Metod Defteri: Yaralar Çocukluktandır", Bianet, 12 Aralık 2015

Otobiyografik kitaplar, yazarın arka bahçesi gibidir. Onları okudukça sanki siz de çocukluğunuzun tozlu tavan arasında sizden gizlenen bir şeyleri arar gibi hissedersiniz. Yazarınıza dair karşı koyamadığınız bir merak ve heyecan duygusu ele geçirir tüm benliğinizi. Başkasının hayatına dair gizli bir şeyler arama mevzusunun tohumları kuşkusuz ilk erken dönem ilişkilerimizde atılmıştır. Belki de öncelikle anne-babanın arasında ne oluyor sorusuyla. Eğer bu ilk soruların ardından ruhunuza bir engel koyulup, merak engelli bir birey olmadıysanız şanslısınız. Çünkü daha sonraları bu merak sizin kendi varoluşunuza, başkalarının varoluşuna, hayata dair birçok şeye ulaşmaya çalışmanız için elinizden tutacaktır. Kendini merak etmeyen ötekini de etmez elbette. O yüzden bu yazıda sözünü edeceğim kitap, bu meraka yenik düşenler için daha çekici olacaktır kuşkusuz.

Okuduğunuz otobiyografik kitaplarda özellikle de “gönül terbiyesiyle” yazılmış olanlarda yazarla ilgili bazı bulduklarınız sizi kendi bulamadıklarınıza götürebilir, yazarın keşfedişleri kendi keşiflerinizi anlamlandırabilir, pek sevgili yazarınız ruhunun dehlizlerinde kaybolurken siz de kendi karanlığınıza çekilebilirsiniz. Yazarın ipiyle bazen kendi kuyunuza bile indiğiniz olur. Çünkü çağrışımlar kutsaldır. Yazarın kalemine takılan bir anı, sizin ruhunuza takılan ve daha önce hiç fark etmediğiniz bambaşka bir anıyı çağrıştırabilir. Yazarın ipi, size kendi kuyunuzda yankılanan bir sese kulak vermeniz ve oraya inmeniz için bir vesile oluşturabilir. Kuyuya inişleriniz bir yazarın ipiyle mümkün olmuş olsa da, çıkışınız her çıkış gibi kendi maharetinize kalır.

Murathan Mungan, elinde tuttuğu sağlam ve bir o kadar naif ipiyle kendi kuyuma inebildiğim nadir yazarlardan biri. Bir yazar sizi kendinize biraz daha yaklaştırıyorsa, kendinize eksik sarılışlarınızı tamamlatıyorsa işte orada temasta olunması gereken çok değerli bir şey var demektir.

Paranın Cinleri, ergenlik yıllarımda okuduğum bir kitaptı. Harita Metod Defteri’nin müjdesini ilk orada vermişti okuyucularına. Bu anlamda yıllardır beklenen bir kitap.

Bu kitabın yıllardır beklemesini şöyle ifade ediyor Mungan; “Yaşananları gönül doğruluğuyla anlatabilmem için öncelikle affetmeyi öğrenmem gerekiyordu.” , “...kişinin içinin varamadığı yere kalemi kendinden önce varamaz. Bunun tersi de geçerlidir: çok beklemiş malzemenin sahibinde eskimesi, çürüyüp dağılması, zamanla kıymet kaybına uğraması, anlatma hevesinin yıllar içinde tüketilmiş olması da mümkündür. Hayat yaşarken olduğu gibi, yazarken de bir ‘zamanlama’ işidir” diyor.

Mungan’ın belirttiği gibi yazmak bir “zamanlama işi”, kuşkusuz okuyucu için kitabı doğru zamanda okumak da. Ve bu ikisi arasında eğer bir paralellik varsa, birbirine denk düşen zamanlarsa –ki bazı yazarlarla olur bu paralellik, tam ihtiyacınız olan bir zamanda, yazarınız nokta vuruş yaparak, tam da ihtiyacınız olan bir kitabı iliştirir ruhunuza, zihninize- ne mutlu size. İşte o vakit, bu kutsal zamanlamanın ortasına salıncak kurup, yazarın yaşantısından kendi yaşantınıza gidiş gelişler yaşayarak, bu durumun alabildiğine tadını ya da acısını çıkarmak gerekir.

Mungan, kitabı bekletmesinin başka bir nedenini de şöyle açıklıyor; “yeniyetmeliğimde yaşadığım zaten kendisi yeterince hazin olayları, dramatik olmadan anlatmanın sükûnetine ulaşmayı beklemekti sanırım.”

Harita Metod Defteri’nde Mungan’ın bahsettiği sükûnet sizi yoğun bir etki altına alıyor. Üstelik bu sükûnet, oldukça şairane bir tonda salınıyor satırlara. Yaşananlar, romantik sayıklamalardan çok uzak, demini almış, dinlenmiş bir üslupla okuyucuya yansıtılıyor. Anılarına Munganî bir mesafede yaklaşması sizin de kitapla hatta yazarla olan konumunuzu belirliyor. Bir süre kitapla birlikte yaşıyorsunuz. Onunla uykuya dalıp, onunla uyanıyorsunuz, birlikte yolculuk yapıyorsunuz, uzun uzun susuyorsunuz, uzun uzun dinliyorsunuz. Kitap bittiğinde ondan kopmanız gerekmiyor. Kitabı belleğinizin unutuşuna terk etmiyorsunuz. Mungan’ın anıları belleğinizin raflarında, size bambaşka açılımlar yaratmış bir halde en güzel yerlerini alıyorlar.

Babasıyla başlıyor kitaptaki ilk anı. Gitmek zorunda kalan, bileklerine kelepçe takılan, uzun bir tren yolculuğunun başrolünü üstlenen bir baba. Ve bu üstlenişin çocuk Murathan ve onun annesiyle paylaşılması. Arka fon 60’ların Türkiye’si. Diyarbakır’dan Edremit’e uzanan kasvetli bir tren yolculuğu... Gecenin bir vakti denize kıyısı olan memlekete ulaşılıyor. Mungan, denizi ilk o gece gördüğünü zannediyor. (Zannediyor çünkü bilinçli olarak gördüğü ilk deniz bu ancak yıllar sonra bilinçdışı kodlarına yerleşmiş başka bir denizin varlığını fark ediyor). Gördüğü denizin peşi sıra büyük bir hayalkırıklığı yaşıyor. Gördüğü “kocaman, kapkara bir su” çünkü. “Deniz siyahmış” diyor kendi kendine. Ve o gecenin çocuk Muro’sundan yetişkin Murathan’ına birtakım duygular miras kalıyor.

Bu unutulmaz tren yolculuğunun anısı, okuyucuyu içinde oyuncak tren ve raylarının olduğu bambaşka bir anıya daha götürüyor. Ve burada kayıp bir tren rayı üzerinden Mungan’ın bir çocukluk travmasına dokunuyoruz. Siyasal, duygusal, kültürel birçok belirleyici etkisi oluyor bu travmatik yaşantının kendisi üzerinde. Başka bir çocuk tarafından çalınmış bir tren rayı, tüm oyuncak sisteminin iptal olmasını ve trenin işlemesini engelliyor. Trenin kendisinin çalınmasından bile daha hazin bir olayla karşılaşıyor çocuk Muro. Ve bu tren rayları arasındaki boşluk ya da yazarın deyimiyle sistemin “eksik parça”sı bu kitabın hatta varoluşunun bir “anahtarı” haline geliyor.

Mungan'ın yaşam öyküsü, 11 aylık bir kayıpla başlıyor. Yine bir tren yolculuğu ve bu yolculukta bu sefer yol boyu ağlayan bir bebek başrolü üstleniyor. 11 aylıkken, bir deniz memleketinden, bozkır memleketine getiriliyor. Bu yüzdendir ki içinde (yıllar sonra anlamlandıracağı) hep çalkantılı bir deniz barınıyor. Biyolojik annesinden ayrılıp zaman zaman “Haboş” diye hitap ettiği annesine veriliyor. Hayatının 11 ayıyla ilgili bilgileri hep sezdiyse de, bilinçdışının karanlık koridorlarında izini sürmeye çalıştıysa da somut anlamda tek tük bilgilere yıllar sonra ulaşabiliyor. O tren raylarının kayıp parçasını bir anlamda buluyor da diyebilir miyiz? Gözlerini hep Mardin'de açtı sanırken İstanbul daha doğuştan onun içine yerleşmiş oluyor. Gerisi okumaya doyamadığımız yaşantılar silsilesi... Tam 17 yıl sonra onu doğuran kadını görüyor, annesini. Öz annesi dersem Haboş’a haksızlık edeceğimi düşünüp bu yüzden biyolojik annesi demeyi tercih ediyorum.

Yıllar sonra terapistinin kendisine söylediği oldukça anlamlı birkaç cümleye yer veriyor kitabında;

“Belki de baştan beri biliyordunuz. On bir aylıkmışsınız ayrıldığınızda. Bilinçdışı kayıtları küçümsememek gerek. Başka çeşit bir bilgidir bu, ama bilgidir. ”

On bir aylık bir çocuk neyi bilebilir? Dile getiremese de elbette kendisine ait olan çoğu şeyi.

On bir sayısının Mungan için yazgısal bir tarafı da oluşmaya başlıyor sanki: "Geç öğrenmelerimden biri de on bir yaşıma kadar ayakkabı bağını bağlamayı öğrenememiş olmamdır; başkasına bağlatmak kolay geldiğinden değil sahiden öğrenemedim."

Neredeyse ergenlik döneminin başı sayılan on bir yaşında ayakkabı bağını bağlamayı öğrenirken; çocukluk döneminin ilk evresi olan on bir aylıkken de bambaşka bir bağ kurmayı öğreniyor.

1972’de terk ettiği ve çok uzun yıllar görmediği Mardin’e, belki de kendi içinde nice yaşantıları affedip, onlarla barıştıktan sonra gittiğinde ilk tepkisi olarak şunları ifade ediyor; “o denli ağladım ki gözyaşlarımın perdesinden şehri doğru dürüst göremedim bile. Gözlerim çocukluğumun her şeyi grileştiren yağmuru olmuştu sanki. Hatıralar söz konusu olunca herkes aynı yaştadır.”

1972 yılı Mungan’ın 17 yaşında olduğu yıl. Damarlarında deli bir kanın aktığı ve her açıdan onun için çok zor olan bir yıl. Mungan bir sır yarasıyla büyüdüğünü ifade ediyor kitabında; “kendi payıma bu kadar çok çalışıyor, yazıyor, üretiyor olmamda; insanlara, hayata, varoluşa dair bu kadar çok şey söylemek istememde, sırrımın dilsizi olarak yaşadığım çocukluk günlerimin, ‘dili tutulmuş’ bir sır yarasıyla büyümemin bir payı var mıdır bilemem. Çocukluğum, yeniyetmeliğim boyunca suyun altında tuttuğum nefesimi belki de sayfanın yüzüne çıktığımda bırakabiliyorumdur.”

O sır yarasına ben de Murathan Mungan’ın sadık bir okuyucusu olarak bu yazı vesilesiyle sarılmak istiyorum. O sır olmasaydı, yazdığı kitaplar bu denli “içeriden” olabilir miydi, “içeriyi” bu denli doldurabilir miydi merak ediyorum. O sırrı burada aşikâr etmeyeceğim çünkü okuyucu olarak bu sırrı saklamam gerektiğini düşünüyorum. Ancak siz de kitabı okuduğunuzda zaten uzun uzadıya tanıklık edeceksiniz bu sır yarasına.

Murathan Mungan’ın satırları, bozkır topraklarında köklenen ve denize tutkun davudî bir sesle örülü. Bu ses, yazarın çocukluğunu okurken kendi çocukluk cehennemimizi katlanabilir bir hale getiren merhametli ezgilerle dolu. Kitap bitiminde bazen efkârdan, hüzünden, bazen merhametten, bazen keyiften, bazen hiç bir şeyin değişmemezliğinden bazense her şeyin değişebilirliğinden kısacası insanlık hallerinden kafanızın bir hayli güzelleşeceğini söyleyebilirim.

Son söz niyetine, yazarın önsöz niteliğindeki “Niyet”inden bir alıntı yapmak istiyorum;

“Bir çocuğun kalbinin ne zaman kırıldığını büyükleri çoğu kez bilemez, ne kadar derinden kırılmış olduğunu da kendisi... Bunu ‘hissettiği’ şimşek çakımı kısa anlar yaşar belki, ama ‘bilmesi’ yıllar alır. Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar çocuk kalır.”

Devamını görmek için bkz.

Soner Yalçın, "Harita Metod Defteri", Sözcü Gazetesi, 25 Aralık 2015

Mecnun Odyakmaz’ı bilirsiniz.

Sivasspor Başkanı’dır.

Sivaslıdır. Türk’tür. Milliyetçidir.

Murathan Mungan’ı bilirsiniz.

Mardinlidir. Yazardır. Şairdir.

Arap’tır. Sosyalisttir.

Musa Anter’i bilirsiniz.

Nusaybinlidir. Yazardır. Şairdir. gazetecidir.

Kürt’tür. Kürt siyasi hareketlerinin önde gelen isimlerindendi.

Bu üç isim de akrabadır…

Akrabalık bağları nasıl mıdır?

Bu sorudan önce yazacaklarım var.

İnsanın tek kimliği yok; gazetecilik kimliğimin diğer kimliklere baskın olmaması için elimden geleni yaparım.

Örneğin, edebiyatla bağımı koparmamaya çalışırım.

Bu hafta Suriye-kimyasal silahlar ve Türkiye konusunda üç zor makale yazdım.

Çalışırken ortaya çıkan gerçekler insanın sinirini bozuyor. Böyle zamanlarda kurtarıcım, müzik ve edebiyat olur.

Bu hafta Murathan Mungan’ın Harita Metod Defteri adlı yeni çıkan kitabını aldım ve hemen okudum.

Ben, Mungan’ın şiirlerini, öykülerini severim.

Hak ettiği değeri bulamadığını düşünürüm. Neyse.

Harita Metod Defteri bir tren yolculuğuyla beni Mungan’ın sır dolu hayatına sokuyor.

Sayfaları çevirdikçe şaşırıyorum.

Bu bir anı kitabı mı?

Bu bir biyografi mi?

Belki “evet” belki “hayır.”

Şurası gerçek ki, Mungan çocukluğunu ve gençliğini anlatırken çok samimi/açık sözlü. Bir anda kendimi aile sırlarının peşine takılmış görüyorum.

Büyük derin yaralar karşısında afallıyorum.

Bu ailenin sırları fena halde canımı yakıyor….

Daha 17 yaşında

Murathan Mungan…

İsmail – Muazzez çiftinin oğlu.

İstanbul’da 1955’te doğuyor.

Kısa bir süre sonra annesinin psikolojik rahatsızlıkları ortaya çıkıyor; şizofreni tanısı konuyor, hastaneye yatırılıyor.

İsmail Mungan, 1.5 yaşındaki oğlunu alıp Mardin’e dönüyor.

İkinci evliliğini yapıyor.

Murathan Mungan, Habibe Hanımı öz annesi biliyor; ona hep “Haboş” diyor.

Aradan yıllar geçiyor.

Mungan liseyi bitiriyor ve gerçeği öğreniyor.

17 yaşında öz annesini aramaya başlıyor.

Muazzez Hanım, emekli kız kardeşi ve annesiyle İstanbul’da yaşamaktadır.

Fakat… Bu görüşmenin Muazzez Hanım’ın psikolojisini nasıl etkileyeceğini bilemiyorlar. Doktoruna başvuruyorlar. Ve…

Bir oyun oynamaya karar veriyorlar; bir genç ile annesi yan daireyi kiralamaya gelecek!

Haboş oğlunu böylesine zor günde yalnız bırakmak istemiyor.

O günü Murathan Mungan anlatıyor:

“O gün yanımızda arkadaşım Hami Çağdaş’ın ağabeyi Levent var. İstanbul’u bilmiyoruz diye adres bulmada bize yardım ediyor.

Hiç bitmeyen bir yol kalmış aklımda, Maltepe Feyzullah Caddesi, Gümüş Sokak; bahçe içinde tek katlı o ev. Dış kapının mandalını indirip sol tarafa yöneliyoruz, birkaç basamakla çıkılan bir sahanlık, açılan kapı, ilk gördüğüm gelenlere telaşla terlik çıkarmak için öne eğilen bir kadın: Annem. Düğüm.

Ancak doğrulduğunda görebiliyorum yüzünü, içeri buyur ediliyoruz. Düğüm.

Boğazımda hayatımda hiç olmadığı kadar büyük bir düğüm.

Sıkı sıkı tembihlenmişim kendimi tutmak konusunda, sakın bir şeyden şüphelenmesin, ne de olsa hastalık geçirmiş kadın, zarar vermemek gerek, her şey yavaş yavaş söylenecek ona.

Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri geçiyoruz; sağ taraftaki oturma odasına alınıyoruz.

Arada bir gözlerimiz birbirine değiyor teyzemle. Bakışlarımızla tanışıyoruz…”

“Gözlerimi kaçırıyorum”

“Orada karşımda oturan kadın benim annem. Beni doğuran kadın. Ama bir yabancı. Hiçbir hatıram yok. Mutfağa gidiyor, çay koyup geliyor. Oturup kalkıyor, arada bir gözlerimiz değdiğinde ona fazla bakamıyor, gözlerimi kaçıyorum.

O sırada Haboş’un da kendini tutmak konusunda zorlandığını görüyorum.

Arada bir Levent’e bakmak sakinleştiriyor beni. O, kıyıda duruyor. Bu hikayenin dışında biri Seyirci.

Bana bakmadığı anları kollayıp kaçamak bakışlarla inceliyorum yeni tanıştığım annemi, kollarını kavuşturarak oturuyor kapı ağzına yakın sandalyesinde. Ayaklarını hafif çaprazlamış, üstünde bir bluz, sırtında hırka, bacaklarında tenini göstermeyen kalın naylon çorap…

Bir süre sonra, “İsterseniz ben size evi göstereyim”diyor teyzem; annem ve anneannemle vedalaşıp yan daireye geçiyoruz.Muazzez’in sahiden bizim ev bakmaya geldiğimizi sanmasını istiyor, sonuna kadar onu bu oyuna inandırmaya çalışıyoruz.

Hayal meyal bize gösterilen boş eve şöyle bir baktığımızı hatırlıyorum, hatta nedense musluğun birini açıp kapadığım, suyun akıp akmadığını, kontrol ettiğim bile kalmış aklımda; yeniden dışarı çıkıyor, gitmek üzere bahçeye yöneliyoruz.

Sol tarafta, pencerede, tülün ardında, arkamızdan bakan kadının artık annem olduğunu biliyorum.

Dönüşte minibüste cam kenarında oturup Mümtaz dayıların evine kadar yol boyu hiç durmadan ağladığımı hatırlıyorum.

Gözyaşlarını bana göstermemeye çalışarak arada bir Haboş’un da ağladığını seziyorum.

Eve vardığımızda gözyaşlarım bir süre daha devam etti, öylece akıp duran gözyaşlarıma kapılmış kendimi durduramıyordum. Hiçbir şey beni yatıştıramıyor, hiçbir söz teselli yerine geçmiyordu. Gözlerimin çok, ama çok acıdığını hatırlıyorum o gün. Bir süre sonra tıpkı bir çocuk gibi neye olduğunu unutarak ağlamayı sürdürüyor insan.

Tam on yedi yıl sonra beni doğuran kadını görmüştüm o gün…”

Belki…

Kiminiz, hikayenin nasıl sonuçlandığını merak edeceksiniz.

Kiminiz, Türk Odyakmaz, Kürt Anter ve Arap Mungan’ın nasıl akraba olduğunu merak edeceksiniz.

Yanıtı…

Harita Metod Defteri sayfalarında…

Okuyunuz; edebiyat olmadan insan olma sürecini tamamlayamazsınız.

Devamını görmek için bkz.

İnan Çetin, "Çocukluk insanın sılasıdır", Zaman Kitap Eki, 9 Aralık 2015

Kimi yazarlar özyaşamöyküsünü yazarken kendisi olmaktan çıkar, yaşadıklarına dışarıdan biri gibi bakar. Ben bu tür yazarları kâhinlere benzetirim ama bir farkla, geriye dönüp yorum yapmaya ve geçmişi yeniden inşa etmeye çalışan kâhinlerdir onlar. Gerçeğe bağlıdırlar, çünkü yazdıklarının harcı doğrudan kendileridir.

Her insanın özyaşamöyküsü bir yaratımdır aslında, hayatın temel eserlerinden bir parçadır. Onu dikkatle ve yetenekle üretmek ise kişiyi sanatçı yapar. Yeri ve zamanı geldiğinde sanatçı tarafından üretilen bu eser, içinde yorumlamayı da barındırır ve yaşamöyküsünün üstündeki perdeler kaldırılır. Bir insanın anılarını kaleme almasının zor tarafı da, gerçeğe çekilen perdeleri açıp geçmişiyle, hayat hikâyesiyle, daha doğrusu içinde yaşayan gerçeklerle yüzleşmesi olsa gerek. Belki de bu yüzden bazı yazarlar özyaşamöykülerini yazarken bir yabancıyla karşı karşıya kaldıklarını, onu dinlediklerini, anlattıklarından neyin gerçek olduğunu neyin olmadığını, daha da önemlisi, anlatanı tanımaya çalıştıklarını belirtmek zorunda kalırlar.

Bellek ve uçurumlar

Murathan Mungan da bu yazarlar silsilesinden. Yıllar önce ilk baskısından okuduğum Paranın Cinleri adlı kitabında bu gerçeği ortaya koymuş ve bir yazarın sadece hayat hikâyesini kaleme alma isteğinin hiçbir değeri olmayacağını bana düşündürmüştü. Mungan yeni kitabı Harita Metod Defteri’nde de Paranın Cinleri’ni takip ediyor.

Uzun zaman önce okuduğum bir hikâyeyi hep hatırlarım, belki de sadece dinlemişimdir: Hafızalardan kentler kuran Mezopotamyalı bir ressam, sürekli kendisini aldatan belleğine bir tuzak kurar, ondan sonsuza kadar kurtulmak istemektedir. Yolun bir uçurumda son bulduğu yere bir tuval gerip resmiyle yol sanki devam ediyormuş izlenimi oluşturur. Bellek resmin içine girip çizilmiş virajı dönerek zarifçe kaybolur.

İnsanlar da kendi hikâyeleri arasında zarifçe ve bile isteye kaybolurlar. Yaşamlarını oluşturan örüntülerin içini görebilmelerini sağlayan belleklerinin derinliği, hikâyede sözü edilen uçurumdur. İşte bu uçuruma düşmemek bir yetenek işidir ki, Harita Metod Defteri “zamanı dinleyip yaşamı tartmaktan, içini onarmaktan, eski hesapları kapatmayı bilmek gibi nice zahmetli konaklamaktan geçip” çocukluğun dünyasında soluk alıyor.

Kuşkusuz insanın en değerli ve acımasız gücü belleğidir. Geçmişimizi anlamlandıran, bizi köksüzlükten kurtarıp hayat rüzgârlarında savrulmamızı önleyen bellek, bazen hayat karşısında, geçmişin yüküyle tükenmemize de neden olabiliyor. Bundandır ki, hafızamızın muhafaza ettiklerini yorumlamamızın binlerce, belki sonsuz yolunu bulabiliyoruz.

İşte Murathan Mungan, Harita Metod Defteri’nde yorumlamaktan kaçınmayarak çocukluğunun kapılarını açıyor okuruna. Kitap, yazılış amacını anlatan “Niyet” bölümüyle açılıyor, ardından “Tren” bölümüyle karanlık ve uzun bir yolculuğa çıkarılan bir çocuğun önsezisiyle bize tarihe ayna tuttuğunu hatırlatıyor. Şunu hemen belirteyim, Mungan elindeki yumurtayı kırmadan bir uçurumu tırmanmaya çalışıp bu heyecanını, korkusunu, coşkusunu, merakını tadına varılan bir dille anlatıyor ki, bu dil bizi bir yanıyla gerçeğin çıplaklığına, öbür yanıyla hazza götürüyor.

Bir toplumun haritası

Murathan Mungan bir yazar ve bir birey olarak tek başına girdiği bir hayatta yolculuk ederken bir ailenin, bir bölgenin, bir ülkenin, bir toplumun ve daha nice bilinen/bilinmeyen yerlerin, olayların, durumların haritasını çıkarıyor. Hayat tuhaftır gerçekten, tek başına yaşanır ama asla yalnız değil. Bellek de öyledir, muhafaza ettiklerinde neler yoktur ki... Çocukluk elbette başattır. Nitekim Mungan da bu garip, izi bir ömür boyu unutulmaz dünyaya adım atıyor. Çocukluk onun anayurdu, içinde beslenip biçimlendiği bu yurda yıllar sonra dönmek oldukça zor olmalı. “Çocukluk başlı başına bir memlekettir, hatta sılasıdır insanın. Büyüdükçe sıla özlemimiz artar, hayat giderek gurbetleşir.” diyor yazar. Bu açıdan bakıldığında, bir dış kabuk gibi her yanından çocuklukla çevrelenmiş bir Murathan Mungan var Harita Metod Defteri’nde. Bu dış kabuğun içinde bolca hikâye ve yazarın ikinci hayatı da var.

Harita Metod Defteri’ni okurken, Mungan’ın yazı yoluyla sağaltmak istediği ilişkileri, yaşanmışlıkları üzerinden bir hesaplaşmaya giriştiğini göreceksiniz. Ama bu kitabı her şeyden önce, yazarının da belirttiği gibi, şu soruyu aklınızda tutarak okumanız gerekecek: “Hayat nedir?” Çok bilinen ama yanıtı zor bir soru. Belki anılarını yazmak, geçmişi yeniden yorumlamaktır ama iyi kitap dediğimiz şey, bir tohum gibidir ya da bir müzik. Yani bir potansiyeldir ve okuruna istediğini değilse de beklediğinden fazlasını verir. Ne beklediğinize bağlı olarak, yaşamın acımasız gerçeklerinin üstüne çekilmiş perdeleri kaldıran Harita Metod Defteri’nin doğru zamanın gelmesini bekleyip yazıldığını da belirteyim. Öncelikle, anılarını yazmanın zorluğunu aşacak ve yaşananları doğru değerlendirebilme yetisini kazanabilecek gücü yazarın kendinde bulabilmesi gerekir ki, Murathan Mungan uygun zamanın bu olduğunu söylüyor.

Herkesin hayatı anlamlandırma, onu tartma, geçmişi değerlendirme biçimi, yöntemi farklıdır elbette. Bir hayatı edebi bir ürüne çevirmek zordur. Mungan’ın Paranın Cinleri’yle başladığı ve Harita Metod Defteri ile sürdürdüğü bellek ve hayat yolculuğu hem heyecan verici hem de öğretici. Hayatın geriye doğru işleyen tek dayanağı olan belleğin en görünmez köşelerine bakarak, oradan yayılan bir titreşim, anımsama ve işaretle başka çıkışlara yöneliyor Mungan. Bazen bir şeyi anımsamak da bir armağandır. Her zaman orada, dipte bize ait olduğunu bildiğimiz bir anımız vardır. Bu bakımdan, Harita Metod Defteri bir geçmiş zaman pusulası gibi. Murathan Mungan okuruna biraz da hikâyesini nasıl bulup çıkardığını anlatıyor. Küçük ayrıntıların zenginleştirdiği bir hayatın yansımalarından doğan Harita Metod Defteri’nden bir alıntıyla noktalayalım: “Dünyaya, hayata, kainata onca zahmetle açık tutmaya çalıştığım gözlerim ben âşıkken kör oldu.”

Devamını görmek için bkz.

Şeyhmus Diken, "Ve Hayat’ın Orta Sayfasından Solgun Manzaralar", Bianet, 16 Ocak 2016

Ömrümüzün son kırk yılını hoyratça, acımasızca yiyip tüketen bir zaman diliminin en zalim anlarını yaşıyoruz. Yarın, sahiden başımıza ne geleceğini bilmeden. O kadar acımasız, o kadar tahammülsüz, o kadar kendi düşüncesinden başka, herkesinkine düşman bir muktedir dili ve zulmü altındayız ki; ne dilimizdeki kelam ne de tek silahımız olan kalem anlatmaya kifayet etmiyor.

Böylesi zamanlarda insan dediğin, kendine “sığınak” arar. Gündemin acımasız tahakkümünden bir nebze kaçabilmek için. Kimileri bir bardak şarap ya da bir duble rakıda bulur teselliyi. Kimisi yârinin kucağına koyar başını.

Bense her daim yaptığım gibi sahici edebiyatın dünyasına attım zihnimi. Hafıza ile, geçmişle anılar manzumesi üzerinden edebiyatın sığınağına tutundum. İyi de oldu. Kitaplarını ve dahi yazdıklarını merakla beklediğim, okuduğum yazarlarımdandır Murathan Mungan. Harita Metod Defteri Murathan’ın son kitabı, her zaman olduğu gibi Metis Yayınlarından çıktı.

Böyle bir kitabın gelecekte çıkacağının ilk ipuçları olan Paranın Cinleri'nden sonra; yazarın otuzlu yaşlarında iken tasarladığı ve altmışında demlenerek “görücüye” çıkan Bertnard Russell’ın tabiriyle hafızanın görüntü istediği bir kitap Harita Metod Defteri.

Bu ülke için “tuhaf ülke” kavramını yeri geldikçe kullananlardanım. Sahiden tuhaf ülke! Öyle olmasaydı geçmişi, hafızayı bu denli bastırmaya, yok etmeye hatta inkâr etmeye yeltenmezdi. Ama bunu her soydan, her boydan muktedirler sıkça ve sistematik bir mantıkla zaten yapıyorlar.

Ama bilmek zorundayız ki; geçmişle bihakkın yüzleşilmeden onu aşıp hayatı yeniden ilmeklemek mümkün olamıyor. Bu genel manada toplum için olduğu kadar birey için de böyle. Anılar, yaşanmışlıklar bastırıldıkça bilinçaltında filizleniyor, güçleniyor. Güçlendikçe acıtıyor, kana(r)tıyor.

Murathan’ın Harita Metod Defteri’ni okuyup bitirdiğimde düşünmeden edemedim. Bir yazar çocukluğundan başlayarak, aile ortamından ve çevresinden bunca “çeker” ve sonra ortaya böyle bir edebiyat çıkar mı? Çıkar…

İnsan dediğin yıllar, hayli yıllar aradan geçince “yılları neyle tartmalı” diye kendine sorar(mış)! Aynını yapmış yazar. Hatırlananlarla mı? Ardında bırakılanlarla mı? Murathan hatırladıklarının yanında “kısmen” hatırlatılanları da dikkate alarak geçmişle kendi hakikatinin gerçekliğiyle yüzleşmiş Harita Metod Defteri’nde…

Tarihin karşısında yegâne borcun çıplak “hakikat” olduğu gerçekliğinden hareketle…

Toprağa yalnızca ölü bedenlerin değil, acımasızca tahrip edeilen mekânların, tarihi ve kültürel mirasların da dümdüz edilip düştüğü zor zamanları yaşıyoruz. Diller, kelimeler, kültürler de hakikatsiz bir toplum yaratma meramı üzerinden hoyrat savaşın kaba örtüsü altına süpürülüp gömülüyor bu coğrafyada.

414 sayfalık Harita Metod Defteri’ni okuyup bitirdiğimde Diyarbakır’ın bizaatihi kendisi olan kadim Sur beldesinde kendi kentimin kendime ve halkıma yasaklı hâli kırk gününü geride bırakmıştı. Düşündüm ve sadece kendime, içsesime konuştum; tarihe ve dünyaya baktığımızda acaba dünyanın hangi ülkesinde Türkiye kadar geçmişte yaptıkları yanlışlar üzerinden kendini bunca “tekrar eden” bir başka ülke var. Belki var! Varsa da ben bilmiyorum. Öğretici yenilgilerin bireyler için gelecek kurgusunda yol gösterici olduğunu bilenlerdenim elbet. Ama ya kurumlarda, ya devlette!

Bu ülkenin edebiyatçı, yazar ve entelektüel kimliği ile yüz ağarı, yüz akı bir yazarı Murathan Mungan’ın Harita Metod Defteri, aynayı sahiden kendi yüzümüze her daim tutmamızı bir kez daha bize hatırlatmada edebi bir vesika olduğunu vurgulamalıyım.

Kitap bittiğinde kısa bir not düşme ihtiyacını hissettim; meğerse Murathan’ın biriktirdiği, belleğine kaydettiği sadece anıları değilmiş! Çokca eşya da birktirmiş. Böylesine yaşanmış sahici bir hayatın orta sayfasından “solgun” ya da “canlı” istediğiniz “manzara”yı seçin, takdir sizindir…

Devamını görmek için bkz.

Zehra Onat, "Kendi Çocukluğunun Başını Okşayan Adam, Murathan", Artful Living, 17 Ocak 2016

Otobiyografik özellikler taşıyan Paranın Cinleri’nin ardından Mungan, 18 yıl sonra, bu defa çocukluk yıllarını anlatıyor. Metis Yayınları tarafından yayımlanan Harita Metod Defteri, yazarın çocukluk yaralarından kurtulmasında etkili bir yol olmuş...

Bir Ortaçağ portresinin karşısında olduğunuzu hayal edin. Tablodaki yüzde gördüğünüz acı, keder ne kadar derinse, resmedilen kişinin iç dünyasına, geri planda sakladıklarına bakma ihtiyacı da o kadar az olacaktır. Oysa duygularını tam anlamıyla ele vermeyen resimlerde durum biraz farklıdır. O yüzü tamamlamak için üzüntüsüyle, sevinciyle bir hikayeye ihtiyaç duyarız. Murathan Mungan’ın geçtiğimiz ay Metis Yayınları tarafından yayımlanan Harita Metod Defteri’ni de bu gözle okuyabilirsiniz; görünenin ardındakiler için... Otobiyografik özellikler taşıyan Paranın Cinleri’nin ardından Mungan, 18 yıl sonra, bu defa çocukluk yıllarını anlatıyor.

Tarih kokan eski sokaklar, gaz lambasının ışığında geçirilen akşamlar, uzaklardan gelen oyuncaklar. Meraklı bir çocuğun dünyasını dolduracak, her gününü birbirinden ayrı kılacak zengin bir çocukluk geçiriyor Mungan. Üstelik ailede çok da seviliyor. Ama hiçbir şey dışarıdan göründüğü kadar kusursuz değil. Söz gelimi, 400 sayfalık kitabın da belki en trajik sahnesi saydığım, annesiyle bir misafir gibi tanıştığı o gün... Kısaca anlatayım. Murathan’ı, dünyaya Muazzez getiriyor. Ama Muazzez şizofreni hastası. Doğumdan sonra kocası İsmail’le ayrılıyorlar ve İstanbul’da annesi ile ablasının yanına yerleşiyor. Hastalığı o dönem iyice artıyor. Üç kadın bir başlarına, hem hastalıkla hem de çocukla zorlanıyorlar ve arayıp babaya, Murathan’ı almasını söylüyorlar. Daha bir yaşında ya var ya yok. Avukatlık yapan İsmail Mungan o sıra Muazzez’den ayrılmadan önce tanıştığı Habibe’yle evli. Habibe, yani Haboş, belki suçluluk duygusundan belki de kendini aileye kabul ettirme isteğinden Murathan’ı kendi evladı gibi seviyor, yıllarca ona analık ediyor. 1972 yılının sonbaharında ise Murathan henüz 17 yaşındayken Haboşla İstanbul’a, Muazzez’i aramaya geliyorlar.

Bir şekilde izlerini bulup, görüşme isteklerini ilettiklerinde konu Muazzez’in doktoruna aktarılıyor. Duygusal açıdan nasıl tepki vereceği bilinmediğinden oğlu ile buluşacağından kendisine bahsedilmiyor. Bu yüzden bir plan yapılıyor: Haboş ile Murathan kiracı aranan yan daireyi görmeye gelmiş gibi yapacaklar ve böylece ilk karşılaşma gerçekleşecek. Gerisini Mungan’dan dinleyelim: “Dış kapının mandalını indirip sol tarafa yöneliyoruz, birkaç basamakla çıkılan bir sahanlık, açılan kapı, ilk gördüğüm gelenlere telaşla terlik çıkarmak için öne eğilen bir kadın: Annem. Düğüm. Ancak doğrulduğunda görebiliyorum yüzünü, içeri buyur ediliyoruz. Düğüm. Boğazımda hayatımda hiç olmadığı kadar büyük bir düğüm.”

Yüzünü duvara dönmek

Çoğumuz çocuklukla ilgili anılarını önüne katarak sürdürmez hayatını, hatta büyüdükçe o yıllarla olan bağlar öylesine zayıflar ki birçok şey sisli bir görüntünün ardından göz kırpmaya başlar artık. Murathan Mungan için ise hiç de öyle değil, ibadet eder gibi hatırlıyor o büyülü yıllarda olanları. Hatta öyle ki, hayatının bel kemiğini, hemen her anını hissederek, ayırdına vararak yaşadığı çocukluğu oluşturuyor. İlk tren yolculuğunu, denizi ilk görüşünü anlattığı bölümde ‘hangi çocuk böyle derin bir hissetme kabiliyetiyle donanmıştır ki?’ diye düşünmeden edemiyorum. Dramlardan kaçmıyor, onları bütün hücreleriyle yaşıyor adeta. Bir gün asker kaçağı babasını ellerine kelepçe takıp götürüyorlar. O askerlerle birlikte babasını yalnız bırakmamak için Diyarbakır’dan Edremit’e kadar bir tren yolculuğu yapıyor anne Haboş ve Murathan. Bakın Murathan Mungan nasıl bir duyguyla karşılıyor bu sahneyi: “Gözümü alamıyorum babamın bileklerindeki kelepçeden, delice bir önseziyle, o kelepçenin yalnızca babamın bileklerine değil, gölgesi bundan böyle bütün yaşamımızın üzerine düşecek bilinmez bir yerine de ağır bir kilit gibi vurulduğunu hissediyorum.” İlk kez gece vakti gördüğü o karanlık, siyah su, yani deniz de büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor onda. Sonra o tek katlı, duvarları kirli motel odasında annesi içini çeke çeke ağlarken, derin bir yoksulluk duygusuyla o trajik sahneden kaçmanın bir yolunu buluyor: “Daha fazla görmemek için yüzümü duvara döndüğümü anımsıyorum. Ne zaman görmek, duymak, tanık olmak istemediysem yüzümü duvara döndüm.” Sabah olup da denizi görmenin heyecanıyla uyandığında ise evet, o engin, büyüleyici, masmavi deniz oradadır ama babası, bir gece önce elleri kelepçeli de olsa yanlarında olan babası artık orada değildir. O geceden kalan onarılmaz duygularını, “Hayatım boyunca hep bir gece önce gördüğüm, yaşadığım bir şeyi, ertesi gün yerinde bulamamanın korkusunu taşıdım” diye anlatıyor Mungan.

Yeryüzünde bir sürgün çocuk!

2008 yılıydı. Arka arkaya Mungan’ın kitaplarını okuduğum bir dönemde sıra Üç Aynalı Kırk Oda’ya geldi. Bu kitapta bir öykü var, ismi Gece Elbisesi. Gece Elbisesi’nde ise Ali... Şimdi detaylarını neredeyse tamamen unuttuğum bu hikayeyi okuduğumda, tıpkı Orhan Pamuk’un bahsettiği o ‘saf’ okur gibi ben de içimde bir yerde Ali’nin, Murathan Mungan’ın ta kendisi olduğuna inandırdım kendimi. Bir büyüteçle Ali’nin iç dünyasına bakmama, oralarda dolaşmama izin veren Mungan, Ali’yle beni, yani okur ile kahramanı aynı tavada eritiyor, iç içe geçmemize, duygularımızın birbiri içinde karışmasına, kaynaşmasına da yol veriyordu adeta. Bu tuhaf, sözcüklerle anlatılamaz yakınlık her sayfada yeniden çıkarıyordu Mungan’ı karşıma. Sanki şöyle diyordu derinden gelen belirsiz bir sesle: “Ali benim, Zehra.”

Harita Metod Defteri’ni biraz da Ali’nin hatırasıyla almıştım elime. Bunca yıl ‘saf’ bir inançla tutunduğum Ali’nin, yani Mungan’ın çocukluğu şimdi gerçekle buluşacaktı. Cinsel eğilimleri farklıydı Ali’nin. Tıpkı Mungan gibi güneydoğuda, büyük bir ailenin prensi gibi büyümüştü. Ama işte farklı bir çocuktu. Bu konuya da değiniyor yazar. Kendini şöyle anlatıyor: “Ama ben, daha çocuk yaşlarda keşfettiğim, farkında olduğum, hatta adlı adınca bildiğim cinsel yönelimimden, erkeklere duyduğum ilgiden hiçbir zaman büyüklerime söz edemedim. İki kişi arasındaki cinselliğin bilincinde, ama cinsel hayallerden yoksun, daha çok tapınmayı andıran ulvi bir tutku hali içinde erkeklere âşık olmaya daha ilkokul sıralarında başlamıştım.” Devamında ise bu durumun onda açtığı derin sızıyı, “Pek çok şeyin konuşulabildiği aile ortamında kendimi içinde kilitli bulduğum bir sırla büyüdüm. Sır yarasıyla. Sırrın insanı ebeveynlerine üveyleştirdiği erken bir yarayla... Dolayısıyla çocuklukta aynı acıları çekmiş olamayız.” cümleleriyle anlatıyor ‘dili tutulmuş sır yarasını”. Mungan’ın yaralanmış bir çocukluğu var, hiç şüphesiz. ‘Aynı acıları çekmiş olamayız’ deyişinde, onun acıları karşılayışı, kavrayışı, onlara tutunuşu da etkili.

Çocukken aldığı yaralar ona bir başka yerde şu cümleyi kurduruyor: “...aile ve toplum yapısında ömrümüzün önemli bir bölümü aldığımız yaraları sağaltmakla, gördüğümüz hasarın kişiliğimizde bıraktığı izlerle mücadele etmekle geçer.” Yazmak bu anlamda bir şifa aracıdır da. Bütün o travmalardan, yaralardan kurtulmanın birincil ve en etkili yolu... Nitekim kitap hakkında bir giriş yazısı olan Niyet’te şöyle diyor yazar, “Ama yazının şifasında gene de iyi gelen bir şey vardır; ne olduğunu tam olarak bilemediğiniz, ama iyi gelen bir şey.” O iyi gelen şey acılarının kalıcı izlerini silemese de, Mungan’a bu çetin hayatta yenilmemeyi, ayakta kalmayı öğretmiş. İyi ki de öğretmiş…

Devamını görmek için bkz.

Mehmet Said Aydın, "Neresi sıla bize, neresi gurbet?", K24, 4 Şubat 2016

“21 Nisan 1955 yılında, İstanbul’da, Üsküdar Zeynep Kamil Hastanesi’nde doğdu. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, memleketi olan Mardin’de geçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde ‘master’ yaptı. (...) Uzun bir süredir serbest yazar olarak çalışıyor.”

Müstesna bir kitap çıkmıştı 1996 yılında, alıntı da oradan, “Özyaşam Öyküsü” kısmından. Künyesinden alıntılıyorum: “[Murathan'95] İlk ve Tek Basım: Mayıs 1996 (On bin adet basılmıştır ve kitabın özel niteliği göz önünde tutularak tekrar basımı yapılmayacaktır.)”

“Bu kitap nedir?” kısmında yazar konuşuyor: “[B]ir tür derleme ya da seçmeler kitabı; bir ‘retrospektif’, ya da bir albüm kitap, diye adlandırılabilir. Bana göre ise, okurun huzurunda kırk yaşıma küçük bir saygı duruşu... Profesyonel yazar olmaya karar vermiş biri olarak, ilk imzalı yazısını, yirmi yıl önce, yirmi yaşındayken yayımlamış birinin, üstelik yirminci kitabı olarak buna hakkı olduğunu düşünüyorum.”

Doğru saydıysam eğer, özel basımlar ve edisyon kitaplar dâhil 77 kitabı var Murathan Mungan’ın. Oyun, şiir, öykü, roman, senaryo, radyo tiyatrosu, deneme, edisyon...

Başka bir yazar üzerine söylense, beylik bir söz gibi okunur, “Yazar, hayatını da bir edebî eser haline getirmiş,” cümlesi. İlhan Berk’ten mealen alıntılarsam, “dünya bir kitaptı ve ben onu okudum” diyen bir yazar Mungan. Kitaplarla nesne olarak da ilgilendi ömrü boyunca: Murathan’95 belki Türkiye’de daha önce hiç denenmemiş bir şeydi. Kapağından kâğıdına, görselliğinden okuyucuya sunumuna kadar birçok detayı, sanki “kendiliğinden” gibi kurgulayan bir yazarla karşı karşıya olduğumuz sır değil.

Herkesin bir Murathan Mungan’ı var, bir de herkesin “bir Murathan Mungan kitabı.” “Benim kitabım” doğrusu Yaz Geçer; bu yazıyı yazdığım esnada Mungan, Instagram hesabından şunu yazdı kitabın Pınar Kazma imzalı yeni kapaklı fotoğrafını koyup: “1992’den bu yana bir şiir kitabına kolay nasip olmayacak hiç eksilmeyen okur ilgisi: Ocak 2016’da 21. baskı. Pınar Kazma'nın yeni kapak düzeniyle. Sağ olun, var olalım.” Bir de Paranın Cinleri var “benim kitabım” kategorisinde; ki, bu yazının sebebi olan Harita Metod Defteri ile Paranın Cinleri’nin birbiriyle epey alakası var. Önce Paranın Cinleri vardı.

Paranın Cinleri

Bağlı olduğu ilden daha büyük ilçeler vardır. Bu ilçeler genelde, mahcubiyet ve örtük bir kibir taşırlar. Mahcubiyet, çünkü il değildir, eninde sonunda bağlı oldukları yerle anılırlar. Kibir, çünkü o ilden daha vurgulu olduklarını bilirler. Kızıltepe de öyle; Mardin –bilhassa turistik bağlamda– görünür olmaya başladığında Kızıltepeliler biraz üzülmüş olabilirler. Mübalağa ederek söylüyorum elbette ama bir Kızıltepeli olarak, “Mardin merkez”i hiçbir zaman çok sevemedim. İçinde kan davasına benzer kadim kavgalar, çocukluğumdan kalma kimi dövüşmeler, Kürtlük Araplık gerilimi gibi binyıllık meseleler var. Zamanla, uzaktan insanlar gelip gittikçe, ben o uzaklara gidip geldikçe anladım ki Mardin müstesna bir yer. Kimileyin çocukluğumuz, hakikaten “çocukluk etmek”teki çocukluktur. Benim Mardin’le çocukluk temasım da öyle biraz.

Uzaklardan gelen insanların birçoğu, aynı kitaptan söz ederdi: Paranın Cinleri (1997). Okuduktan sonra akılda kalmaması mümkün olmayan o cümle: “Çocukken bir geyiğe tutulmuşum.”

Paranın Cinleri’nin ortaya çıkış öyküsünü Murathan‘95’ten öğreniyoruz: Almanya’da yayımlanan GEO dergisi 1988 yazında yazardan “Türkiye Özel Sayısı” için memleketi Mardin’i kişisel öyküsü aracılığıyla anlatmasını ister. Daha önce bu konunun dolaylarında gezinen üç yazıyı mevcut yazının harcına katar ve “Paranın Cinleri” yazısı ortaya çıkar. Yazı GEO’da yayımlanmaz, Mungan da çok sonra, 1990’da dönemin mühim dergisi Argos’ta yayımlatır. Ve yazı çok beğenilir, çok konuşulur, adeta yeni bir kitapmış gibi tepki görür. Bunun üstüne kitap fikri olgunlaşır ve Paranın Cinleri böylece ortaya çıkar.

“Mardin, benim için sızılı çağrışım”

“Mardin’i dillendirmek için çocukluğumdan beri çok sancı çektim” diyor Mungan “Paranın Cinleri” yazısının bir yerinde. Hemen öncesinde de şunu demişti: “Mardin, benim için sızılı çağrışım.” Mardin’i bu kitabın etkisiyle gezen, gezdiği her yerde (zannedildiği kadar büyük bir alan kaplamaz Mardin’in tarihî bölümünün konuşlandığı tepe ve eteği) bu kitapta anlatılanları arayan insanlar, kulaktan kulağa birbirine çok söz etti Paranın Cinleri’nden. Ben de, bahsini ettiğim önyargıyı bir kenara bırakarak, epey sonra, Mungan’ın esas olarak şairliğiyle ilgilendikten ve şiirlerini okuduktan sonra dönüp baktım. O günden beri Mardin, benim için de biraz Paranın Cinleri’nin Mardin’idir.

Harita Metod Defteri’nin anlatıcısı, Paranın Cinleri’nin anlatıcısına göre nispeten konforludur. Anlatılan hayatın kendisidir, beşerin hafızası zaten nisyan ile maluldür ama ilk anlatıcının “sızısı” biraz daha ferahlamıştır. Bu iki kitap arasına girebilecek belki de en büyük kelime, “affetmek” olabilir. Harita Metod Defteri’nin “Niyet” kısmından alıntılıyorum: “Aslında herkes için gerekli olsa da kimse için çok kolay değildir yakınlarını affetmek; yıllar alır.”

Yaralı Bilinç

Daryush Shayegan, geleneksel toplumlarla “Batı” arasındaki yarığı incelediği ve alt başlığında “kültürel şizofreni” dediği kitabı Yaralı Bilinç’in hemen girişinde “Biz periferi insanları, farklı bilgi blokları arasındaki çelişkilerin zamanında yaşıyoruz,” der. Shayegan esas olarak İslami-İrani dünyadaki kişisel deneyimden hareket eder ama kitabın ve meselesinin menzilinin yalnızca o dünyayla sınırlı olmadığını ve zihinsel yapıları hâlâ (büyük harfle) Geleneğe bağlı olan ve modernliği sindirmekte güçlük çeken uygarlıkların çoğunu ilgilendirdiğini tespit eder. Doğrudur, bu bağlamıyla içine kendimi de katacağım bir çatlağın derinlemesine teşhire muhtaç olduğu su götürmez. Shayegan devam eder: “Günümüzdeki kritik aşamasında, [kitap 1989’da Paris’te yayımlanır ilk olarak] bu deneyin gerçek kapsamı, Batı bilincinin gözünden büyük ölçüde kaçmaktadır. Zira aslına bakılırsa, Batı’nın sorunu değildir bu. Bu deneyin gerçek kapsamı ancak, bedelini mutsuz bilinçleriyle ödeyenler tarafından belirginleştirilebilir.”

Harita Metod Defteri’nde izi biraz silikleşecek “Batılı bir Mardinli” olma bahsiyle Shayegan’ın sözünü ettiği yaralı bilinç, çatlamış hafıza, kusurlu temsil arasında örtüşmeler var. Başlığı “Paranın Cinleri” olan o metne dönelim. “Mardin, benim tutku derecesinde sevdiğim bir şehir. Orada hep yabancı oldum. Hep öteki kişi. Oranın o kadar yerlisiydim ki, bu ‘asri zamanlar’da yabancı kalıyordum. Yıllar sonra bir arkadaşım bana: ‘Sen Batılı bir Mardinlisin,’ dediğinde çocuklar gibi sevinmiştim. Bu, benim gözümde iki dünyayı, doğuyla, batıyı birleştirmek, iki uygarlıktan bir üslup yaratmaktı.” İnsan doğduğu yeri, büyüdüğü yeri, memleketini, uzun süre yaşadığı yahut yaşayacağı yeri tutkuyla sevmeyebilir; Paranın Cinleri’nin ilk nüvesinin bir Almanya dergisine yazılmış olması ve “tercüme edileceği” bilgisiyle kaleme alınmış olması aslında Mungan’ın, çocukluğunu anlatırkenki bağlamını tarif etmiş gibidir. Bu hem bir özgürlük yaratır hem de hudutlar. Paranın Cinleri’nin anlatıcısının daha dışa dönük, şahsi meseleleri daha az kurcalayan, Mardin’den bir masal kenti yaratan bir anlatıcı olmasının bununla ilgisi olduğunu düşünüyorum Harita Metod Defteri’ne bakarken. Batılı bir Mardinli olmaktan sevinç çıkarılmasının, doğu ile batıyı birleştiren bir üslup yaratma hevesinin ve iddiasının temellerinde de bir “yaralı bilinç”in kımıldadığını görmek güç değil.

“Hakikati bulma ümidi”

Harita Metod Defteri’nin “niyet” kısmında “hakikat bulma ümidi” diyor Mungan. “Yazarak çocukluğumuza dönme isteğinde, orada yıllar yılı bizden saklanmış bir hakikati bulma ümidi vardır, sanki o hakikati bulmak ömrümüzün geri kalanını daha kolay yaşamamızı sağlayacak, bizim için hayatı ve kendimizi anlamayı kolaylaştıracaktır.” Yazarlığın olmazsa olmaz kurallarından birinin, Frenkçede “insight” diye kavramlaşan şey olduğunu düşünüyorum. Bir içgörü, bir seziş, bir feraset. Hatta mübalağa ile bir adım öteye götürüyorum; Bakur’un bir yerinde, bir gerilla “sezgi”den söz eder. Dağlarda güç koşullarda nasıl yaşandığından, yol yön bulma hallerinden, yer değiştirmekten ve koşullara göre hareket etmekten söz eder ve sonunda “Aslında bu anlatılabilir bir şey değildir. Sezgidir ve çoğunlukla kendiliğinden edinilir,” der. Yazarlık da biraz böyle olmalı: “Evet, ben bunu yaşamıştım ama cümlesini bilmiyordum, o cümleyi bu dile getirememiştim.”

Harita Metod Defteri’nin bir tarafı da, zaman karmaşası. Ama bile isteye yapılmış gibi duruyor: Geniş zamanla başlayan, geçmiş zamana dönen, çoğunlukla öğrenilen geçmiş zaman kipine başvurulan, aralarda şimdiki zamanı da imdada çağıran bir biçim. Bu da bana, Vişnenin Cinsiyeti’nde okuduğum kısacık emsali anımsatıyor. Bir Kızılderili kabilesi olan Hopi’lerin bizimki kadar incelikli bir dili var, ama geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman ayrımları yok.

Yazar, burada “hatırlıyor”

Kitabın şüphesiz baskın fiili “hatırlamak”. Mungan, Paranın Cinleri’yle başladığı hatırlamayı burada, “affederek” ve daha etraflı hatırlayarak, fotoğrafları da ihmal etmeyerek sürdürüyor. Yaralı bilincin çatlağı hepimizin zihninde açılmaya, uzamaya devam ediyor. Mardin, hem sıladır hem gurbet şimdi. Çoğumuza.

Devamını görmek için bkz.

Şâmil Yılmaz, "Bir terbiye tutanağı", Birgün Kitap Eki, 8 Nisan - 5 Mayıs 2016

Harita Metod Defteri bizlere bir şey öğretiyorsa şayet, tam da insanın kendi çocukluğuna iyi ebeveynlik yapmasının nasıl bir şey olduğunu öğretiyor… “Bir hayattan iyi edebiyat yapmanın yanı sıra,” diye de ekleyelim; çünkü bu, meselenin asıl özüymüş gibi görünüyor.

Şu iddiayı kışkırtıcı olmanın ötesinde bir ciddiyetle sahiplenmeye çalışalım: Klasik kavrayış tarafından kurmacanın dışında tutulan otobiyografik anlatılar da, zamanla girdikleri ilişki düşünüldüğünde, en az “hayal ürünü” olan edebi anlatılar kadar kurmacadır. Her ikisi de, biçimsiz bir bütün olan zamanı çeşitli anlatı stratejileri aracılığıyla ehlileştirir- ya da tam tersine, onun biçimsizliğini görünür kılarlar. Bu biçimsizlik, düzenleyici bir zaman bilincinin yokluğudur. Anlatı, zamanı ‘yapar’ ve ister hayal ürünü olsun ister gerçekten yaşanmış, anlatmak, temelde bu bilinçle hesaplaşmak demektir. Anlaşılmıştır; mesele artık anlatılan hikâyelerin gerçekten yaşanıp yaşanmadığı meselesinin ötesinde bir yerde, anlatılan her şeyin zaten bir “hikayeye” dönüştüğü meselesidir. Otobiyografi de, hiç değilse benim için, tıpkı kurmacada olduğu gibi bir “ikna eşiği” taşır. Yaşanmış olanın kendi başına taşıdığı gücün, gerçekliğin, hakikat değerinin edebiyat için bir kıymeti yoktur. Ölçü, her zaman, gerçeğin edebiyat aracılığıyla neye dönüştüğü, elde kalanın edebiyat olup olmadığı sorusunda gizlidir. Bolca Ricoeur esinli bu gayet spekülatif girişin ufkunda Murathan Mungan’ın otobiyografik anlatısı Harita Metod Defteri duruyor. Kokulardan, nesnelerden, şarkılardan, imgelerden, şehirlerden, evlerden fakat en çok çocukluktan yapılmış bir anlatı olarak Harita Metod Defteri, Mungan’ın Paranın Cinleri'yle başlayan otobiyografik anlatı metinlerinin ikinci durağı- takip edebildiğim kadarıyla bir sonraki durak, yazarın “sanat çevreleriyle” ilişkisine odaklanacak gibi görünüyor.

Ve yazılmış her iyi metin gibi edebiyata ait, onun çocuğu.

İnkâr etmek anlamsız; Murathan 95'ten beri yayımlanmasını beklediğim Harita Metod Defteri, beni en çok sevdiğim bir yazarın çocukluğunun mahremine duyduğum marazi ilgiden ‘kaşıyordu’. Hiç beklediğim gibi olmadı: Harita Metod Defteri, bir ‘terbiye’ tutanağı. Mungan’ın çocukluğu, gözünüzü oraya dikmek isterseniz, “kin payı” hayli yüksek bir çocukluk. En basit hayat malzemesinden bile trajik etki devşirmenin mubah olduğu bir çağda, Mungan, geçmişe yargıçlığa soyunmuyor. Kendi ağrısına suçlu arayan bir kitap değil Harita Metod Defteri. Tuhaf bir mesafesi var anlatıcı sesin; hem çok kendinin olan bir şeye dikiyor gözlerini, hem de o şeyi bir başkasının insafına terk etmekten sakınıyor. Çok yoğun, neredeyse yapıyı bile belirlemiş bir ‘mahrem’ duygusu var metinde.

Şunu unutmayalım: Çocukluk, hem bizimdir hem de değildir. Bizimdir, çünkü biz, biraz da oradan devraldıklarımızdan oluşuruz. Değildir, çünkü o bir başkasıdır.

Mungan, kendisini yapan çocukluk kadar geçmişte bir yerde ‘kendisi olan’ çocuğu da kollamış. Özellikle metnin politik olanla kurduğu ilişkide görüyoruz galiba bu ‘terbiye’yi; başka herhangi birinin elinde kendi yetişkin ‘politikliğine’ erken gelişmiş bir referans ve övünme malzemesi olarak kullanılabilecek bir dolu ayrıntı, bir çocuğun iç dünyasında yarattığı etkiyle yumuşakça akıp geçiyor metnin içinden. Bu dikkatin bir de kendi hakkında konuşmaktan hoşlanan, kendi imgesinden yazınsal bir mitoloji de kurmaya çalışan, hatta kurmuş bulunan bir isimden geldiğini hatırlayalım…

Hazır laf buraya gelmişken; Harita Metod Defteri, şiirler, hikâyeler, oyunlar, senaryolar, denemeler, şarkı sözleri, söyleşiler ve romanlardan oluşan hayli göz korkutucu bir külliyatla inşa edilmiş bir mitolojinin de eşiği, kurucu mitosu olarak okunabilir. Girişte otobiyografinin de ölçüsü kurmacayla aynıdır demiştik, oradan devam edelim; Mungan, çocukluğundan yazısına taşıdığı, delilik, üveylik, adalet, ihanet, çocukluk, babalık ve benzeri bir dolu temayı, Harita Metod Defteri'nde ilk ortaya çıktıkları halleriyle görmemize izin veriyor. Fakat bunu hayat kadar yazının da büyüttüğü; çoktandır hayatla yazı arasındaki geçişlerin kendisi için bulanıklaştığını hissettiğimiz biri olarak yapıyor. Kitap boyunca, edebiyatının zemininde tıkır tıkır işleyen hayat kadar, hayatın dokusuna işlenen edebiyat da yanı başımızda. Bu noktada ise hangisinin hangisine borçlu olduğu, edebiyatın mı yoksa hayatın mı daha kıymetli olduğu gibi sorular da işlevsizleşiyor haliyle. Sıkıcılaşıyor. Yazarın eski metinlerinden bildiğimiz temalar ‘gerçek hayattaki’ yerlerini bulurken, gerçeğe ait çilek, fotoğraf, yol, tren, şarkı, oyuncak gibi bir dolu hatıra parçası da, edebi dilin araçlarıyla dönüşüme uğrayıp yazıdaki yerlerini alıyorlar.

Buralarda bir yerde -bu şık paradoksun esinlediği bir ufukta diyelim-, kitabı benim için asıl önemli kılan bağlam görünür oluyor galiba; Harita Metod Defteri, çocukluğun zamanını yeniden kurarken, anlatıcısını da zamanla yükleyerek icat ediyor. Metin, bakan yetişkinle bakılan çocukluk arasında bir yerde, kendi zamansal hareketini yakaladığında, neredeyse her cümleye sinmiş olan bir ara-zamanın dilini duyuyoruz. Anlatılan sadece kaybolmuş çocukluğun zamanı değil. O çocukluğun içinden büyüyen anlatıcı ses de, kendi çocukluğu üzerine konuşurken, uzaktaki o çocuğun kendisine ne yaptığını, ‘kendisinin o çocuktan ne yaptığını da’ gösteriyor bize.

Ben kitabın amacına tam da burada ulaştığını düşündüm işte; sürgünler, kopuşlar, ayrılıklar ve üveyliklerle büyümüş olan anlatının küçük Murathan’ı, yıllar sonrasının yazar Murathan’ında tuhaf ve paradoksal bir sığınak buluyor kendine. Harita Metod Defteri bizlere bir şey öğretiyorsa şayet, tam da insanın kendi çocukluğuna iyi ebeveynlik yapmasının nasıl bir şey olduğunu öğretiyor…

“Bir hayattan iyi edebiyat yapmanın yanı sıra,” diye de ekleyelim; çünkü bu, meselenin asıl özüymüş gibi görünüyor…

Devamını görmek için bkz.

Feridun Andaç , "Anlamın, imgenin tutkulu anlatıcısı", Gazete Duvar, 20 Ekim 2016

Murathan Mungan’ı her okuyuşta yazıdaki hayat imgesi belirir karşımda. Öyle ki; onun öyküden şiire akan anlatı yolunun en belirgin öğesi olan anlatı/cı imgelemi yer yer kendi anlatı yatağında, birçok anlam yordamı çıkarır karşımıza.

Yaşayan ve yazan olmakla birlikte; düşleyen ve yazan, düşünen ve anlatan anlatıcı figürü görürüz orada.

Harita Metod Defteri, onun bu yanını tümüyle gösteren/açımlayan/anlatan bir yazı adasıdır bu anlamda.

Bu kitabın kuruluşuna yansıyan her başlık/söz, yazı/anlatım Mungan’ın anlatıcı kimliklerini gösterir bize.

Sürekli “giden” biriyle karşılaşırız ilkten. Çocukluğuna, hatırladıklarına… Düşlerine ve okuduklarına. Sonra biriktirerek yazdıklarına giden bir anlatıcı.

Ondaki soran/sorgulayan yan işte bu söz labirentlerinden geçerek bulur bizi

“Yükünü hafifletmeyi bilmiş, kalbini ovup yeniden parlatmayı becerebilmiş bir erişkinlik hali anlatmaya çalıştığım.” Bu sözlerine dönerken, ondaki yazma arzusunun yaşama tutkusundan geçen bir bakışla kuşanmış olma halini de anlama yordamını da verir bize.

Yazı/n dünyasının her evresinde kendi olabilmiş, ama her geçiş zamanında da sözünü kıvandırabilmiş bir anlatıcıdır o.

Nereye, ne yana; hangi duruma, olaya, olguya bakarsa baksın oradan bir duygu yumağı çıkarmaya, yaşama bağlanmak/tutunmak nedeni yaratmaya adanmış bir yüreklilik buluruz onda.

Nice zaman önce yazdığı Paranın Cinleri (1997) içe ve yaşam(ın)a tutulan bir aynaydı. Kendini ele vermek, anlatmak değil; anlamak için yazılan bir anlatıydı bu.

Bu kez Harita Metod Defteri’ni bir araya getiren metinlerde karşımıza çıkan ise; orada başlayanın nasıl sürdürülerek, hatırlanarak, yaşamalardan devşirilerek kurulduğunu göstermektedir. Yani, Mungan’ın kendini anlama yolculuğu sürmekte.

Hep Giden Sözün Ardında

“Hayat yaşarken olduğu gibi, yazarken de bir ‘zamanlama’ işidir. İnsan hayatı gibi yoğun ve karmaşık bir malzemenin yazıda içini gösterecek kadar durulup saydamlaşması, yazın sanatının fiyakalarına sığınmadan yalınlığın sakin gücüne erişebilmesi için, gönül terbiyesiyle dinlendirilmiş zamanın, size ve kaleminize kazandıracaklarına ihtiyacınız vardır. Olayların içinde yaşarken gösterilen sabrın yerini bu kez de yazarken gösterilen sabır alacaktır.”

O, yaşanan zamana; hayatının evrelerine yazısının ucuyla dönerken; “hep gurbette” olmayı yazar.

İşte bu kitabı o gidişin/bakışın/hatırlayışın, dile getirişin aynasıdır.

Mungan, hep, giden sözün ardındadır. Yazarak, kendi gurbetini yaratan anlatıcıdır bu yüzden.

Size bir yerde olmayı sürekli hatırlattığı gibi; unutmayı da gösterir. Bunca bellek havuzlarında gezinmesini unutma ve hatırlama biçimlerine bağlılığına verebiliriz.

Gene de, onun anlatı evreninde karşımıza çıkan türsel zenginliğin; parçalanan dünyanın dilini yeniden kurma isteminden kaynaklandığını söylemek gerekir. Ama bunu gerçekleştirirken de; her biri için yeni söz/yeni biçim bulmak gerektiğinin bilincindedir o.

Mungan’ın yazısının/anlatısının suretleri de işte o farklılıklarda kendini gösterir.

Yitirileni ve ele geçirileni anlatan anlatıcının ikinci hayatı YAZI HAYATI ‘dır. Bunun altını belirgince çizer. Anlamın ardında olması da bu yüzdendir.

“Kaçıncı ben” diye sormasa da; her anlattığında “başka ben”(ler)in öyküsü vardır. Bu anlamda yerdeş olduğu kadar evrenseldir Mungan. Anlatılarını bezediği imgelemi, kurduğu dil ve söyleyiş yordamıyla insanlık halleri/durumlarını anlatır. Bu nedenledir ki; çağcıldır sesi.

Bir “ırmak anlatıcı” olmasını buna bağlarım. Bileşik kaplar gibidir onun anlatısı. Birinden diğerine geçişlerdeki tını/parıltı, duyum, sözü/nü söyleyenin söyleme iksirini taşır bize.

Yaşam(a) kalıntılarına bakan/irdeleyen bir söz arkeoloğudur o.

Hayatın gölgesinde yazmaz, hayatın içinden ağıp gelenlerle dolup taşarak yazar. Onun hissediş biçimi yazınımızda yeni bir duyarlılık alanı yaratmıştır kuşkusuz.

Onun yazılan, yazdığı üzerine düşünen/sorgulayan biri olması yazılı bir zaman yaratmanın ne olduğu/olması gerektiği düşüncesini de verir bize.

Mungan, burada, Harita Metod Defteri’nde kendi hikâyesini anlatan biri olmanın sırlarını da yansıtır bize. Onun, bir geyik avcısı gibi giden sözün ardına takılması da şundandır: etkileyecek hikâyen varsa, anlat.

Sıklıkla bunu ima eder aslında.

Neredeysen orada yazarsın, ama hatırladıklarınlasındır hep. İnsan, yaşadığı gibi yazar. Ondaki yazı yoğunluğu buralardan geçerek gelir.

Ne yanıyla bakarsak bakalım, Mungan; bize, kendi olma yolculuğunu anlatır.

Güne Söylediklerimden'den Küre’ye

Harita Metod Defteri’ni izleyen iki kitabı Güne Söylediklerim (2015) ve Küre’de (2016) bu kez de yaşamında kendisine “iş”/ “uğraş” edindiği YAZI YORDAMI’nın yönlerini anlatır.

Şiir/öykü/anlatı/lar yazan biridir. Ama, o, bütün sanat disiplinlerine de gidendir. Gören, okuyan, hissedendir. Bakışsız, görüsüz yaşanamayacağını her dem hatırlatandır üstelik.

Bu nedenledir ki; giderek yazan biri olmanın bakışı/bilinci/duyumu yazılarına yansır.

Bu kez; ilgisini/bakışını evrenini daha da genişleterek kültür coğrafyasında yolculuklara çıkar.

Mungan’ın sözü/nü getirdiği yer: yazısız yaşam, yaşamsız yazının olamayacağıdır.

Ve bizlere bunları taşıyan/bağlayan/gösterenlerin neler olduğunu anlatmaktadır.

Mungan’ı şiirde eyleyen/buluşturup sürdürenin ne olduğunu anlatan Küre’yi (Poetika Yazıları/Mavi Kitap) nasıl okunmalı?

Eğer Aristoteles’in Poetika’sını, Platon’un Diyaloglar’ını okumuşsanız; şiir sanatının ne olduğunu öğrenme yolunun kuramdan değil yaşamdan, sezgi ve bilgiden geçtiğini bilirsiniz.

Peki, bir şairin “poetik” yolculuğunu anlatmak derdi nereden doğar?

Şiirini anlatmak/açıklamak derdi olamayacağına göre… Şiir üzerine, şiir yolculuğu üzerine düşündüğünü söylemek istemidir bu olsa olsa, diyebiliriz.

Mungan, daha çok, şiirin ne olduğuna dair bakışı/yorumunu yansıtır bu poetik yazılarına.

Kuşkusuz oradan şiirine bir ayna tutabiliriz. Ama daha çok da hayatın içindekilerin nasıl şiire dönüştürülebildiğini göstermesi öne çıkar diyebilirim. Hem şairin, hem şiir okurunun, hem de dilseverlerin elinden düşürmeyecekleri bir kitaptır Küre.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.