Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-011-3
11.5x16.5 cm, 450 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Okurken Ne Görürüz?
Özgün adı: What We See When We Read
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Grafik Uygulama: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2015
2. Basım: Ocak 2016

Edebi eserlerdeki betimlemeleri okuduğumuzda zihnimizde ne canlanır? Yazarın hayal ettikleriyle bizim hayal ettiklerimiz örtüşür mü, yoksa tamamen kendimize özgü karakterler/mekânlar mı yaratırız? Betimlemeler hiçbir zaman eksiksiz değildir, mutlaka atlanan detaylar kalır. Bu boşlukları nasıl doldururuz? Dahası, betimlemeler bazen peyderpey gelir; sözgelimi bir karakterin boyuna posuna dair bilgi edindikten yirmi sayfa sonra öğreniriz göz rengini ve biçimini. Peki o arada gözlere ne olur? Karakterimiz gözsüz mü idare eder?

Aslen kitap tasarımcısı ve aynı zamanda sıkı bir edebiyat okuru olan Peter Mendelsund, yönelttiği bu ve benzeri sorularla, okurken zihnimizde olup bitenleri daha detaylı düşünmeye çağırıyor bizi. Okuduklarımızın zihnimizde nasıl işlendiğini, görselliğin bu süreçte nasıl bir rol oynadığını irdeliyor. Bunu yaparken de hem Batı edebiyatının önemli eserlerinden hem de esprili ve yaratıcı görsellerden faydalanıyor.

Okumakla zihinde canlandırmak arasındaki incelikli ilişkiyi son derece özgün bir şekilde ele alan bu kitap, okuma deneyiminin kendisinin de en az okunan eserler kadar ilgi çekici ve üzerinde düşünmeye değer olduğunu gösteriyor bizlere.

İÇİNDEKİLER
"Zihinde Canlandırma"yı Zihinde Canlandırmak
Kurmacalar
Başlangıçlar
Zaman
Canlılık
Performans
Eskiz Çizmek
Beceri
Birlikte Yaratmak
Haritalar ve Kurallar
Soyutlamalar
Gözler, Optik Görüş ve Araçlar
Bellek ve Fantazi
Sinestezi
İmleyenler
İnanç
Modeller
Parça ve Bütün
Bulanık
OKUMA PARÇASI

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yasemin Çongar, "Sizin Anna Karenina’nız kime benziyor?", Kitap Zamanı, 9 Aralık 2015

Doksan yaşına basan John Berger, dönemi için devrimci nitelikteki gözlemleriyle birkaç kuşağın sanata ve kendine bakışını etkileyen o kitabı yazalı kırk üç yıl olmuş. Şu anda Görme Biçimleri elimin altında değil ama Berger’ın, metnin daha başında, görmenin kelimelerden evvel gelmesinden yola çıkarak, imgelerin edebiyattan daha keskin, daha zengin olduğunu savunduğunu çok iyi hatırlıyorum.

Hatırlıyorum, çünkü imgelerin kelimeleri aşan kudretine hiçbir zaman büsbütün kâni olmadım ben. Berger’a en fazla hak verdiğim zamanlarda, mesela kızım ufacık bir bebekken ve kelimeler onun için hemen hiçbir şey, görmek ise hemen her şeyken bile müzmin bir “acaba” içimde kımıldadı durdu. Hayatımızın başlangıcında gördüklerimizin hafızamızda yer etmemesinde onları kelimeler eşliğinde görmeyişimizin payı olduğunu düşündüm hep.

Sadece ifade etmeyi değil, anlamayı ve anlamlandırmayı da daha ziyade kelimelerle becerebilen, bir şeyin adını koymakla onu aslında sınırlarken aynı esnada dildeki sonsuz çağrışımların rüzgârına bırakarak özgürleştirdiğini de hissedenler meramımı bilecektir. İnsanın, karşısındaki denizin her an değişen rengini ancak o rengi zihninde “şimdi gümüşî, şimdi çocukluğumun Caddebostan’ındaki gibi camkırığı, şimdi yosun yeşili’” diye kelimeler marifetiyle dillendirerek algılayabilmesidir bu. Don DeLillo’nun “bazı konularda ne düşündüğümü oturup onlar hakkında yazıncaya kadar bilmiyorum” diye özetlediği haldir.

Peter Mendelsund’un kitabı belki biraz da bu yüzden kendimle epey tartıştırdı beni, okuma ve görme alışkanlıklarımı yazarın kışkırtıcı sorularıyla test ettim; Tolstoy’un, Dickens’ın, Melville’in kelimeleriyle ilk kez karşılaştığım günlerdeki toy halimi karşıma alıp konuşmayı denedim; romanlardan zihnimde kalan imgelerin yazarın kelimeleriyle mi yoksa kendi adı konmamış hayallerimle mi oluştuğu üzerine kâh şöyle karar verdim kâh böyle.

‘Görsel bir insanım... herkes kadar körüm’

Mendelsund işinin zirvesinde bir kitap tasarımcısı; Stieg Larsson’dan Tom McCarthy’ye nice yazarın kitaplarının Amerikan yayın piyasasında dikkat çeken kapaklarında imzası var. “Görsellikten” geçiniyor yani; Fred Schepisi’nin o sevimli filmindeki münazaracı liselilerden biri olsaydı, kelimelere karşı resimlerin gücünü savunan tarafta yer alacağını varsayabiliriz. Tabii, tarafların birbirine galip gelebildiği bir rekabet değil bu. Mendelsund da Okurken Ne Görürüz?’ün sonlarında kendi safını belirlerken, görme yetisinin ne denli içsel bir şey olduğunu hatırlatarak bu saflaşmanın imkânsızlığını ima ediyor: “Ben görsel bir insanım... Kitap tasarımcısıyım ve ekmeğimi kazanmam sadece genel olarak görüş keskinliğime değil, aynı zamanda metinlerdeki görsel ipuçlarını ve hatırlatmaları yakalamama bağlı. Ama iş karakterleri, nergisleri, deniz fenerlerini veya sisi hayal etmeye geldiğinde herkes kadar körüm.”

Bu son cümleye, nergisler Words-worth’ün aynı adlı şiirinden, deniz fenerleri Woolf’un romanından, sis ise Dickens’ın Kasvetli Evi’nden misafir. Mendelsund, bunlardan ve Moby Dick, Huckleberry Finn, Ulysses gibi okurların bilme ihtimali en yüksek olan metinlerden yola çıkarak edebiyatın unutulmaz karakter ve mekânlarının bizdeki karşılıklarını sorguluyor: “Okurken ne görürüz?.. Zihnimizde ne canlandırırız?” Bu merakla işe koyulmuş ve hemen her sayfada çizimlere, fotoğraflara yer vererek, daha ziyade sorularla, çeşitli, bazen de çelişkili cevaplarla ilerleyen helezonî bir kitap yazmış. Döne döne okuyorsunuz.

Bu sarmalda, Mendelsund’la bir buluşup bir ayrı düşüyorsunuz sanki, romanlardan onda kalanla sizde kalan her zaman örtüşmüyor. Bir kitap bütün okurlarına aynı kelimelerle ulaşsa bile, o kelimelerin her okurun kendi hayatı ve hayalleriyle çarpışarak yarattığı bin bir farklı âlem var. Sahi, “Sizin Ishmael’inizin saçı ne renk? Kıvırcık mı düz mü?” veya Emma Bovary’nin göz renginin mavi, kahverengi, simsiyah diye değişip durmasının bir önemi var mı? “Varmış gibi görünmüyor” diyor Mendelsund; yok mu gerçekten? Moby Dick’i üç kez okuduğu halde, Melville’in Ishmael’in dış görünümünü betimleyip betimlemediğini hatırlamıyor. Siz hatırlıyor musunuz? Peki ya, sizin Anna Karenina’nız kalın kirpikli, biraz kilolu, dudaklarının üzerinde ayva tüyü bıyıkları olan, yani tam da Tolstoy’un anlattığı gibi bir kadın mı gerçekten?

Muğlaklığın, ketumluğun, eksikliğin kıymeti

Mendelsund’un kitapta sunduğu en çarpıcı resim, “Tolstoy’un betimlemelerine dayanılarak ve polislerin kullandığı robot-resim yazılımından yararlanılarak çizilmiş” Anna Karenina eşkâli. Söylemeye gerek yok, benim Anna’ma hiç benzemiyor. İki yüz sayfa kadar sonra bir ok çizip “İşte Anna’nız. (Bu resim bir tür soygundur)” diyor Mendelsund. Okun işaret ettiği yerde, Anna Karenina filmindeki şapkası, kürkü ve küpeleriyle Keira Knightley bakıyor bize. Evet, soygun, ama bence o robot-resimden daha büyük bir soygun değil!

“İçeriklerini hayal ettiğimizde kitapların bize sunduğu değişkenliği ve tahmin edilmezliği arzularız. Bazı şeylerin bize gösterilmesini istemeyiz.” Ne kadar doğru. Mendelsund’un kitaptaki küçük oyunlarına katılmayı sevdim ben; onunla en çok hemfikir olduğum yerlerden biri ise eksikliğin kıymetine dikkat çektiği bölümdü: “Hayal gücümüze davetiye çıkaran tam da metnin açıklığa kavuşturmadığı şeylerdir... Hayal gücümüzün en çok çalıştığı ya da en canlı hissettiğimiz kısımlar yazarın en muğlak veya en ketum olduğu yerler mi?” Cevabı, “anlatılar noksanlarla zenginleşir” diye veriyor.

Okurla yazarın gizli ortaklığına, “metafizik birleşmesine” övgü bu. Kitabın sonunda, “edebiyatın tahayyüllerinin gerçekliğin kendisinden daha gerçek olduğu iddia edilebilir mi” diye sorarken de bu birleşmeden söz ediyor Mendelsund. Yazarlarla okurlar karşılıklı aynı işi yapıyorlar ona göre, anlamlandırmak için “indirgiyorlar” dünyayı.

Velhasıl, yazarlar kadar okurlar da çiziyor kelimelerin kaderini. Yazarın kelimeleri, eriştikleri her bir okurun kendi kişisel lügatindeki karşılıklarını bulmasa asla canlanamayacak imgelerden söz ediyoruz burada. Her okur, kendi hayat ve hayal bilgisiyle dönüştürüyor kelimeleri, onlardan bazen berrak, bazen bulutumsu imgeler yapıyor. Ben, mesela, birçok roman karakterini sadece onlara ait bir hissiyat halinde saklıyorum içimde, çehrelerini değil, duygularını tanıyorum. Yüzüne gölge düşmüş, vücut hatları silgiyle silinmişçesine belirsiz, sesini ise kendiminkiyle karıştırdığım bir Anna’m var benim. Okurun kelimelerden süzdüğü imgelerin bu değişkenliğinde Berger’ın tezinin teyidini görenler olabilir, ben edebiyatın gücünü görüyorum.

Kelimelerin imgelere yetmediği anları da biliyorum oysa. Şimdi yazıyı bitirip bilgisayar sayfasını kapatacağım. Birkaç gündür ekranımdaki fotoğraf çıkacak karşıma. Bir kadın ve biri diğerinden yaşlı iki adam, en son gittikleri cenaze töreninde, üçünün de yüzünde ölümlerle katmerlenmiş hafifletilmesi zor, silinmesi imkânsız bir acıyla boşluğa bakacaklar. Bu topraklarda eşit olmamanın resmini göreceğim. Resmi, kırık kelimelerle anlamlandırmayı deneyeceğim. Kifayetsizliğini bilerek, kahrolarak.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Okumak denen hikâye", Radikal Kitap, 11 Aralık 2015

Yaratıcı yazar, yazdığı kurmaca metne verdiği anlamların okurlarca da anlaşılmasını bekler. Bazen doğrudan söylemediği ama yazınsal dilin çok-anlam üreten doğasınca üretilmiş anlamların bulunması, onu mutlu eder.

Peter Mendelsund, Okurken Ne Görürüz? kitabında, “okumak denen hikâye”nin bütün açılardan nasıl göründüğünü, daha doğrusu nasıl görünebileceğini çözümlüyor. Okuma ediminin yaratıcılığına ve bunun hiçbir zaman eskimeyen hikâyesine bu denli değer veren bir yazar tanımak da benim için mutluluk.

Mendelsund, yaratıcı yazarlık atölyesinde yıllardır adını en çok andığım roman kahramanıyla başlıyor kitabına: Anna Karenina. Sonra soruyor: Romanı okumuş olanlardan, Anna’yı tarif etmelerini isteseydik nasıl anlatırlardı?

Benim yanıtım belli: Anna çok güzel bir kadındı. En çok söylenecek söz de bu olurdu.

Gerçekten o kadar emin miyiz?

Anna Karenina romanının tutkunları, Anna’yı yakınlarım kadar iyi tanıyorum ve çevremdeki en çarpıcı kişilik o, derse, buna karşı çıkabilir misiniz? Sanmam, ben de aynısını diyorum.

Okurken Ne Görürüz? kitabını bu arada bakarak okuyoruz. Baştan sona çizimler ve fotoğraflarla örülmüş. Düşünebiliyor musunuz, Mendelsund’un kitabında, Anna Karenina’nın, Tolstoy’un betimlemelerine dayanarak ve polislerin kullandığı robot-resim yazılımından yararlanarak çizilmiş bir portresi de var. Oysa Anna Karenina’ya kafayı takmış bir okur-yazar olarak bunu ben de akıl edebilirdim. Çünkü öteden beri kişilerin yalnızca sözcüklerle yaratılmasını bir mucize olarak gördüğümü anlatıyor, yazıyorum.

Karakterler nasıl canlanır

Okuduğumuz romanlarda karakterler en çok davranışlarına ve konuşmalarına dayanarak ortaya çıkarılır. En akılcı ve kolaylaştırıcı yöntemdir bu. Dış görünüş, gerçek hayatta da, romanda da bir kişinin kişilik özelliklerini ancak çok sınırlı verir bize. Oysa davranışlar ve konuşmalar, kişileri ortaya çıkarmak için asıl dayanaklardır. O da bir yere kadar. Kişiliklerin asıl büyük bölümü iç dünyalarda saklıdır çünkü. Gerçek hayatta da, kurmaca metinlerde de.

Mendelsund, imgelerin görünüşlerini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Gerçek hayatta iyi tanıdığımız kişilerin imgesi gözümüzün önüne hemen gelebilir, görünüşlerini anlatabiliriz. Oysa çok iyi tanıdığımız yazınsal bir karakteri gözümüzün önünde canlandırmaya kalkıştığımızda, onun düşündüğümüz belirginliği kazanamadığı görülür ve Mendelsund’un deyişiyle, “siz daha yakından bakmaya çalıştıkça o daha uzağa kaçar.”

Niçin? Gerçek hayatın somutluğu yanında, bir kurmaca karakter sözcüklerin soyut anlamlarıyla yaratıldığı için.

Faulkner’ın Ses ve Öfke romanının zihinsel özürlü karakteri Benjy Compson’u örnek veriyor Mendelsund. Okuduklarımızdan neler gördüğümüzü sorguluyor gene ve “Birinden en sevdiği kitaptaki kilit bir karakterin fiziksel görünümünü betimlemesini istediğimde, çoğu zaman bana bu karakterin nasıl hareket ettiğini anlatır” diyor. Bir okuru da Benjy’yi “hantal hantal yürüyen sarsak biri” olarak anlatmış. “Ama nasıl görünüyor?”

Dahası, yazınsal karakterlerin fiziksel özelliklerini düşündüğümüzde, kadın karakterlerin daha belirgin, erkek karakterlerin daha belirsiz olduğu da söylenebilir mi? Hayal gücümüz kadınları daha ayrıntılı biçimde ortaya çıkarırken erkekler için aynı biçimde işlemiyor. Kadın ya da erkek oluşumuz da okuma sırasında farklı sonuçlar vermiyor. Bana gerçek hayata ilgili bir ışık tuttu bu: Yaşadığımız hayatın kadın karakterleri daha güçlüyken erkekler daha zayıf mı acaba?

Sevdiğimiz romanların film uyarlamalarının bu yüzden tehlikeli olduğunu da unutmayalım. Moby Dick’in Kaptan Ahab’ı da pek çok filmde canlandırıldı. Asıl olan roman karakteri olarak Ahab ise, sizin gözünüzde canlanan imgesi Gregory Peck’e mi benzer? İşte bu, romanı öldürebilir. Sizin yaratıcı okuma biçiminiz zihninizde bambaşka bir karakter canlandırırken bir dış etken romanın iç dünyasını bozmaya başlamıştır.

Sözcükler yaratıcı yazarın hazinesidir

Mendelsund, “Gözlerim kapalıyken görülenden (gözkapaklarımdan sızan ışıklar) hayal edilene (mesela Anna Karenina’nın imgesi) geçmek için küçük bir adım yeterlidir” diyor.

Yaşadıklarımızı görmek için gözlerimizi açmak gerekir. Okuduklarımızı görmek içinse kapamak. Tam anlamıyla canlandırmak istiyorsanız gözlerinizi kapayıp düşünün derim. Yazıyorsanız sımsıkı kapayın. Böylece okuduklarınızı ya da yazdıklarınızı zihninizde bütün ayrıntılarıyla canlandırabilirsiniz.

Sözcükler yaratıcı yazarın hazinesidir. Bütün anlamlar onlardadır çünkü. Hep söylediğimiz: “Kelimenin bağlamı önemlidir. Bir kelimenin anlamı, çevresindeki kelimelere bağlıdır.” Mendelsund sözcükleri notalara benzetiyor. Bir notaya bir nota eklendiğinde ilkiyle birlikte düşünülebilecek bir bağlam çıkar ortaya, bir akor oluşur. Üçüncü bir nota eklendiğinde, anlam yoğunlaşmaya başlar.

Yazınsal bir metin de böyle oluşur ve okunur. Bu arada okuduğumuz cümlelerin taşıdığı anlamların metnin devamında başka hangi anlamlarla çoğalacağını, hikâyenin nasıl süreceğini de düşünürüz. Karakterimiz bir yere gidiyorsa orada neyle karşılaşacağını hayal ederiz. Çünkü oraya kadar okuduklarımız bize sonrasını da zihnimizde canlandırma olanağı verir.

Oliver Sacks da, “İnsan gözleriyle görmez, zihniyle görür” diyor. Okurken algılarımız gözlerimizden değil, zihnimizden geçerek hücrelerimize sızar. Göz olanı alır, sonra zihnimizde renklerine kırılır, hayal ettiklerimizle birbirine karışır ve gördüklerimizin bir imgesini yaratırız. Gözlerimizle gördüklerimiz yazarın yazdığıysa, zihnimizle gördüklerimiz kendi okumalarımız içinde verilenden ayrı bir imgelem yaratır. Bütün nitelikli yazınsal metinler aynı sonucu verir. Yazarın verdiği anlamlar başlangıçta okur için yalnızca birer veridir.

Okurken Ne Görürüz? yaratıcı okumanın çok çeşitli düzeylerini önümüze seriyor. Onları önce reçete olarak kullanıp sonra içselleştirmek gerekiyor. Mendelsund’un şu sözlerinden sonra siz kitabı okumayı sürdürebilirsiniz: “Okumak, okunanın içinden bakmaktır, ötesine bakmak... ama aynı zamanda miyop gözlerle, umutla ileriye bakmaktır...”

Okuma hızımız hayal gücümüzün canlılığını etkiler mi?

Hızlı okurken kelimeleri ve deyimleri çabucak yutarız, ama bazı metinlerin tadını çıkarmayı, onları dilimizin üzerinde yuvarlamayı seçeriz.


(Okuma hızımız hayal gücümüzün canlılığını etkiler mi?)

***

Normalde arabayla geçtiğiniz bir yolun kenarından yürüdünüz mü hiç? Hızla giderken göremediğiniz detaylar birden beliriverir. Bir yolun aslında iki farklı yol olduğunu öğrenirsiniz -biri yayalar, diğeri arabalı yolcular için. Bu yolların birbiriyle incecik, kartografik bir bağı vardır sadece. İkisine dair deneyimler tamamen farklıdır.

Şayet kitaplar yol olsaydı, bazıları arabayla üzerlerinden hızla geçmek için yapılmış olurdu: Detaylar az, var olan detaylar da sıkıcı ve tekdüze, ama anlatının hızı ve momenti coşku verici. Bazı kitaplarsa -yol olarak görüldüklerinde- yürümek için yapılmış olurdu; yani yolun yörüngesi, sunabileceği manzaralardan çok daha az önem arz ederdi. Bana göre en iyi kitap: Yol boyunca arabamı hızla sürüyorum ama kendimi ara sıra durmak, arabayı kenara çekip manzaraya hayran hayran bakmak zorunda hissediyorum. Bunlar tekrar okunması gereken kitaplardır. (İlk seferinde mümkün olduğunca süratle geçerim ve daha sonra -kaçırdıklarımı yakalamak için- acelesiz bir yürüyüşün tadını çıkarırım.)

–– Kitaptan

Devamını görmek için bkz.

Gülenay Börekçi, "Anna Karenina’nın bıyıkları", Habertürk, 19 Aralık 2015

Anna Karenina’yla ilk karşılaşmamın dikkat çekici bir yanı yoktu. Romandan değil, karakterden bahsediyorum. Anna ne çok baştan çıkarıcı bir kadındı, ne de öyle aman aman güzeldi. Tombuldu mesela, ayva tüyü bıyıkları vardı ve yazar bunları bize peşinen bildiriyordu. Öte yandan görünüşüne dair her şeyi bildiğimi iddia edemem. En basiti dört ciltlik romanın hiçbir yerinde burnunun neye benzediği söylenmiyordu. Gerçi kimin umurunda! Sorsalar, Anna’nın çok güzel ve cazibeli bir kadın olduğunu söylerdim. Bugün sorsanız, cevabım aynı olur. ‘Neden?’ diye sorabilirsiniz. Bence Anna’yı büyüleyici kılan tek tek sıradan denebilecek parçaları değil, yaratıcısı Tolstoy’un ona biçtiği kaderdi. Başka bir deyişle tutkuları, sıradanlıkları, arzuları, hayal kırıklıkları, seçimleri, verdiği tepkiler, sorduğu-sormadığı sorular, yaptığıyapmadığı şeyler, romandaki öteki karakterlerin onunla örtüşen veya çelişen eylemleri ve elbette hepsini çerçeveleyen o trajik final...

‘Bütün kitap karakterleri aslında sensin!’

O yüzden sinema ve televizyonlardaki Anna Karenina uyarlamalarında seyrettiğim Anna’ların hiçbiri bana Anna gibi gelmedi. Greta Garbo fazla asil, Keira Knightley fazla kusursuzdu. Tolstoy’un yarattığı o müthiş gerçeklik duygusu istisnasız bütün filmlerde toz olup havaya karıştı. Ve ben, her seferinde kendi hayatımın filmini geri sardım, Anna Karenina’yı ilk okumaya başladığım güne döndüm. Bunları, ünlü kitap kapağı tasarımcısı Peter Mendelsund’un Metis Yayınları’ndan çıkan ve resmen âşık olduğum kitabı Okurken Ne Görürüz vesilesiyle yazıyorum. Mendelsund okurun da farkında olmadan yazar gibi yaratıcı bir eylem içine girdiğini söylüyor ve bir bakıma, “Ne okuyorsan o aslında sensin” diyor hatta bir adım ileri gidip, “Bütün kitap karakterleri aslında sensin” demeye getiriyor. Sorduğu sorular üç aşağı beş yukarı şöyle: Bir edebiyat yapıtını okurken zihnimizde neler canlanır? Tolstoy’un hayal ettiği Anna Karenina ile okurun hayal ettiği Anna Karenina örtüşür mü, yoksa o romandan her birimiz tamamen kendimize ait imgeler mi yaratırız? Büyük romanlardaki karakterler neden aslında birer şifredir ve yazarlar onları niçin olabildiğince müphem resmeder. Boşlukları nasıl ve neyle tamamlarız? Diyelim ki romanın 20’nci sayfasında karakterin uzun saçlı olduğunu öğrendik ama gözlerinin yeşil olduğunu yazar bize 80’inci sayfada söyledi.

O süreçte tam olarak ne oldu, hayalimizde canlandırdığımız karakter 80’inci sayfaya geldiğimizde değişti mi? İlk sayfalarda gözleri başka renk miydi yahut daha beteri “gözsüz” müydü? Kitabı bir çırpıda özetlemem zor. Sırf bunlardan ibaret değil çünkü. Okumak ile zihinde canlandırmak arasındaki bıçak sırtı ilişkiyi son derece özgün bir dille, üstelik çizimler, fotoğraflar aracılığıyla, oyuncu bir üslupla anlatıyor ve okuma deneyiminin de en az okunan yapıtlar kadar ilgi çekici, üzerinde düşünmeye değer olduğunu gösteriyor. Bir röportajında “Nörobilimci ya da profesyonel felsefeci değilim, bu tarz entellektüel konularda kendimi epeyce yetersiz hissediyorum” diyor. “Ama iyi olduğum bir şey var: Hayatımın her anında aralıksız kitap okuyor ve okuduklarımı zihnimde görselleştirmeye çalışıyorum. Yani benim hayal gücümle ve yazarınki ortak işliyor. Tolstoy’un Anna’sını alın... Onu zihnimde canlandırmayı denediğimde, mutlaka tanıdığım birine, mesela bir yakınıma benziyor. Hatta bazen tanıdığım iki ayrı kişinin bir karışımı da olabiliyor. Karmaşık ve çok garip bir süreç... Yazarlar yazdıklarını editliyor, okurlarsa okuduklarını. Çünkü beyin iflah olmaz bir editör; kurguluyor, var olan şeyleri çıkarıp yerlerine bambaşka şeyler ekliyor... Ve yazarla okur asla aynı şeyleri göremiyor.” En, tutkulu okurların sevdikleri romanların filmlerini seyrederken hep hayal kırıklığına uğramaları işte bu yüzden. Yazar bize pek az veri sunduğu için ben kendi Anna’mı hayal ediyorum, yönetmen kendi Anna’sını...Hem yazarın verdiği ipucu larına birebir uyulsa gene bir şey değişmeyecek hatta belki hayal kırıklığımız daha da büyüyecek. Mesela burada beyazperdenin son Anna Karenina’sı Keira Knightley’nin bıyıklı bir fotoğrafını hazırladım, şapşal bir komedi oldu. Mendelsund’un yaptığını yapmadım, ona şükredin. Kitabında Anna rolündeki Greta Garbo’yu burunsuz hale getirmiş. Doğrusu ben onun kadar zalim olamadım.

Ölü yazarlarla çalışmak daha mı kolay?

“Klasiklere kapak hazırlamayı daha zevkli bulurum, zira ortaya çıkan işi beğenmesi, onaylaması gereken kişilerin sayısı bu durumda bir eksik olur. Demek istediğim, yazar artık hayatta olmadığı için onun onayını almam gerekmez. Bu bana büyük bir özgürlük verir. Karşımda tasarımıma laf edecek kimse yoktur, engelsiz yolda heyecan içinde ve eğlenerek ilerleyebilirim. Yaşayan yazarlarla çalışmak hakikaten büyük külfet. Onları anlıyorum, bir kitap üzerinde yıllarca, çoğu zaman da büyük bir yalnızlığı göze alarak çalışıyorlar. Ve sonra yazdıkları metni bana getiriyorlar. İşte bu, çok kritik bir nokta... Hele yazarların ne kadar hassas insanlar olduğunu hesaba katarsanız. O kadar ki her iki taraf da tahmin edemeyeceğiniz kadar gerginleşebiliyor.”

Elektronik kitapların yükselişi üzerine

“Her geçen gün daha çok insanın basılı kitapları özlemeye başladığını öğreniyor ve açıkçası epeyce duygusallaşıyorum. Geçenlerde bir üniversitede konuşma yaparken gençlere okurken hangi formatı kullandıklarını sordum. Cevaplar beni büyüledi, çünkü herkes her formatı kullanıyordu. Daha da büyüleyici olan şey, bu çocukların söz konusu formatların avantajlarıyla dezavantajlarının farkında olmasıydı. ‘Eğer seyahatteysem, elektronik okuma cihazım mutlaka yanımda oluyor” dedi biri. Bir başkası, “Araştırma yapıyorsam ve ha bire kaynaklara bakmam, verileri birleştirmem gerekiyorsa, ben de elektronik kitap okumayı tercih ediyorum’ diye ekledi. Fakat sevdikleri birine hediye edecekleri kitap kayıtsız şartsız basılı olmalıydı. Ayrıca bazı romanları hep kitaplıklarında bulundurmak, canları istediğinde onlara dokunabilmek istiyorlardı. Elektronik ortamın basılı ortama galip gelemeyeceğini o gün anladım. İtiraf edeyim hayatımın en mutlu günlerinden biriydi.”

Tasarım sürecine dair sırlar

1000’e yakın kitap kapağının yaratıcısı Peter Mendelsund grafik eğitimi almamış. Zaten bir zamanlar konser piyanistiymiş ve kendi deyişiyle tasarımı romanlardan, edebiyattan öğrenmiş. Çok okuyarak, hep okuyarak... “Çalıştığım saatlerde ofisime gelirseniz, değişmez bir manzara karşılar sizi: Ayaklarını masaya dikmiş kitap okuyan adamım ben. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar aralıksız okuyorum” diyor. Mendelsund’a göre kitap kapağının iki temel işlevi var: Birincisi, okura bir metni takdim etmek, ikincisi de o metni okura satmak, yani içinde onun çok ilgisini çekecek ve kitabı almasını gerektirecek bir şeyler olduğunu ima etmek. “Ben kapağı romanın görselleştirilmiş hali olarak kabul ediyorum” diyor. “Okuma deneyiminden kalan bir armağan gibi. Okumak gerçekte var olmayan bir diyara gitmektir. Başka bir ülkeden dönerken, size orayı hatırlatacak hediyelik eşyalar alırsınız ya, okuduğunuz kitaptan size kalan somut hatıra da kapaktır. Kitap biter ama o hep sizinle kalır.” Tasarım sürecini ise şöyle anlatıyor: “Çok fazla deneme-yanılma içeren bir süreç bu. Genellikle okurken hissettiklerime uygun kapaklar yapmaya çalışıyorum. Zaten başkalarının da en çok beğendiği işlerim bunlar oluyor. Bana gelen her kitabı, satır satır çizerek, notlar alarak ve içinde metnin tamamını yansıtacak simgesel unsurlar arayarak okuyorum. Tasarıma ve çizime başlamadan önce de bu notlara göz atıyorum. Seçtiğim yöntem değişebiliyor: Arşivlerde fotoğraf arayıp seçtiklerimle kolajlar yapıyorum, bilgisayarın başına geçip her şeyi kendim çiziyorum ya da sadece tipografiyle oynuyorum. Bazen “Tamam, işte bu” diyorum. Ama işim bitmiş olmuyor, neticede elimdeki sadece bir taslak. Onunla daha çok oynayacak, üzerinde çok çalışacağım. Üstelik içime sinmezse, her şeyi çöpe de atabilirim. Fakat biliyor musunuz, o çöpe attıklarım da işimin bir parçası. Onlarla meşgul olurken kitaba dair yeni şeyler keşfediyorum çünkü. Her neyse, bu uzun yolun sonuna geldiğimi, sonunda kapağı tamamladığımı varsayalım. Bu kez onun gerçek ölçülerde bir çıktısını alıp kitabı onunla kaplıyor, ardından rafa koyuyorum. Ve onu orada unutuyorum. Gerçekten! Unutabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. İşin aslı, ürettiğiniz şeyi doğru değerlendirmenin tek yolu ondan biraz uzaklaşmaktır. Bir şeye objektif bakabilmek için mesafe şarttır.”

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Okumak: hayal, bellek, geçmiş, deneyim", Mesele Dergisi, Ocak 2016

Okuma deneyimine dair çok şey söylenebilir. Okumayı belirleyen sebepler var mıdır? Okuma edimi öylesine bir şey midir yoksa farklı zihinsel süreçler içerir mi? Okuduğumuz bir kitabın karakterini nasıl hayal ederiz? Bu hayaller herkeste aynı olabilir mi? Okuma eylemi evrensel bir süreç mi içerir? Okumaya dair bu ve buna benzer pek soru üretebiliriz sanıyorum. Geçtiğimiz günlere Metis tarafından basılan, Peter Mendelsund’un Okurken Ne Görürüz? adlı kitabı da böyle sorulara yanıt arayan, okuyarak okuma üzerine düşünmemizi sağlayan bir kitap. Kitap bize okumanın öylesine sıradan bir pratik olmadığını hatırlatırken, cevap aradığı sorularla kendi okuma deneyimizi karşılaştırma fırsatı da sunuyor.

Mendelsund ilk başta okumanın zihinde canlandırılan hikayesi üzerinde duruyor. Bu konuyu Tolstoy’un Anna Kareninası üzerinden örnekliyor. O, yazarların karakterlere dair tüm ayrıntıları vermediğini, metnin içerisindeki boşlukların okur tarafından doldurulduğunu düşünüyor. Peki, bu boşluklar nasıl dolar? Yazarlar bize karakterinin görünmesini istediği şekilde bir perspektif çizer gibi geliyor bana. Ve sanırım okuma deneyimi özellikle roman gibi bir türde karakterler üzerinden ilerlerken bir yazar ve okur çekişmesine de sahne olur. Çünkü yazar kendi kültürel kalıplarına, belleğine, yaşama bakışına, sahip olduğu ideolojiye göre metnini ve karakterlerini biçimleyecektir. Ve bu durum okur içinde geçerlidir. Yazara göre; “Bir şeyi canlandırmak irade istiyormuş gibi görünüyor.” Sanırım buradaki irade şöyle bir şeye yol açacaktır. Bahsedilen irade okur iradesidir ve bence okumanın en önemli kısmını da bu bahsedilen irade belirler. Her ne kadar yazarın okurken bizi yönlendirmesinden söz etsek bile metni asıl belirleyen okurun bakışıdır. Burada tek tek okurların iradesinden söz ediyoruz bu nedenle de sanırım Anna Karenina metni okuyan kişi sayısı kadar farklı hayal edilmiş, farklı kurgulanmış ve düşünülmüştür. Bu bahsettiklerimizden sanırım “karakterler zihinde nasıl belirir?” Sorusuna da yanıt bulmuş oluruz. Karakterler zihinde bence, okurun kişisel tecrübelerine ve bakış açısına göre “vücuda gelir”. Elbette bu “vücuda gelme” karakterlerin kurmaca içerisinde nasıl betimlendiği, nasıl davrandığı ile de ilgilidir. Okur karakteri kendi dünyasından koparmaz ama onu kendi dünyasıyla yorumlar.

Bir romanı okurken geriye dönük bir güncelleme yaptığımızdan söz ediyor; Mendelsund. Okudukça konunun içine girdikçe sanırım karakterlerle ilgili düşüncelerimiz değişebilir. Bu durum içinde bulunduğumuz ruh hali ile de ilgilidir. O an mutluyuzdur ve belki de bu nedenle karakteri mutlu bir ruh halinde zihnimizde canlandırırız, daha önceki okumamızda “kötü” olarak nitelediğimiz bir karakter o an “iyi” bir algı oluşturabilir zihnimizde. Ayrıca okurken duyuların dünyasıyla hareket ediyormuş gibi görünsek de o dünyanın dışına çıkarız. Mendelsund’un belirttiği gibi: “Önümdeki dünya ile içimdeki dünya sadece yan yana değil, üst üstedir, birbiriyle örtüşür. Kitap bu iki alanın kesişimiymiş hissini verir veya bir kanal, bir köprü ikisi arasında geçitmiş hissi.” Sanırım bu doğru bir tespit okuma duyularımızla gerçekleşen bir edimmiş gibi algılanıyor. Ancak okumanın ilerleyen sürecinde önümüzdeki dünyaya kendi iç dünyamızda dahil oluyor. Böylece duyularla algıladığımız dünya ile içimizde bize ait olan dünya arasında bir bağlantı kuruluyor. Bu da “gördüğümüz şey okuduğumuz şey değildir” cümlesini açıklıyor. Okuma tek başına duyularla gerçekleşmiyor bir şekilde okurun içi dünyasıyla ilişkilenmesi gerekiyor. Sanırım okurların çok sık kullandığı “kitap beni içine aldı, kitabın içinde kayboldum” gibi cümleler bu durumla ilgili.

Okuma ediminin en ilişkili olduğu durumlardan birisi de hayaller. Okuma hayal gücümüzü tetikleyen bir dış etki oluşturuyor. Mendelsund’a göre: “Okurkenki hayal gücümüz kendi eğilimlerimizi açığa vurur. Kitap onları içimizden çekip çıkarır.” Bu tespite katılabiliriz sanıyorum. Kitabın bizde hayallerimize dair ortaya çıkardığı dış etki, yazarın kurgusunun üzerinden, hayaller dünyasının kapısının açılması gibi bir etki oluşturur. Ve be etki yine bana kalırsa kişisel bir yan doğurur. Bir kitap herkese farklı bir hayal dünyası vaat eder. Yani kitaplarla ortaya çıkan hayal kurma edimi öznel bir yan içerir. Peki, bu ne anlama gelir? Bu konuda kitapta Barthes’in “yazarın ortadan kaldırılması” kavramından bahsediliyor. Buna göre: “Yazar ortadan kaldırıldığında, bir metni çözme iddiası artık nafile olur. Bir metne bir yazar vermek o metne sınır dayatmaktır; ona nihai bir imlenen vermektir; yazma işini bitirmektir: Okur yazılı metni oluşturan bütün izleri tek bir alanda birleştiren kişidir.” Bana kalırsa okuma olayı tek taraflı değildir, yani ne kadar öznel bir deneyim olsa bile metni yazan ile okuyan arasında bir ilişki mevcuttur. Yazar metni sınırlayamaz çünkü okur iradesi veya hayali daha önce de bahsettiğimiz gibi özneldir. Yani evrensel, tek bir okurdan söz edemeyiz ancak okurlardan söz edebiliriz. Yazar imgeleri sağlar, tek başınadır ancak o imgelerin hayali çoğuldur, bir metnin okuyanı kadar üzerine kurulmuş hayal vardır. Ancak o hayaller için bir yazarın olması gerekir bence bu nedenle tam anlamıyla yazarın ortadan kaldırılmasından söz edemeyiz. Mendelsund’un bu konuda sorduğu soru bu nedenle haklı bir sorudur: “Ne de olsa şayet yazarın ortadan kaldırıldığını varsayıyorsak, imgeleri kimden alacağız ki?

Kitabın okuma ile ilgili üzerinde durduğu konulardan birisi de bellek, Mendelsund, bellek ile hayallerin ilişkisinden bahsediyor ona göre: “Bellek hayali şeylerden yapılmadır, hayali şeyler de bellekten.” Belleğin hayal gücüyle iç içe olduğundan, hayal gücünü beslediğinden bahseden Mendelsund’a şu açıdan katılabiliriz. Bellek çalışmaları insanların hatırlarken o ânı hikayeleştirdiğini, yani yaşanmışlığı anlatırken kendisinden bir takım eklemeler yaptığını söyler. Çünkü insan anımsarken yaşananın çağrıştırdıklarıyla ayrı bir duygu haline bürünür. Kokular, sesler, kelimeler hatırlama edimi için önemlidir. Bu durumun okurken de benzer olduğunu düşünebiliriz sanıyorum. Okurken, girdiğimiz dünya belleğimizi çağırır. Geçmiş birikimler, yaşanmışlıklar, duygular okunan metin ile bize çağrışım sunar ve biz belleğimizle de metni yorumlamış oluruz. Dolayısıyla, hayal gücümüz ile belleğimiz; belleğimiz ile hayal gücümüz arasında sıkı bir ilişki vardır.

“Okumak bir performanstır” diyor, Mendelsund; bir kitabı icra ederiz ve icrasına, yani performansa katılırız. Hem orkestra şefi, hem orkestra, hem de seyirciyizdir.” Ve bu anlamda okumak özgür bir edimdir sanırım bir anlamda okurun metnin öznesi olabileceğini de düşündürür bize. Metni kendimize göre kurgular, hayal eder, bir karakteri kendi kişisel geçmişimize, deneyim ve pratiklerimize göre yorumlarız. Mendelsund’un örneği üzerinden yorumlarsak onu hem bir şef gibi denetler, hem ona uyarız bazen de izleyici olarak kalıp, kendimizi olayların seyrine bırakırız.

Kitapta roman okumak ile ilgili sorulan şu soru sanırım tüm bahsetmeye çalıştıklarımızı anlatmak için iyi bir örnek olabilir: “Roman okumak şahsi bir tiyatro yapımının üstlenilmesi değil midir?” Sanırım sadece roman için değil tüm okuma deneyimleri için geçerlidir bu, okumak kendimizin öznesi olabildiğimiz, hayallerimizle, geçmişimizle, şimdimizle, ruhsal durumumuzla, metinle ve yazarla yeni bir dünyaya yolculuğa çıktığımız çok boyutlu bir edimdir.

Devamını görmek için bkz.

Irmak Zileli, "Yazılan mı esas, okunan mı?", Sabitfikir, 12 Ocak 2016

Okurken Ne Görürüz?, iktidarı yazarın elinden alıyor. Dahası, merkeze okuru yerleştirip esas olanın yazılan değil, okunan olduğunu söylüyor.

Dünya büyük bir gürültü içinde dönüp duruyor. Algılarımızı dört açıp olan biteni kavramaya, düşmemeye çalışıyoruz. Maruz kaldığımız uyaranlar dünyayı kavramamız için bir tür malzeme olmakla birlikte, onları oldukları gibi bünyemize alamıyoruz. Bazı filtreler geliştirme ihtiyacı duyuyoruz. Bu filtreler gürültüyü çerçöpünden ayıklayarak anlamamıza yardımcı oluyor, hem de gürültüden zarar görmemizi engelliyor.

Öte yandan yeryüzünün pek de okunaklı bir yer olmadığını biliyoruz. Buna rağmen edebiyatın onu okunaklı kılmak gibi bir işlevi ve görevi var mı? Yazar bu kudrete sahip mi?

Yazarın, okuruna bilinç aktaran bir misyoner olduğunu söyleyenler pek kalmadıysa da, okurla arasında belli bir hiyerarşinin var olduğu fikri alttan alta hissedilir. Bir taraf verici; öteki alıcıdır. Yazarın farkındalığı okura göre “bir tık” fazladır. En azından yazdığı hikaye bağlamında okurdan daha çok şey “bildiği” varsayılır. Gelin görün ki, Peter Mendelsund imzalı Okurken Ne Görürüz? isimli kitap, böylesi bir iktidarı yazarın elinden alıyor. Dahası, merkeze okuru yerleştirip esas olanın yazılan değil, okunan olduğunu söylüyor. “Yazar kışkırtır,” diyor Mendelsund. Okuru kendi okuma hikayesini hatırlamaya çağırıyor ve soruyor: Zihninizde nasıl bir Anna Karenina var? Onu tarif edebilir misiniz? Bende yer etmiş roman kahramanlarının hiçbirinin net bir suretinin belirmediğini fark ediyorum. Mesela benim Anna Karenina’m dalgalı saçlı güzel bir kadın. Ama onu “güzel” diye tanımlamış olmama rağmen yüz hatları belirmiyor gözümde. Öyleyse güzel olduğuna nasıl karar verdim?

Peki yazarın zihninde Anna Karenina’nın imgesi bendeki gibi flu mu? Yoksa Tolstoy’un Anna Karenina’sı bir fotoğraf kadar net mi? İçimden bir ses, hayır diyor. Ve Tolstoy’un kışkırtması sonucu bendeki Karenina imgesinin ikimizin ortak yaratımı olduğu duygusuna kapılıyorum. Romanı okuyan kişi sayısı kadar Karenina var olduğunu kabul etmek gerekiyor öyleyse. Metni inceleyerek, somut verileri alt alta koyalım ve Anna Karenina’nın “robot resmini” çıkardığımızı farz edelim, yine de saf bir biçimde yazarın hayalindeki imgeye ulaştığımızı iddia edebilir miyiz?

Yazarın ortadan kalkması

Mendelsund sıkı bir edebiyat okuru ama aynı zamanda kitaplara “farklı” bir gözle de bakabilen bir kitap tasarımcısı. powerHouse Books için bir seri halinde tasarladığı kitaplar arasında Stieg Larsson, Nabokov, Simone de Beauvoir, Foucault, Julio Cortázar, Joyce ve Kafka’nınkiler de bulunuyor...

Bunu metnin tüm unsurlarına taşıyabiliriz. Mekan, olaylar, fikirler… Yazar bize bazı ipuçları veriyor -o da kendi bilebildiği kadarıyla- sonra okur o iplerden yeni bir metin dokuyor. Bu durumda kurgu kime ait? Yazara mı, okura mı? Mendelsund, “Yazar bile her şeyi söylemez, boşlukları biz doldururuz,” diyor; “Anlatılar noksanlarla zenginleşir,” diye de ekliyor. Eksiltmeler, farklı zihinlerin hayalgücüne ve ordan doğan olasılıklara alan açıyor.

Okurun zihnindeki her imgeyi, fikri ve duyguyu kumanda etmeyi arzulayan yazarlara da kötü bir haber veriyor Mendelsund: “Yazarın bir karakteri ya da yeri betimlerken ne kadar ayrıntıya girdiği, okurun zihnindeki resimleri iyileştirmez (onları belirginleştirmez); ama yazarın sunduğu ayrıntının derecesi, okurun ne tür bir okuma tecrübesi yaşayabileceğini belirler. Başka bir deyişle, sıralanan niteliklerin edebiyatta retorik gücü olabilir ama birleşimsel gücü yoktur.”

Yazarın eskizlerini tamamlarken hikayeye katılmış oluruz. Böylece aslında yaratma eyleminin parçası haline geliriz. Bunu yapamadığımız hikayelerin dışında kalırız ve dışında kaldığımız bir metni sahiplenmeyiz de. Yazarın otoritesi okurun hayal gücünü sekteye uğrattığında, o metin, yazarın hayal dünyasıyla sınırlı kalır; buradan da pek bir çeşitlilik ve zenginlik beklememek gerekir. Mendelsund, bu birlikte yaratma eylemini Roland Barthes’ın “yazarın ortadan kaldırılması” kavramıyla destekliyor ve ondan bir alıntı yapıyor; “Bir metne bir Yazar vermek o metne bir sınır dayatmaktır, ona nihai bir imlenen vermektir, yazma işini bitirmektir.”

İmkansızlık mı, olanak mı?

Mendelsund’ın kitabını okuduğum günlerde Osman Çakmakçı’nın Konuşmanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog isimli kitabına da rastgeldim. Bir diyalog halinde akan bu felsefi metinde Çakmakçı, konuşmanın imkansızlığı düşüncesini şu şekilde gerekçelendiriyor: “Bunun nedeni de sözcüklerin her birinin o sözcükleri kullananların deneyimlerini yüklenmeleri ve o deneyimlerin anısını taşıdıkları için de hiçbir zaman aynı sözcüklerle konuşamayışımız.”

Fakat bende bir soru uyanıyor; “aynı sözcüklerle konuşamayışımız” bir imkansızlık mı doğurur, yoksa yeni bir imkanın kapısını mı aralar? Yazar ile okurun arasında metin aracılığıyla gerçekleşen eylemin de bir diyalog olduğunu düşünürsek, yazarın sözcüklerinin okurdaki karşılığının “aynı” olması mı bir olanaktır, yoksa farklı olması mı? Eğer yazarın “söylemek istediği”yle yetineceksek ve bu bizim için başat ise, yazarın iletisinin okur tarafından olduğu gibi ve eksiksiz algılanmasını arzularız. Ama eğer yazarın sözcüklerinin yeni imgelemleri, fikirleri ve hisleri kışkırtmasını önemsiyorsak, sözcüklerin yüklendiği farklı deneyimleri zenginlik olarak görürüz.

Bunu “nehir” sözcüğünü örnek alarak şu şekilde anlatıyor Mendelsund: “‘Nehir’ kelimesi bütün nehirleri içerir; hepsi nehir kolları gibi onu besler. Ve bu kelime sadece bütün nehirleri değil, daha da önemlisi benim bütün nehirlerimi içerir: gördüğüm, içinde yüzdüğüm, balık tuttuğum, sesini duyduğum, hakkında bir şeyler duyduğum, doğrudan hissettiğim veya muğlak, dolaylı ya da başka bir şekilde etkilendiğim her nehre dair her erişilebilir deneyimi.”

Bir kişiye ait deneyimin sınırları bile alabildiğine geniş. Okurun “nehir” deneyimleri yazarın nehrine sayısız yeni kol ekliyor. Zaten Mendelsund da, “Yazarlar deneyim küratörleridir,” diyor. Öyleyse yazar ile okurun deneyimlerinden yaratılmış bir kitaptır ortaya çıkan. Baştaki soruya dönersek, bu ortak deneyime imkan sağlayan bir edebiyatın dünyanın okunaksızlığını azalttığını söylemek mümkün. Ve böyle bir girişimin tek başına kendisi de gürültüye yeni bir katkıdır; başkalarınca okunaklı hale getirilmeye muhtaçtır. Çünkü her yanıt, kendine yönelik yeni bir soruya davetiye çıkarır. Edebiyat da zaten tam bu yüzden kışkırtır.

Devamını görmek için bkz.

Adalet Çavdar, "Yazar ile Okur Arasında", Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2016

Çoğumuz kocaman bir kalabalığın içerisinde hiçbir zaman yetmeyen zamanla yarışarak yaşamaya çalışıyoruz. Bir parça sükûnet için çekildiğimiz köşelerimizde yaşadığımız günü gözden geçirirken birçok şeyi unutuyoruz, unutmayı seçiyoruz. Ayrıntılarda gizli hikâyeleri eleyip toplamın anlamını tutuyoruz aklımızda. Kurduğumuz cümlelere aklımızda dolanan sözcüklerin bir kısmını koyamayıp kendi iç sesimizle büyüyoruz/yaşlanıyoruz. Bütün bunlar olurken aklımız alıyorsa, zaman bulabiliyorsak ve seviyorsak okuyoruz. İnsanın yaşamadan hayalini kurduğu, herhangi bir şekilde aklından geçirdiği şeylerin de anısı olduğunu nasıl kabul ediyorsak okuduğumuz kitapların içinde yaşayan kahramanlar da artık bizim hayatımızın bir yerinde varlıklarını sürdürüyorlar. Birinin ömrü diğerlerinin hafızasında yaşadığı kadar değil miydi zaten?

Peter Mendelsund’un yazdığı Metis Yayınları tarafından Özde Duygu Gürkan çevirisiyle yayınlanan Okurken Ne Görürüz? ayrıntılı bir okuma kılavuzu. Şimdiye kadar okuduğunuz pek çok kitabı elinize alıp yeniden okuma arzusu uyandırabilir, aman dikkat! Dili, anlatımı, tasarımı ve yönlendirmeleriyle bir şekilde tanıştığınız roman kahramanları ve yazarlarıyla dostluğunuzu pekiştiriyor. Bundan sonra tanışacaklarınız içinse bir nevi bir dedektiflik yöntemi geliştiriyor zihninizde ve iyi bir okurun iyi bir dedektif olması gerektiğini vurguluyor anlattıklarıyla.

Daha da önemlisi, gündelik hayatta oradan oraya koştururken kaçırdıklarımız ile bir kitabı okurken kaçırdıklarımız arasındaki bağları ve ilişkileri ortaya döküyor. Biliyorsunuz çoğu zaman söylemek istediklerimiz ile söylediklerimiz arasındaki boşluğa düşüverir yaşadığımız ya da yaşama ihtimalimiz olan öyküler. Mendelsund aynı durumun kitap okurken de hasıl olduğunu ifade ediyor. Yazarın anlatmak istedikleri ile anlattıkları arasında ve yazarın anlattıklarıyla okurun okudukları arasında irili-ufaklı uçurumlar olabiliyor.

Kitabının hemen başındaki Laurence Stern alıntısı başımıza geleceklerin habercisi: “Yazmak sohbet etmenin başka bir adıdır sadece.” Mendelsund kitap boyunca okurun kendi sesiyle okuduklarını bir de yazarın sesinden duyacak şekilde kulaklarını açmasını öneriyor. Bununla kalsa iyi… Bir süre sonra tüm kitabı Peter Mendelsund’la kitaplar hakkında sohbet ederek okuduğunuzun farkına varıyorsunuz. Duymak ve görmek, görmek ve anlamak arasındaki farklılıkların arasında okuduğunuz her şeyi yeniden sorgulamanızı sağlıyor Mendelsund.

Herkesin, her kitaptan, hatta aynı okurun bir kitabı farklı zamanla okuduğunda aynı şeyi anlamasının neden mümkün olmadığını araştırıyor. Cevap; okuyan ve yazan arasındaki iç dünya tercümesinin öngörülemeyecek kadar fazla sayıda katmanı olmasıyla ilgili. Belki de kimilerimizin kimi kitaplara direnç göstermesinin sebebi bu tercüme girişimine kapıyı kapatmamızdır. Ya da belki aslında her okur bir çevirmendir ve çok okuyanlar bu iç dünyalar arası çeviri işinde ustalaşırlar. Demek ki her okur bir nevi tercümanlık da yapar.

Fakat bu tercüme işi düşündüğünüz kadar basit olmayabilir. Zira Mendelsund yazarın söyledikleri kadar söylemediklerinin de önemli olduğundan bahsediyor. Okurun, yazarın onun için açık bıraktığı kapılardan girip romanı kendince yeniden şekillendirmesini/anlamlandırmasını da okur ile yazar arasındaki bir oyun olarak tarif ediyor. Yazarın çok renkli betimlemelerle okurun sahicilik duygusunu kuşatması da, söylenmemiş olanın gücünü kullanıp yazar-okur hiyerarşisini bir nebze de olsa kaldırarak sahicilik dozunu ayarlamayı okura bırakması da mümkün bu oyunda. Acaba okur bu oyuna nasıl tepki verir? Kendisine bütün ayrıntılarıyla anlatılan bir fotoğraf karesini gözünde canlandırmaya çalışarak mı sürdürür okumasını? Yoksa o fotoğrafla ilgili ayrıntıları atlayıp kitapla arasındaki sürekliliği bozmayı mı seçer?

İşte bu oyunlu tarafı yüzünden okuma eylemini, edimini bir nevi performans olarak niteliyor Mendelsund. Okur bu performansta hem bir orkestra şefi, hem orkestra, hem de seyirci. Yazının ve okurun ritmi arasındaki bağlantıyı keşfetmek, bir kitabı bir müzik gibi düşünmenin büyüleyici etkisiyle heveslendiriyor okuru. Yazarın yazdığını kıymetli kılanın, birinin onu okuması olduğu gerçeğiyle de yüzleştiriyor. Bu arada iki kişinin aynı metinden aynı şeyleri anlamalarının neden bir mucize olduğunu idrak ediyorsunuz.

Mendelsund okumayı farklı sanat dalları ve yazarların çalışma disiplinleriyle karşılaştırıyor. Okuma eyleminin başında kendini bir hikâyede kaybetme isteği, aslında bu isteğe birlikte yaratma arzusu ve sahip olma talepleri de eşlik ediyor. Daha doğrusu bu üç arzu/talep genellikle bir arada bulunuyor. Çünkü okumak biriyle arkadaş olma ve onunla zaman geçirme tercihinin sonuçlarından biri. Okurun beğenmeyip yarıda bıraktığı kitapların bir şekilde hayatının bir yerinde ona tekrar sesleneceğini düşünürüm anlamsızca. Tıpkı tabakta bıraktığımız yemeklerin arkamızdan ağlayacağı gibi. Çünkü kitabı ele almak, yazara bir söz vermektir. Yarım bırakarak o sözü tutmamış olurum. Rafta o kitapla ne zaman karşılaşsam yarı yolda bıraktığım bir arkadaşımla rastlaşmış gibi olurum.

Kafka’nın Dönüşüm kitabı için yayıncısına yazdığı nottan bahsediyor Mendelson. Kafka istemiyor böceğe ilişkin ayrıntılar vermeyi: “O olmasın, lütfen o olmasın! Böceğin kendisi tarif edilmemeli. Uzaktan bile gösterilmemeli” diyor. Bunun üzerine Dönüşüm'ün farklı yayınevlerinden çıkmış baskılarını hatırlamaya çalışıyorum. Hemen hepsinde bir böcek resmi var galiba. Böylece yayıncılık sektörünün yazar ile okur arasına nasıl da girmiş olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bu da okuma halinin aslında kolektif bir performans olduğunu vurguluyor. Peki “okumayan bir toplum” dediğimizde aslında nasıl bir toplumu tarif etmiş oluyoruz? Birbirini anlamamayı tercih eden insanlardan oluşan bir toplum mu?

Devamını görmek için bkz.

Nalân Mahsereci, "Okurken (zihnimizde) ne görürüz?", Bilim ve Gelecek Kitapçıl, Nisan 2016

Bu yazıyı, kendi zihninize bakmakta kullanacağınız bir gözlem yönergesi olarak da okuyabilirsiniz; bilincin kendini incelemesi ne kadar mümkünse tabii. Okurları üzerinde bu etkiyi yaratan bir kitabın izini süreceğiz çünkü.

Bir an gözlerinizi kapayarak, okuyan birini hayalinizde canlandırabilir misiniz?.. Zihninize odaklanalım: Erkek mi, kadın mı; ne giymiş, nasıl oturuyor, yoksa ayakta mı? Gözleri ne renk, saçları nasıl? Ne okuduğunu görebiliyor musunuz? Nerede okuduğunu? Sahne ne kadar ayrıntılı? Peki, okurun zihnine zumlayabiliyor musunuz? Zihninde neler canlanıyor olabileceğini, zihninizde canlandırabiliyor musunuz?

Peter Mendelsund sıkı bir okur. Felsefe ve edebiyat eğitimi almış bir kitap tasarımcısı. Kapakları tasarlarken, içeriğin görselleşmiş en yalın halini arıyor. Bu uğraşısından doğmuş olduğunu tahmin etmenin yanıltmayacağı bir sorunun peşine düşmüş: Okurken ne görürüz? Mendelsund yanıtı, görsellikle iç içe dokuduğu Okurken Ne Görürüz? kitabında ararken, okuma deneyimini çok yönlü, yer yer nörobilimsel boyutlar kazanan bir araştırmaya dönüştürüyor. Ve okurunu kendi okuyan zihnine bakmaya kışkırtıyor.

Sevdiğiniz bir kitabın kahramanını fiziksel olarak tarif etmenizi istiyor örneğin. Bunu yapmanın hiç de sandığınız kadar kolay olmayacağı konusunda uyarıyor: “Yakından bakmaya çalıştıkça uzağa kaçacaklarını” söylüyor. Kalakalacağınızı bile bile, “Burnu nasıldı?” diye soruveriyor. Kahramanların fiziksel özelliklerinden ziyade, davranışları ve karakterlerini betimleme eğiliminde olduğumuzu gösteriyor. Neden? Yazarları tarafından genellikle ayrıntılı tarif edilmediklerinden mi? Eylemleri hayal etmek daha kolayımıza geldiğinden mi? Yoksa görüntüler anlamın gölgesinde kaldığından mı? Ama zihinsel içeriğimizin bir bölümü resimlere dayalı gibi görünüyor. Ya anlamlar, onlar görülebilir şeyler mi?..

Peki sizce aynı kitabı okuyan bütün zihinlerde, aynı kahraman mı dolaşıyor? Yazarın anlatımları ne kadar belirliyor zihnimizde biçimleneni? Yazarın anlattığı ile zihnimizde canlanan, aynı ağaç mı? Nehir, aynı nehir mi? Mendelsund’un dönüp dolaşıp geldiği sorulardan biri bu: Yazarın yazarken zihninde gördüğüyle, bizim okurken zihnimizde gördüğümüz ne kadar örtüşüyor?

Yazarların ustalaşırken erdiği bir sırra, Mendelsund da okumanın zihnimizde yol açtığı görsel deneyimi irdeleyerek ulaşıyor: Her okuma bir tercümedir! Okuduklarımızı kendimize tercüme ederiz. Sözcükler belleğimizdeki bağlamlarıyla hayat bulur zihnimizde. “Bir kurmacadaki olayları ve dekorları zihinde canlandırmak bizi farkında olmadan geçmişimize bakmaya yöneltir.” Yazarın betimlediği ağaç zihnimizde canlanırken belleğimizde yer etmiş bütün ağaç görüntülerini çağırır. Bir vakitler gövdesine yaslanıp hayaller kurduğumuz, üzerine tırmanıp meyve aradığımız, dallarından inen salıncakta sallandığımız, hışırdayan yapraklarıyla huzur bulduğumuz bütün ağaçlarımızdan izler taşır. Her okuma bir performanstır bu bağlamda; yazarın yönlendirmeleriyle yaratılan, okurun “kişisel” gösterisi.

Peki hayal gücümüz belleğimizden besleniyor ve onunla iç içe gelişiyorsa; hayal gücü belleğin kendisidir diyebilir miyiz? Mendelsund nörobilimin alanına giren böylesi temel sorular soruyor ve çıkarımlar da yapıyor yer yer. Rüya, halüsinasyon, gerçeğe uygun algı ve okurkenki hayal gücü yaşantılarını, faillik, canlılık, özbilinç ve zihinden bağımsız nesneler üzerindeki etki açısından grafikleştirerek karşılaştırmaya girişiyor, örneğin. Elbette bunları değerlendirmek nörobilimcilere düşer, ama değinilenlerin bilimsel merakı durmadan dürttüğünü söyleyebilirim.

Örneğin şu: “… fırfırlı deniz yosunlarından tuz ve ot kokusu yükselirken…”

Bu cümleyi okuduğunuzda, tuz ve ot kokusunu alabiliyor musunuz? Ben bu cümleyi okurken, bir şeyler duyumsadığımı sanıyorum. Ama ne? Mendelsund’un sorduğu gibi, kokuları hayal edebilir miyiz? Daha genelde, duyularımızı hayalimizde canlandırabilir miyiz, düşünsel yolla yaşayabilir miyiz? Acı çektiğimizi hayal ettiğimizde, acıyı hisseder miyiz diyelim ki?

Mendelsund benzer sorulara yanıtı nörolog bir arkadaşında arıyor. Uzman görüşüne göre, şiddetli acı, kaşıntı, koku alma gibi duyumları zihnimizde yoğun bir biçimde canlandırıp hissedemeyiz. Ancak, kendimizi zorlayarak bu deneyimlerin küçük bir parçasını, duyusal değil, düşünsel bir yolla yaşayabiliriz. Bunun nedeni bu duyu sistemlerinin canlılık tarihinde en erken gelişmiş, ilkel sistemlerimiz olmasıdır. İlkel duyular hayatta kalmamız için çok önemlidir. Bize “kaç” ya da “kovala” uyarısı yaparlar. Beden durduk yere, ortada gerçek bir durum yokken; tehlike, yiyecek veya tanıdık birinin kokusunu alma deneyimini yaratabilmemizi istemez. Çünkü bu yanlış alarm olur ve o doğrultuda harekete geçmenin de ölüm/ kalımsal bir bedeli vardır.

Yazarın sorularını ilerletmek doğal bir okur hakkı. Açtığı yoldan devam edelim: “Yosunların tuz ve ot kokusunu okuduğumda”, zihnimde o koku canlanırken yaşadığım tam olarak nedir? O kokuyu düşünmek mi? Yoksa anımsamak mı? Yoksa bu iki eylem, zihin pratiği açısından aynı şeyler mi?

Mendelsund’un zihinlerimizi mercek altına almamıza yol açacak daha pek çok doğurgan sorusu var. Birkaç tane daha:

– Resim çizme egzersizi gibi hayal etme egzersizi yapabilir misiniz?

– Okurken karakterlerin sesini duyar mısınız? Onları seslendiren kendi sesiniz midir?

– Okurken zihninizde beliren sahneleri nereden görürsünüz? Gözleriniz kamera olsa, sahnenin neresinde durur? Anlatıcının gözünde mi? Yoksa yanında ya da üstünde mi? Yoksa, esnek bir biçimde her yeri dolaşır mı?

Bu yamanlığı yalınlığıyla örtülü, bir ucu nörobilime açılan soruların kimisi kitapta yanıt buluyor; kimisi ise okurların zihinlerine atılmış merak tohumlarına dönüşüyor. Ama endişelenmeyin, Mendelsund kitabın yola çıkış sorusu olan Okurken ne görürüz?’ü ortada bırakmış değil; adım adım yanıtına doğru yaklaştırıyor. Final bölümünün başlığını söyleyerek, son merak tohumunu da atalım: “Bulanık”.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.