Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-027-4
13x19.5 cm, 80 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fatih Özgüven diğer kitapları
Bir Şey Oldu, 2006
Hiç Niyetim Yoktu, 2007
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Küçükburun
Kapak Resmi: Ahmet Sarı
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2015

Fatih Özgüven’in dördüncü öykü kitabı Küçükburun. Kitabın içindeki At, Çocuk, Köpek, Benim Kendi Gremlinim, Fısıldaşanlar, İz, Adım, Soğukluk, Ördekler, Küçükburun, Yılan, Adam ve İştahsız adlı on üç öykü için, sanatçılar özel çalışmalar yaptı: Ahmet Sarı, Funda Özgünaydın, Erdem Ergaz, Turgut Mutlugöz, Ömer Faruk Şimşek, Komet, Ahmet Doğu İpek, İlhan Sayın, Kemal Özen, Leyla Gediz, Gökçen Cabadan, Sadık Arı, Emine Bora ve Can Akgümüş.

Özgüven’in kelime kullanımı, cümle kuruluşu ile neredeyse tasarruflu denebilecek hacimdeki öykülerinin derinlik ve çarpıcılıktan yana bir eksiği yok. Küçük şeylere mesafesiz, yakın bakışlar. Sıradana, gündeliğe, bedene ayarlı dikkatler. Bir köpeğin kırılan onurunu da görüyor, bir babanın vasiyetinde saklı kırılgan çocuğu da.

İÇİNDEKİLER
Yılan
Fısıldaşanlar
Adım
İz
At
Ördekler
Köpek
Benim  Kendi  Gremlinim
Küçükburun
İştahsız
Çocuk
Soğukluk
Adam
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, Yılan, s. 9-11

Büyük bir hanın avlusunda oturuyorduk.

Etrafımızdaki insanlar, çıkardıkları uğultu, sıcaktan dolayı tentelerle engellenmiş gökyüzüne doğru yükselen pus, asırlarla son halini bulmuş nefis loşluk; gevşek, sadece yeterince gevşek sessizlik. Sıkılıp sıkılıp ya da gevşetilip gevşetilip son dönemeçte bırakılmış bir vida gibi.

Yaşayan her şeyin ölebileceği, sonra yeniden dirilebileceği, sonra yeniden ölebileceği aklımdan geçti. Ta ki sular gelip her şeyin üzerini kaplayıncaya, bu gezegen hakkında son hükmünü verinceye kadar.

Başka bir zamanda, buraları kaplayan denize dalan bir dalgıç çok çok aşağılarda belli belirsiz bir karaltı gibi bu yapının gölgesini görürdü; dalgalanan suyun, yosunların ve karanlığın ta altında.

“Buraya çok gelmeyiz biz aslında. Burası,” dedi arkadaşım, “beş on yıldır böyle, yeni restore edildi. Harabeydi eskiden.”

“Şurada,” dedi, –eliyle avlunun sağ çaprazındaki en uzak noktayı gösterdi– “bir kahvehane vardı sadece. Namazdan sonra,” –yakındaki camiyi gösterdi bu sefer– “ya da namaz vakitlerine yakın, ihtiyarlar gelir otururlardı. İçeride hâlâ çay 25 kuruş, nargile bilmem şu kadar levhaları dururdu. Takvim 1957’nin takvimiydi.”

“O kadar mı? Başka hiçbir şey yok muydu?” Bir şey daha olmalıydı.

Düşündü.

“Vardı,” dedi. “Saçı sakalı birbirine karışmış bir berduş gelir, şuraya” –şu anda çok popüler, kalabalık kahvaltı yerlerine doğru dimdik çıkan taş basamakları gösterdi– “tam oraya, ilk basamağa” –beni ikna etmesi gerektiğini, merakımı ancak bir noktadan ötekine uzanan hayali ama kesin çizgilerin doyuracağını anlamıştı– “otururdu. Koluna bir yılan dolamış olurdu.”

Şüphemi anladı. “Evet yılan, gerçek yılan,” dedi. “Onunla insanları iyileştirirdi, hastalara şifa verirdi” –düzeltti– “Öyle denirdi.”

“Yılanla mı? Nasıl?”

Arkadaşım cevap vermedi. Turisttim. Belki de beni bir sırla baş başa bırakarak turistliğime son darbeyi vurmak istiyordu.

Buradan önce beni götürdüğü “tarihin ilk bahçeleri”nde, tek sıra halinde oturmuş, bilmediğim bir dilde, müzikle hikâye, şikâyetle şarkı arası sesler çıkaran yaşlı adamlara duyduğum ilgi de sinirine gitmişti. Haklı buldum. Bir yerde yaşayan için orası sadece yeknesak, tozlu ve sıkıcıdır.

Eski kahvehanenin karşı çaprazında bileğine doladığı yılanla oturan adam ağır ağır, önce dış çizgileriyle, sonra çizgilerin içi iyi kötü renklerle dolarak gözümün önünde belirdi. Profili kahvehaneye dönüktü, tam o noktaya doğru bakıyordu. Bir şeyler biliyordu herhalde. Çıplak teni günbegün bir yılanla sarmaş dolaş, bedeniyle işini bitirmiş bir adamsa, bir şeyler biliyor olmalıydı.

Onu uzun süre gözümün önünde tutamadım. Orada biraz daha dursun isterdim, ama o ağır ağır soldu, alelacele çiziktirilmiş bedeni son çizgisine varıncaya kadar sıcakta eridi, havaya karıştı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Ak, "Hikâyenin izin verdiği kadar...", Cumhuriyet Kitap, 24 Aralık 2015

Fatih Özgüven'in dördüncü öykü kitabı, 2006'da yayımlanan ilk öykü kitabı Bir Şey Oldu ile başlayan ve niteliği hep belli bir çizginin üstünde olan öykü arayışının son halkası...

Fatih Özgüven'le ilgili yapacağınız küçük bir araştırmada karşınıza çıkacaklar sizi şaşırtacaktır muhtemelen ve bu şaşkınlık, ortalarda çok da fazla görünmeyen bir insanın, bunca işin nasıl bir araya getirildiğinin şaşkınlığı olacaktır. Çünkü baktığımızda Fatih Özgüven, Türkçenin yetkin çevirmenlerinden; Virginia Woolf'tan Nabokov'a, Thomas Bernhard'dan Borges'e kimleri okumadık onun çevirisiyle? Yanında, sinema alanında da kendini ispatlamış. Üniversitelerde verdiği sinema dersleri, dahası haftalık sinema yazılarıyla alanı hâlâ boş bırakmıyor.

Bunların dışında ise çok bilinmiyor ama bir romanı da var: Esrarengiz Bay Kartaloğlu. 90'ların başında yazdığı romanını bir kenara koyarsak kurmaca verimleri öykü üzerine toplanıyor Özgüven'in. Ve bunu sadece "öykü yazıyor", "verimleri öyküde birleşiyor" diye geçişteremeyiz çünkü Fatih Özgüven; farklı duruşuyla dikkat çekmiş, dil hassasiyetiyle öne çımış ve öykü evrenine kattığı dünyaların aykırılığıyla edebiyatımızda yeni algı kapıları aralamış önemli bir öykücü. Sık aralıklarla buluşmasa da okurlarıyla, nitelikli edebiyatın peşinden koşan sıkı bir okuru da var. Örnekse; Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyesi 2010'da yayımlanmıştı. Özgüven'in yeni öykülerini okumak içinse 2015'in sonlarını beklemek gerekti. Çok yakın zamanda Özgüven, yeni öykü toplamı Küçükburun ile okurların karşısına tekrar çıktı.

İyi bir şiir gibi

Fatih Özgüven'in dördüncü öykü kitabı Küçükburun. 2006'da yayımlanan ilk öykü kitabı Bir Şey Oldu'dan bu yana, niteliği hep belli bir çizginin üstünde olan öykü arayışının da son halkası aynı zamanda. Öykü arayışı diyorum çünkü Özgüven, her kitabında bu arayışın farklı bir yansımasını ortaya çıkarıyor. Tüm kitaplarında ortak bir bağlam bulan arayış ise kelime ve cümlelerdeki tasarruflu kullanım. Bir Şey Oldu'yla başlayan anlatımdaki tasarruf arayışı, sırasıyla; Hiç Niyetim Yoktu ve Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri ile devam etti. Her seferinde bir adım ileri atarak üstelik. Küçükburun'da bunun bir basamak daha tırmandırılmış halleriyle karşı karşıyayız.

Öykü, yapısı itabiriyle buna müsait bir tür. Hatta, yazarına tanıdığı olanakları ve hayalgücünün sınırsız coğrafyasını düşündüğümüzde en müsait tür. Anlatıma tanınan bu geniş olanakların kullanımı ise elbette yazara bağlı.

Fatih Özgüven de bu olanaklar kullanımının en zengin hallerinden birini sunuyor Küçükburun'daki öykülerinde okuruna. Metinlerin tasarruflu dili ise buna bir engel oluşturmuyor. Hatta aksine, anlatımdaki zenginliğin en önemli yanlarından birini bu tassarruflu dil meydana getiriyor. Dil bağlamında öykülerin üzerine ayrıca çalışıldığı çok açık. Dil için kullanılan "temiz" diye bir niteleme varsa eğer, Küçkburun'daki öykülere en yakışanı bu olacaktır. Öyküler, basitlermiş gibi görünse de üzerlerindeki dil işçiliğini biraz olsun incelediğinizde, aslında ne kadar zorlu bir çalışma sürecinden geçtiklerini de ele veriyorlar. Öykülerin, okuduğumuz en sade hallerine gelebilmeleri için Özgüven ciddi bir emek harcamış. Böylelikle de ortaya tek bir fazlalığını bulamayacağınız, okuduğunuzdan fazlasının olamayacağını düşündüğünüz öyküler çıkmış.

İlginçtir; bir şiir giriftliğinde bu metinler.

Burada bahsettiğim bir şiirsellik değil. Tıpkı iyi bir şiir okuduğumuzda hissettiğimiz o "tamamlık", "olmuşluk" duygusu sözünü ettiğim. Küçükburun'daki öykülerin içlerinden bir kelimenin çıkarılması ya da eklenmesi oldukça zor. Elbette imkânsız değil ama Özgüven'in kurduğu dünyada ne bir eksin ne bir fazla duygusu uyandırıyor.

Bu bağlamıyla okuruna da pay bırakan öyküler Küçükburun'dakiler. Okur, yazarın anlatımdaki -öykünün anlamlarındaki değil- küçük boşluklara kendi zihnini yerleştirebiliyor rahatlıkla ancak şunu da söylemekte yarar var: Bunun için okurun ciddi bir çaba harcaması gerekiyor. Küçükburun, her ne kadar yetmiş beş sayfadan mürekkep bir kitapsa da bu zorlayıcı hali ve anlam üzerinde okurunu da metne davet eden yapısıyla yetmiş beş sayfaya nazaran daha fazla bir mesai gerektiriyor. Haliyle Küçükburun da bir öyküyle tanış olmanın ne demek olduğunu bilen okurları bekliyor sayfalarına.

Okurdan istenen...

Belli bir kalıba hapsetmekse imkânsız Fatih Özgüven'in yazdıklarını.

Fantastiğin ve absürdün sularında yüzebildiği gibi gerçekten acı, hatta arabesk diyebileceğimiz bir acının peşinden de sürükleyebiliyor okurlarını. O nedenle sabitfikirlerin de sabitfikirlilerin de rahatlıkla gezinebileceği sayfalar değil Özgüven'in kitapları. Haliyle Küçükburun da bunlardan biri ve hemen az önce söylediğim gibi öyküyle tanış olmanın yanında, öykünün yükleyeceklerine de açık bir zihin yapısı istiyor.

Özgüven, küçük "şey"lerle arasına mesafe koymadan yönelttiği bakışlarıyla sıradanlığın ardındakine odaklanıyor aslında tüm öykülerinde. Bir köpeği hayattan küstürmenin, gururuyla oynamanın nasıl olacağına dair bir fikirle öykü yazabildiği gibi, az önce söylediğim arabesk bir acıyla babasının vasiyetini gerçekleştirmek için uğraşan oğulun uğraşına doğru da yol alabiliyor. Ancak her şey Özgüven'in anlatımında başlıyor ve bu anlatım, okuruna çok şey vaat ediyor.

Başladığı yer Özgüven'in anlatımı; evet. Bittiği yer ise Fatih Özgüven'in öykülerindeki tavrı. Kitabın son öyküsü olan "Adam"dan bir alıntıyla açılamak mümkün Özgüven'in tavrını. Yazar, bir sokak müzisyenini şöyle anlatıyor öyküsünde: "Bu kirli, utançsız ses yoldan geçen müzik yapımcısının kendisini keşfetmesini bekleyenin sesi değildi. (O da olsa hayır demezdi belki) Sesiyle yoldan geçenleri çağırıyor, avlıyordu. Herkes avlanıyordu. Yalvarmıyordu, rica etmiyordu. İstiyordu. Sokakta zaferini ilan etmişti. Neyi istediğini bilmiyorduk, ama istediğini biliyorduk. İlgi değil, sevgi değil, anlayış değil, yumuşaklık da değil, sertlik de değil, eninde sonunda para hiç değil. Bunların hepsi şarkısında vardı, oradaydılar, ama başını caddenin soluna dönmüş, ısrarla Tünel'e doğru haykıran adam aslında onları istemiyordu."

Fatih Özgüven de tıpkı bu müzisyen gibi; "sesiyle yoldan geçenleri çağırıyor, avlıyor. Herkes de avlanıyor. Ancak bu avını yalvararak gerçekleştirmiyor. Rica etmiyor. İstiyor." İstediğini de elde ediyor. Fatih Özgüven öykülerini, sokağında zaferini ilan etmiş bir yazarın öyküleri nasıl okunmak lazım gelirse öyle okumak gerek.

Saygı duyarak...

Aynı şekilde öykülerin başlarında çizimleri yer alan isimlere de...

Bu incecik kitapta yer alan küçük dünyalardan, büyük kapılar açabilir öykü üzerine düşünen herkes. Ancak sonuçta; "bir şeyle bir şeyin arasına ancak hikâyenin izin verdiği kadar girebilirsin." Fatih Özgüven öyküleri, bu iznin sınırlarını öğrenmek için dahi okunmaya değer.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Ergenç, "Soğukkanlı ‘Aydınlanma’ Halleri", Post Dergi, 10 Ocak 2016

Bundan yaklaşık on sene önce Fatih Özgüven’in ilk hikaye kitabı Bir Şey Oldu için yazdığım yazı ‘Soğukkanlı Endişe Halleri’ adını taşıyordu. ‘Endişe hikayeleri’ alt başlığını taşıyan o ilk kitap, hakikaten de ‘modern’ hayatın, şehirli hallerin ufak tefek endişelerini mesafeli, sakin, velhasıl ‘soğukkanlı’ bir tutumla küçük hikayelere dönüştürüyordu.

Özgüven’in son kitabı Küçükburun'da benzer bir edebi kıvamı sunan ‘küçük ve sakin’ hikayelerden oluşuyor ama şöyle bir farkla: bu sefer asıl izlek ‘endişe’ değil, durduk yere, sakin sakin, hiç yoktan ortaya çıkan küçük ‘aydınlanma’ anları. Bu nedenledir ki, bu yazının başlığı ilk yazının başlığına referans veriyor, endişenin yerini ‘aydınlanma’ alıyor. Ama mevzu bahis aydınlanmayı tırnak içine almak gerekiyor zira klasik aydınlanma anlarının (bir epifani sonrası varlığın anlamla ışıması vesaire) barındırdığı o ‘dönüm noktası’ hissine şüpheyle yaklaşan bir anlatıcı var burada. Ve ‘aydınlanma’ lafının getirdiği büyük / kalıcı hislerden ziyade küçük / muvakkat olana yönelen bir anlatıcı bu.

Kitapta anlatıcı ya da anlatıcıların dille kurduğu ilişki de ‘küçüklük’ üzerinden gidiyor. Büyük ve şaşaalı cümleler ve tamlamalar değil, küçük detaylara dair kısa, ketum ve olağan cümleler. Edebiyatımızdan klasik bir ayrımla söylersek: Tanpınarcı değil, Atılgancı bir edebiyat anlayışının devamı bu (bu ayrımın detayları için bkz. Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge). Büyük, açıldıkça açılan, konuşkan Tanpınar cümleleri değil, küçük, kapalı ve ketum Atılgan cümleleri. Dilin çeşmelerini sonuna kadar açmak değil, vanaları kısmak.

Bizim edebiyatta niyeyse, Atılgan’ın Aylak Adam’la başlattığı (ve devamını da getirmediği) o ‘cool’ ve minimalist anlatı bir geleneğe dönüşemedi. Kelimelerle ekonomik bir ilişki kurmanın ve karakterleri konuşturmak yerine, tabiri caizse, ‘susturarak’ anlatmanın, bir his ve durum tasvirine girişmek yerine, his ve durumu sergileyerek ya da sezdirerek aktarmanın kıymeti pek bilinemedi. Ve felsefi bir kanal açılmışken, oradan felsefe, ölüm, hayat gibi büyük konulara hemen kapılmak yerine ‘korkmayın felsefe yapacak değilim’ gibi bir şey söylemenin (bkz. Atılgan, Aylak Adam) barındırdığı edebi kuvvetin kıymeti de bilinemedi. Benim bildiğim son dönemde bu minimal ve ketum anlatı ve üslubun kıymetini bilen ve bunu uygulayan bir tek Barış Bıçakçı var. Bir de daha deneysel bir örnek olarak Ertuğ Uçar (bkz. Ormanda Kaybolmak: Bir Sözlük Hayali) ve hikayelerindeki politik şiddet ve hiddete rağmen minimalizmi koruyabilen yeni hikayecimiz Murat Özyaşar (bkz. Sarı Kahkaha) aklıma geliyor.

Minimalizm zor zanaat zira Steinbeck efendinin söylediği gibi bir yazarın bilip de söylememesi ile bilmeyip de hikayeden eksiltmesi arasında büyük fark var. Bilip de söylemeyen anlatıcı, sadece bir duruma işaret ederek, hikayesine bir katman eklerken, ‘bilmediğini örtbas etmek için’ söylememeyi tercih eden anlatıcı, hikayeyi bir katman daha eksiltmiş olur. Minimalizm zor zanaat zira o malum sloganının belirttiği şeyi, ‘less is more’u (kötü çeviriyle, ‘az daha çoktur’) yakalamak için, bir yoğunlaşma halini azaltarak ifade edebilmek gerekir. ‘Yok bir şey’ diyerek her şeyi anlatabilmek, vesaire.

Şimdi gelelim Özgüven’in bu minimal üslubu hikayelerde nasıl kullandığına. Daha ilk hikaye ‘Yılan’da öteki ve acayip olana duyulan ‘turistik’ bir merakla, acayip bir insanın varlığı bir yokluk olarak tasvir ediliyor. Elinde bir yılan tutan ve artık orada olmayan bir berduş, belki de bir meczup, hikayeden bir hayalet gibi geçip gidiyor. Sıcak bir yaz günü belli belirsiz yakası açılan ama mecalsizce ve biraz da saygıyla kapatılan tuhaf bir konu. Pat diye kapanan hikaye ve hikaye esnasında hafifçe sezdirilen felsefe parçaları. Durduk yere aydınlanma.

İkinci hikaye ‘Fısıldaşanlar’ bir uyku öncesi halüsinasyonu halinde duyulan fısıltıları anlatıyor. Biraz Kafka, biraz Cortazar, biraz Beckett karışımı hikayeye buralardan bir Olric sesi de ekleniyor. Ve zamansız-mekansız hikaye, öylece sona eriyor. Uykuyla. Sonuç: minimalizmin sakin gücü ve ürperti. Iskalanmış bir aydınlanma hali.

Üçüncü hikaye adını unutan birinin şaşkın dehşetini anlatıyor: ‘Adım bana ne yapmış? Ne faydası var? Ama adı olmamak katlanılmaz şeymiş. Sanki ölüm bu da. Canlı ölüm.’ Kesik kesik kayda geçirilen bir büyük ama küçük kriz hikayesi ve sonunda yaşanan ani bir aydınlanma hali.

Sonraki hikaye ‘İz.’ Kafatasında fark edilen ama sırrına vakıf olunamayan bir ‘iz’in hikayesi. Bir sırra vakıf olma ihtimalinin boşa çıkmasının hikayesi. Küçük bir aydınlanmanın kapısına toslamak. ‘Bir şeyle bir şeyin arasına ancak hikayenin izin verdiği kadar girebilirsin’ diyen anlatıcının o hikayeden izni alamayışının hikayesi. Bir sonraki hikaye ‘At’ bu ‘hiçbir şey olmama’ halini biraz bozuyor. Erotik dozu yüksek bir ‘kurt adam’ hikayesi, gündelik hayatın içine gerçeküstünü sokuyor. Bu sefer, klasik ve büyük bir kırılma anı kayda geçiriliyor. İronik ve küçük değil. Kitabın ‘bonus’u gibi bu hikaye.

‘At’ta insan hayvana dönüşürken, ‘Köpek’ adlı hikayede tam tersi, hayvan insanileşiyor. Bir hayvanın ‘insani’ ve gaddar hikayesi. İnsan-hayvan arasındaki ilişkiye ve erillik-iktidar arasındaki bağlantıya dair de küçük bir mesel içeriyor. ‘Benim Kendi Gremlin’im’ adlı hikaye için Kafkaesk ve müphem bir BDSM öyküsü, ‘Soğukluk’ adlı hikaye içinse Camus’yü akla getiren soğuk bir ölüm masalı demekle yetineceğim, daha fazla detaya girmeden.

Bu küçük kitabın ‘küçük edebiyat’ın (küçük edebiyat nedir derseniz, misal Sait Faik ya da Barış Bıçakçı ya da Y. Atılgan’ın edebiyatıdır derim) hep yaptığı şeyi yaptığını söylemek lazım: insana her şeyin hikaye olabileceğini ya da hikayesinin anlatılabileceğini hatırlatıyor ve tecrübeyle sabit, okurun etrafa ve bilhassa da detaylara tuhaf bir dikkatle bakmasını sağlıyor. Az buz bir şey değil. Durduk yere yaşanan ‘aydınlanma’ hallerinin kıymetini hatırlamak isteyenlere tavsiye olunur.

Devamını görmek için bkz.

Tolga Meriç, "Bir edebiyat besleyicisinden, Fatih Özgüven’den hikâyeler", Egosit Okur, 10 Ocak 2016

Fatih Özgüven, bir edebiyatçıdan çok, edebiyatçıları ve edebiyatı besleyen şaşırtıcı, aykırı ilham vericilere benziyor; yazanlardan değil de, yazdıranlardan sanki.

Hayatın içinde bir star gibi dolaşmayı becerebilen bu tipler, edebiyatın ne olduğunu, nerede saklı bulunduğunu yazarak değil de, yaşayarak gösterirler. Avcı yazarlar, bu çekici insanları görür görmez anlar ve ondan beslenmeye başlar. Yazabilen biriyseniz, bayağı bayağı romanlar, öyküler yazdırırlar size. Tuhaf bir şekilde, hayatın gerçeğine hiç benzemeyen ve görünmeyen, gündelik yaşamda var olamayan o edebi gerçekliği, görünür, yaşar hale getirirler çünkü. Hani şu, yanlış kullanıla kullanıla biraz ayağa düşmüş olan “kendini edebiyat eserine çevirmiş olma” durumunu gerçekten de hakkıyla taşırlar.

Kendini edebiyat eserine çevirmiş olma halini hakkıyla taşıyanlardan Fatih Özgüven’in hikayeleri

Kimileri elli kitap çevirir, sadece çevirmen olarak kalır. Kimileri de, kitap çevirdikçe, başka hiçbir şey yazmasa bile, tuhaf bir şekilde okur tarafından yazar gibi algılanmaya başlar. Fatih Özgüven, ikinci gruptakilere giriyor benim için.

Nedeni de şu galiba: Mesela bir Tomris Uyar çevirisinde, nasıl ki Tomris Uyar’ın edebiyatını da hissediyorsak, Fatih Özgüven’in de ortaya çıkarmadığı bir edebiyatı vardır da, o görünür sanki çevirilerinde.

Fakat görünen bu şey, hiç de ilk yapıtlarını vermeye başlayacak birinin kendini önce çeviride sınamasına benzemez. Tam tersine, cesaret tedirginliğinden, sırasını bekliyor olmaktan ya da ürkeklikten eser bile yoktur onun çevirilerinde. Hatta terbiyeyle iç içe geçmiş, dozunu tutturması çok zor, en kalitelisinden, hak edilmiş bir snobluk daha baskındır. Bu çekici snobluk asla okurla değil, sadece çevirdiği yazarla ya da yapıtla ilişkisinde belirir. Tepeden bakan, ezici değil de, düelloya dönüşmüş, eşitleyici bir flörtü andırır.

İşte, Metis’ten çıkan yeni kitabı Küçükburun'u okurken, kendimce biraz bulur gibi oldum Fatih Özgüven’in bu edebi tavrının nereden geldiğini.

Fatih Özgüven, bir edebiyatçıdan çok, edebiyatçıları ve edebiyatı besleyen şu şaşırtıcı, aykırı ilham vericilere benziyor; yazanlardan değil de, yazdıranlardan sanki.

Hayatın içinde bir star gibi dolaşmayı becerebilen bu tipler, edebiyatın ne olduğunu, nerede saklı bulunduğunu yazarak değil de, yaşayarak gösterirler. Avcı yazarlar, bu çekici insanları görür görmez anlar ve ondan beslenmeye başlar. Yazabilen biriyseniz, bayağı bayağı romanlar, öyküler yazdırır bu kişiler size. Tuhaf bir şekilde, hayatın gerçeğine hiç benzemeyen ve görünmeyen, gündelik yaşamda var olamayan o edebi gerçekliği, görünür, yaşar hale getirirler çünkü. Hani şu, yanlış kullanıla kullanıla biraz ayağa düşmüş olan “kendini edebiyat eserine çevirmiş olma” durumunu gerçekten de hakkıyla taşırlar.

Küçükburun'daki hikâyeleri okurken böyle biri olmanın ağır yükünü ve çelişkisini de duyuyorsunuz. Çünkü bunlar çok da “olmuş” hikâyeler değil. Yani hikâye olmasına hikâye de, o kadar da hikâye değil. İyi ki yazılmışlar, bazen vurup bazen güldürüyorlar, bir çırpıda da okunuyorlar ama konu o değil. Konu, Fatih Özgüven’in olağanüstü çevirmenliğinin, “kendi yapıtları” ya da “kendi yazarlığı” klişelerinin hiçbir zaman habercisi olmadığı…

Bunlar daha çok, bir edebiyat ya da edebiyatçı besleyicisinin, o pırıltılı varlıkların, doğası gereği kırık dökük olmaya yazgılı ürünleri… Sadece yapıtları değil, yaşamı da edebiyata çevirebilen artistik kişilerin, iş yazmaya geldiğinde kapıldıkları o masum vazgeçişlerin ürünleri…

Bu nefis vazgeçişlerin, bu dokunaklı “olmamışlığın” taçlanması adına, bir okur olarak, Küçükburun'daki hikâyelerin, hiç ama hiç benzememesini isterdim hikâyelere. Çünkü ara ara çok öykülük (biraz “beylik” anlamında burada) sahneler çıkıyor karşımıza. Keşke o çarpıcı sahneleri de başkalarına armağan etseymiş Fatih Özgüven. Her şeyini başkalarına vermiş haliyle daha da güzel olurdu bu kitap.

Devamını görmek için bkz.

Kahraman Çayırlı, “Özgüven hep böyle öyküler yazsın”, Taraf, 21 Ocak 2016

2006 yılında Fatih Özgüven’in ilk öykü kitabı Bir Şey Oldu’yu yayımlanır yayımlanmaz okuduğumda çok heyecanlanmıştım. Yılların esaslı çevirmeni olduğunu biliyordum, sinema yazılarını ilgiyle okuyordum, Esrarengiz Bay Kartaloğlu (1990) adlı bir romanı, Yerüstünden Notlar (2001) adında bir deneme derlemesi olduğunu da biliyordum ama yine de Bir Şey Oldu tutup sarsmıştı beni. Bir tutam endişe öyküsü anlatıyordu. Özgüven’in dilindeki ustalığa hayran kalmıştım. Üstelik çok da keyifliydi öyküleri. Durum böyle olunca Özgüven’in yeni öykü kitabını/ kitaplarını dört gözle bekler oldum. Peşi sene, Hiç Niyetim Yoktu geldi. Kitabı açan “Regal Dönemi”, özgün bir metindi. Ajda Pekkan şarkılarından yola çıkarak bir öykü yazmak kimin aklına gelirdi?..

Orhan Pamuk’un Öteki Renkler’inde sözünü ettiği çevirmen arkadaşının Fatih Özgüven olduğunu düşünürdüm hep. İkinci öykü “Paris’te Bir Apartman”ın bir yerinde de Özgüven, “büyük bir yazar” deyince, aklıma hemen Orhan Pamuk olduğu gelmişti. Derken “Sarışın Bir Melek”te ise 60’ların kült Türk filmi olan –ve şahane de bir göç sosyolojisi dersidir aslında bu toprakların–, Gurbet Kuşları ile karşılaşmak, mutlu etmişti o zaman. “Akşamüstü Oldu mu” adlı öykü de şarkıcı Baha’ya, şarkı sözlerine dolanıyordu güzel bir sarmaşık gibi. Velhasıl, Hiç Niyetim Yoktu’da bu kez yolu Avrupa’dan geçmiş öyküler vardı. Gene bir solukta okumuştum. Özgüven çok iyi, kısa olmalarına rağmen ustalığıyla okurları çarpan metinler kaleme almıştı yine.

Daha öz, daha bilge...

2010 yılında ise Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri geldi. Yine su gibi, bir çırpıda okunan naif öyküleriyle ince tedirginlikleri tüllerle anlattı. Hafif ürperten rüzgârlarla. Nüanslarla.

Şimdi ise Fatih Özgüven, dördüncü hikâye kitabı Küçükburun ile raflarda. Özgüven’in önceki hikâye kitapları ve sinema yazılarındaki üslubu daha da yükselmiş. Daha öz, daha bilge, daha sade bir yere varmış. Hem edebiyat yapıyor hem okuru hiç yormuyor. Minik detayları öyle güzel benzetmelerle sunuyor ki, öyküler bittiğinde damağınızda çok hoş bir tat kalıyor. Özgüven hep böyle öyküler yazsın, bu tat size de gelsin isterim...

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, "Tepki duyan öyküler", Radikal Kitap, 12 Şubat 2016

“Öykü” yerine “kısa öykü” der bazıları, İngilizceden çevrilmiş, short story yerine kullanılıyorlar zannedersiniz ama aslında gerçekten kısa olan öyküler için kullanılır bu deyim. Ben bu gibi metinlere öykücük demek isterim. Semih Gümüş böylesi kısacık öyküleri şöyle betimler: “... birkaç cümlelik metinler, derin bir anlam taşıyabilir. İz bırakabilir. Kısacık bir metin ister istemez kapalı da olur. Dolaylı anlamlar da taşıyabilir. Bütün bunlar aynı zamanda kısa öykünün kendisinde de yok mudur? Bir tek sözcüğün bile yerinin değiştirilemeyeceği kıpkısa öyküler, yazınsal dilin de en iyi sınandığı yerlerdendir.”

Minimalizm müzikte ve görsel sanatlarda yalın ve nesnel bir ifadeye sahiptir. Sanatın tarihsel ve duygusal yükünü geride bırakıp, en yalın haliyle nesneyi ele almayı hedefler. Bu yüzden minimalist sanat yapıtı, sanatçısından izler taşımaz, otobiyografik değildir. Süsten ve duygusallıktan arınmıştır. Sanat objesini ya da müzik eserini en yalın halinde görmemizi ister. Nesnellik, kültürel bağlardan kopuşla artar. Edebiyatta minimalizmi en iyi öykücüklerde görürüz. Bu kısa metinlerin başı ve sonu olmaz genelde, okura bırakır tamamlanmayı. Okurun hayal gücünü devreye sokar, zihni kışkırtır. Fatih Özgüven’in yeni kitabı Küçükburun böylesi minimalist öykülerden oluşuyor.

Küçükburun’da her hikâyeye bir resim eşlik ediyor. Sanki her hikâye bir andan, bir sözden, bir görüntüden doğmuş izlenimi ediniyoruz. Bir trende giderken karşılaşılan birisi, bir gezide görülen bir sahne, ölüm döşeğinde bir babanın dileği, bir sevgilinin gözleri ya da başını okşatan bir köpek, her biri bir sahnenin öyküsü gibi okunuyor. Çizimler bu nedenle önemli, öykülerin arasına sıkıştırılmış gibi değil, büyük olasılıkla yazar, sanatçılardan her öykü için bir çizim istemiş, bunlar öykü üzerine tasarlanmış çizimler.

Her öykü kitabı üzerine yazarken öykülerde ortak bir düşünce ya da tema aramanın saçma olduğunu söylerim fakat elimde olmadan -sanırım romanların yarattığı mesleki deformasyon yüzünden- ortak tema aramadan edemem. Fatih Özgüven’in hikâyelerinde metamorfoz birleştirici unsurlardan biri gibi göründü bana. “At” hikâyesinde olduğu gibi başka bir varlığa dönüşmek ya da “Küçükburun”daki gibi içinde dışarı vurmayı bekleyen bir korku taşımak. Metamorfoz, öykülerin minimalist yapısına uygun. Öykülerde bir zamana ya da bir mekâna bağlılık yok. Ne bir şehrin adı, ne de tarihte bir zaman belirtiliyor. Zamandan ve mekândan soyutlanmış bir nesnelleşmeyle karşılaşıyoruz. Burada karakterler de önemsizleşiyor. Genelde karakterlerin adı, mesleği ya da betimlemesi yer almıyor. Minimalist sanat yapıtlarının bir özelliği biçimciliğe tepki duymalarıdır, Özgüven’in öykülerinde de bunu hissediyoruz.

Öykülerin bazıları “Yılan,” “At,” “Köpek” ve “Ördekler” gibi hayvan adları taşıyor: bu da başka bir ortak temayı akla getiriyor. Bazen bir yazarı anlamak için yazarın insan doğasını nasıl gördüğünü, nasıl algıladığını sormak gerekir. Özgüven’in insan doğası hakkındaki düşüncelerini en iyi bu öykülerde görüyoruz çünkü o insana diğer canlıların gözünden bakmayı seçiyor. Ötekinin gözünden bakılan insan, güven duyulmayan bir yaratık. “İnsandan önce insan olarak varolup o işi bitirmiş bir yaratık” sözleri bunu çok iyi anlamamızı sağlıyor. Öteki canlılar kesinlikle insandan daha aşağı yaratıklar değil, sadece daha masumlar ve insanın kötülüklerine maruz kalmak durumundalar. Özgüven’in bu kısacık öyküleri okur üzerinde kesinlikle iz bırakacak türden.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.