Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-031-1
13x19.5 cm, 248 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çizgiyi Aşmak
Özgün adı: The Trespasser
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Caspar David Friedrich
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2016

"Dışarıdaki her şey gerçekdışıydı, bir gösteri gibi, küçük bir delikten izlenen bir gösteri… Sadece kendisi uymuyordu buraya. Omuzlarını ağrıyormuş gibi geriye iterek hırçın hırçın iç geçirdi. Kolları bir tahriş hissiyle sızlıyor, kafasından adeta bir tıslama geliyordu. Uzun bir müddet sadece kendini dizginlemeye çalışarak, dişleri sıkılı, oturdu… Onu memnun edebilecek ya da zihnini rahatlatacak hiçbir şey olmadığından, geriye kalan tek şey bu rahatsızlığa katlanmaktı. Kendisini hayatın bedeninde yerinden oynamış bir eklem gibi hissediyordu: Zihninde çıkık bir parmak görüyordu, şişmiş, morarmış, acılar içinde. Mesele, kendini nasıl tekrar eklemine oturtacağıydı."

Öğrencisine âşık olan evli ve çocuklu bir müzisyen, onun aşkına karşılık veren romantik bir genç kadın, tutkuyla arzulanan ama koşulların imkânsız kıldığı bir birliktelik... Konu hiçbirimize yabancı olmamakla birlikte, Lawrence’ın edebi ustalığı romanı basit bir aşk hikâyesinin çok ötesine taşıyor. Ruhsal çözümlemelerdeki derinlik ve özellikle de yaratıcı tasvirler edebiyatseverlere etkileyici bir okuma sunuyor. Çizgiyi Aşmak, yıllanmış şarap gibi, zamanla tadından hiçbir şey yitirmeyen o ender eserlerden...

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-11

Orayı susturmalı çalma!” diye bağırdı Louise, ellerini piyanonun tuşlarından kaldırıp aniden kemancıya dönerek. Helena başını notalardan ağır ağır çevirdi.

“Sevgili Louisa,” dedi, “o şekilde çalarsam katlanılmaz bir hal alır.” Lakayt bir hoşgörüyle kemanın yayını beyaz eteğine vuruyordu.

“Ama anlayamıyorum,” diye bağırdı Louisa, sevdiğine içerlemiş birinin abartılı kızgınlığıyla yerinden sıçrayarak. “Zaten susturmalı çalmaya daha yeni razı oldun. Eskiden olsa daha en başta reddederdin kesin.”

“Daha yeni razı olduğum çok şeyler var,” dedi Helena, bitkin ve sersemlemiş görünse de lafı gediğine koyabiliyordu. Louisa’ nın öfkeli isyanı diniverdi.

“Ne dersen de,” diye azarladı arkadaşını, sevgisi çırılçıplak bir ses tonuyla, “böylesi hiç hoşuma gitmiyor.”

“Allegro’dan devam edelim,” dedi Helena, Louisa’nın önündeki Mozart sonatında istediği yeri yayıyla göstererek. Louisa uysalca akorları basmaya başladı ve müzik devam etti.

Ateşin yanındaki hasır koltuklardan birine oturmuş olan genç bir adam, alevlerin müzik eşliğinde kâh durup kâh dans edişlerini seyretmek için bakışlarını keyifle kızlardan şömineye çevirdi. Rahat olduğu her halinden belliydi ama odada yabancı gibi duruyordu.

Güney Londra’daki geniş caddelerden birinde, kendine benzeyen yüzlerce başka evle aynı hizaya dizilmiş, sıradan bir evin oturma odasıydı bu. Zaman zaman tramvaylar uğuldayarak geçiyordu ama oda hem tramvaylara hem de Londra trafiğinin sesine yabancıydı.

Burası Helena’nın odasıydı ve onun sorumluluğundaydı. Duvarlar ağustos yapraklarının ölü yeşiline boyanmıştı; cilalı zeminin ortasına serili yeşil halı, koyu renkli toprağın ortasında kare şeklinde bir çimenlik gibiydi. Tavan, kartonpiyerler ve şömine düz beyazdı. Başka renk yoktu.

Piyano dışındaki mobilyaların geçici bir görünümü vardı: Şöminenin yanındaki iki hafif, hasır koltuğun, koyu renk cilalı tahtadan iki sarsak askılığın, duvarın oyuğundaki kitaplığın eğreti bir hali vardı, sanki yeşil zemini ve duvarları, beyaz süpürgelikleriyle odayı dinginliğe kavuşturmak için her an dışarı atılmayı bekliyorlardı.

Şömine rafında beyaz şamdanlar ve Çin’den gelme, feragati içinde kendini dışarıya kapatmış, kayıtsız, gri sabuntaşından küçük bir Budha heykeli vardı. Bunların yanı sıra pembe ve kırmızı damarlarla bulutlanmış, üzerlerine Çin harfleri kazınmış iki şeffaf taş, ayrıca türlü türlü hatıralıklar, kaya kristalleri, deniz kabukları ve yosun parçaları vardı.

İçeri giren bir yabancı biraz şaşalardı. Koyu yeşil, boş duvarlara, az sayıda mobilyaya bakar ve burada pek istenmediği sonucunu çıkarırdı. Odadaki yegâne sevimli nesneler, duvar dibindeki bir sehpa üzerinde duran beyaz abajur ve pencere girintisinin loşluğunu yeşil bir bulut gibi kaplayan, ince yapraklı, kocaman, güzel eğreltiydi. Sadece bu ikisinin ve ateşin dostane bir hali vardı.

Siyah piyano üzerindeki üç mum usul usul yanıyor, müzik uyuşmuş kelebekler gibi sersemce çırpınmaya devam ediyordu. Helena mekanik çalıyordu. Yayının altında kırdığı müzik cansız, dinlerken insanın canını acıtan bir şeye dönüşüyordu. Genç adam kaşlarını çatarak düşündü. Huzursuzca tekrar müzisyenlere döndü. Kemancı yirmi sekiz yaşında bir kızdı. Bedeni bir metronomun beyaz ibresiymiş gibi kararlı bir şekilde tempoyu zorlayarak sallandıkça, yüksek belli beyaz elbisesi de onunla birlikte salınıyordu. Genç adam onu seyrederken kaşları çatıldı. Yine de seyretmeye devam etti. Çok güçlü, canlı bir vücudu vardı. Bembeyaz boynu, kemanı dayadığı omuzlarının arasındaki güzel çukurdan kuvvetli bir kavisle uzanıyordu. Elbisesinin kolundan sarkan uzun beyaz dantel, yayın peşi sıra süzülüyordu.

Byrne, yanağının dolgun eğrisi dışında yüzünü göremiyordu. Arkada, neredeyse sabuntaşı heykelcikle aynı renkte görünen saçları, önde canlı bir hürriyetle mum ışığını yakalıyor ve alnının üzerinde parlıyordu.

Helena aniden çalmayı bırakıp sıkıntılı bir teslimiyetle kolunu indirdi. Louisa piyanonun başından şaşkın şaşkın ona bakıyordu.

“Neden,” diye bağırdı, “olmadı mı?” Helena bezgince güldü. “Hiç olmadı,” dedi, kemanını şefkatle dinlenmeye bırakarak. “Kusura bakma, ben kötü çaldım,” dedi Louisa puflayarak.

Helena’yı tutkuyla severdi.

“Sen kötü çalmadın,” dedi arkadaşı aynı yorgun, duygusuz ses tonuyla. “Ben kötüydüm.”

Keman kutusunun siyah kapağını kapattığında bir an ne yapacağını bilemiyormuş gibi durdu. Louisa, sevdiği kişinin yanına gitmeye cesaret edemeyen bir köpek gibi gözlerinde büyük bir şefkatle ona baktı. Bu bakışa karşılık alamayınca piyanonun üzerine eğildi. Helena neden sonra arkadaşına baktı ve gözlerini yavaşça kapadı. Bu aşırı şefkatin ağırlığı ona fazla geliyordu. Belli belirsiz bir gülüşle, çocuk kandırır gibi konuştu:

“Biraz Chopin çalsana Louisa.”

“Onu da beceremem, zaten neyi beceriyorum ki,” dedi Louisa. Otuz beş yaşındaydı. Helena’yla arkadaşlığı yıllar öncesine dayanıyordu.

“Mazurkaları çal,” dedi Helena sükûnetle.

Louisa notaları karıştırmaya başladı. Helena keman mumunu söndürdükten sonra ateşin yanına gelip Byrne’ın karşısına oturdu. Müzik başladı. Helena ellerini kollarına bastırmış, dalıp gitmişti.

“Hâlâ yanıyor mu kolların?” dedi genç adam.

Genelde çok ağır ve yorgun görünen mavi gözlerinde küçük bir gülücükle aniden ona baktı Helena.

“Evet,” dedi ve kolunu sıvayarak, yanık vurmuş uzun, kızıl bir meyveye benzeyen, omuzdan bileğe kadar kızarmış, biçimli, güçlü kolunu gösterdi. Yanağını, yanan, yumuşak teninin üzerine koydu okşar gibi.

“Çok sıcak,” dedi gülümseyerek, tuhaf bir neşeyle güneşte kavrulmuş kolunu tekrar okşadı.

“Kışın ortasında böyle bir güneş yanığı görmek çok komik,” dedi Byrne kaşlarını çatarak. “Aylardır neden geçmediğini anlamıyorum. İlaç filan sürmüyor musun iyileşsin diye?”

Helena neredeyse ona acır gibi tekrar gülümsedi ve dudaklarını sevgiyle yanığın üzerine koydu.

“Her akşam böyle oluyor,” dedi alçak sesle ve garip bir sevinçle.

“Ta ağustosta yanmıştın, şimdi şubattayız!” dedi hayretle. “Psikolojik bir şey herhalde. Bu yanığı sen çağırıyorsun, sen yapıyorsun.”

Helena ona aniden soğumuş gibi baktı.

“Ben mi! Hiç düşünmüyorum bile,” dedi fazla uzatmadan, küçümser bir hali vardı.

Genç adam bu acı ses tonunu duyunca kanı çekilmiş gibi oldu.

Ama bu his sadece fizikseldi. Hemen nezaketle gülümsedi. “Hiç?” diye onun sözünü tekrar etti.

Louisa onlar için piyano çalmaya devam ederken aralarında uzunca bir sessizlik oldu. Nihayet, “Ay yeter!” diye bağırdı, taburenin üzerinde zıplayarak. İkisi birden ona baktılar.

“İyi gidiyordun – neden durdun?” dedi Byrne gülerek.

“Siz!” diye bağırdı Louisa. “Artık daha fazla çalamayacağım,” diye ekledi, acıklı bir hareketle kollarını eteğinin üzerine bırakarak. Helena da gülmekte gecikmedi.

“Yapamayacağım, Helen!” diye sızlandı Louisa.

“Canım,” dedi Helena gülerek, “zaten herhangi bir mecburiyetin yok ki.”

Kendine duyduğu saygıyı sarsan bir arzuya teslim olan birinin hafif iniltisiyle Louisa kendini Helena’nın ayakları dibine bıraktı ve koluyla başını mahzunca arkadaşının dizleri üzerine koydu. Helena hiç tepkisiz ateşe bakmaya devam ediyordu. Şöminenin öteki tarafında duran Byrne koltuğa iyice yayılmış, düşünceli düşünceli sigarasını içiyordu.

Oda çok sessizdi, bir saatin tiktaklarından bile yoksun. Dışarıda trafik akıyor, kaldırımdan adım pıtırtıları geliyordu. Ama bu bayağı hayat fırtınası, Helena’nın bir kilise gibi kayıtsızlığını koruyan odasının dışında bırakılmış gibiydi. Mihraplardaki mumlar gibi cansız yanan iki mumun sarı ışığı, siyah piyanonun üzerine vuruyordu. Lamba yanmıyordu ve kırmızı bir moloza dönüşmüş olan alevsiz ateş ızgaranın üzerinde iyice küçülmüş, mumların sarı ışıltısı adeta korları bile aydınlatıyordu. Hâlâ kimse konuşmuyordu.

Nihayet Helena koltuğunda hafifçe titredi ama konumunu değiştirmedi. Hareketsizce oturmaya devam etti.

“Kahve yapabilir misin Louisa?” diye sordu. Louisa doğrulup arkadaşına baktı ve hafifçe gerindi.

“Oh!” diye homurdandı keyifle. “Burası çok rahatmış!”

“Sen hiç kalkma o zaman, kahveyi ben yaparım. Yok yok otur,” dedi Helena kendini kurtarmaya çalışarak. Louisa uzanıp onu bileklerinden yakaladı.

“Ben yaparım,” dedi uzata uzata, keyiften ve sevgi açlığından inleyecek gibiydi.

Sonra Helena hâlâ kalkmaya çabaladığından, bütün ağırlığını arkadaşının üzerine vererek kendisi ağır ağır doğruldu.

“Kahve nerede?” diye sordu, üzerinde bir miskinlik varmış gibi yaparak. Karşılık görmeyen sevgisinin verdiği rahatsızlıkla hep böyle küçük yapmacıklara başvururdu.

“Herhalde,” dedi Helena, “her zamanki yerindedir, canım.” “Hı-hııı!” Louisa esneyerek kendini odadan dışarı sürükledi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "Roman, yaşamın parlak kitabıdır", Radikal Kitap, 12 Şubat 2016

Türkçeye ilk kez 1959 yılında, Oğullar ve Sevgililer romanıyla çevrilmiş D.H.Lawrence. Güven Yayınevi’nin hazırladığı kitabın 1960 yılında ikinci baskısını yapması başka yayıncıları da teşvik etmiş olmalı, 1960 yılında İnsel Yayınevi Lady Chatterley’in Sevgilisi’nı, Türkiye Yayınevi Kanatlı Yılan’ı yayımlamış. Aradan geçen altmış beş yılda, yazarın önemli kitaplarının hemen hepsinin farklı edisyonlarla düzenli olarak okurla buluşturulduğunu görüyoruz. Geçen günlerde yayımlanan Çizgiyi Aşmak ise istisnalar arasındaydı. Aslı Biçen’in yazarın dilinin hakkını verdiği güzel çevirisiyle Türkçeye kazandırılan roman önemli bir eksikliği giderdi.

D.H. Lawrence ya da tam adıyla David Herbert Richards Lawrence, romanları, şiirleri, tiyatro oyunları, çevirileri, eleştiri yazıları, deneme ve gezi kitaplarıyla üretken bir yazardı. Ayrıca ressamlık yanı da vardı. 1885’te Nottinghamshire’da doğan Lawrence, gerek maddi sıkıntılar gerek anne ve babasının geçimsizliği sebebiyle mutsuz bir çocukluk geçirdi ama iyi bir öğrenciydi. Nottingham Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra bir süre öğretmenlik yaptı. Edebiyat kariyeri şiirlerini yayımlanmasıyla -1909’da- başlar. İlk romanı Ak Tavuskuşu’nun 1911 yılında yayımlanmasının ardından öğretmenlikten ayrılarak hayatını yazarak kazanmaya karar verdi. 1914 yılında Alman bir kadınla evlendi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Lawrence ve eşi Almanlar için casusluk yapmakla suçlanıp 1917’de Cornwall’dan sürüldüler. İltica etmelerine ancak 1919 yılında izin verildi ve o tarihten sonra çift, daha ziyade göçebe bir hayat sürdürdü. 1930 yılında Venedik’te tüberkülozdan ölen D.H.Lawrence, yapıtları ve polemikleriyle gerek yaşadığı dönemde gerek sonrasında önemli bir yazardı. İçerdiği erotizm ile ismini en çok duyuran eseri Lady Chatterley’nin Sevgilisi 1928 yılında Floransa’da yayımlanmış, ancak bu roman o dönemde pornografik bulunarak İngiltere ve ABD’de yasaklanmıştı. Diğer önemli romanlarını şöyle sıralayabliriz; Oğullar ve Sevgililer (1914), Âşık Kadınlar (1920), Kayıp Kız (1920), Aaron’ın Asası (1922), Ölen Adam (1929), Bakire ve Çingene (1930)...

Hazin bir aşk hikâyesi

Çizgiyi Aşmak (The Trespasser) 1912 yılında yayımlanmış. Kariyerinin ikinci romanında, sonu ölümle biten yasak bir aşk hikâyesi anlatıyor Lawrence. Meraklıları için bir not: Lawrence, Çizgiyi Aşmak romanını Helen Corke adlı bir arkadaşının hayat hikâyesinden -ve günlüğünden- esinlenerek kaleme almıştı. Bu sıralarda kendisi de evli ve çocuklu bir kadınla evlenmek üzere İngiltere’den kaçmayı planlıyordu.

Romanın sonunu ifşa ettiğimi düşünebilirsiniz ama Lawrence tam da böyle kurgulamış hikâyesini. Ölen sevgilisi Siegmund’un matemini tutan Helena’nın evinde başlıyor hikâye. Geriye doğru giderek roman kahramanlarını tanıtıyor ve Siegmund’un ölümünden önceki son haftaya odaklanıyor.

Helena yirmi altı yaşında, güzel, müziğe meraklı, maddi durumu sağlam bir kadın. Siegmund ise otuz sekiz yaşında, evli, ikisi küçük, ikisi yetişkin dört çocuk babası, yoksul ve mutsuz bir keman sanatçısı. Nasıl mutsuz olmasın ki? On yedi gibi gencecik bir yaşta apar topar evlilik bağına koşulunca ne o karısını ne de karısı onu tanıyabilmiş. Zihni ve ruhu gelişmeye başladığında, karısı Beatrice onun ilgilerini paylaşmadığı için doğal olarak ondan uzaklaşmıştı, öyle ki yirmi yılın ardından neredeyse iki yabancı olmuşlar birbirlerine. Buna bir de geniş bir aileyi geçindirme sıkıntıları eklenmiş. Tiyatro orkestrasında keman çalan Siegmund, özel dersler vermeye de başlamış. Helena ile işte bu sayede tanışmış ve yakınlaşmışlar. Uzun süre birbirine açılmadan ama birbirleriyle güzel saatler geçirmelerinin ardından, bir gün Siegmund’un yalnızlığını okuyan ve hayatta umduğunu bulamadığını anlayan Helena, ikisinin hayatlarını değiştiren bir teklif yapmış; “Çok yorgunsun, canım. Ağustosun ilk haftası benimle gelip dinlen.”

Wight Adası’nda Helena ile geçirilecek bir haftanın düşüncesi Siegmund’un kanını tutuşturacaktır. Her şeyi bir kenara bırakıp Helena’nın teklifini kabul eder ama içi huzursuzdur. Bu huzursuzluk Wight Adası’nda da, Helena ile ilişkilerinin sıcaklığı ve soğukluğuna bağlı olarak değişen yoğunlukta yakasından düşmeyecektir. Bunun nedeni ahlakı değil, “ahlaken korkaklığı”dır. Hayata iradi müdahalede bulunacak gücü olmayan, edilgin bir adamdır Bu anlamda Siegmund karakteri D.H. Lawrence’i “modern erkeği güçsüz, modern kadını mutsuz olarak yansıttığı” için eleştiren feminist yazarların iddialarını doğruluyor. Kate Millet’e göre Lawrence’ın romanlarındaki kadın erkek ilişkileri bu anlayış üzerine kurgulanmıştır ve Lawrence için doğru bir ilişki erkeğin hükümranlığını ilan etmesi ile gerçekleşebilecektir.

Kate Millet’in yargısı da tartışma ve tepki yaratmıştı. Erkeğin üstünlüğü bahsini bir kenara bırakalım, ama kadın erkek ilişkilerinin Lawrence’ın dünya görüşünde ve romanlarında merkezi bir rol oynadığı hususunda kimsenin itirazı olamaz.

Amaç yaşamdır

Çizgiyi Aşmak’ta Siegmund’u mutsuz kılan “status qua”nun çizgisini çiğnemiş olmaktır. Helena’nın sunduğu özgür aşkı, yasak meyveyi geri çevirmemesinin bedelini vicdan azaplarıyla kıvranarak ödeyecektir.

Kadın erkek ilişkilerinin çatışmalı yanı üzerine de kafa yormuştur Lawrence. Öyle ki Çizgiyi Aşmak’ın hikâyesi çıkarımlarının kurmaca bir metine uyarlanmış halidir. “Herhangi bir kimseyle ya da herhangi bir şeyle yeni bir bağ kurma yolundaki her çabamızda, bir bakıma yaralanmamız kaçınılmazdır. Çünkü bu, eski bağlarla bir çekişme, onların yerine yenilerini koymadır, hiçbir zaman da hoşa gitmez.” der Lawrence. Siegmund’un Helena ile yeni bir bağ kurma çabası da eski bağlarla bir çatışma yaratmış, ne denli sakınsalar bile her ikisi de yaralanmıştır. “Yanlardan her biri ne pahasına olursa olsun kendisininkini aramakta direniyorsa, öldüresiye bir kavgadır bu” diye devam eder Lawrence Anka Kuşu kitabında; “Tutku diye anılan şeyde bu durum vardır. Ayrıca, iki yandan biri ötekine kesinlikle baş eğerse, özveri diye adlandırılır bu davranış, bu da ölüm demektir”... Hem sevgilisi Helena’ya hem karısı Beatrice baş eğen Siegmund için ölüm kaçınılmazdır...

Yeşilçam melodramlarında görmeye alışkın olduğumuz imkânsız aşklar, aşk üçgenleri, çizgiyi geçmenin bedelini hayatlarıyla ödeyen masum sevgililer, Çizgiyi Aşmak romanında eksiksiz mevcut. Ancak şablonları tersine çeviriyor Lawrence; ölmeyi seçen Siegmund’un yüksek ahlakını güzellemiyor. Tersine yaşamdan koptuğu için -yeriyor demiyorum ama- acıyor genç adama. Çünkü D. H. Lawrence’e göre “yaşamdan başka hiç bir şey önemli değildir. Ben kendi payıma, yaşamı, yaşamaktan başka hiçbir yerde göremem. Başında büyük Y ile yaşam, canlı insandır ancak”. Ve “roman, yaşamın parlak kitabıdır.”

Ruh çözümlerine doğa tasvirlerinin eşlik ettiği Çizgiyi Aşmak’ta parlaklığı gerçekten de yakalamış Lawrence. Yaşamın güzelliğini, sürüp gittiğini ve gideceğini göstermek için kendisini yaşamın akışına bırakamayan bir adamın hikâyesini övgülerin yetersiz kalacağı bir dil ve üslup güzelliği ile anlatıyor.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celal, "Gün saydam ve solmak üzere", Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Mart 2016

D.H.Lawrence Çizgiyi Aşmak'ta klasik bir aşk üçgenini anlatıyor. Evli ve çocuklu bir müzisyen kendinden yaşça küçük öğrencisine âşık olur. Genç kız da öğretmeninin aşkına karşılık verir. Bir haftalık kısa bir tatile çıkarlar. Isle of Wright’taki tatilde iki sevgilinin birlikte yaşadıkları ve Londra’ya dönüşlerinden sonra başlarına gelenler romanın konusunu oluşturur.

Arkadaş kalmış roman

Çizgiyi Aşmak, D.H. Lawrence’ın ikinci romanı. Lawrence 26 yaşındayken 1911’de yazmış. Yazarlık kariyerinin iyi bir noktasında. İlk romanı Tavuskuşu yayımlanmış. İyi eleştiriler almış. Öyküleri, şiirleri ve denemeleri dergilerde yayımlanıyor. Ama özel hayatında önemli sorunlar var. Çok sevdiği, çok yakın olduğu annesini kanserden kaybetmiş. Bu ölümle yaşadığı üzüntü yazmakta olduğu Oğullar ve Sevgililer adlı romanının içeriğini de etkilemiş. Bu sırada ikinci kez zatüree olunca öğretmenlik görevini bırakıp yaşamını yazarlık yaparak sürdürmeye karar vermiş.

Arkadaşı Helen Corke’un yaşadığı mutsuz aşkı anlattığı gizli günlükleri okumasına izni vermesi Çizgiyi Aşmak'ın esin kaynağı olmuş. Helen Corke da bir yazar ve Lawrence gibi öğretmenlik yapıyor. Lawrence’in sevgilisi Jessie Chambers’ın da yakın arkadaşı. Jessie ile ilgili anılarını da D.H. Lawrence's Princess adıyla yazıp yayımlatmış.

Helen’in günlüğünden haberdar etmesi ile Lawrence Oğullar ve Sevgililer'i bir kenara bırakıp bu aşk üçgenine yoğunlaşıyor ve hızlı bir şekilde romanı kaleme alıyor. Çizgiyi Aşmak yayımlanmış ikinci romanı oluyor. Bu kararda yazarak geçimini sağlamak arzusunun etkili olduğu söyleniyor. Çizgiyi Aşmak bir aşk üçgenini anlatıyor ve daha çok okuru çekebilir, çok okunabilir. Ne kadar okundu bilemiyoruz ama çok ağır eleştiriler almış.

Lawrence’in ilk romanı Tavuskuşu ve üçüncü romanı Oğullar ve Sevgililer arasında kalmış, ihmal edilmiş bir roman olarak değerlendiriliyor Çizgiyi Aşmak. Bu görüş doğru olabilir, çünkü romanlar arasında sadece birer yıl var. Bazı eleştirmenler ise açık sözlülükle romanın kötü olduğunu yazmışlar. “İkinci el ve ikinci sınıf malzeme ile yazılmış” demişler, okunmasının çok güç olduğunu belirtmişler.

Bazı eleştirmenlere göre Helen Corke’un yaşadığı mutsuz aşkı anlattığı gizli günlükleri esin kaynağı olsa bile roman Lawrence’in yaşamından bir çok izler taşıyacak kadar otobiyografik. Günlüğün romana esin kaynağı olan bölümü sadece beş günden oluşuyormuş. Helen Corke bu günlükleri Lawrence’in ölümünden üç yıl sonra, 1933’de Neutral Ground adıyla yayımlamış. Romanla günlüklerin ilgili bölümü karşılaştırıldığında iki metin arasında pek benzerlik bulmak mümkün değilmiş.

Mina Urgan D.H Lawrence'da (Yapı Kredi yay.) “Çoğu eleştirmenler D.H Lawrence’ı incelerken çok haklı olarak The Trespasser’ın (Çizgiyi Aşmak) adını bile anmazlar” diye söze başlayıp bazı eleştirmenlerin bu kitabın tamamını D.H Lawrence’ın yazdığını bile kabul etmediklerini belirtip “çünkü ortada hayli karışık bir durum var”, diye yazmaya devam ediyor. Urgan’a göre Lawrence Croydon’daki okulda çalışırken Helen Corke adlı bir öğretmenle Çizgiyi Aşmak'ta anlatılan mutsuz aşk ilişkisini yaşamış. Bir söylentiye göre kitabın ilk taslağı Helen’in yazdığı bir romandan kaynaklanıyormuş. Ama ikinci versiyonu Lawrence kendisi yazmış. Mina Urgan Corke’un kitabını roman olarak değerlendirip Lawrence’in ölümünden üç yıl sonra Helen Corke da Neutral Ground adıyla kendi versiyonunu yayımlamış diyor. Mina Urgan, Helen Corke’un Lawrence’in ilk sevgilisi Jessie Chambers’la da arkadaş olduğunu belirtip Jessie’yi Lawrence’dan daha çekici bulduğunu söylemişti diyor. İki kadının da Lawrence’a sözde aşık olduğunu, onunla cinsel ilişkiye girmeye yanaşmadıklarını belirtiyor. Yine Mina Urgan’a göre Lawrence Jessie ile yaşadıklarını Oğullar ve Sevgililer'de “yazın ürününe dönüştürerek” anlatmıştı. Helen Corke ile aralarında olup bitenleri ise “bunu yapamadan” yani yazınsal ürüne dönüştüremeden Çizgiyi Aşmak'da yazdı diyor. Mina Urgan’ın Çizgiyi Aşmak'ı edebi bulmamasını tartışmalı bulduğumu belirtmeliyim.

Ruh çözümlemeleri

Yine Mina Urgan aktarıyor, Lawrence bir mektubunda bu kitabında çok kişisel bir sorununu açığa vurduğu için aptalların diline düşmekten korktuğunu, bu nedenle de ikinci romanından nefret ettiğini yazmış. Böyle dese de Helen Corke’a aşkının bu romanla sınırlı kalmadığını, gençlik dönemi şiirlerinde de Helen’den söz ettiğini belirtiyor Urgan. Mina Urgan’ın yazdıklarını okuyunca bu “ikinci el malzeme” nitelemesinin çok haksız olduğu, aksine Çizgiyi Aşmak'ın otobiyografik nitelikler taşıdığı anlaşılıyor.

Herhalde iki başyapıtın arasında kalmasının ve bu kötü eleştirilerin de etkisiyle 1912’de yayımlanan Çizgiyi Aşmak'ı 104 yıl sonra Türkçede okuyoruz.

Bu kadar eleştiriden söz ettikten sonra sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Çizgiyi Aşmak kötü bir eser değil. Edebi bulunmamasını ise anlamak imkansız. Lawrence sıradan görünen bir konuyu ruh çözümlemeleri ve betimlemelerle büyük bir ustalıkla anlatıyor. Anlatımına hayran kalmamak elde değil. Romanı Türkçeye ustalıkla çeviren Aslı Biçen’i de kutlamak gerek.

Çizgiyi Aşmak bu aşkın nasıl mutsuz bir sona vardığını anlatarak başlıyor. Helena yakın zamanda intihar eden sevgilisi Siegmund’un yasını tutuyor. Ama yanında yeni sevgilisi var. Böylelikle yaşarken aşkına yeterince karşılık vermediği sevgilisine ne derece bağlı olduğunu bilerek geçmişe, beş günlük yakın ilişkiye dönüyoruz. Lawrence, Siegmund’la öğrencisi Helena’nın aşk ilişkisinin nasıl geliştiğini, bu durumun Siegmund’un ailesini, özellikle karısı Beatrice’i nasıl etkilediğini anlatmıyor. İki sevgilinin Isle of Wright’taki beş gününe yoğunlaşıyor. Bu kısa tatili Helena teklif etmiştir ama tereddütleri vardır. Bir gece birlikte yattıktan sonra ayrı odalarda kalır, en fazla uzun öpüşmelerle noktalanan birliktelikler yaşarlar. İkisi de beraber olmaktan mutludur ama aradıklarının bu olmadığını düşünür, bu aşka kendilerini tam olarak veremezler. Bu aşkın, düş gibi geçen günlerin geçici olacağını, Londra’da dönmelerini gerektiren bir gerçek olduğunun bilincindedirler. Birlikte bir yaşam kurmaları mümkün değildir. Lawrence sevgililerin bu ruh hallerini her iki açıdan da ele alıp ustalıkla yazıya dökmüş.

Tatil bitip Siegmund eve dönünce kendi gerçekliği ile yüzleşir. Genç yaşta evlendiği karısı ve dört çocuğu onu bir yabancı gibi karşılarlar. Çok sevdiği beş yaşındaki küçük kızı bile artık ona çok uzaktır. Ömür boyu bu tavrın süreceğini, onlarla ilişkisini düzeltemeyeceğini düşünür, bu ruh halihi gittikçe derinleştirir ve tek çarenin ölmek olduğuna karar verir.

Çizgiyi Aşmak bir başyapıt değil ama o ağır eleştirileri hak etmeyen, Türkçeye çevirmek için 104 yıl bekletilmeyecek bir eser. Büyük bir yazarın kaleminden son zamanlarda ihmal ettiğimiz bir konuyu, kısacık bir aşk ilişkisini ve sonrasında yaşanan trajediyi yoğun edebi tadla, şiirsel bir dille anlatan iyi bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Aynur Kulak, "D.H Lawrence’den Çizgiyi Aşmak", pinkitap.com, 23 Mayıs 2016

Yakın arkadaşının günlüğünü okuyan bir yazar, bir aşk romanı yazmaya karar verir. Başka bir roman yazma hazırlığındadır üstelik. Annesini daha yeni kaybetmiştir. Üstelik memleketi İngiltere’yi de terk etmek üzeredir, evli bir kadınla. Hastadır. Zatürre olmuştur; bu yüzden öğretmenlik mesleğini bırakıp geçimini sadece yazarlıktan sağlamaya karar verir.

Bu yazdığım sebeplerden mütevellit, arkadaşının çok etkilendiği günlüğünden esinlenerek yazdığı Çizgiyi Aşmak romanı, ilk romanı Tavuskuşu ile üçüncü romanı Oğullar ve Sevgililer arasına sıkışır. Romanın beklenen ilgiyi görmeme sebepleri belki bu saydığım sebepler de değildir. D.H Lawrence’ın aşkı algılayış ve anlatış tarzıdır belki; belki de ayrıntılara herkesin baktığı açılardan bakmayışıdır; belki de okuduğu günlüğü kendince çok fazla içselleştirmesi ve romana ister istemez bunu yansıtmasıdır.

Belki, bilemiyorum. Fakat Çizgiyi Aşmak romanı için bir günlükten yola çıkılarak yazılmıştır (o da günlüğün beş günlük kısmı sadece) demek haksızlık olabileceği gibi Lawrence’ın hayata, kadın erkek ilişkisine, sevgiye, aşka karşı bakış açısını da haksız yere yadsımak olur.

D.H Lawrence İngiliz Edebiyatı’nın tutunamayan yazarıdır. Çizgiyi Aşmak da öyle.

“Dışarıdaki her şey gerçekdışıydı, bir gösteri gibi, küçük bir delikten izlenen gösteri… Sadece kendisi uymuyordu buraya. Omuzlarını ağrıyormuş gibi geriye iterek hırçın hırçın iç geçirdi. Kolları bir tahriş hissiyle sızlıyor, kafasında adeta bir tıslama geliyordu. Uzun bir müddet sadece kendini dizginlemeye çalışarak dişleri sıkılı oturdu… Onu memnun edebilecek ya da zihnini rahatlatacak hiçbir şey olmadığından, geriye kalan tek şey bu rahatsızlığa katlanmaktı. Kendisini hayatın bedeninde yerinden oynamış bir eklem gibi hissediyordu. Zihninde çıkık bir parmak görüyordu, şişmiş morarmış, acılar içinde. Mesele kendini nasıl tekrar eklemine oturtacağıydı.”

Bu nefis paragrafı birkaç kez okudum ve ‘tutunamamakla’ ilgili aceleye gelen bir tespit mi yaptım diye düşündüm. Ki böylesine detaylı ve içsel bir ‘aşk acısı’ tanımlamasıyla ‘tutunamamanız’ imkansız. Ya da gayet imkanlı. Neden olmasın?(!) Aşk tutunamayacağınız bir duygu; eninde sonunda yok olan, bazı aşklarda da ölümle sonuçlanan ve sonsuza dek acıya dönüşen. Çizgiyi Aşmak tam da böyle bir roman, sonu gelmeyecek bir inleme ve aşk ağıtı.

Roman mutsuz bir sonla ve yeni bir başlangıçla başlıyor. Helena’in yanında yeni sevgilisi varken daha yeni ölmüş (intihar etmiş) olan eski sevgilisi Siegmund’un yasını tutuyor. Lawrence öğretmen Siegmund ile öğrencisi Helena’in aşkını veya beraberken çıktıkları beş günlük tatili veya tatilden sonraki trajik sonu, bu sondan sonra yaşanan gelişmeleri veya evli, dört çocuk babası Siegmund’un ailesinin, karısı Beatris’in bu aldatılmadan nasıl etkilendiğini yazmıyor. Yaşları farklı, sosyal yapıları farklı, hayata bakış açıları farklı iki kişinin hayatlarına aşk girince hayatı tanımlama ve ‘şeyleri’ bile anlamlandırma meselelerinin nasıl da detaylandığını yazıyor.

“Helena yanında olduğunda, Siegmund normalde daima duyduğu o sızıyı, o başka bir şey özlemini duymuyordu. Helana onu, şeylerin güzelliğine bağlıyordu; güneşin, rüzgarın, denizin, ayın ve karanlığın bilgilerini ona ileten bir sinir ucu gibiydi. Kendisinin hissetmediği güzellikleri bile iletiyordu Siegmund’a. Aşkı yapan da budur. Siegmund kendi içine kapanık küçük çiçekleri, kalabalıklar içinde yalnız ağaçları, vahşi, hüzünlü su kuşlarını anlıyordu onun sayesinde. Bütün bunlarda, hep yükünü hissettiği o büyük özlemi, başka şeylere duyulan o sızıyı görüyordu. Ama bu devasa deniz sabahında yanında Helena’yla, günün kendisi gibi tam ve mükemmeldi.”

Aslı Biçen’in detaylı çevirisindeki güzelliği tam da şimdi, bu paragraftan sonra yazmak isterim.

Lawrence Aşk’ın algılayışları nasıl biçimlendirdiğini ve mükemmel hale getirdiğini yazıyor. Aşk yaşamı daha detaylı, daha görünür, daha anlamlı kılıyor. Lawrence aşkın biçimlendirdiği yeni anlamlara gebe ‘şeyleri’ (bu ‘şey’ ne olursa olsun) yazmayı seviyor. Ve sanki Çizgiyi Aşmak kitabını kendisi için yazıyor. Her şeyin olumsuz gittiği hayatında sevdiği bir şeyi yaparak tutunmak için. Lawrence’dan bahsederken bir şairden de bahsediyorum aynı zamanda. Bunca güzel paragraf ve anlam bir şair duygu dünyasının yansımaları olabilir ancak.

Ama 26 yaşında yazmış olduğu bu romanla tutunamıyor Lawrence. Roman İngiliz eleştirmenlerce diğer iki romanına nazaran yok sayılıyor. Yayınlandıktan 104 yıl sonra Türkçeye çevriliyor. Lawrence bile arkadaşına yazdığı bir mektupta bu romanını çok kişisel bulduğunu ve aptalların diline düşmekten korktuğunu yazıyor. Fakat Çizgiyi Aşmak romanının gerçeği yıllar sonra da olsa değerini buluyor.

Aşk, anlamını tam olarak bulan ‘şeylerin’ detayıdır, tutunmasa da olur.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.