Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-033-5
13x19.5 cm, 120 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mimarın Soluğu
Peter Zumthor Mimarlığı Üzerine Denemeler
Yayına Hazırlayan: Emine Bora, Elif Simge Fettahoğlu
Kitap Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2016
2. Basım: Ocak 2017

İsviçreli mimar Peter Zumthor, 1990’larla birlikte gelen enformasyon ve iletişim yönelimli ikinci postmodern dalgaya en keskin direnci gösteren kültür muhaliflerinin başında geliyor. Yazılı ve sözlü siyasi bir karşı koyuş değil bu; yaptığı işle, söz ve imge dolaşımı üzerine kurulu bu dünyanın umurunda bile olmadığını bir kez daha dışavurmuş oluyor. Üstelik de her seferinde başka bir şekilde: Bir seferinde ilkel toprak kap yapma tekniğine öykünerek, bir başkasında kayaların tektonik dizilişinden ilham alarak, ötekinde ise kereste depolarına sığınarak ya da balık sırtından esinlenerek. Her seferinde malzemeyle ve durumla tamamen kendine has bir ilişki kuran işlerinin tek ortak yanı doğrudan duyulara dokunmak, duyuları uyarmak üzere kurgulanmış olmaları. Bu kitapta Peter Zumthor’un dünyası, kendisine 2008’de mimarlığın Nobeli sayılan Pritzker ödülünü getiren işleri ele alınarak irdeleniyor.

İÇİNDEKİLER
Neden Zumthor?

Ne Münzevi Ne de Star

Maddenin Yoğunluğu

Zumthor'un Vaadi

Gugalun Evi

Kaynakça


OKUMA PARÇASI

Neden Zumthor?, s. 11-14

Frederic Jameson’un ünlü makalesi (1988) birçok alanda olduğu gibi mimarlıkta da Postmodern’in alımlanışında bir dönüm noktasına işaeret eder. [1] O zamana kadar bir “ana akım” olarak değil, Modernizme karşı koyuş olarak alımlanmış olan Postmodernizmi Ernst Mandel’in ünlü kitabına referansla “Geç Kapitalizm”in kültürel ve gündelik hayatının tezahürü olarak adlandırır. Jameson’un yorumu bir statü değişikliğinden ibaret de değildi. Jameson’un kastettiği, Postmodern’in neliğiyle ilgili mecrayı da değiştiriyordu. O zamana kadar Modern’in eleştirisi olarak görülmüş olan Postmodern, Modern’in görmezden geldiği iki mecra üzerine kurmuştu hem eleştirisini hem de kendi hareket alanını. Avrupa kaynaklı “geçmiş” ve “hafıza” bir yanda, Amerika kaynaklı “popüler kültür” ve gündelik hayat pragmatizm”i öte yanda. Oysa Jameson, hareketin ve imgenin sorunsallaştırılmasında, alışveriş merkezlerinde, galerilerde, şeffaf asansörlerde, yürüyen merdivenlerde, plazalarda, aynalı gökdelenlerde arıyordu postmodernin izlerini. Dolayısıyla tüketim mekânlarında ve esasen de tüketimin kendisinde.

Jameson makaleyi biraz daha sonra yazmış olsaydı muhtemelen ancak hesaplamayla (computational) başa çıkılıp şekil verilebilen eğilip bükülebilir yüzeylerde, “yalın üretim”de ve tasarım ile imalatın arasındaki duvarların erimesinde arayacaktı yeni dönemin ruhunu. Böylece “ana akım”ın mecra değiştirmesiyle birlikte eleştirisi de değişti. “Geçmiş, hafıza”, “popüler kültür” ve “gündelik hayat pragmatizmi” kendilerini görmezden gelen aklın ve rasyonalitenin zaaflarını görünür kılan araçlar olarak değil, hareketi ve imge üretimini kışkırtan, maddeyi buharlaştıran kaynaklar olarak görülmeye başladılar. “Hareket”i sorunsallaştıran mekân efektleri esasen hızlanan sermaye dolaşımının ve sermaye birikiminin analojisiydi. Nitekim daha sonra daha kapsamlı bir içerik ve hacimde David Harvey tarafından yazılan Postmodernliğin Durumu, postmoderni artık kültürel alanla sınırlamayarak siyasal iktisadın alanına taşıyacak, üretim ve emeğin değerlenme süreçlerindeki, dolayısıyla da kapitalizmin yapısındaki dönüşümle de ilişkilendirecek ve zaman-mekân algısında hayli köklü bir dönüşüme işaret eden “zaman-mekân sıkışması”nı yeni dünyanın amblematik kavramı olarak sunacaktı. Söz ve imge üretimi de, yeni dünyanın paradigmatik sektörleri ve sermaye birikiminin ana mecraları olarak iletişim ile “enformasyon”u işaret ediyordu – yolun sonunda kimlikler ile markaların beklediği. Her şeyin ayrı ayrı adlandırılma imkânı anlamına gelen “fark” üzerine kurulu bir dünyadan, nominalizmden başka bir şey değildir bu da esasen.

Denklem, barındırdığı tüm unsurlarla birlikte değişmişti. “Ana akım”ın mecraı değişip önceki dönemin eleştiri öğeleri yeni statükonun kurucu unsurları ve ana eksenleri haline gelince yeni eleştiri unsurlarına da yer açılmış oldu [2]. Boşluk büyük oranda duyular dünyasına açılma kapasiteleriyle, varlık felsefesi ve fenomenoloji tarafından dolduruldu. Aklın ve köşeli mantığın olduğu kadar imgenin ve enformasyonun egemenliğine karşı da duyuların ve duyguların, soyutlayıp sınıflandırmanın karşısında da deneyimin statüsü yükseldi. Fenomenoloji [3] ve varlık felsefesiyle birlikte, endüstri toplumunun ezeli ikilemi olan tekil nesne çoğaltılmış nesne [4] karşıtlığını daha 1920’lerden itibaren sorunsallaştırmış olan Frankfurt Okulu da yeniden keşfedildi. Sanat eserinin sosyal statüsü yeniden konu edilmeye ve sorunsallaştırılmaya başladı. Grubun öncülerinden Adorno daha da ileri giderek, estetik düzlemde ve onun en rafine ifadesi olan sanatta yapısal olarak gündelik ilişkilerin yeniden üretimine karşı alternatif bir potansiyel de görüyordu (1973).

Peter Zumthor da, 1980’lerle 2000’ler arasındaki son dönemin bu eleştirel kaynaklarından beslenen eğilimler içinde en dikkat çekici ve pırıltılı odaklardan biri haline gelen Alman dilli İsviçre ekolünün en keskin, ilgi çekici ve tanınmış üyesidir. Onun insanların doğrudan duyularına değmek ve dokunmak üzere tasarlanmış işlerinin bütün dünya tarafından merakla izlenmesi, hareket, söz ve imge dolaşımı üzerine kurulu bir dünyada duyuların uyarılmasına yönelik bir ihtiyacın da paylaşıldığı anlamına geliyordu. Diğer yandan, Zumthor’un duyulara ve yaşantı deneyimine olan angajmanı onun mimarlık pratiğinde düşüncenin ikinci planda olduğu gibi bir yanlış anlamaya yol açmamalıdır. Tam tersine, bütün has entelektüeller gibi düşünmeyi ve akıl yürütmeyi maddi hayatın temsili olarak değil, başlıbaşına bir tarz, üslup ve yöntem işi olarak, deneyim ve beceri birikimi gerektiren bir zanaat, dolayısıyla bir pratik olarak görür Zumthor. Nitekim çeşitli üniversitelerde verdiği konferans metinlerinden derlediği ve Birkhaeuser yayınlarından yayımlanan kitabının adını Architektur Denken (Mimarlığı Düşünmek) koymuştur.

Notlar


[1] Makale kuşkusuz Postmodern’in kendisini değil, alımlanışını değiştirmiştir ve 60’lardan beri varolup, yenilik olarak altı çizilmemiş unsurların artan ve artacak önemine işaret etmiştir. Kısacası kimi eğilimlerin artan öneminin saptanmasıdır. Metne dön.
[2] Fenomenolojinin mimariye ilişkin yetkin bir yorumu için bkz. Pallasma 2005. Metne dön.
[3] Fenomenolojiye iyi bir başlangıç kitabı olarak bkz. Merleau-Ponty 2005 ve 1996. Fenomenoloji ile estetik’e yatırım yapan tutumlar arasındakiilişkiyi ağırlıkla 3. Bölüm’de tartışıyorum. Metne dön.
[4] Werkbund’un 1914 Köln Kongresi, tekil nesne-çoğaltılmış nesne karşıtlığı ön plana çıkarmış ve sanatçı ile tasarımcı çevreleri arasında keskin bir kamplaşmaya yol açmıştı. Henry van de Velde tekilliğin, dolayısıyla sanatın, Hermann Muthesius ise çoğaltmanın, dolayısıyla sanayinin sözcülüğünüyapmışlardı. Walter Benjamin’infotoğraf ve film üzerinden çağdaş sanatların biriciklik ve çoğaltılma tansiyonunu eksene aldığı erken tarihli bir metin için bkz. Benjamin 1992. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ömer Altan, "İmgeden önce duyu vardı", K24, 25 Şubat 2016

Kitabın arka kapağındaki ilk cümle şöyle: “İsviçreli mimar Peter Zumthor, 1990’larla birlikte gelen enformasyon ve iletişim yönelimli ikinci postmodern dalgaya en keskin direnci gösteren kültür muhaliflerinin başında geliyor.” Mimarlık hakkında derin mâlûmata sahip olmayan, amatör ilgiyle hareket eden bir okuyucu için bu cümle açımlanmaya değer saptamalar içermekte.

Anladığımız kadarıyla İsviçreli bir mimar var, ismi Peter Zumthor. Kitap, alt başlığında belirtildiği üzere bu ismin mimarlık faaliyeti üzerine metinlerden oluşmakta. Bu kişi 1990’lı yıllarla birlikte gelen enformasyon ve iletişim yönelimli ikinci postmodern dalgaya direnç gösteriyor. Bu dalgaya direnç gösterdiği için de, kendisi bir kültür muhalifi. Öyleyse bu dalga, kitabın içinde zararlı bir cereyan olarak telakki edilmekte. Fakat bu postmodern karakterdeki mimarlık yaklaşımı neden ve nasıl zararlı etkiler ortaya çıkarmaktadır. Peter Zumthor mimarlığı bu yaklaşıma nasıl karşı durmaktadır. Böylesi bir dalgaya karşı duruşu üzerinden tanımlanan Peter Zumthor mimarlığının asli karakteri nedir.

Cevapları kitap boyunca açığa çıkacak önemli sorular taşıyan bu cümle, dar hacimli eserin Peter Zumthor mimarlığını hâlihazırda yaygınlık gösteren enformatik eğilimli postmodern mimarlık pratiğinin açmazlarıyla ilişki içerisinde anlatacağını müjdeliyor.

Okudukça Frederick Jameson’un mimaride postmodernizmi, hareketin ve imgenin sorunsallaştırılmasında aradığını öğreniyoruz. Bu ilk postmodernist dalgayı, modernizm eleştirisi başlığına yerleştirenlerden ayrılarak, hareket ve imge odaklı bir yaklaşım olarak ele alıyor Marksçı düşünür. Bu söylem, postmodernist yaklaşım geçicilik ve görüntüye dayalı çözümler üretir vurgusu taşımakta.

Kitap mimaride ikinci postmodern dalgayı ise hareket ve imge üretimine ek olarak, “muhtemelen ancak hesaplamayla (computational) başa çıkılıp şekil verilebilen eğilip bükülebilir yüzeyler” oluşturulmasına dayanan tasarım anlayışı ve farklılaşan üretim faaliyetiyle tanımlıyor. Öyleyse ilk postmodernist dalga üzerine gelen ikinci dalga, insanın yapabileceği hesaplamanın ve geometrik kurgunun ötesinde bir bilişim safhası gerektiriyor.

Burada amatör mimari ilgiye sahip okurun aklına Zaha Hadid ve Frank Gehry gibi, bina tasarımlarını bilgisayar algoritmaları aracılığıyla gerçekleştiren günümüz star mimarları gelmekte. Bu star mimarların popülerlik ve sosyal nüfuz bakımından kazandıklarının yanında akademik ve mimari çevreler tarafından eleştiri salvolarına maruz kaldıkları da biliniyor. Öyleyse genel kamuoyunun ismini az çok bildiği bu star mimarların elektronik akıl yardımıyla oluşturdukları tasarımlar ikinci postmodern mimari dalganın parçasıdır ve Peter Zumthor bu anlayışın karşısındadır.

Kitap Peter Zumthor’u ve içinde faaliyet gösterdiği günümüz mimari ortamını böyle bir zâviyeden ele almakta. Kapitalizm ile Frederick Jameson’a göre onun bir hizmetkârı olan postmodernizmi menfi oluşumlar olarak konumlandıran eser, Peter Zumthor’un mimari yaklaşımının bu olumsuzluklara devâ nitelikler taşıdığını ifadelendirmektedir.

Peter Zumthor bir kültür muhalifidir. Postmodern mimarinin kültür bozucu etkisine karşı, kültürü muhafaza ettiği için mi bir kültür muhalifidir yoksa postmodernizm artık kültür olmuştur da, Peter Zumthor bu postmodernlik kültürüne mi muhaliftir. Her iki durumda da sorun postmodernizmdir ve postmodernizme muhalif olmak iyidir. Peki bu karşı çıkışı nasıl gerçekleştirmektedir Peter Zumthor. “Her seferinde malzemeyle ve durumla tamamen kendine has bir ilişki kuran,” “duyuları uyarmak üzerine kurgulanmış” tasarımları aracılığıyla. Onun mimarisi, postmodernizm gibi imgeye değil, duyulara, doğal çevreyi deneyime dönüştürmemizi sağlayan bu yaşam iletilerine dayanmaktadır. Tüm bunlar “kendisine 2008’de mimarlığın Nobeli sayılan Pritzker ödülünü getiren işleri ele alınarak” irdelenmektedir kitapta.

Peter Zumthor’un İsviçre’deki otuz kişilik mimarlık ofisinden yayılan dalgaların fikir izlerini süren bu eserde, hızlı ama derin bir mimarlık yolculuğuna çıkarak, cesur yeni dünyanın tasarım ve inşa faaliyetleri hakkında güncellenmek mümkün. Mimarlığa tarihi, sosyolojisi, ekonomi politiği, felsefesi, tekniği ve estetiğiyle dört koldan hâkim olmak zor ve meşakkatli iş, fakat buna böylesi bir kitapla, günümüzün gerçeği ile yakınlık kurarak başlamak amatör ilgiyi beslemek adına kolaylık sağlayabilir. Okuyucu Peter Zumthor figürü etrafında örülmüş analizler aracılığıyla bugün mimarinin içinde bulunduğu çelişkileri kavrarken, bir usta mimarın dünyaya kattığı güzellikleri anlamlandırma şansına sahip olacaktır. Kitabın etkileyici fotoğrafları da cabası.

Öyleyse, mimarlık tarihine tersten, günümüzden başlamak için bir arka kapı gibi kullanılabilir bu kitap. Mimarlığa ilgisi olan tüm okurların yüz on sayfada dünyasını zenginleştirebilir.

Devamını görmek için bkz.

Kahraman Çayırlı, "Akıcı bir mimari dersi: Mimarın Soluğu", Taraf, 19 Şubat 2016

Düşman'da [Enemy / Denis Villeneuve, 2013] arka plânda birbirinin aynısı, seri inşa edilmiş onlarca apartman katı, gökdelen katı var da, bir insandan iki adet aynı diye niye bu kadar şaşırtıcı oluyor? Film boyunca tüm suçlu, bu gökdelenler, bu çok katlı binalarmış gibi sık sık bu fazla modern büyükşehir arka plânıyla yüzleştiriliyoruz. Bu iki karbon kopya adam, Apple bilgisayarlardan birbirlerini googlelarlarken üniversite kampüsünde bile karşımıza çıkan bu modern mimari fazladan bir şeyler söylüyor. Fordist, sade-basit ama “aynı”yı çoklaştırıcı bu mimari ile örümceği bir arada düşünmemiz gerekebilir.

Polytechnique’te [2009] Villeneuve, arka plânı yine yüksek katlı modern binalarla resmediyor. Modern mimaride “aynı”nın çokluğu, kütüphanede kitap rafları arasında gezinirken ya da koridorda öğrenci dolapları ile karşımıza çıkıyor. Ayrıca fotokopi makinesi ve kadınlar tuvaletindeki ayna, bu “çok”lamaya yardım ediyor, onu yeniden üretiyor. Yürüyen merdivenleri, sıradan merdivenleri, kütüphane tavanındaki ışıkları ve üniversite binasındaki pencereleri de aynı çerçeve içinde düşünebiliyoruz.

Incendies’te [2010] ise Villeneuve, hikâyesini Kanada – Lübnan hattında kurunca anlaşılıyor ki konuşulması gereken başka sosyolojik olgular da var. Ortadoğu’da, oryantalist bir hazla da belki, kamera sadece taşların çokluğunu resmediyor. Malumunuz, “doğu”da evlerin hepsi birbirinden farklı; steril, birbirinin “aynı”sını sayısızca üreten modern mimari sadece Kanada’da uzak “batı”da var değil mi? Güneydeki Kfar Ryat Hapishanesi kenarındaki teller ya da tünel tavanındaki ışıklar çokluk mimarisi parantezimiz içine dahil edilebilir mi, hayır. Tam değil. Ortadoğu’da, doğuda hiçbir şey bir diğerinin tam olarak aynısı değil hiç.

Peter Zumthor'un Soluğu

Incendies’te yüksek matematiğin, Syracuse Problemi’nin yerini Polytechnique’te mühendislik, entropi; nihayet Düşman’da tarih, diktatörlük dersleri alıyor. Üniversite sıralarına yakın duruyor Denis Villeneuve. Kaza yapan arabanın camındaki örümcek ağı görüntüsüne dek kurduğu görsel bütünlük önceki filmleri gibi Düşman'ı da sarıyor. Ama “batı”nın steril, sayısız siyah Ford araba üreten mimarisinde de var işte küçük gibi görünen fakat şehri her an basabilecek dev bir kara örümcek. O tertemiz modern mimarinin ta kendisi olmasın sakın o sekiz bacaklı?

İyi mimari bilmek çok kıymetli. Mimari, yerine göre sinema, sosyoloji, aslında genel olarak birçok sosyal bilim için şahane bir anahtar. Ve tersi aynı anda. Karşılıklı. Masumiyet Müzesi, Okur Yalısı restorasyonu, Osmanlı Bankası Müzesi başta olmak üzere çok sayıda uygulanmış mimari tasarımı bulunan İhsan Bilgin'in yeni yayımlanan kitabı Mimarın Soluğu'nu okumaya başlamamla bitirmem bir oldu. Bir yandan mimarinin sinemaya izdüşümlerini düşünürken, kitap hiç bitmesin istedim. Bilgin'in akıcı ve tane tane, sadeleştirerek anlatmaya meyyal üslubu kitabı daha da yukarı taşıyor. Mimariden söz ederken bir anda postmodernizme ya da bir anda Loach, Almadovar, Ceylan'a gelince söz; İsviçreli mimar Peter Zumthor'un soluğunu yakinen duyumsuyorsunuz. 2008 yılında mimarlığın nobeli olan Pritzker Ödülü'nü kazanan bu ilginç mimarın işleri arasında gezinirken öyle kıymetli bilgiler ediniyorsunuz ki. Ne diyeyim. Mimarlık tarihi ile mimarinin sosyolojisini de felsefesini de yapıyor bir yandan güzel güzel. Mimarın Soluğu bitince, ben şimdi uzun bir şiir mi okudum, akıcı bir hikaye kitabı mı oldum. Ya da İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde bir anda akıp giden bir derse mi girdim. Muhakkak okuyun isterim. Muhakkak.

Devamını görmek için bkz.

Zeynep Göğüş, "Işığı yakalatan anlar ve mimari", K24, 29 Eylül 2016

İhsan Bilgin’in Peter Zumthor Mimarlığı üzerine denemelerini içeren Mimarın Soluğu kitabı hakkında yazmaya başlarken öncelikle ne mimar ne de kitap eleştirmeni olduğumu belirtmeme izin verin. Hayatımın bir döneminde Zumthor ile duyusal ve duygusal bir bağ kurmuş olmam üzerinden hareket edebilirim sadece. Kaldı ki, doğrusu da mimarlığın herkes için olduğu değil mi?

Bir mimarın eseriyle duyusal bağ nasıl kurulur? En azından benim kişisel deneyimimde bunu Zumthor’un ışığıyla anlatabilirim belki de…

Bu ışığı nasıl yakaladığımın öyküsüne gelince… Bazen küçük çocuklar, kan bağı olmayan insanları dede olarak benimseyebilirler. Oğlum için de Karlsruheli mimar Prof. Dr. Egon Martin (1931-2012) böyle biriydi. Birlikte yaptığımız bir kayak seyahati dönüşünde Egon ve karısı Barbara’yla Bregenz’e uğradık. Bu ilk gidişimiz değildi Avusturya’nın Almanya ve İsviçre ile temas noktasındaki bu şehre. Bregenz’deki kısaca KUB olarak bilinen müze ya da sergi evi bizim için Avusturya’daki kayak köyü Gashurn’a yaptığımız her kış seyahatinin ardından çağdaş sanat sergilerini gezmek için vazgeçilmez bir duraktı.

Bir mimari eseri gezdikten sonra sizde anısı kalıyorsa, mimari kavramlarla tanışıklığınız olmasa da içinizden oraya tekrar gitmek ve farklı deneyimler yaşamak geliyorsa, mimarı başarıya ulaşmış sayabiliriz herhalde. Egon’la birlikte müzenin ya da Sergi Evi’nin hemen önündeki Bodensee gölünün kenarında geziyoruz. İhsan Bilgin’in kitabında “Şehrin göle temas ettiği noktada göz kamaştırıcı bir kült var. Bir sergi evi. Suyun ışığını, rengini olduğu gibi çekmiş, üzerine toplamış. Tıpkı gölün kendisinin güneşe yaptığı gibi: Suyun güneşten çaldığı rolü, güneşin kaynağı olma rolünü, müze de gölden çalıyor” diye anlattığı yerdeyiz. Egon, camdan, yansımadan söz ediyor, ışığı yakalatıyor bana, bir şekilde…

Tam da Bilgin’in tasvir ettiği gibi, Zumthor’un binası yansıttığı ışığın kaynağı hâline geliyor: “Varla yok arasındaki konumunu azalmaktan, indirgenmekten değil, çoğalma, genişleme, ışığı yayma kapasitesinden alıyor. Işığın kendisini değil, üzerine düştüğünü, gösterdiğini görebiliriz ancak. Kendisi göz kamaştırır.”

Bregenz Sergi Evi’nde ışığı yayan sadece cam mıydı? İhsan Bilgin’den devamla, “Camın kumlanması da yetmezdi arkasındaki belli belirsiz yüzey, karaltı olmasa. Camın kumlanması ve ardındaki duvar iki belirsizlik katmanı yaratıyor. Işığı önce tutup sonra bırakan, yayan da bu belirsizlik kademelenmesi. Şeffaf olsaydı ardını görecektik. Arkasındaki duvar olmasaydı, ışık tutulmadan geri dönecek, yansıyacaktı. Işığı tuttuktan sonra bırakan, kumlanmış camla koyu duvar arasındaki boşluk, derinlik. İki malzemeyle kuruyor binayı Zumthor: dökme beton ve kumlanmış cam.”

Postmodernizm ve Zumthor

Binadan bağımsız, dışarıda kendi başına bir yüzey oluşturan cam kabuğun etkisinden sıyrılıp biraz da İhsan Bilgin’in kitabın başında “Neden Zumthor?” sorusuna verdiği yanıtlara ve Zumthor’un nasıl olup da ne münzevi ne de star tanımlarına uyduğunu anlattığı bölümlere geçelim. Benim gibi,, mimari eserin duyulara hitap etmesinden yola çıkan okur açısından yazarın postmodernizmin yeni tanımı içinde fark peşinde koşmanın nasıl acıklı bir sonla farksızlaşmaya ve birbirine benzemeye vardığını anlattığı satırlar altı çizilmeye değer.

Mimarın Soluğu’nda Zumthor üzerinden postmodernizmin uğradığı beklenmedik dönüşümün anlatıldığı bölümler mimarlık sahnesinden uzak olanlar için de fazlasıyla ilginç. Zumthor’un da bu sahnedeki yerini aldığı ve 2008 kriziyle sonu geldiği ileri sürülen post-endüstriyel/ post-modern dünyanın en önemli özelliği fark yaratmaktı. Özetlersek, endüstri ve modern çoğaltmanın peşinde olduğu için durmaksızın yenilik ve fark arayışı gündemde tutuluyordu. Oysa bu dönemde dünyadaki en ölümcül özellik “benzerlik” hâline geliyordu. Benzerliklerden arındırılmış, mutlak farklılıklar üzerine kurulmuş bir dünya ise sonunda farkı tamamen silmeye meylediyordu. Herkes başka kimseyi çağrıştırmadan sadece kendi adıyla hatırlanmak isteyince sonunda kimse hatırlanmıyordu. İşte böyle bir dünyada istisnanın imkânsız olmadığını kanıtlıyordu Zumthor her seferinde. Bunun için de bir şerhi vardı, dünyanın dikkat dağıtıcı koşullarına yeterli mesafeyi koymak. Onun içindir ki ne münzeviydi ne de star. Bilgin’in tekrarladığı gibi, dünya onun yaptıklarından gözünü alamıyorsa bunun nedeni starlaşmaması ve ikon binalara karşı gösterdiği dirençti…

Öznel ve büyüleyici

Bilgin, Zumthor’dan büyülendiğini söyleyen bir mimar olarak onun doğrudan duyularına dokunmak üzerine tasarlanmış işlerinde düşünceyi ikinci plana atmayışına, bütün has entellektüeller gibi düşünmeyi başlı başına bir üslup ve yöntem işi olarak görmesine dikkat çekiyor.

Bilgin’e göre Zumthor’un bir işinden yola çıkarak diğerini tanımak imkânsızdır. Fark ve özgülün ele avuca sığmaz yaratıcısı, hatta büyücüsüdür çünkü o...

Bilgin, Zumthor’un eserlerinden büyülendiğini yazdığına göre, ki Alplerdeki Vals’te bulunan Termik Hamam’ı anlattığı bölümde arkadaşının “Yoksa öldük mü biz” sorusunu sorduğu, su ve taşın duyulara doğrudan temas etmek için kullanıldığı mekânda bu büyülenme hâli en belirgin biçimiyle ortaya çıkmaktadır, yazarın nesnel olmak gibi bir derdi olmadığını söylemek mümkün. Sezgilerim bana, duyulara hitap edebilen mimari eserlerin, seyircisinde öznellik yaratmasının zaten iyi bir şey olduğunu söylüyor. Tarafsız kalamayacak kadar büyülenmiş olan yazarın sübjektivitesini bu bağlamda düşünmek doğru olsa gerek. Yeri gelmişken, kitabın tanıtım toplantısında konuşan Nevzat Sayın’ın da değindiği gibi, Mimarın Soluğu zorlu bir denemeyle yapılar üzerinden ve iç içe geçmiş biçimde hem mimarı anlatıyor, hem de yazarı.

Zumthor, benim tek bir eserinde deneyimlendiğim estetik tutumu dürtülüyor. Bilgin’in Scott Lash’ten yaptığı alıntıyla “hiç hazır olmadığınız anda karşınıza çıkan, fakat her seferinde yeniden başlamayı ve deneyimlenmeyi gerektiren” bir tutum… Her seferinde şaşırmanın yolu budur. Karşımızda bir ihtimal değil, ânın kendisi vardır çünkü...

Mimarın Soluğu’nun son sayfasını çevirdim, ama bitmedi. Zumthor hakkında okumak benim için yepyeni bir başlangıç oldu. Epey yıl önce Brengez’deki Sergi Evi’nde bana ışığı yakalatan Egon Martin artık aramızda değil, ama bu kez onu anmak için elimde İhsan Bilgin’in kitabıyla başka Zumthor eserlerini tavaf etmeme sanırım engel yok.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.