Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-029-8
13x19.5 cm, 304 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Pierre Bourdieu diğer kitapları
Sanat Sevdası, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Akademik Aklın Eleştirisi
Pascalca Düşünme Çabaları
Özgün adı: Méditations pascaliennes
Çeviri: P. Burcu Yalım
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2016
2. Basım: Mayıs 2016

Kırk yıllık araştırmalarının sentez ve değerlendirmesini gerçekleştirdiği Akademik Aklın Eleştirisi’nde Pierre Bourdieu sosyoloji teorisi, tarih bilgisi ve felsefi düşünceyi harmanlıyor.

Bourdieu tartışmaya akademik aklın görmezden geldiği temel önkoşulla başlıyor: Batı dillerinde okul anlamına gelen sözcüklerin ve “skolastik”in kökeni olan skhole, yani boş zaman. İnsan üstüne düşünen filozoflar ve genel olarak “skolastik eğilim”, düşünmek için boş zamana sahip olmak gerektiğini akıllarına getirmezler. Akademik aklın felsefi antropolojide yaptığı bu manidar ihmalin vahim sonuçları vardır. Bourdieu eleştiri oklarını akademik aklın kendisine olduğu kadar, “skolastik eğilim”in dışında olanlar hakkında yürüttüğü spekülasyonlara da yöneltir: Kendini özgür sanan ve ne yaptığını bilen “özne” varsayımını kıyasıya sorgularken, meslek yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların altında yatan alternatif insan tasavvurunu sistemli bir şekilde sergiliyor. Pascal’ın yanı sıra Wittgenstein, Austin ve Dewey gibi “sapkın” filozoflar eşliğinde gerçekleşen bu serimlemede simgesel şiddet, iktidar, çıkar, zaman, tarih, evrensellik ve varoluşun sosyolojik açıdan amacı gibi temalar yeni bir bakışla ele alınıyor.

Sosyal bilimler ve felsefeyle ilgilenenlerin ilgiyle okuyacağını düşündüğümüz sarsıcı ve bir o kadar güzel bir kitap.

İÇİNDEKİLER
Giriş

1 Skolastik Aklın Eleştirisi
İçerilme ve İçerilen / Örtük Olan
Skolastik Eğilimin Belirsizliği
Skolastik Eğilimin Doğuşu
Büyük Bastırma
Skolastik Onur Meselesi
Radikal Kuşkuyu Radikalleştirmek
1. Hamiş: Kişisel Olmayan İtiraflar
2. Hamiş: Tarihin Unutuluşu

2 Skolastik Yanılgının Üç Biçimi
Skolastik Episteme-merkezcilik
Arasöz: Beni Eleştirenlerin Eleştirisi
Egoist Evrenselcilik Olarak Ahlakçılık
Saf Bir Hazzın Saf Olmayan Koşulları
Aklın Belirsizliği
Arasöz: “Saf” Düşüncenin “Alışılmış” Bir Sınırı
Simgesel Şiddetin En Üst Biçimi
Hamiş: Bir Yazar Nasıl Okunur?

3 Aklın Tarihsel Temelleri
Şiddet ve Yasa
Nomos ve illusio
Arasöz: Sağduyu
Kurulu Bakış Açıları
Arasöz: Güçlerin Farklılaşması ve Meşrulaştırma
Çevrimleri
Rasyonalist Tarihselcilik
Bilimsel Aklın İki Yüzü
Alanın Sansürü ve Bilimsel Yüceltme
Köken Anımsaması
Düşünümsellik ve Çifte Tarihselleştirme
Evrenselleştirme Stratejilerinin Evrenselliği

4 Bedensel Bilgi
Analysis Situs
Toplumsal Uzam
Kapsama/ Anlama
Skolastik Körlük Hakkında Arasöz
Habitus ve Bünyeye Dahil Etme
Eylem Halindeki Bir Mantık
Örtüşme
İki Tarihin Karşılaşması
Eğilimler ve Konumlar Diyalektiği
Örtüşmezlikler, Uyumsuzluklar ve Sekteler

5 Simgesel Şiddet ve Siyasi Mücadeleler
Libido ve illusio
Bedensel Kısıt
Simgesel İktidar
Çifte Doğallaştırma ve Etkileri
Pratik Sezgi ve Siyasi Çaba
İkili Hakikat
Bilgi Kiplerinin Bilgisi
1. Vaka İncelemesi: Armağanın İkili Hakikati
2. Vaka İncelemesi: Emeğin İkili Hakikati

6 Toplumsal Varlık, Zaman ve Varoluşun Anlamı
Gelecek Olanda Mevcudiyet
“Ardıllıklar Düzeni”
Beklentiler ile Olasılıkların İlişkisi
Arasöz: Birkaç Skolastik Soyutlama Daha
Toplumsal Bir Deneyim: Geleceksiz İnsanlar
Zamanların Çoğulluğu
Zaman ve İktidar
Beklentiler ve Olasılıklar Arasındaki İlişkiye Dönüş
Bir Özgürlük Alanı
Gerekçelendirme Meselesi
Simgesel Sermaye
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 11-14

Normalde felsefeye bırakmayı yeğleyeceğim bazı soruları sormaya karar verdiysem eğer, bunun sebebi bu denli sorgulayıcı olmasına rağmen felsefenin bunları sormadığını düşünmem; keza, bilhassa sosyal bilimler konusunda, zorunlu olmadığını düşündüğüm soruları habire sorduğu halde bu soruların genellikle pek felsefi olmayan gerekçelerini ve bilhassa nedenlerini sorgulamaktan kaçtığını düşünmemdir. Esasında akademik aklın (Kantçı anlamdaki) eleştirisini sorgulamaların genellikle dokunmadığı bir noktaya kadar itmek ve skhole* durumunun, yani serbest ve dünyadaki aciliyetlerden azat olmuş –bu aciliyetlerden ve dünyadan azat olmuş ve serbest bir ilişkiyi mümkün kılan– zaman durumunun varsayımlarını açıklığa kavuşturmak istiyordum. Fakat filozoflar, tıpkı diğer düşünce profesyonelleri gibi, bu varsayımları kendi pratiklerine katmakla kalmamış, bunları analiz etmekten ziyade meşrulaştırmak üzere, söylemin düzenine taşımışlardır.

Felsefenin, ulaşılmalarını zorlaştırmaya katkıda bulunduğu hakikatlerin önünü açmayı ümit eden bir araştırmayı gerekçelendirmek için, filozoflar tarafından adeta düşüncenin düşmanları olarak algılanan düşünürlerin (çünkü, Wittgenstein gibi, felsefenin ilk görevinin yanılsamaları, bilhassa felsefi geleneğin ürettiği ve yeniden ürettiği yanılsamaları dağıtmak olduğunu ileri sürüyorlar) sunduğu örnekten icazet alabilirdim. Fakat, göreceğimiz gibi, benim bu düşünümleri Pascal’ın himayesi altına yerleştirmemin başka sebepleri bulunuyordu. Uzun zamandır –genellikle kötü niyetle– Marx’la ilişkim sorulduğunda, sonuçta illaki biriyle yakınlık kurmam gerekiyorsa, daha ziyade Pascalcı olduğum yanıtını vermeyi alışkanlık edinmiştim: Bundan kastım özellikle bu yakınlığın en görünür olduğu simgesel iktidarla ilgili hususlar ve temellendirme ihtirasının reddi gibi Pascal’ın yapıtının daha az bilinen yönleriydi. Ancak her şeyin ötesinde, “sıradan insanlar”a ve “halkın sağlıklı kanaatleri”ne duyduğu –her tür naif popülizmden uzak– saygıdan dolayı Pascal’a (kendi anladığım haliyle) hep minnettar olmuştum; aynı şekilde, bu saygıdan ayrı düşünülemeyecek olan ve daima “sonuçların nedeni”ni ya da “bütün gün bir tavşanın peşinde koşmak” gibi görünürde en tutarsız veya en gülünç insan davranışlarının varlık sebebini aramaya ve “filozofluk taslama”ya, sağduyuya ait kanaatlerin beyhudeliği karşısındaki sıradışı şaşkınlıklarıyla şaşırtmaya çalışmaya her daim hazır olan “yarım akıllı”ların aksine bunlar karşısında infiale kapılmaktan veya bunlarla dalga geçmekten imtina etme isteğinden dolayı da ona minnettardım.

Pascal’ın “gerçek felsefe felsefeyle alay eder” derken haklı olduğuna inandığımdan, skolastik görgü kurallarının bu sloganı olduğu gibi benimsememe engel olmasına sık sık üzülmüşümdür: Öncelikle filozofların kendilerine felsefe adına uygulanan simgesel şiddete karşı, bu şiddetin etkilerini savuşturmak için en çok başvurulan silahları, yani ironi, pastiş veya parodiyi kullanmak istediğim zamanlar oldu. Sanata ve sanatçılara olan inancı kendi pratiklerinde tartışma konusu etmekten asla kaçınmamış yazarların (Heideggerci kitsch üzerine Thomas Bernhard, Alman idealistlerinin duman bulutları üzerine de Elfriede Jelinek) veya Duchamp’dan Devautour’a kadar nice sanatçının özgürlüğüne imrenmemek mümkün mü?

Felsefeye ve entelektüellerin sözlerine doğrudan ve muazzam etkiler atfetmekteki kibir, bana göre, Schopenhauer’in “ukalalık komedisi” dediği şeyin en âlâ örneğini teşkil eder, ki bundan kastı, tıpkı sahnede dışkılayan bir sahne atı gibi, kişi kendi kavramında olmayan bir eylemi gerçekleştirdiğinde içine düşülen gülünç durumdur. “Modern” veya “postmodern” filozoflarımızın, onları karşı karşıya getiren çatışmaların ötesinde ortak bir noktaları varsa eğer, o da söylemin gücüne olan aşırı güvenleridir. Akademik bir yorumu siyasi bir eylem olarak veya metin eleştirisini bir direniş başarısı olarak kabul edebilen ve kelimelerin düzenindeki devrimleri şeylerin düzenindeki radikal devrimler olarak yaşayabilen tipik lector yanılsamasıdır.

Müthiş kahraman rolleriyle hipnotize olmuşçasına özdeşleşme havalarına girmeye yol açan bu kadiri mutlaklık hayaline kapılmaktan nasıl kaçınılır? Bana kalırsa her şeyden önce yalnızca düşüncenin ve düşünce iktidarlarının sınırları üzerine değil, aynı zamanda düşüncenin icra edildiği koşullar üzerine de düşünmek gerekir – onlarca filozofu hem coğrafi hem toplumsal bakımdan kaçınılmaz olarak kısmi ve yerel olan ve toplumsal evrenin, hatta (genellikle ulusal bir geleneğe ve disipline indirgenerek yapılan referansların sınırlılığının gösterdiği gibi) entelektüel evrenin hep o aynı küçük alanıyla sınırlı olan toplumsal deneyimin ötesine geçmeye sevk eden koşullar üzerine. Buna karşın dünyanın gidişatının dikkatle gözlemlenmesi bu filozoflarda daha fazla tevazu uyandırmalıdır, zira şurası çok açık: Entelektüel iktidarların en etkili olduğu durumlar bu iktidarların toplumsal düzene içkin eğilimlerle aynı doğrultuda icra edildikleri durumlardır; bunlar sayesinde ifade bulan dünyanın kuvvetlerinin etkilerini –ihmallerle veya tavizlerle– tartışmasız biçimde ikiye katlarlar.

Burada söyleyeceklerimin –ki uzunca bir süre, en azından kısmen, kuramsal şeylerin pratik sezgisinde (sens pratique) örtük olarak bırakmak istemiştim– belirli bir varoluşun çok özel bir biçimde sınırlanmış tekil deneyimlerinden ileri geldiğini ve dünyadaki olayların veya akademik yaşamda olan bitenlerin bilinçler ve bilinçdışları üzerinde son derece derin etkileri olabileceğini biliyorum. Peki bu, söyleyeceklerimin bu yüzden özel veya göreli olacakları anlamına mı geliyor? Port-Royal’lilerin otoriteye ve itaate olan ilgileri, bunun ilkelerini açığa çıkarmaktaki kararlılıkları, bilhassa kültürel bakımdan son derece ayrıcalıklı olmalarına rağmen hemen hepsinin küstahlıklarından çok çektikleri kılıçlı asilzadelerden (noblesse d’epée) –hem başkalarının hem de kendilerinin gözünde– o dönemde hâlâ son derece ayrı bir kategori olan cübbeli asilzadelerin (noblesse de robe) burjuvazisine mensup olmalarına bağlanmıştır. Aristokratik değerler ve otoritenin –bilhassa da soylular otoritesinin– simgesel temelleri konusunda özel bir zihin açıklığına sahip olmalarının Kilise’nin veya Devlet’in dünyevi güçlerine karşı eleştirel bir tavır almalarına yol açan marjinal konumlarıyla pekâlâ bir ilgisi olabilir ama bu durum söz konusu zihin açıklığının açığa çıkardığı hakikati hiçbir şekilde geçersiz kılmaz.

Bazı epistemolojik görünümlü soruşturmaların ardında yatan dinsel veya siyasi ahlakçılık kalıntılarını reddetmek lazım. Düşünce düzeninde, Nietzsche’nin dediği gibi, günahsız gebelik diye bir şey yoktur ama aynı şekilde ilk günah diye bir şey de yoktur. Hakikati keşfedenin bunu keşfetmekte bir çıkarı olduğu keşfedilebilir diye bu keşif önemini zerre kadar yitirmez. “Saf” düşünce mucizesine inanmak isteyenler, hakikat veya erdem sevdasının, tıpkı bütün diğer eğilimler gibi, oluştuğu koşullara, yani toplumsal bir konuma ve güzergâha ister istemez bir şeyler borçlu olduğunu kabul etmek zorundadır. Hatta inanıyorum ki onca yatırım yaptığımız ve dolayısıyla Pascal’ın bahsettiği “bilmenin reddi”nin veya “hakikat nefreti”nin (hıncın sapkın sahte zihin açıklığının o tersyüz olmuş biçimiyle de olsa) bilhassa yoğun ve yaygın olduğu entelektüel yaşamdaki şeyleri düşünmek söz konusu olduğunda, hakikati açığa çıkarmak için bir nebze kişisel çıkar gütmek (ki bunu bir itham olmakla itham etmek kolaydır) gerçekten de fazla görülmemelidir.

Fakat yol açtıkları görelileştirme tehlikesine en başta kendileri maruz kalan tarihsel bilimlerin aşırı kırılganlığının bazı avantajları da yok değildir. Özellikle entelektüel modaların veya trendlerin dayatmaları ve cazibeleri karşısında, bunları sürekli konu etmenin zorunlu sonucu olan teyakkuzdan bahsedebilir ve bilhassa herhangi bir sezginin veya öngörünün temelinde yatabilecek itkileri, başkaldırıları veya içerlemeleri tabi kıldığım eleştiri, doğrulama ve irdeleme, tek kelimeyle yüceltme çalışmasını burada söz konusu edebilirim. Ait olduğum dünyayı tarafsız bir incelemeye tabi tuttuğumda, kaçınılmaz olarak kendi analizlerimin pençesine düştüğümü ve kendi aleyhime kullanılabilecek araçları temin ettiğimi bilmemem imkânsızdı: Bu gibi durumlarda söylenen “ava giden avlanır” sözü de, benim anladığım haliyle, yani kolektif bir girişim olarak düşünümselliğin çok etkili bir biçiminden başka bir şey değildir...

* Eski Yunancada “boş zaman” demek olan skhole, aynı zamanda “okul” anlamına gelen İng. school ve Fr. école sözcüklerinin de köküdür. –ç.n.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Temiz, "Akademik Aklın Eleştirisi", Dünya Bülteni Haber Portalı, 13 Şubat 2016

Pierre Bourdieu (1930-2002), 20. yüzyılın Fransız sosyologları arasında, bugün dünyada en çok tanınan ve sosyolojik yöntemi en çok tartışılandır. Habitus, simgesel şiddet, alan gibi anahtar kavramlara dayanan, yeni bir toplumsal kuramın kurucusu olan Bourdieu’nün amacı, toplumsal ilişkilerin gerçekliğini ortaya çıkararak, bu ilişkileri daha etkili biçimde eleştirmektir.

Kendisi genel olarak toplumsal hiyerarşilerin yeniden üretilmesi ve hâkimiyet mekanizmalarının yanı sıra, bireylerin toplumsal kökenleri ile tercih ve uygulamaları arasındaki ilişkiyi ele almıştır. Bourdieu’nün sosyoloji mesleği hakkında epistemolojik değerlendirmeleri; okul, kültür gibi alanlardaki araştırmalara kattığı özgün kavramlar üzerinde gerek hakkında hazırlanan dergilerde gerekse çeşitli incelemelerde sıkça duruluyor.

Bourdieu’nün sosyolojik çalışmaları kariyeri boyunca pek çok konuyla; geleneksel toplumlar, akademik dünya, medya, iktisat...ilgilendi. Ayrıca Türkiye’de son yıllarda Bourdieu’nün araştırmalarından ve yaklaşımlarından esinlenen geniş bir çevreden bahsedilebilir. Zira eserleri oldukça farklı dünya görüşlerine sahip yayıncılar tarafından neşrediliyor.

En çok satan kitapları, tartışmacı veya ana akım eserleri yanında sosyoloji klasikleri arasında yerlerini almış fakat erişilmesi daha güç eserleri dahil olmak üzere çok yönlü bir ilgi var. Gün geçmiyor ki bir Bourdieu kitabı veya Bourdieu üzerine bir inceleme çıkmasın. Bu durum onun sosyolojik yaklaşımının günümüz düşünce dünyası üzerindeki dikkat çekici etkisini değerlendirme imkânı sunar.

Pierre Bourdieu’nun Türkçe’ye çevrilen son kitabı, kırk yıllık araştırmalarının sentez ve değerlendirmesini gerçekleştirdiği Méditations pascaliennes (Seuil, Paris, 1997) [Pascalcı Düşünceler] kitabı Akademik Aklın Eleştirisi adıyla yayımlandı. Kitap Bourdieu’nun aktivist tavrına paralel olarak, bilimin rolü ve sosyoloji üzerine daha akademik bir düşünce geliştirmeye de devam ettiği yıllarda yayımlanır. Türkiye için henüz çok “erken” bir çalışma olan kitap sosyoloji teorisi, tarih bilgisi ve felsefi düşünceyi harmanlıyor.

Türkiye’de ortalamanın üstündeki akademisyenler “sıradan insanlar”a ve “halkın sağlıklı kanaatleri”ne bırakın saygı duymayı nefretle karışık bir duyguyla yaklaşırlar. Söylemin gücüne olan aşırı güvenleri nedeniyle başlarına türlü işler açmaktan da geri durmazlar. İşte bu yüzden kendi pratiklerini tartışma konusu yapmaktan imtina edenlerin simgesel düzenlerini kavramak için Pierre Bourdieu’nun kırk yıllık araştırmalarının sentez ve değerlendirmesini gerçekleştirdiği Akademik Aklın Eleştirisi kitabı muhakkak okunmalı.

Pierre Bourdieu tartışmaya akademik aklın görmezden geldiği temel önkoşulla başlıyor: Batı dillerinde okul anlamına gelen sözcüklerin ve “skolastik”in kökeni olan skhole, yani boş zaman. İnsan üstüne düşünen filozoflar ve genel olarak “skolastik eğilim”, düşünmek için boş zamana sahip olmak gerektiğini akıllarına getirmezler. Akademik aklın felsefi antropolojide yaptığı bu manidar ihmalin vahim sonuçları vardır.

Bourdieu eleştiri oklarını akademik aklın kendisine olduğu kadar, “skolastik eğilim”in dışında olanlar hakkında yürüttüğü spekülasyonlara da yöneltir: Kendini özgür sanan ve ne yaptığını bilen “özne” varsayımını kıyasıya sorgularken, meslek yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların altında yatan alternatif insan tasavvurunu sistemli bir şekilde sergiliyor. Pascal’ın yanı sıra Wittgenstein, Austin ve Dewey gibi “sapkın” filozoflar eşliğinde gerçekleşen bu serimlemede simgesel şiddet, iktidar, çıkar, zaman, tarih, evrensellik ve varoluşun sosyolojik açıdan amacı gibi temalar yeni bir bakışla ele alınıyor.

Bourdieu kitabın girişinde şöyle diyor: “Normalde felsefeye bırakmayı yeğleyeceğim bazı soruları sormaya karar verdiysem eğer, bunun sebebi bu denli sorgulayıcı olmasına rağmen felsefenin bunları sormadığını düşünmem; keza, bilhassa sosyal bilimler konusunda, zorunlu olmadığını düşündüğüm soruları habire sorduğu halde bu soruların genellikle pek felsefi olmayan gerekçelerini ve bilhassa nedenlerini sorgulamaktan kaçtığını düşünmemdir.

Esasında akademik aklın (Kantçı anlamdaki) eleştirisini sorgulamaların genellikle dokunmadığı bir noktaya kadar itmek ve skhole durumunun, yani serbest ve dünyadaki aciliyetlerden azat olmuş –bu aciliyetlerden ve dünyadan azat olmuş ve serbest bir ilişkiyi mümkün kılan– zaman durumunun varsayımlarını açıklığa kavuşturmak istiyordum. Fakat filozoflar, tıpkı diğer düşünce profesyonelleri gibi, bu varsayımları kendi pratiklerine katmakla kalmamış, bunları analiz etmekten ziyade meşrulaştırmak üzere, söylemin düzenine taşımışlardır.”

Pierre Bourdieu’nün, pek çok araştırma alanında kaçınılmaz bir referansa dönüşmüş olan çalışmalarının önemini göstermek bakımından şu satırlara dikkat kesilmek icap ediyor: “Felsefeye ve entelektüellerin sözlerine doğrudan ve muazzam etkiler atfetmekteki kibir, bana göre, Schopenhauer’in “ukalalık komedisi” dediği şeyin en âlâ örneğini teşkil eder, ki bundan kastı, tıpkı sahnede dışkılayan bir sahne atı gibi, kişi kendi kavramında olmayan bir eylemi gerçekleştirdiğinde içine düşülen gülünç durumdur. “Modern” veya “postmodern” filozoflarımızın, onları karşı karşıya getiren çatışmaların ötesinde ortak bir noktaları varsa eğer, o da Akademik bir yorumu siyasi bir eylem olarak veya metin eleştirisini bir direniş başarısı olarak kabul edebilen ve kelimelerin düzenindeki devrimleri şeylerin düzenindeki radikal devrimler olarak yaşayabilen tipik lector yanılsamasıdır.”

Siyasi hatta stratejik akla heveskâr bundan dolayı da kendi ürettiği ve yeniden ürettiği yanılsamaları dağıtmak noktasında son derece başarısız olan Türkiye akademisi için erken bir kitap Pascalcı düşencler içeren bu eser. Zira Türkiye akademisinin akademiden uzaklığı bir yana uzun zamandır Marx’la ve türevleriyle ilişki içinde olmaktan gayet memnun olduğu son derece açık.

Bu yüzden Pasclavari düşünürlerle yakınlık kurmamayı alışkanlık edinmiş durumda. Ama gene de sosyal bilimler ve felsefeyle ilgilenenlerin ilgiyle okuyacağı sarsıcı ve bir o kadar güzel bir kitap. Akademik düşünüş biçimini anlamak, toplumsal dünyayı ve insanın eylemlerini nasıl ele aldığını kavramak için bir başlangıç noktası sunuyor.

Devamını görmek için bkz.

Uğur Cumaoğlu, "Akademik Aklın Eleştirisi", Kitaphaber.com, 28 Mart 2016

Akıl, insanlığın kendi tarihi içerisinde her zaman en büyük sermayesi ve bununla birlikte varlığın anlamına ulaşmada onun yegâne yolu olmuştur. Evrenin düzenini anlamada ve insanın evrendeki koordinatlarını belirlemede akıl bir izlek ve insanlığın yörüngesi olmuştur. Her insan teki için akıl ayrışabilirken, aynı zamanda tüm insanlığın tecrübesi içinde birleşebilmektedir.

İnsanlığın, geçmişten günümüze bilgi yolunda tecrübe ettiği her alan, ayrı bir akıl alanı olarak isimlendirilebilmektedir. Her tecrübe birbirinden bağımsız gibi görünen, fakat birbirine sıkı bir şekilde bağlı tecrübelerin ürünüdür. İnsanlığın tarihi aklın tarihidir de diyebiliriz.

Bu büyük tecrübe içerisinde kendisine has bir geçmiş ve yöntemlerle yer edinen akıllardan biri de ‘akademik akıl’dır. Akademik akıl, kimine göre fildişi kuleden seslenen ve orada ikamet eden bir tecrübe, kimine göre ise üst perdeden konuşan ve halkın aşağı tabakası ile bağlantı kurmaktan imtina eden bir kibirdir. Kendine has bir üslubu, dili, inancı olan; çoğunlukla kendi erkini kurma konusunda bağımsız davranan, farklı erkleri yeri geldikçe de facto durumuna düşürebilen, bilginin ve görgünün tek kaynağı ve yolu olarak kendini gören bir deneyimdir. Akademik akıl içerisinde yine akademik akla karşı düşük bazlı çatlak sesler olsa da, tüm insanlığın meramını anlatacak düzeyde yüksek bir desibele ulaşamamaktadır.

Akademik Aklın Eleştirisi, akademiya içerisinden nadir olarak ses bulan tepkilerden. Pierre Bourdieu’nun Pascalca Düşünme Çabaları’da tam da bu bağlamda yükselen bir çığlık. Bourdieu, akademik aklın skolastik veya iptidai temellerini eserinde irdelerken felsefe tarihinin en yetkin isimlerini bir bir karşımıza çıkarmakta. Platon’dan Aristo’ya, Descartes’ten Kant’a, Sartre’dan Heidegger’e birçok duayen ismi Pascalca Düşünme Çabaları doğrultusunda karşı karşıya getiriyor.

Eski Yunancada boş zaman demek olan skhole sözcüğüyle tartışmaya giriş yapan Bourdieu, fragmanlar halinde, akademik aklın skolastik köklerinden yola çıkarak Descartesci Kartezyen aklın oluşum aşamalarını inceliyor. Skolastisizmin köklerinden kurtuluşun, Kartezyen aklın ve aydınlanmacı hareketin temelinde yer alan Endülüs ve Doğu bilgeliğini perdeleyen bu muhasebe, ara ara Descartes’e kapı aralıyor. Temelde akademik aklın en çözümsüz sorunu olarak, felsefe tarihinin tarihten koparılması eserde satır aralarında tartışılan mesele olarak karşımıza çıkıyor. Aklın tarihsel menşeinin izi sürülürken, toplumsal bir varlık olarak insan, varlık, zaman, varoluşun anlamı gibi sorunsallar Pascal ve Descartes mukayeselerinde zihnin perdesine yansıtılıyor.

Kendisine Marx ile olan ilişkisi sorulduğunda, uzun zamandır Pascalcı olduğunu söyleyen Bourdieu, Pascal’ın ‘gerçek felsefe felsefeyle alay eder’ sözü üzerinden, aslında akademik aklın yeni bir skolastisizmi doğurduğunu uzun uzadıya ispata çalışır. Felsefeye ve akademik intelijensiyanın sözlerine doğrudan ve muazzam etkiler atfetmekteki kibre Schopenhauer’in ‘ukalalık komedisi’ özdeyişiyle karşı çıkar. Bourdieu, akademik çerçeveyi çizerken yine Pascal’a başvurur ve onun ‘kendi yapıtımı yaratırken, onun yargıcı olamam; sanatçılar gibi yapmalı, ondan uzaklaşmalıyım; ama çok da değil’ sözü üzerinden akademik aklın sınırlarını ve değerini belirler. Tekdüze çalışmaya alışmış zihnimizi düzensizliğe çağırır ve yine Pascal’a başvurarak onun ‘Kanıtlar yalnızca zihni ikna eder. En güçlü en sarsılmaz kanıtlarımız gelenekten gelir. Bunlar otomatı eğip büker, zihin de düşünmeksizin onun peşinden sürüklenir.’ sözüyle zihnimizi davet eder.

İçeriği ile belli bir kesime ve düzeye hitap eden Akademik Aklın Eleştirisi adlı eser, bu düzeyi tercümesinde de koruyor. Tercümede tercih edilen çok uzun ve kesintisiz cümleler, eseri biraz anlaşılmaz kılıp, birçok yabancı kelime tercüme edilmeden sadece ilgilisinin bilgi düzeyine sunulsa da, çalışma elbette ağırlığını ve değerini korumakta.

Hülasa, Akademik Aklın Eleştirisi, ciddi bir zaman ve okuma eğilimi isteyen bir çalışma. İlgilisi dışındaki kesime de hitap eden yönleri de mevcut. Sıkı bir okuma ile yararlı olabilecek bir eser.

Devamını görmek için bkz.

Kahraman Çayırlı , "Farklı bir sosyoloji: Bourdieu", Taraf Gazetesi, 30 Mart 2016

Pierre Bourdieu farklı bir sosyolojinin, farklı bir sosyoloji metodolojisinin peşinde oldu hep. Sosyo-kapital, kültürel sermaye, habitus, doxa vb. kavramları kültürel alanlardaki incelemelerinin merkezinde tuttu. Benim için en az Durkheim, Marx ve Weber kadar önemli olan Bourdieu'nün umarım tüm kitaplarını Türkçe'de görürüz bir gün.

Orijinali 1997 yılında yayımlanan Méditations pascaliennes, şimdi dilimizde. Akademik Aklın Eleştirisi / Pascalca Düşünme Çabaları'nda Bourdieu, felsefeyi tarih ve sosyoloji teorisiyle bir arada düşünüyor. Sırf Pascal değil, Dewey, Wittgenstein, Austin vd. filozoflardan da destek alıyor, harmanlıyor, skolastik düşünme biçimini eleştirirken, aklın tarihsel temellerine de, toplumsal varlığa da, bedensel bilgiye de uzak kalmıyor.

Pierre Carles'nin Pierre Bourdieu hakkında Sosyoloji Bir Dövüş Sporudur [La Sociologie est un Sport de Combat, 2000] diye 146 dakikalık şahane bir belgeseli var, fırsat bulduğunuzda muhakkak izleyin derim. Sosyolojinin kuru bir bilgi yığını olmadığını, hayatın içinde olduğunu, iyi kullanıldığında, gerçekten yanınıza aldığınızda ne kapılar açabileceğinizi göreceksiniz.

Bourdieu'ye kitaplıklarınızda yer açın...

Akademik Aklın Eleştirisi, çok kıymetli ve önemli bir eser. Ancak Bourdieu'yü daha önce hiç okumayanlar için, bu şahane sosyologla ilk tanışılması gereken kitabı mı, emin değilim. Alain Darbel ile birlikte çalıştığı Sanat Sevdası [Metis, 2011], Televizyon Üzerine [YKY, 2000], Varisler: Öğrenciler ve Kültür [Heretik, 2014] ile başlamak daha güzel olabilir örneğin. Bekarlar Balosu [Dost, 2010], Dünyanın Sefaleti [Heretik, 2015], Loic Wacquant ile birlikte Düşünümsel Antropoloji için Cevaplar [İletişim, 2003], Ayrım: Beğeni Yargısının Eleştirisi [Heretik, 2015] ile devam ederken Akademik Aklın Eleştirisi'ni okumak daha verimli olabilir okur için.

Esasen bir kültür sosyologu olan Bourdieu'nün çalışmalarındaki yapısalcılık ve Marksizmin farklı tezahürlerine erişmek çok değerli. Bugüne dek hiç okumadıysanız Bourdieu'ye muhakkak kitaplıklarınızda yer açın.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.