Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-014-4
13x19.5 cm, 408 s.
Liste fiyatı: 38,00 TL
İndirimli fiyatı: 30,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İstanbul Kimin Şehri?
Kültür, Tasarım, Seyirlik ve Sermaye
Özgün adı: Whose City is That?
Culture, Design, Spectacle and Capital in Istanbul
Yayına Hazırlayan: Emine Bora, Niyazi Zorlu, Sedat Ateş
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2016

Bir dönemin “Başka İstanbul Yok!” sözü, öyle görünüyor ki yerini “Bu İstanbul’da kaç İstanbul var?” şaşkınlığına bıraktı. Kent büyük bir hızla genişlerken sınıf ve zenginlik, etnisite, cinsiyet ve yaşam tarzı temelinde farklılaşan kentlilerin her birinin kendi kişisel deneyimlerinden kaynaklanan farklı İstanbul’lar beliriyor. Sırrına eremeyeceğimiz duygusu veren, hem üst üste binmiş hem içe içe geçmiş, büyük bir karmaşıklık ve çeşitlilik var karşımızda; biz onu anlamaya çalışırken de değişmeye devam ediyor. Kitap bunun bilincinde olarak “İstanbul kimin şehri?” sorusu etrafında farklı disiplinlerden yararlanan bir dizi makaleyi biraraya getiriyor.

Kapitalistleşme sürecini kendine özgü bir ritmle yaşayıp dünya ekonomisiyle bütünleşmiş bir dünya kentinden mi söz ediyoruz? Yoksa sermayenin sonsuz bir döngüyle bir yıkım ve yapım alanına çevirdiği dev bir inşaat şantiyesinden mi? Pazarlama stratejilerinin eline bırakılmış ışıltılı bir vitrinden, bir reklam panosundan mı? İstanbul’u turistlerin kartpostallardan gördüğü tarihi kentte mi, temalı yaşam sitelerinde mi, yoksa zayıfların, şehrin “gerillaları”nın fethettiği arka sokaklarında mı aramalıyız? Filipinli göçmen kadın işçiler bir pazar gününü nasıl geçirir, ya da sokak satıcıları işlerini sürdürebilmek için hangi taktikleri geliştirir? Kimbilir, belki de İstanbul gerçeğin kendisi değildir de, sanatçının her defasında yeniden kurgulayıp ürettiği, pek çok kurmaca kentin üst üste gelip oluşturduğu bir kolajdır.

İstanbul Kimin Şehri? okurunu kentin, yalnızca güçlü ve sistemli çabalarla, kurumsal etkilerle ya da pazarlama etkinlikleriyle değil, bireysel katkı ve rastlantılarla da meydana gelen ritmine kulak veren bir çerçevede, onun her gün yeniden üretilişi hakkında düşünmeye davet ediyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş:
Başka İstanbul Yok mu?
Dilek Özhan Koçak ve Orhan Kemal Koçak
Birinci Kısım
Medyanın Kenti
1 Televizyon Dizileri ve Şehir: Yerel Hayaller ve Ulusötesi
Düşler Pazarı Olarak İstanbul
Eylem Yanardağoğlu
2 İstanbul’dan Sevgilerle: Hollywood’un Yeni Oryantalizmi
Murat Akser
3 İstanbul Seyahatnamelerinde Şehirle Tekinsiz Karşılaşmalar
Hande Tekdemir
İkinci Kısım
Seçkinlerin Kenti
4 İstanbul’da Soylulaştırma: Orta Sınıfın Sosyal Ağları
ve Mekân Yaratma Stratejileri
Ebru Soytemel ve Besime Şen
Üçüncü Kısım
Ütopya ve Distopyaların Kenti
5 Bir Zamanlar İstanbul’da Gecekondular Vardı:
Günlük Basında Şehrin Gecekonduyla İmtihanı
Şükrü Aslan ve Tahire Erman
6 İstanbul’un Çeperinde Temalı Yaşam
Sibel Yardımcı
7 Distopik Bir Yaşam Çevresine Dönüşen Bezirgânbahçe
TOKİ Sitesi, Ayazma-Tepeüstü Kentsel Dönüşüm Projesi,
Küçükçekmece
Tahire Erman
Dördüncü Kısım
Gerillaların Kenti
8 İstanbul Üzerine Yazmak: Grafiti ve Sokak Sanatı
Bağlamında Kent
Bahar Aksel ve İnci Olgun
9 Unutkanlığı Yıkmak: İstanbul’da Metaforik Sanatsal
Müdahaleler
Evrim Kavcar
10 Tek Kişilik Holdingler: İstanbul’un Sokak Satıcılarının
Taktikleri
Julia Strutz ve Erbatur Çavuşoğlu
11 “Biz Lejyonerleriz!”: İstanbul’daki Filipinli Ev İşçileri
Ayşe Akalın
Beşinci Kısım
“Kültür” ve Sermayenin Kenti
12 Fashion’s Night Out: İstanbul’un Yeni İmajını Yaratmak
Nilay Ulusoy
13 Turistin Kenti: Muhayyel İstanbul
Dilek Özhan Koçak
14 İstanbul’un Fetih Panoraması
Deniz Ünsal
Altıncı Kısım
Onun Kenti
15 “İstanbul’u Bir Üniversite Olarak Gördüm”
Emine Onaran İncirlioğlu
Katkıda Bulunanlar
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, "Başka İstanbul Yok mu?", s. 11-15

Kent, onu meydana getiren plan ve hesapların, eski ve yeni mimari yapıların, yasa ve geleneklerin, rastlantılarla örülü tarihsel birikiminin bir sonucudur. O aynı zamanda, şimdinin uzamında koşuşturan veya artık var olmayan insanların, yok olup gitmiş ya da artık başka bir şeye dönüşmüş canlı ya da cansız bin bir çeşit nesnenin de bileşkesidir. Her türlü öykü, söylen, olasılık ve kavram, kentten hayat bulan ve yine onu sarıp sarmalayan, işaretleri kentin izleri arasında yitmiş insan imgesi hesaba katılmadan, belirgin ve anlamlı bir varlık edinemez.

Vittorio de Sica Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette, 1948) filminde savaş fırtınaları dindikten sonra, tarihin “bütün yolları çıkardığı Roma”ya bakar. Kent, tıpkı Roma Açık Şehir’deki (Roma, città aperta, 1945) gibi, ateş çemberlerinden geçip tazelenmiş “insani değerlerle” yeniden kurulmaktadır. Bu değerler her zaman iyi ve doğrunun hizmet ettiği amaçlarla değil, aynı zamanda karanlık niyetlerin, kötülüğün hayatta kalma içgüdüsüyle aklanabildiği değerlerdir. Filme set olarak hizmet eden kent normalleşme yoluna girmiş, yaşayan ve bir o kadar da değişken bir “organizmadır”. Kente bakış, onu bize savaş sonrasının alelacele yapılmış makyajı ile sunmaz.

Tersine en kasvetli ve uğursuz arka sokaklarında bile yeşeren ve umudunu sonuna kadar koruyan sıradan insanın arayışına odaklanır. Savaşın tüm akıldışılığı ile insani değerleri yeraltına iten öğütücü hâkimiyeti henüz dinmekte, insan yavaş yavaş gündelik yaşamına ve küçük evreninde cereyan eden trajedilerine dönmektedir. Kent, seyirlik bir metafora dönüşerek bu geçişe sessizce eşlik etmektedir. Kurosawa benzer bir vurguyu, Kuduz Köpek’te (Nora Inu, 1949) yapar. Bu defa masalsı anlatılardaki benzerleri gibi yolculuğun sonsuz çevrimini mümkün kılan “kayıp nesne” bir bisiklet değildir. Savaş sonrasının canlanıp hayata tutunmaya başlayan Tokyo’sunda, filmin başkahramanı olan polisin film boyunca arayıp bir türlü bulamadığı kendi silahıdır. Her iki filmde de kahramanlar çoğunlukla yürüyerek kenti dolaşır ve bizim için kentin insanı, insanın da kenti yeniden inşa edişine her aşamasında kılavuzluk ederler.

Savaşın kentler üzerindeki bu yıpratıcı ve dönüştürücü etkisinden uzak kalan İstanbul’da ise 1950’li ve 1960’lı yıllarda başka bir hareketliliğe tanık oluruz. İstanbul artan büyük bir ivmeyle kırsal bölgelerden kentlere göçün yaşandığı günlerde, Anadolu’nun her köşesinden, kendi payına düşen fırsatları gidip bulmak için yollara düşenlerin ilk durağı haline gelmiştir. Yönetmen Halit Refiğ’in 1964’te çektiği Gurbet Kuşları bu dönemleri anlatan pek çok filmin özelliklerini bir araya getiren önemli bir örnektir. Orhan Kemal’in 1962 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan film, “taşı toprağı altın” kentin büyüsüne kapılmış insanları ve onların sıradan yaşamlarındaki hızlı ve çoğunlukla kötüye giden değişimlerini gerçekçi bir anlatıyla sunar. İstanbul, karşı konulmaz bir çekim merkezi olarak, pek çoğu açıkça trajik bir sona doğru giden öykülere ev sahipliği yapmaktadır. Yüzeyde, insanların kente ve onun kültürel değerler sistemine uyumlanma sorunu gibi duran bu öykülerin özünde sınıfsal gerilimler örtük fakat güçlü bir dille gözler önüne serilmektedir. Kentin bu yeni sakinleri kentte meraklı bir açlıkla dolaşırlar; onu ve sunduğu fırsatları tanımak, çalışıp kazanarak kentin bir parçası olunabileceğine inanmak, onlar için bu büyük yaratık tarafından yenilip yutulmadan ona tutunabilmek için gerekli tek yol gibidir. Fakat zaman, yekpare ve biricik imgesiyle İstanbul’un çekimine uzak diyarlardan kapılıp gelen, kenti dolaşıp tanımaya başlayanlara onun başka yüzlerini de gösterecektir: Köhne ve karanlık sırlarını insanlara sunup onları bu çarka katılmaya zorlayan, masum sevinçler, yaşam coşkuları ve başka bir insan olabilme hayallerini sömürüp tüketen bir sürü İstanbul ile yüzleşmek, kentin bu yeni sakinlerini hızla açmazlara sürükleyecektir.

Başka İstanbul Yok!

“Başka İstanbul yok!” sözü, muhtemelen kentteki bu yeni arayış ve karşılaşmalar sırasında yaygınlaşan ve sonraki yıllarda asıl anlamını edinen, döneme dair bir içerik özeti olarak karşımıza çıkıyor. Söz, çoğunlukla kent yaşamına ayak uydurmaya çalışan fakat henüz tam olarak terk edemediği yaşama biçimlerinin düşünce ve davranışlarını sergileyen yeni İstanbulluları, örneğin kaldırımlarda dikilip yüksek binaları seyre dalanları, vapurlarda yatıp uyuyanları, Taksim’in orta yerinde çıkınını açıp karnını doyuranları, kente “yeniler”den belki birkaç sene önce gelmiş olan hemşerileri gerçek “İstanbullu” gibi düşünmeye ve davranmaya “kibarca” davet ediyordu. Bu üç sözcükten oluşan uyarı, sakin bir öfke barındıran tonu ile sözü söyleyen kişinin daha eski bir “İstanbullu” olduğu anlamını ve bir dizi alaycı imayı da birlikte içeriyordu. Artık kır-kent karşıtlığının, kentlerin yapısında meydana gelen değişimler nedeniyle de anımsanmadığı şu günlerde pek duyulmayan bu söz, elbette bir nasihat niteliği de taşıyordu: “Başka İstanbul yok!”

Son zamanlarda gündelik yaşamda ağırlığını kaybeden ve duyulmayan bu söz artık, İstanbul’a sonradan gelen ve hızla İstanbullu olan yeni sakinleri aynı zamanda kenti kendilerine benzettiği için mi duyulmuyor? Yoksa İstanbul kentin sakinlerince defalarca yeniden üretilme özgürlüğü edindiği için bir “teklik” olmaktan mı çıktı? Ya da hızlı ve düzensiz bir büyüme ile etki ve temas olarak birbirinden uzaklaşmış parçalara bölündüğü için mi duyulmuyor bu söz? Belki de herkes, kendi yaşadığı kent parçasının “İstanbullu”su olduğu için diğer olasılıklar ona artık şaşırtıcı, tuhaf gelmiyor. Bir yandan farklı pek çok kültürel kimlik ve yaşama biçimi üzeri zorla örtülmüş ya da iradi olarak gizlenmeyi seçmiş, öyle gibi görünen, bildik değer ve davranış kategorileri halinde bir arada yaşamını sürdürürken, bizim için kentin tek bir boyutunun, onun aynı cepheden görünen ve herkes için aynı anlamları ifade eden tek bir yüzünün olduğunu söylemek zaten hiçbir zaman mümkün olmadı. Bu düşünce ikna edici olmadığı gibi, kentlerin yükselişinin çoksesli, çokkültürlü dönüşümünün geri dönüşsüz olduğuna dair güçlü işaretlere de sahibiz.

Michel de Certeau kentin insan tarafından yürüyerek inşa edilişini, dilin konuşmayla mümkün olan kuruluşuna benzetirken, kentin asli dokusunu işleyen bu kuruluşun tıpkı dil gibi sonsuz bir uzama dağıldığını, kenti alımlayan her bir insan kadar kategoriye bölünebildiğini ima ediyordu. Tıpkı gramer kitaplarının üstlendiği ve asla var olmayan “mükemmel dil” tarifinin, dilin olasılıklarını ve sonsuz zenginliğiyle pratiğin seçeneklerini gösteremeyişi gibi, kentin formel kurucularının hesaba katmadığı her türden dinamiğin hayat bulması, kentin asıl kültürel, fakat aynı zamanda siyasal kurucu aktörüne dönüşmesi, görmezden gelinse de engellenemez bir gerçeğe işaret ediyor: İnsan, Vygotsky’nin bir yerde, her bir sözcüğe atfettiği vurguyla, sözcüğün köklü tarihsel evriminde katettiği aşamalar da hesaba katıldığında onu “bir sanat eseri” kadar kıymetli ve vazgeçilmez kılması gibi, enerjisini öykünün tümlüğüne nakşeden ve yokluğu bütün anlatıyı baştan aşağı değiştiren o sıradan, tek bir sözcük gibidir.

Kenti, onunla didişerek inşa ettiği yaşam alanları dolayısıyla sahiplenen ve koruyanlar, iştahı kabarmış finans kapitalin icra araçlarıyla, eşitsiz, gerilimli güç ve denge pratiklerinde karşı karşıya gelmektedir. Kamusal denetimin gözden kaçırdığı kent alanları, insani zenginliğin üretildiği birer kendini ifade edebilme araçları bolluğu sunmaktadır. Çünkü kent sakinleri, eskimiş ve ancak karşıtlarının varlığıyla bir yaşama ideali edinen demokrasi teorilerinin açıklayamayacağı bir çeşitlilik ve konuşma arzusuna sahiptir. Geleneksel medya ve devlet araçları, insanların bu konuşkan bir toplum ve dünya yaratma çabalarına bir ortam sunamamakta, kentte formel alanlar, onu biçimlendiren araçsal aklın yeniden ürettiği mekânlara dönüşmektedir.

İstanbul’u bu inisiyatifle yazmak, onun turist rehberleri ya da kitle iletişim araçlarıyla sunulan merkez kentinkinden daha başka suretlerde görünen ve yaşayan İstanbullarını tasvir edebilmek, başka bir dille söylemek gerekirse başka İstanbullara temas edebilmek demektir. Elbette her kent için geçerli olan bu çerçeve, kenti kendi duyarlılıklarıyla yaşayan her bir sakinin ona kattığı yaşam zenginliğiyle, her gün yeniden çizilmektedir. Bu çerçeve, “Bu kent kimin?” sorusunu adına taşıyan kitabın biçimselliğini de yönlendiren bir dizi sorunsalın ve onları birer araştırma alanına dönüştüren soru başlıklarının doğuşuna da aracılık etmiştir. Bu zemin, pek çok farklı disiplinden gelen akademisyenin de aynı soruyu başka biçimlerde sorabilmelerini mümkün kılmaktadır: “İstanbul kimin?” sorusu, İstanbul’u çokdisiplinli perspektifler yardımıyla inceleyebilme gerekliliği, farklı alanlardan pek çok araştırmacının bir araya gelmelerini bu nedenle zorunlu kılmıştır. Çünkü artık kent, kendisini yalnızca idari, mühendislik ya da demografik ölçütleriyle irdeleyen araştırmaların veya tek bir çalışma alanının sınırlayıcılığıyla ele alan yaklaşımlardan daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Antropoloji, sosyoloji, iletişim bilimleri, sanat ve mimari, vd. pek çok farklı alan ve disiplinden araştırmacının bir araya gelmesi, kenti birlikte düşünmelerini, böylelikle özgün ve dikkat çekici yeni düşünme ve tartışma yöntem ve biçimlerini meydana getirmelerini olanaklı kılan bir zemine aracılık etmektedir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Zafer Köse, "Ne Çok İstanbul Var!", Kitapeki.com, 5 Nisan 2016

İstanbul’dasınız. Belki yaşadığınız şehirdir orası; geçim derdiyle işe gittiğiniz sokaklar, çalıştığınız şirket, dostlarınızla buluştuğunuz evler oradadır. Belki de bir akrabanızı ziyarete gitmişsinizdir; daha çok televizyondan bildiğiniz bir kentte konuksunuzdur. Evde uyku hazırlıkları başlamış, siz pencerenin önünde oturmuş kitap okuyorsunuz.

Sevinçle ilerliyorsunuz sayfalarda. Uğruna ömrünüzden bir parça vermekten çekinmeyeceğiniz bir kitap okumanın, dolayısıyla, anlamlı bir zaman dilimi geçirmenin sevinciyle. On dokuz yazarın makalelerinin İstanbul Kimin Şehri? adı altında toplanmasıyla oluşan önemli bir kitap bu. Araştırmalardan elde edilen bilgilerin işlenmesiyle geliştirilen düşünceler bilincinizde bir ferahlık yaratıyor.

Düşüncelerin böyle geliştirilmesini, dile getirilen görüşlerden daha önemli buluyorsunuz. Konuya böyle yaklaşılması, konunun kendisinden daha çok ilgilendiriyor sizi. Çeşitli ortamlarda ve çeşitli yayınlarda sürekli kanaat bildiren, her şeyi küçümseyerek eleştiren ama neyi savunduğu anlaşılamayan, bilgilerini hiç sorgulama gereği duymayan insanlardan nasıl da bıkmışsınız! “Düşünce açıklamak” için değil de “düşünmek” için edilen sözleri, böyle kitapları, böyle incelemeleri nasıl da özlemişsiniz!

Birçok konu kafanızda daha derli tolu hale geliyor. İstanbul’un dünyadaki diğer büyük şehirlerle ortak yönlerini, farklarını, bunların tarihsel süreç içindeki oluşumunu en azından kısmen anlıyorsunuz. Aynı şekilde, ülkedeki diğer şehirlerle benzerliklerini, bambaşka yönlerini, etkileşimlerini de.

Gecekondudan Kapalı Siteye

Hemen her bölümü okurken, kitaptaki en önemli sayfaların onlar olduğunu düşünüyorsunuz. Ama galiba, gecekondu meselesiyle ilgili kısım algınızda kalıcı bir etki bırakacak. Artık geçmişte kalmaya başlasa da gecekondu olgusunun bugünkü İstanbul’u anlamak için belirleyici olduğunu görüyorsunuz. “Bir zamanlar İstanbul’da gecekondular vardı.” diyorsunuz.

4 Haziran 1948’de, Hürriyet gazetesinde, Cemil Topuzlu’nun “İstanbul giderek büyük bir Anadolu köyüne benzemekte” diye yazdığını okuyorsunuz. Bu, köylerden gelen göç ile ilişkili olarak insanların kentlileşmeden kentlerde yaşamaya başlaması üzerine kayıtlara geçmiş ilk söz. Belki o günlerde pek önemsenmemişti ama sonraki yıllarda İstanbul’un ve dolayısıyla ülkenin en önemli meselelerinden birini işaret ediyor: 50’lerde devam eden, 60’larda hızlanan, 70’lerde sosyal ve siyasal hayatı ciddi biçimde etkileyen ve 80’lerde, Cumhuriyet tarihinin en şiddetli, en etkili, en yasakçı askeri darbesinin bile durdurmaya gücünün yetmediği gecekondulaşma süreci.

Bütün siyasetçiler, bütün seçimlerde, gecekonduda yaşayan insanların sorunlarının çözüleceğini, imar aflarının çıkarılacağını vaat ediyorlar, ama yeni gecekonduların yapılmasına izin verilmeyeceğini açıklıyorlar. Ahmet İsvan gibi sosyal demokrat belediye başkanları da sorunun kökten çözümü için çeşitli girişimlerde bulunuyor. Bazen merkezi hükümetle uyumsuzluk bazen başka nedenler işin içine giriyor, sorun hiçbir şekilde çözülemiyor. Ve 80’li yılların ilk yarısında, gecekonduda yaşayanlar, İstanbul nüfusunun yarısını aşıyor.

Doğrusu, kitaptaki bu en zengin ve en önemli bölümün daha da ayrıntılı irdelenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Bazı aydınların sahte halkçılığı, yoksul insanların barınması meselesinden konunun bir ölçüde yağmacılığa kayması, kapışma tarzının yayılması, hatta 90’ların belediye başkanı, 2000’lerin başbakanı, 2010’ların cumhurbaşkanı olan kişinin de, aynı “önlenemezlik” durumuyla, bu gecekondu kesiminden çıkması gibi gelişmeler üzerine kapsamlı analizler bekliyorsunuz.

İşin tuhafı, onca sosyal girişimin ve onca yasağın başa çıkamadığı gecekondulaşma, “içeriden yöneticiler” döneminde sona eriyor. Aslında 12 Eylül darbesinin ve 80’lerde yerleşmeye başlayan liberalizmin bir tür devamıdır yaşanan. Dinci yöneticiler eliyle “piyasa”nın kontrolsüz egemenliği tamamen yerleşiyor. Zaten kent merkezlerinde yapılaşmaya uygun yer kalmamış ve çeperlerin de yağmalanması tamamlanmış durumda. Kitapta dikkat çekildiği gibi, “Şehrin gürültüsünden kaçmak ve kendine ‘güvenlikli’ bir alan inşa etmek isteyeler” piyasa çarklarını harekete geçiriyor, “kentin yakınlarında ama dışında çok sayıda küçük yerleşim adacıkları” ortaya çıkıyor.

Yani gecekondu sorunu, yoksul halk adına veya kültürel yozlaşmayı önlemeye yönelik estetik kaygılarla değil, rant fırsatı nedeniyle “aşılıyor”.

Bilgiler, Çağrışımlar, Düşünceler

Dikkatinizi yoğunlaştırmayı gerektiren böyle bir kitabı okumanın elbette biraz zorluğu da oluyor. Gözleriniz kadar zihninizin de yorulduğunu hissedince, kısa bir ara vermek için başınızı kitaptan kaldırıyorsunuz. Pencereden dışarıya bakıyorsunuz. Serilip giden gecenin içinde ışıklar. Elinizde tuttuğunuz onlarca, hatta yüzlerce yılın İstanbul’u ile dışarıdaki İstanbul, birbirlerine öylesine yakın. Öylesine uzak.

Aşağıdaki sokak lambaları, insanların evlerine gitmek için koşuşturduğu kaldırımları aydınlatıyor. Aynı esnada, aynı sokaklarda, evine dönmek istemeyen genç kız, ekmek alamamış adam, nişanlısının evine koşar adım ilerleyen delikanlı birbirlerinin yanından geçiyorlar. Birbirlerini görmüyorlar.

Karanlık gecenin içindeki pencere ışıklarına da bakıyorsunuz. Perdeleri çekilmiş, açık bırakılmış, içinde gülünen, ağlanan, ulaşılmak istenen, kurtulmak istenen, sessiz, gürültülü odalardan dışarıya taşıyor o ışıklar.

O odalardan birinde, bir kadın, çocuğunu hırpalıyor. Çocuk bilemiyor asıl nedeni. O saate kadar eve gelmemiş olan babasından dolayı, annesinin öfkeli olduğunu.

O odalardan birinde, bir adam karısına bağırıyor. Şiddetle atışıyorlar. İkisi de değmeyecek bir konu olduğunu hissediyor ama devam ediyor. Biraz önce, kadının, ertesi gün alışveriş yapmak gerektiğini söylediğini hatırlamıyorlar. Sonra adamın, başka bir vesileyle patlamasını açıklayamıyorlar.

O odalardan birinde, bir kız çocuğu, öksürüğünü tutmaya çalışıyor. Öksürünce babası kızıyor diye.

O odalardan birinde, bir adam, evlerinde bulunan annesine hissettirmeden, karısından özür diliyor, sabahki sözleri için. Kayınvalide anlıyor.

O odalardan birinde, bir genç kız, televizyonun sesini daha da açıyor. Üst kattaki aile kavgasının gürültüsünü bastırmak için ekrandan gelen silah seslerini yükseltiyor.

O odalardan birinde, bir çocuk, odanın kapısı aralanınca, uyuyormuş gibi gözlerini kapıyor. Kandırıkçılık yapıyor annesine.

Sonra, romancıların konusu olan penceredeki bu dünyadan tekrar bilime dönüyorsunuz; elinizdeki kitabı okumaya devam ediyorsunuz. Birçok hikayeye, birçok düşünceye çağrışım yapan güçlü makalelere dalıyorsunuz.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "İstanbul Kimin Şehri?", bireylikler, Mayıs-Haziran 2016

İstanbul’a gelenler hem yaşama hem de mekân kültürlerini şehre getirdiler. Dönüşüme bu sayede direndiler ve değişmediler, değiştirdiler. İstanbul’u ve genel olarak şehri farklı disiplinlerin faaliyet alanı haline getiren de bu olgu oldu. Ellili, altmışlı yıllarda başlayan İstanbul ilgisi yetmişlerde oluşan yığılmayla birlikte şehir kültürel anlamdaki dönüştürücü özelliğinden büyük ölçüde kurtuldu.

Böylelikle hem şehir hem de sonradan ona dâhil olan ahalileri birbirlerinin halli mümkün olmayan sorunları haline geldi. Bu şehrin yeniden düzenlenmesi ve küresel sermayenin ticaret alanı haline getirilmesi için iyi bir neden de oldu.

Bu tartışmaların en üstünde iktidarla sermayenin ama kendilerinin lehine şehirle kurduğu ilişki Nilay Ulusoy’un demesiyle şehrin yeniden tasarlanması durur. İktidar şehri sermayeye hazırlar onun alanı haline getirir sermaye de dünyaya pazarlar. Bunun için de şehri ahalilerinden kurtarmak gerekir. Bundan sonra şehir tekrar kurulur ve düzenlenir yeni ahalilerine ve dünyaya pazarlanır. Farklı disiplinlerden akademisyenlere İstanbul Kimin Şehri? başlığı altında kültür, tasarım, seyirlik ve sermaye temelli soru sormaya yol açan da bu olgular olmuş. (Hazırlayanlar: Dilek Özhan Koçak, Orhan Kemal Koçak)

Kitapta "Medyanın Kenti", "Seçkinlerin Kenti", "Ütopya ve Distopyaların Kenti", "Gerillaların Kenti", "'Kültür' ve Sermayenin Kenti", "Onun Kenti" başlıkları ve onların temellendirdiği alt başlıklar altında Eylem Yanardağoğlu, Murat Akser, Hande Tekdemir, Ebru Soytemel ve Besime Şen, Şükrü Aslan ve Tahire Erman, Sibel Yardımcı, Bahar Aksel ve İnci Olgun, Evrim Kavcar, Julia Strutz ve Erbatur Zavuşoğlu, Ayşe Akalın, Nilay Ulusoy, Dilek Özhan Koçak, Deniz Ünsal, Emine Onaran İncirlioğlu tarafından İstanbul tartışma ama daha çok bugün ve geçmiş eksenli olarak değerlendirme konusu ediliyor.

Televizyonun etkisinden, Hollywood’un yeni oryantalizmine, İstanbul seyahatnamelerindeki şehre, soylulaştırma ve mekân yaratma stratejilerine, gecekondulara, temalı yaşama, distopik yaşam çevrelerine, grafiti ve sokak sanatına, metaforik sanatsal müdahalelere, holdinglere ve sokak satıcılarına, Filipinli ev işçilerine, İstanbul’un yeni imajına, turistik kente, İstanbul fetih panoramasına, İstanbul’u bir üniversite olarak görmeye kadar tek tek ya da ikili grupların yaptığı araştırma ve değerlendirmelerin geçmişten geleni aklımızda tutarak dini muhafazakarlığın şehri hem devletin ama ondan çok müteahhitlerin oyun ve ticaret alanı haline getirdiğini düşünürsek bugünde şehri savunma ve şehir hakkı talebi noktasında katkısının oldukça fazla olacağı belirtilmelidir.

Kaldı ki bu süreç özellikle Gezi Parkı ve onun kışkırttığı şehri ve doğayı temel alan eylemlerle birlikte nerdeyse enternasyonal bir mücadele haline de gelmenin ipuçlarını da vermeye başlamıştır. Ne var ki bu dediğimizin bir ucuyla ahalilerin şehri ekonomi ve ticaret eksenli bakmalarının karşısına kültür ve başka bileşenlerin oluşturduğu bir mekân olduğu gerçeğini koyması ve mücadelesini bunun üstünden yürütmesi gerekiyor. Kitaptaki yazılar İstanbul’a dönük değerlendirme yaparken biraz da akademizmin bakış açısına bağlı olarak işin bu yanını eksik bırakıyor gibi dursa da daha çok şehre dönük biraz da yeni halini açıklamaya eğilimli başka tartışmaların açılmasını da kışkırtıyor.

Ortak çalışma, İstanbul kimin şehri? sorusuna yanıt aramıyor ya da tam olarak buna yanıt vermiyor. Böyle bir soru altında şehir tartışması yapıyor. Küreselleşmenin ve kapitalizmin, İstanbul’u dünya şehri yapma arzusunun arkaplanını geçmişe ve bugüne dönük değerlendirmelerle ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ama bu soruya illa bir yanıt vermek ya da bulmak gerekliyse İstanbul küreselleşme ve onun belirlediği bir pazar olmaya doğru hızla gidiyor ve bu amacın gerektirdiklerine göre soylulaştırılıyor, yapılıp ediliyor. Ne var ki küreselleşme yani dünya şehri olma dediğimiz şey Dilek Özhan Koçak’a başvurarak söylersek şehirler arasında küresel aynılığa yol açıyor yani bütün şehirler birbirine benzemeye başlıyor, bir yandan da şehirler her bir şeyin kopyalarıyla dolduruluyor. Yine Dilek Özhan Koçak’ın demesiyle şehirlerin orijinalin kopyaları ile doldurulması orijinalin biricikliğine duyulan inancı yok ederken ona duyulan tutku ve özlemi de çoğaltıyor. Bunlarsa şehirlerin özgünlüğünü ortadan kaldırırken dünyayı tek bir şehir haline de getiriyor.

Her geçen gün geçmişinden ve ahalilerinden kurtarılıp soylulaştırılan küresel İstanbul’a yapılıp edilenler onu Tahire Erman’ın demesiyle şehri ayrıcalıklı orta sınıfların ve sermaye gruplarının alanı haline getirirken, şehirde yaşayan insanlara ait olma özelliğini her geçen gün daha fazla kaybedecektir. Bu noktada İstanbul kimin şehri? cinsinden soruların yanıtının çok zaman önce verilmiş olduğu söylenebilir. Şehirlerin bir yanıyla küresel hapishaneler haline geldiği bir düzlemde bunun ticari olan dışındaki boyutlarını tartışmak için geç kalmış bile olabiliriz. Çünkü şehrin toplumsallık biçimlerini ve onun politikliğini yalnızlığını biçim haline getirmiş bir insan karşısında bir daha üretemeyecek, üretse bile bunun kitlesel bir karşılık bulmayacak olması bugün karşısında bir umutsuzluk nedeni olarak anlanmaya sonuna kadar açıksa da böylesi ortak bir kitap aynı şehre karşı bir tartışma, direniş çağrısı ve umut olarak da okunmalıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.