Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-030-4
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Emil Michel Cioran diğer kitapları
Burukluk, 1993
Tarih ve Ütopya, 1999
Çürümenin Kitabı, 2000
Ezeli Mağlup, 2007
Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Var Olma Eğilimi
Özgün adı: La Tentation d’exister
Çeviri: Kenan Sarıalioğlu
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Resmi: Paul Klee
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2016
2. Basım: Eylül 2016

Emil Cioran bu kitabı oluşturan on bir bölümde ölüm gerçekliğini inkâr etmeden var olma eğilimi, “soluğu kesilmiş bir uygarlık” olarak Batı, sürgün, yazgı, roman ve başka konularda kendine özgü keskin gözlemlerini her zamanki şaşırtıcı üslubuyla bir araya getiriyor.

Hayat için öldürücü, özü itibarıyla tahrip edici olan bir bilgi vardır. Bu kitaptaki metinler işte bu bilgiden yola çıkıyor ama aynı zamanda ondan kopuyor; kendilerini bir dizi şaşkınlık ifadesi, bir kasılmanın anlatımı olarak sunuyorlar. “Olmak” ile “bilmek” arasında kalan yazar sonunda olmayı seçiyorsa, kendisine karşı, kendi kesinliklerine karşı düşünmeye idmanlı olduğu için seçiyor: Kasılmayı bu defa kendi içine, ta en derinine yerleştiriyor.

“İkide bir ‘mutlak’ı karşımıza diktiğinizde, kendinize çok derinmiş gibi, ulaşılmaz bir hava veriyorsunuz, sanki uzak bir dünyada, bir ışıkla size ait karanlıklarla uğraşıyor gibisiniz. Sizin dışınızda hiç kimsenin yaklaşamayacağı bir krallığın majestelerisiniz. Biz ölümlülere, orada yaptığınız büyük keşiflerden birkaç parça, araştırmalarınızdan kırıntılar gösterirsiniz. Ama bütün çabalarınız; okumalarınızın, bilgiç züppeliğinizin, kitabi hiçliğinizin ve ödünç tasalarınızın ürünü olan bu zavallı ‘mutlak’ sözcüğünü terk etmekle sonuçlanır.”

İÇİNDEKİLER
Kendine Karşı Düşünmek
Soluğu Kesilmiş Bir Uygarlık Üzerine
Yazgı Üzerine
Küçük Bir Kuram
Sürgünün Yararları
Yalnızlardan Oluşan Bir Halk
Birkaç Çıkmaz Yol Üzerine Mektup
Üslubun Serüveni
Romanın Ötesinde
Mistiklerin Zanaatı
Öfke ve Tevekkül
Var Olma Eğilimi
OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, "Kendine Karşı Düşünmek", s. 9-13

Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz. Tanrı’yı bile –kafamızı kurcalıyorsa– içimizde değil cinnetimizin dış sınırında buluruz, tam da öfkemizin onunkiyle burun buruna geldiği, çarpıştığı, bizim için olduğu gibi onun için de yıkıcı bir karşılaşmanın olduğu noktada. Eylemleri yüzünden lanetle cezalandırılan öfkeli kişi, sırf çıldırmış, saldırgan olarak geri dönmek için doğasını zorlar, kendini aşar. Girişimleri de peşi sıra gelir cezalandırmak için. Yaratıcısına karşı gelmeyen bir yapıt yoktur: Şiir şairini, sistem filozofu, olay da eylem adamını ezecek. İç sesine uyarak ona yanıt veren, tarih içinde kıpırdanan yok olur; yalnız o, insanlığından sıyrılan, varlığın bağrında keyfince yan gelebilmek için armağan ve yeteneklerini feda eden insan kendini kurtarır. Metafizik bir yaşama can atarsam kimliğimi koruma imkânım ortadan kalkar: Ondan kalan en küçük kalıntıyı dahi tasfiye etmem gerek; ama tersine, tarihsel bir rol üstlenerek maceraya atılırsam, bana düşen iş kendimi havaya uçuruncaya kadar yeteneklerimi azdırmaktır. İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir: Bir isme sahip olmak kesin bir yıkılma biçimine talip olmaktır.

Görünüşüne bağlı olan öfkeli insanın cesareti kırılmaz, yeniden başlar ve direnir, acıdan kaçamaz çünkü. Başkalarını yitirmek için çabalar mı? Çabalarsa da kendi yıkımına ulaşmak için saptığı bir yol olur bu. Kendinden emin görüntüsünün, palavralarının altında bir mutsuzluk müptelası gizlidir. Kendine düşman olanlara da işte bu öfkeli insanlar arasında rastlarız. Biz, hepimiz dinginliğin anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz, gözü dönmüşleriz.

Yavaş yavaş zamanın bizi öğütmesine izin verecek yerde onu aşmanın, onun anlarına bizimkileri katmanın iyi bir şey olduğunu sandık. Eskinin üzerine eklenmiş bu yeni zaman, bu özümsenmiş ve tasarlanmış zaman zehirli etkisini hemen göstermeliydi: Nesnelleşerek tarih olacaktı; sayemizde karşımıza dikilmiş bir canavara dönüşecekti; edilginlik biçimlerine, bilgelik reçetelerine başvursak bile kaçamayacağımız bir yazgıya dönüşüyordu.

Bir etkisizlik tedavisine girişmeli, Taocu babaları izlemeliyiz. Onların vazgeçme, oluruna bırakma, yokluğun egemenliği öğretileri üzerine düşünmeliyiz. Onları örnek alarak; en sevdikleri element olan su gibi davranmalı, girdiği kabın şeklini alan, dünyayla savaşı kesen bilincin yolunu izlemeliyiz. Onlar merakımızı, acı çekme iştahımızı mahkûm ederler. Bu bakımdan mistiklerden, özellikle de kıl gömleğin, kirpi derisinin, uykusuzluğun, açlığın ve inlemenin erdemlerini bize öğütlemekte usta olan ortaçağ mistiklerinden ayrılırlar.

“Yoğun yaşam Tao’ya aykırıdır,” der Lao-Tzu, insanların en normali olan insan. Ama gel gör ki Hıristiyanlık virüsü kemirir bizi: Kendini kamçılayanların mirasına konan bizler gitgide daha ince azaplar geliştirerek kendimizin bilincine varırız. Din batmak üzere mi? Onun zırvalıklarını sürdürüyoruz, geçmişin çile girişimlerini, hücre çığlıklarını sürdürdüğümüz gibi; acı çekme arzumuz manastırların gelişme dönemlerindeki acı çekme arzusuna denk. Kilise artık cehennemi tekelinde bulundurmuyor olabilir, ama bizi yine de bir iç çekişmeler zincirine, çile yüceltmesine, bir anda söndürülmüş bir sevincin ve sevinçli hüznün yüceltilmesine bağlayacaktır.

Beden gibi zihin de “yoğun yaşam”ın başlıca konusudur. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski gibi kendine karşı düşünme sanatının ustaları, tehlikelerimize güvenmeyi, kötülüklerimizin alanını genişletmeyi, varlığımızla anlaşmazlık içinde olan bir varoluşun sahibi olmayı öğrettiler bize. Ve büyük Çinliye göre düşkünlüğün simgesi olan eksiklik eğitimi, bizim için, kendimize egemen olmanın, kendimizle doğrudan temasa geçmenin biricik tarzını oluşturur.

“İnsan hiçbir şeyi sevmediğinde, yaralanmaz olacaktır” (Chuang-Tzu). Derin olduğu kadar etkisiz bir söz. Duyumsamazlığın kendisi bir gerilim, çatışma, saldırganlık olursa, kayıtsızlığın bu en uç noktasına nasıl varılır? Atalarımız arasında hiçbir bilge yok ama, düş kırıklıklarını ya da taşkınlıklarını sürdürmemiz gerekecek birtakım doyumsuzlar, gelgeç istekliler ve çılgınlar var. Bizim Çinlilere göre, yalnız kayıtsız bir zihin her zaman Tao’nun özünü kavrar; tutkulu olanın gördüğü yalnızca sonuçlardır: Derinliklere inmek sessizlik ister, sarsıntılarımızın hatta yetilerimizin durdurulmasını gerektirir. Ama mutlak olana ulaşma isteğimizin eylem ve mücadele terimleriyle açıklanması, Kierkegaard’a “inancın şövalyesi” sanının verilmesi, Pascal’ın da yergiciden başka bir şey olmaması anlamlı değil mi? Saldırıyor ve çırpınıyoruz; o halde Tao’ nun sonuçlarından başka bildiğimiz yok. Zaten dinginciliğin, yani Taoculuğun Avrupalı eşdeğerlisinin iflası, olanaklarımız ve görüş açılarımız üzerine çok şey söyler.

Edilginliğin öğrenilmesi... alışkanlıklarımıza bundan aykırı hiçbir şey olamaz. (Modern çağ iki isteriyle başlar: Don Kişot ve Luther.) Zamanı özümseyip onu üretiyorsak, özün egemenliğinden ve bunun bir gereği olan düşünceye dalmayı seven itaatten tiksindiğimiz içindir. Taoculuk bilgeliğin ilk ve son sözü gibi geliyor bana: Yine de ona itaatkâr değilim, onlar ne olursa olsun hiçbir şeye katlanmayı kabul etmedikleri gibi benim içgüdülerim de onu kabul etmiyor. Başkaldırı mirası bu kadar bunaltır bizi. Hastalığımız nedir? Zamanı ölçüp biçmekle, dönüşüme tapınmakla geçen yüzyıllar. Çin’e ya da Hint’e birkaç başvuruyla kurtulacak mıyız ondan?

Ne içinden kavrayabileceğimiz ne günlük benliğimize dönüştürebileceğimiz ne de bir kuram içine alabileceğimiz bilgelik ve kurtuluş biçimleri vardır. Kurtuluşu gerçekten istiyorsak, bizden kaynaklanmalı: Onu başka bir yerde, hazır bir sistemde ya da Doğulu bir öğretide aramamalı. Bununla birlikte, mutlakta gözü olan birçok kişide olan şey genellikle budur. Ama bu kişinin bilgeliği sahtedir, onun kurtuluşu aldanıştır. Sadece teozofiyi ve yandaşlarını değil, kendi doğasıyla bağdaşmayan hakikatleri kullanan herkesi kınıyorum. Birçoğunun kolay bir Hint’i vardır; ne karakterleri ne yetişme tarzları ne endişeleri, hiçbir şey onları buna hazırlamadığı halde, Hint’in sırlarını çözmüş olduklarına inanırlar. Kendi selametleri, kurtuluşları konusunda bize yukarıdan bakan bu sahte “kurtulmuş”ların sürüsüne bereket! Vicdanları rahattır; eylemlerinin üzerine yerleşmek istemezler mi? Dayanılmaz bir yutturmacadır bu. Üstelik o kadar yüksekten uçarlar ki her klasik din aile itikadı gibi gelir onlara, “metafizik kafa”ları dinle yetinemez. Hint düşüncesini yardıma çağırmak kuşkusuz onlara daha iyi gelir. Ama, Hint düşüncesinin ilke olarak, eylem-kuram uyumunu, kurtuluş-vazgeçiş özdeşliğini ileri sürdüğünü unuturlar. “Metafizik kafa”ya sahip olunduğunda bunlar hiç umursanmayan ıvır zıvırlar olur.

Bunca düzmece ve dalavereden sonra, bir dilenciyi seyretmek insanın içini rahatlatır. O, hiç değilse, ne kendine yalan söyler ne bize: Bir öğretisi varsa, bunun canlı örneği kendisidir; çalışmayı sevmez, bunu da kanıtlar; hiçbir şeye sahip olmak istemediği gibi, özgürlüğünün koşulu olan yoksulluğunu geliştirir. Düşüncesi varlığı, varlığı düşüncesi içinde erir. Her şeyden yoksundur, salt kendisidir, direnir: Sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak günü gününe yaşamaktır. Zaten bu yüzden, ona göre, başkaları bir yanılsamaya tıkılıp kalmıştır. Dilenci her ne kadar başkalarına bağımlı olsa da, öcünü onları yakından gözlemleyerek alır, “yüce” duyguların iç yüzünü çok iyi bilir! Az bulunur bir nitelikteki tembelliğidir, bir enayiler ve aptallar dünyasında yolunu şaşırmış, gerçekten “kurtulmuş” bir kişiye dönüştüren onu. Vazgeçiş hakkında sizin anlaşılmaz yapıtlarınızın çoğundan daha çok şey bilir. Buna inanmanız için sadece sokağa çıkmalısınız... Ama hayır! Siz dilenciliği öven metinleri tercih edersiniz. Derin düşüncelerinizden hiçbir pratik sonuç çıkmadığına göre, son sokak serserisinin sizden daha iyi olmasına şaşılmayacaktır. Hem hakikatlerine hem de sarayına bağlı bir Buda düşünülebilir mi? Hem “kurtulmuş” hem de mülk sahibi olunmaz. Yalanın yayılmasına, sözde “kurtuluş”larını ortaya dökenlere, kendi ilkelerinden doğmayan bir öğretiyle bu yalanı destekleyenlere isyan ediyorum. Onların maskesini düşürmeli, onları tırmandıkları basamaktan indirip âleme rezil etmeli! Bu, hiç kimsenin ilgisiz kalmaması gereken bir savaşımdır. Çünkü vicdanı çok rahat olanların, huzur içinde yaşayıp ölmelerine, ne pahasına olursa olsun, engel olmak gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, "Var olmak ya da yok olmak", Radikal Kitap, 8 Nisan 2016

Hayat, onu yaratanların üstünden atlamadan gelişimini sürdüremiyor. Toplumun yasası da doğanın yasası gibi. Öyle olduğu yaşananlardan belli. Roman, yayımlanıp herkesin olduktan sonra yaratıcısına rağmen sürdürüyor hayatını. Devrim, öyle ya da böyle yaratıcılarının bir bölümünü yok ederek sürüyor. Kendin olmak istediğin zaman sular üstünden seni aşındırarak geçip gidiyor, kendine getiriyor.

Cioran, her zamanki gibi özgün sözler ederek yazdığı metinlerde düşünmediğimiz köşeleri karıştırıp tozunu atıyor, havalandırıyor. “İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir” diyor sözgelimi.

Var Olma Eğilimi Türkçede ilk kez 2001’de yayımlandı ama aslında 1956’ya tarihleniyor. Dünyanın yeni açılan pencerelerle derin bir soluk aldığı 1960’ları ve büyük yenilgisini yaşadığı 90’ları görmeden yazılanlar, hem de arkasını okumak için çırpındığımız yaratıcı düşüncelerden çıkıyorsa, düşündürüyor: O yaratıcı düşünürler bir de bugünleri görselerdi, neler yazarlardı.

E.M. Cioran hep somut olanın çevresinde dolanıyor ama somutun içine düşmeden. Soyutladığı düşünceleri başkalarının ne dediğini hiç düşünmeden uçururken neler dediğini ayrıntılardan çıkarmamızı bekleyen bir yazı biçimine sahip. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski için dediği gibi, Cioran da kendine karşı düşünme sanatının ustalarından. Kendisiyle çatışmak, kendini yenmeyi göze almak, varlığıyla anlaşmazlık içinde bir varoluşun sahibi olmak, yalnızca insanın iç aydınlanmasıyla olası değil. İçine doğduğu kültürün aydınlanmadan ve eleştiri kültüründen uzak kimliği böyle oluşmamışsa, bireyin önündeki sınırları aşması neredeyse olanaksız. Biz ne yaparsak yapalım, ne özgün bir felsefeci çıkabiliyor buradan ne de edebiyatımız dünyada yazılanların gölgesinden kurtulabiliyor.

Putlar yaratmak, putları yıkmak

Bu toplumun rüyalarıyla yaratıcı düşünce dünyası çok daha yüksekten uçan toplumların rüyaları birbirinden nicelik olarak farklı, ötekilerin rüyalarındaki çeşitlilik fazlayken bizimki kendiliğinden sınırlanır. Cioran’ın dediği gibi, “uyurken deha sahibi” olma sözünü bütün toplumlara yakıştırabiliriz. “Bir kasabın düşleriyle bir şairin düşleri arasında hiçbir fark yoktur.” Ne ki uyandığı zaman kendi yoksul gerçekliğiyle yüz yüze gelen bu toplum, travmalardan oluşan tarihiyle kendi kozasını sıka sıka bir posaya dönüştü. Coğrafyası içinde onu sürekli çimdikleyenler var ama onları da yok etme operasyonu altında tarih, kültür, coğrafya, doğa daha da bozuluyor.

“Gün, gecenin verdiği armağanları alır bizden!” diyor Cioran. Cehennemin yanıp tutuşturduğu topraklarda uykusuz geceler rüya görmeden yaşanmayı sürdürdükçe bitkin ve bitmiş bir hayatın ilkellerine dönüşüyoruz. Yaşanmış geceleri yok ki armağanlarını kaybettiği için pişmanlık duysun.

Onca milliyetçi ve ırkçı hezeyan içinde nasıl bir tarihi var bu toplumun, diye düşünmeyince, sefil tarihi de kimse görmüyor. Değilse niçin insanlık için yarattığı değer, bilimsel ve teknolojik ilerlemeye katkısı, öteki toplumların yararlanacağı kalıtı yoktur. Yücelttikleri bayrakları direklerden indirirseniz, uzak geçmişi insanın içini sıkan, yakın geçmişi midesini bulandıran kokusundan başka geriye neredeyse bir hiç kalacak.

Oysa Avrupa’nın, hoşgörü düşüncesi adına putları yıkmaktan vazgeçmediğini belirtiyor Cioran. Onlar bu gücü kendinde her zaman buldu. En az bin yıldan beri put yaratmaya yatkınlıkla yetişmiş, hep yukarıdan aşağıya oluşmuş, dolayısıyla tepesinde sallanan kılıcın altında tevekkülle oturmuş bu toplum yalnızca yıkmış ve yok etmiş, yalnızca bunu biliyorsa hoşgörünün ne olduğunu bilmesi olanaksız.

Yüzyılın başında özgürleşme şansı vardı ama bu şansını kullanabilecek koşullara sahip olmadığı için yoldan çabuk döndü. Yarattıkları değerlerle yaratıcılığa, bilime ve sanata öncülük etmiş olanlar da bugün sıkıntı içinde belki. Sözgelimi Avrupa’da ne geçmişin müziği yapılıyor ne sanatı kendinden başka bütün dünyayı etkileyecek dönüşümler görülüyor. Gene de içinde yaşanacak bir kültür, kendini yenileyemese de yaşıyor. Oysa bu ülkenin kadersiz ve kötü bir tarihi var. Özgürce yaşanacak bir dünyası hiç olmadı, o yalnızca içinde ölünecek bir hayat verdi bize.

Yanındakine kör, sağır, dilsiz...

İktidarın doğası gereği her zaman ve her yerde sapkınlığa yol açtığına kuşku yok. Kimilerinde dar çıkarlar için, kimilerinde kan ve ölüm üstünde güçlenerek. Bir kere iktidarın nimetleri görüldü mü, sonra gelenler de o çamura batmaktan kurtulamıyor.

Gelgelelim, ezilenlerin ezilmeye yatkınlığı da sonra gelen kuşaklar üstüne gölgesini düşürüyor. Çaresizlik, karşılıksız idealler ölümü içselleştirerek kuşaktan kuşağa devroluyor. Bir tek ve yalnızca topyekûn örgütlenip yığınsallaşınca dik durmayı başarır bir halk. Bu ülkenin batısındaki çaresizlik ve yerinden kıpırdayamamaya karşılık doğusundaki cesaret ve başkaldırı güdüsünün nasıl kuvvetli bir deliliğe dönüşüp içselleştiğine bakılırsa, tarihe nasıl yön verilebileceği de görülür.

Bu kez yaşamak, kendi alanımızı korumak için gösterdiğimiz direnç, bu ülkede uygarlaşma sürecinin büsbütün kesintiye uğradığı bir zamanda yaşanıyor. Dolayısıyla daha çetin koşullarda. Sözde ekonomik mucizeler duvara çarpıp dağılmaya başlıyor, kökleri koparılıp ellerde bayrak gibi sallanıyor, din ile kılıç birleştirilip karşıtlara karşı kullanılıyor. Gene de olağanüstü güçlü devlet yapısına rağmen kurumları oynak bir zeminde bulunan bu ülkede ümit tükenmez.

Cioran, benzer durumların tarihte Rusların ve İspanyolların başına da geldiğini anlatıyor ve sürdürüyor: “Onların ulusçuluğu, ki pek ciddiye alınmaz, daha çok bir maskedir. Bu maskeyle bir hak davası öfkesi içinde, olayların içinde yer alma yeteneksizliklerini gizlemeye, hatta unutmaya çalışırlar: Acılı yalanlar, layık olmaktan korktukları aşağılanma karşısında şiddetli tepki.”

Tıpkı tarihte yaşanan benzerleri gibi, tarihten kovulmuş olmanın acısını çeken bir ülke bu. Ve kendisine de katlanması gitgide zorlaşan bir halk, kendini yiyip bitirmeye, hiçleştirmeye kararlı. Batısının canavarlığı karşısında doğusundakinin feryatları boşluğa savruluyor. Öyle bir sürükleniş ki, içindekine ve yanındakine kör, sağır ve dilsiz olmak, kendini de hiçleştirmeye götürüyor.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Cioran’ın haklı öfkesi", Gazete Duvar, 18 Ağustos 2016

E. M. Cioran deyince aklımıza pek çok şey gelir. Derin bir karamsarlık, şiddetli bir öfke, her şeye hiçliğe bile başkaldırı, bir mağlubun, kaybedecek bir şeyi kalmayanın bastırılamayan çığlığı. Kitaplarını okuru yaralamak için yazan bir yazardır o! Çünkü ona göre; bir metin yaralayıcı olmalıdır ki izi kalsın. Bunu başarır da çoğu zaman, onu okuyunca yüzleşmenin öfkesine kapılırsınız; kendinizle, dünyayla, tarihle, edebiyatla, felsefeyle, insan türüyle ve dahi tanrıyla karşı karşıya bırakır sizi. İntihar fikri belirgindir onda ama onun için yazmak yaşatıcı olmuştur. Dünyanın gidişatına karşı olumsuz hisleri olan herkesin yazarıdır bu açıdan Cioran çünkü onun kendisini mağlup hissettiği ve yaralandığı her şeye başkaldıran tavrı okura “tuhaf” bir güç verir. Bu güç, yaşama dair bir farkındalığa dönüşür, dünyayı bilmenin, insan türünün umutsuz varlığını kabul etmenin, mağlubiyetin, umutsuzluğun, hiç olmanın gücü.

Mağlubun ve Umutsuzun Gücü

Cioran’ın Var Olma Eğilimi adlı kitabı da yukarıda bahsettiğimiz özellikleri taşıyor. Tarih, ilerleme fikri, akılcılığın her alana yansıyan sınırlı biçimli algısı, aydın olma, sürgünlük, yersiz yurtsuz olmanın getirileri, yazarın yazma edimine yüklediği anlam, insan türü, varlık-yokluk kitabın genel olarak bahsettiği konular olarak çıkıyor karşımıza. Yazar bilindik üslubuyla, öfkeli diliyle hem okuru hem kendisini hırpalayarak anlatıyor derdini. Ama bahsettiğimiz gibi onu okuduktan sonra hissettiğiniz mağlubun ve umutsuzun gücünü bu kitabı bitirince de hissediyorsunuz.

Cioran’ın tarih ile sorunu “akılcılık” ve “ilerleme” fikriyle ilgili daha çok. Onun düşüncesine göre ilerleme fikri bir yalan olmanın ötesinde değil çünkü tarihin geldiği nokta geleceğe dair umut vermezken, ileride daha iyi şeyler olabileceğine inanmak saçmalık. Ütopya’da gelecekle ilgili olumlu şeyler vaat eder. Bu nedenle ona göre; “ütopya yaşlı halkların” körlüğü olabilir ancak. Cioran’ın özellikle batı merkezli ilerlemeci tarih ile derdi olduğunu da şu cümlelerden anlıyoruz: “Başarılarının birikimi karşısında Batılı ülkeler tarihi yüceltmekte, ona anlam yüklemekte güçlük çekmedi. Tarih onlara aitti, onlar tarihin failleriydi: o halde tarih aklın yolunu izliyor olmalıydı. Hâttâ onu sırasıyla, Tanrı’nın, us’un ve ilerlemenin kanatları altına yerleştirdiler.”

Laboratuvara Dönüştürülen Doğa

Her şeyi kendi tahakkümüne hapseden “akılcılık” tarihte de sanırım şöyle bir şeye yol açtı: Batı merkezli tarih dünyayı kendi “aklının” perspektifinden kurmaya ve yorumlamaya çalıştı. İlerlemeci anlayışla birleşen bu fikir dünyanın batı dışında kalan toplumlarını “geri” ilan ederek, bu toplumları kendisine benzediği ölçüde “ileri” olarak tanımladı. Evrimci bakışın etkisiyle de kendisine benzemeyen toplumlar; “eski”, “ilkel”, “barbar” olarak adlandırıldı. Tüm bu anlayış insanı düz bir zamana ve farklı olana yer olmayan bir yaşama hapsederken, devamlı ilerleyerek iyi olacakmış gibi hissettiren sahte bir umuda da sürükledi. Ve bu zaman Cioran’ın deyimiyle, “zamanı hem aşan hem de ona gömülen, irkilmeyle son yalnızlığına giden, yine de görünüşe batan kişi çıkış noktası yoktur” gibi bir karşılığa erişti. Çünkü insan bu zaman çizgisi içerisinde kaybetti kendisini yalan bir umuda kapıldı, bu fikirle hareket ederek kendisine doğayı bile laboratuvar alanı yaptı, kendi doğasına yabancılaştı sonuç olarak elinde bugünkü çıkışsız dünya kaldı. Cioran’ın Var Olma Eğilimi en çok bununla ilgili diyebiliriz bunun getirdiği derin umutsuzluk, hiçlik ve insanın artık geri dönüşü olmayan tüm bu yaşanmışlığının içinde kaybolması.

Sarayın Hakikati

İnsanın bu kaybolmuşluğu ile ilgili kitapta dikkat çekilen bir diğer konu düşüncelerinin, düşünürlerin ve ideolojilerin gölgesinde kalmış olmasıyla ilgili. İnsanın artık kendi fikri olmadığı için Cioran’ın deyimiyle “kitabi hiçlik” adı verilen bir durumla karşı karşıya. Bu nedenle bilgiç bir züppelik içinde ve de tasaları bile ödünç alınmış. Büyük düşünürlerin düşünceleriyle biçimlenmiş bu insanın artık kendi bilinciyle varolması da imkânsız görünüyor. Oysa insan en çok bir dilenciden veya berduştan bir şeyler öğrenebilir yazara göre çünkü: “Bir dilenci her ne kadar başkalarına bağımlı olsa da, öcünü onları yakından gözleyerek alır, ‘yüce’ duyguların iç yüzünü çok iyi bilir. Az bulunur nitelikteki tembelliğidir, bu enayiler ve aptallar dünyasında yolunu şaşırmış gerçekten ‘kurtulmuş’ bir kişiye dönüştüren onu. Vazgeçiş hakkında sizin anlaşılmaz yapıtlarınızın çoğundan daha çok şey bilir.” Cioran bize burada büyük düşünürlerin büyük fikirlerindense yaşamın içinden, hakikatle gerçekten yüzleşmiş “sıradan insanın” fikirlerini öncelemek gerektiğini belirtiyor belki de. Çünkü yine onun fikirleriyle düşünmeye çalışırsak bugüne kadar ki büyük öğretiler, anlatılar, dinler bize kendimizi kaybetmek dışında bir şey sağlamadı. Ve buna bağlı olarak soruyor Cioran: “Hem hakikatlerine hem de sarayına bağlı bir Buda düşünebilir mi?” Cevap açık görünüyor aslında birey eğer sarayına bağlıysa, kendi hakikati kalmamıştır değil mi? Onun hakikati bağlı bulunduğu sarayın hakikatidir artık özellikle bugünlerde bunun üzerine düşünmeli insan, elbette hâlâ kendilik kaygısı güdüyor ise.

Birlik beraberlik cümlelerini sıklıkla duyduğumuz bir coğrafyada yaşıyoruz. Cioran’ın bu konuda da bize söyledikleri var ki üzerinde durmaya değer. Şöyle söylüyor: “Eğer ister istemez yalancı olan çokluğa karşı tek doğru olarak Birlik’i öne sürersem, bir başka deyişle, başka’yı hayaletle bir tutarsam, var olmak için bireylerin indirgenemezliğinden, onların monadlarından, sınırlanmış özlerinden hareket etmek zorunda olan başkaldırım, bütün anlamını kaybeder.” Buradaki “başkayı hayaletle bir tutmak” çok önemli bir şeye işaret ediyor bana kalırsa. Başka olanı “farklı” olan, egemenin dışında kalan, yaygın tabirle “öteki” olan olarak algılıyorum. Onun hayalet sayılması taleplerinin görünmezliğe hapsedilmesi ki yaşadığımız coğrafyada devamlı tanıklık ettiğimiz bir durum kabul edilebilir değil. Böyle bir başkaldırı değersiz olur çünkü başkaldırının özü zaten dayatılanın dışında olmayı gerektirir değil mi? Bunu öncelikle birey kendi kişisel varlığı içerisinde sorgulamalı diye düşünüyorum, çoğunluğa uymak en kolay olanı ama çoğunluğun başkaldırısı bize genellikle hakikat olarak dönmez. Bu anlamda da kitapta Cioran bizi düşündürüyor ve sorular sorduruyor.

Cioran’ın ‘yorgun aydın’ı

Var Olma Eğilimi'nden bahsederken Cioran’ın “yorgun aydın”ından da söz etmek gerekiyor. Cioran’ın yorgun aydını kendi hakikatinden vaz geçmiş, önüne konulanı hakikat olarak kabullenmiş, dünyanın kötülüklerini ve kusurlarını özetleyen, ona maruz kalan eylemde bulunmayan, korkunun esiri olmuş, ilk gördüğü kesinliğe sarılmaya kalkan bir aydın tipi olarak özetlenebilir. Bu aydın tipi aslında çok tanıdık bizim gibi coğrafyalarda. Rüzgârın yönüne göre kendiliğini belirleyen, hakikati masa başından ölçen, biçen, ahkâmcı bir aydın profili Cioran’ın bahsettiği ve bize de çok uzak olmayan. Kitap bu açıdan da kendi gerçeğimizle bizi karşı karşıya getiriyor. Baştan beri ifade etmeye çalıştığımız gibi yazarın kitapları aslında birer yüzleşme metni okur için.

Cioran bu kitabında da can sıkıntısının kendi yaşamına ve yazma edimine olan katkısından bahsetmiş. Onu nasıl istemese de bir kuramcıya dönüştürdüğünü, hiçliğini sözle nasıl bir eylem haline getirdiğini uzunca anlatıyor. Ve hayalindeki metni şöyle tanımlıyor: “Şeylerin içlerine işleyip onları bozacak, delip geçecek, katedecek yakıcı bir düşünce, kâğıdı kemiren heceleriyle edebiyatı ve okurları ortadan kaldıracak bir kitap, edebiyatın karnavalı ve kıyameti olacak, Söz’ün vebasına karşı ültimatom olacak bir kitap hayal ediyorum.”

Cioran hayalindeki kitaba ulaşabildi mi bilmiyorum ama Var Olma Eğilimi'nde kendine ve hayata katlanmak için yazan, olumluyu olumsuza, olumsuzluğu olumluya dönüştüren ve başkaldıran bir yazarın haklı öfkesine tanıklık ediyoruz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.