Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-040-3
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sartre ile Sartre Hakkında
Özgün adı: Conversations with Jean-Paul Sartre
Çeviri: Yücel Göktürk
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Özde Duygu Gürkan
Söyleşi: Perry Anderson, Simone de Beavoir, Ronald Fraser, Quintin Hoare
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2016

Jean-Paul Sartre, düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarlılık açısından muhtemelen bütün modern tarihin en önde gelen düşünürüdür. Onun biyografisi ve eserleri hem yirminci yüzyıl deneyimlerinin tutanağı gibidir, hem de başkaları üzerinde derin etkileri olmuş etik bir öneridir.

Sartre ile Sartre Hakkında’da 60’ların ikinci yarısıyla, 70’lerin ilk yarısında yapılmış üç söyleşi yer alıyor. New Left Review dergisi editörleriyle ve Simone de Beauvoir ile yapılmış ve çalışmalarındaki temel kaygıları, kadın mücadelesine ve dünya düzenindeki hiyerarşiye bakışını konu alan bu söyleşiler aradan geçen uzun zamana rağmen bugün hâlâ son derece güncel.

İÇİNDEKİLER
Bir Düşüncenin Güzergâhı

Simone de Beauvoir Soruyor

Emperyalist Ahlak
 
OKUMA PARÇASI

Bir Düşüncenin Güzergâhı, s. 9-14

Perry Anderson, Ronald Fraser, Quintin Hoare tarafından yapılmış bu söyleşi ilk kez New Left Review dergisinin 1/58, Kasım-Aralık 1969 sayısında yayımlanmıştır.

Başta Varlık ve Hiçlik (1943) olmak üzere erken dönem felsefi yazılarınızla, Diyalektik Aklın Eleştirisi’yle (1960) başlayan sonraki teorik çalışmalarınız arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Varlık ve Hiçlik’teki temel kavramlar Eleştiri’de sırra kadem basıyor ve onların yerini tamamen yeni bir kelime dağarcığı alıyor. Ne var ki Flaubert üzerine yaptığınız çalışmanın [1] yayın yönetmenliğini yürüttüğünüz Les Temps Modernes dergisinde yayımlanan bölümlerinde, erken dönem eserlerinizdeki tipik ifadelerin –dogmatik bilinç, ego, hiçleme, varlık, hiçlik– birdenbire yeniden su yüzüne çıkması insanı şaşırtıyor. Bu kavramlar Eleştiri’deki o farklı kavram kümesiyle –dizileştirme (serileştirme), bütünselleştirme (totalizasyon), atıllaşmış pratikler (praktiko-inert), kolektifler– yan yana karşımıza çıkıyor. Bu ikisi şu anki fikriyatınızda tam olarak nasıl bir ilişki içinde?

Sartre — Buradaki temel mesele benim Marksizmle ilişkim elbette. Erken dönem işlerimin çeşitli yönlerini otobiyografik olarak izah etmeye çalışayım; böylece bakış açımın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra niçin köklü bir değişime uğradığı açıklık kazanabilir. Basit bir formülle söylemek gerekirse, hayat bana la force de choses’u, nesnelerin gücünü öğretti. Bir bakıma, bizatihi Varlık ve Hiçlik koşulların gücünü keşfetmemin başlangıcı sayılabilir, zira istemediğim halde asker yapılmıştım. Böylece özgürlüğüm olmayan bir şeyle, beni dışarıdan yöneten bir şeyle yüz yüze gelmiştim. Sonra esir alındım, kaçıp kurtulmanın yollarını aradığım bir yazgıydı bu. Dolayısıyla başka şeylerin yanı sıra, insan gerçekliği dediğim şeyi öğrenmeye başladım: dünyada var olmak.

Daha sonra azar azar dünyanın bundan daha karmaşık bir yer olduğunu fark ettim, zira Direniş [2] zamanında özgürce karar almak mümkün görünüyordu. Yazdığım ilk oyunlar o yıllardaki zihinsel durumum açısından semptomatik sayılabilir: Onlara verdiğim isim “özgürlük tiyatrosu”ydu.

Geçenlerde o oyunların – Sinekler, Çıkış Yok ve diğerleri– bir derlemesine yazdığım önsözü yeniden okudum ve hakikaten şoke oldum. Şöyle yazmışım: “Hangi koşullar altında ve nerede olursa olsun, insan her zaman hain olmakla olmamak arasında özgür bir seçim yapabilir...” Bunu okuduğumda, kendi kendime şöyle dedim: Hayret, buna gerçekten inanıyordum!

Buna nasıl inanabildiğimi anlamanız için Direniş zamanında ortada çok basit bir sorun olduğunu hatırlamanız gerekir. Mesele, en nihayetinde, cesaretti. Kişinin yaptığı şeyin risklerini kabullenmesi gerekiyordu. Bu da hapse düşmek veya sınırdışı edilmekti. Ya ötesi? Bir Fransız yaAlmanlardan yanaydı ya da onlara karşıydı, başka seçenek yoktu. Gerçek siyasi sorunlar, “yana, ama” veya “karşı, ama”, bu tecrübeden kalkarak ortaya konmuyordu. Sonuçta, her zaman her koşulda bir seçeneğin mümkün olduğuna hükmettim. Bu bir hata. Hatta öyle bir hata ki, daha sonra sırf bunu düzeltmek için Şeytan ve Yüce Tanrı’da (1951) bir karakter yarattım – tercih yapamayan Heinrich karakterini. Heinrich elbette bir seçim yapmak istiyor, ama yoksulları terk eden kiliseyi mi, yoksa kiliseyi terk eden yoksulları mı seçeceğine karar veremiyor. Dolayısıyla Heinrich kanlı canlı bir çelişki, asla tercih yapamayacak. Tamamen kendi durumu tarafından koşullanmış halde.

Ne var ki bütün bunları çok sonraları anlayabildim. Savaş denen dramın bana verdiği, ona katılan herkese olduğu gibi, kahramanlık tecrübesiydi. Kendi kahramanlığım değil elbette – benim yaptığım birkaç getir götür işinden ibaretti. Ama Direniş’te yakalanıp işkence gören militanlar bizim gözümüzde efsaneydi. Öyle militanlar vardı elbette, ama onlar aynı zamanda bir nevi kişisel efsaneyi temsil ediyorlardı. Biz de işkenceye direnebilir miydik? O zamanlar mesele sadece fiziksel tahammüldü – tarihin entrikaları veya yabancılaşmaya giden yolları değil. Bir insan işkence altında: Ne yapacak? Ya konuşacak ya da konuşmayı reddedecek. “Kahramanlık tecrübesi” ile kastettiğim bu; sahte bir tecrübe.

Savaştan sonra gerçek tecrübe başladı, toplum tecrübesi. Fakat benim önce bu kahramanlık efsanesinden geçmem gerekiyordu diye düşünüyorum. Yani savaş öncesindeki kişilik, ki aşağı yukarı Stendhal’in benmerkezci bireycisiydi, kendi iradesi hilafına balıklama dalmak zorundaydı koşullara. Buna rağmen tamamen sosyal varoluşu tarafından koşullanan, ancak bütün bu koşullanmayı yeniden üstlenme ve onun sorumluluğunu taşıma kararı almaya muktedir bir insan olarak savaş sonrası yılların çetrefil karmaşasını göğüsleyebilmek için hâlâ evet ya da hayır diyebilme gücüne sahipti.

Geliştirmekten hiç vazgeçmediğim düşünce, bir insanın, neticede onu o insan yapan şeylerden daima sorumlu olduğudur – bu sorumluluğu üstlenmek dışında elinden bir şey gelmese bile. Zira insanın kendisini oluşturan koşullardan daima başka bir şey çıkarabileceğine inanıyorum. Bugün özgürlüğe tanıdığım sınır budur: bütünüyle koşullanmış bir sosyal varlığın, bu koşullanmanın ona verdiklerine bütünüyle riayet etmemesini sağlayan küçük hareket. Hırsız olmaya insafsızca koşullanan Jean Genet’yi şair yapan da budur.

Belki de özgürlükten ne kastettiğimi en iyi anlattığım kitap Aziz Genet’dir aslında. Zira Genet hırsız yapılmıştı, “Ben bir hırsızım,” dedi ve bu küçük değişim onu şair yapan sürecin ilk adımıydı. Nihayetinde toplumun kıyısında, kim olduğunu bilmeyen, suskun bir insan değildi artık. Böyle bir vakada, mutlu özgürlük olamaz. Özgürlük bir başarı, bir zafer değildir. Genet için özgürlük, başlangıçta ona verilmeyen bazı rotaları çizmekti.

Varlık ve Hiçlik bir küçük burjuva entelektüelinin, belirli bir anda tarihi bir felaket olan dışsal deneyimiyle hiçbir eşgüdümü olmayan bir içsel deneyimin izini sürdü. Zira netice itibariyle, Varlık ve Hiçlik’i Fransa’nın yenilgisinden sonra yazmıştım. Fakat felaketlerden ders çıkarılmaz, bir praksisin zirvesi olmadıkları sürece. Ancak o zaman “yanlış yaptım” denebilir. Ama ülkeyi mahveden felaket bize hiçbir şey öğretmemişti.

Dolayısıyla Varlık ve Hiçlik’te “öznellik” diyebileceğiniz şey, benim için bugün taşıdığı anlamı –bir içselleştirmenin kendisini eylem yoluyla yeniden dışsallaştırdığı bir işlemin küçük marjı– taşımıyor. Ama bugün zaten “öznellik” ve “nesnellik” bana büsbütün faydasız mefhumlar gibi geliyor. Hâlâ “nesnellik” terimini kullanabilirim sanırım, ama sadece her şeyin nesnel olduğunu vurgulamak için. Birey toplumsal belirlenmelerini içselleştirir: Üretim ilişkilerini, çocukluğundaki ailesini, tarihsel geçmişini, çağdaş kurumları içselleştirir. Ve sonra da bunları eylemleri ve tercihleriyle yeniden dışsallaştırır. Biz de zorunlu olarak geri dönüp onlara atıfta bulunuruz. Bunların hiçbiri Varlık ve Hiçlik’te mevcut değil.

Varlık ve Hiçlik’te, felsefi bir çelişki olduğunu öne sürerek bilinçdışı kavramını radikal bir biçimde reddettiniz. Erken dönem eserlerinizdeki bilinç modeli her nevi bilinçdışı fikrini tamamen dışlıyor. Bilinç hep şeffaf, özne kendisine sahte bir “kendini aldatma” perdesi yaratsa bile. O günlerden bu yana, başka birçok şeyin yanı sıra, bir de film senaryosu yazdınız, Freud üzerine...

Sartre — Huston’la (John Huston, Amerikalı yönetmen) bozuşmamız tam da bu sebeple olmuştu: Bilinçdışının ne olduğunu anlamıyordu. Bütün mesele buydu. Bilinçdışını baskılamak, onu bilinç-öncesi ile ikame etmek istiyordu. Ne pahasına olursa olsun, bilinçdışını istemiyordu.

İnsanın aklından geçen soru şu: Freud’un eserlerinin teorik statüsünü bugün nasıl değerlendiriyorsunuz? Sınıf konumunuzu dikkate aldığımızda, Marx’ı savaş öncesinde keşfetmeyişiniz belki de o kadar şaşırtıcı sayılmaz. Peki ama, Freud’u nasıl ıskaladınız? Daha o zamanlar bilinçdışının opak delilleri, dirençleri sizin için erişilebilir olmalıydı, öyle değil mi? Bunlar sınıf mücadelesiyle tam olarak uyumlu sayılmaz.

Sartre — Ama bu iki mesele birbiriyle bağlantılı. Hem Marx’ ın hem de Freud’un fikriyatı dışsallığın koşullanmasının teorisidir. Marx’ın “Burjuvazinin ne yaptığını düşündüğü pek önemli değildir, önemli olan ne yaptığıdır,” deyişindeki “burjuvazi”nin yerine “histerik”i koyduğumuzda, bu Freud’un formülasyonu olur. Bunu böylece belirttikten sonra, Freud’ un eserleriyle ilişkimi otobiyografik olarak anlatmaya çalışmam gerekiyor. Şunu söyleyerek başlayacağım: Gençliğimde hiç kuşkusuz psikanalize derin bir antipati duyuyordum. Bu, sınıf mücadelesi konusundaki cehaletim kadar izaha muhtaç. Sınıf mücadelesi konusu bir küçük burjuva olmamla alakalı, psikanaliz ise Fransız olmamla. Bunda önemli ölçüde hakikat payı olduğu kesin. Kartezyen rasyonalizmin Fransa’daki ağırlığı gözden kaçmamalı. On yedi yaşında Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım” tedrisatından geçerek liseden mezun olduktan sonra Günlük Hayatın Psikopatolojisi’ni [3] açıp ünlü Signorelli bölümünü okuduğunuzda, o eksiltmelerin, kombinasyonların ve yer değiştirmelerin Freud’un intihar eden bir hastası ile çeşitli Türk âdetleri üzerine eşzamanlı olarak düşündüğünü ima ettiğini vs. gördüğünüzde... Bütün bunlar karşısında nutkunuz tutuluyor...

Notlar


[1] Gustave Flaubert, L’Idiot de la famille (Ailenin Budalası), Paris: Gallimard, 1972 – ç.n. Metne dön.
[2] II. Dünya Savaşı’nda Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesine (1940) karşı yürütülen ve 1944’teki kurtuluşa kadar sürdürülen yeraltı mücadelesi, La Résistance – ç.n. Metne dön.
[3] Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, çev. Şemsa Yeğin, İstanbul: Payel, 2003; Günlük Hayatın Psikopatolojisi, çev. Lütfi Yarbaş, İstanbul: İlya, 2012 – ç.n. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, "Sartre’dan öğrenmek", Radikal Kitap, 13 Mayıs 2016

Hayatın bizi içine çektiği koşullar davranış biçimlerimizi bizden bağımsızlaştırabilir, kendimiz olmak yerine hayatın çekip çevirdiği edilgin insanlara dönüşebiliriz. Bir zamanlar sosyalizm içinde sayılanların kapıdan bile içeri sokulmaması gerektiğini görmek için kendi irademizden daha güçlü bir değişimin gerekli olduğu görüldü. Sartre da, Sartre ile Sartre Hakkında adıyla derlenen üç söyleşide, erken zamanlarındaki yanlışlarından söz ediyor. Nazi işgaline karşı hain olmakla olmamak arasındaki seçimlere karşı Direniş yıllarında söylediklerini aradan epeyce zaman geçtikten sonra şaşkınlığa veren sözleri gibi. Oysa savaştan sonraki deneyimin daha zor ve işkence altında efsanevi davranışlar göstermekten daha başka olduğunu ve toplumun yeniden inşası için çok daha zor bir sürecin başladığını belirtiyor.

Onun için gene de değişmez bir doğru var: Sonunda insan, kendisini o insan yapan şeylerden her zaman sorumludur.

Bizim kuşağın kişiliğini 1970’lerin çok zor koşuları belirlemiştir. Bir kimliğimiz ve kişiliğimiz varsa, bunda o dönemin etkisi her şeyden çoktur. Onu elbette yadsıyabilirsiniz de. Başkasının belleğini silemezsiniz ama kendi yaşadıklarınızı bir daha hatırlamamak üzere unutabilirsiniz.

Tanığı olduğumuz o yarım yüzyılın ya da dünyanın karanlığından aydınlık çıkarmak için inanılmaz savaşımların verildiği o bir yüzyılının entelektüelleri arasında akla ilk gelenlerden birisi her zaman Jean-Paul Sartre oldu. Entelektüel duruşun simgesi oldu o. Sonunda kararlılığından ödün ermeyen bir muhalif olduğu gibi, Avrupa’nın düşünce hayatına da önemli katkılar yaptı. Edebiyat ve sanattan kültürün bütün alanlarına uzanan düşünce ufkunun bugüne kalan pırıltıları, yaratıcılığın içinden gelişindendir.

Sartre ile Sartre Hakkında'da bulabileceğiniz bir Sartre dersi de şu: Felaketlerden ders çıkarılmaz. O bunu savaşta Fransa’nın yenilgisi üstüne söylüyor. Belki bir praksisin zirvesine ulaşınca “yanlış yaptım” denebilir diyor ve ekliyor: “Ama ülkeyi mahveden felaket bize hiçbir şey öğretmemişti.”

Bir benzerini arıyorum: Ortadoğu’da son altmış yılda yaşanan felaketler kime ne öğretti, sorulabilir. Bu ülkenin herkesten gizli ya da herkesin bildiği felaketleri, Dersim, 6-7 Eylül, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleri. Kürt sorununun son otuz yılda yaşadığı felaketler inip çıkan dalgalar halinde yaşanırken kime ne öğretti? Kürt halkının büyük deneyiminden çıkardığı dersleri kullanma olanağı da karşılaştığı topyekûn şiddet yüzünden kendine bir hayat kurma biçiminde gerçekleşemiyor.

Sartre, burada aynı yılları yaşarken tam öyle düşündüğümüz gibi, “Ben hep Mayıs isyanının kökeninin Vietnam devrimi olduğunu düşünmüşümdür,” diyor. Vietnam devrimi, tanımlanması olanaksız acılarla yaşanırken bütün dünyayı da ruhen kasıp kavuruyordu. Böylece “mümkün olan”ın alanının genişletilebileceği düşünüldü. Bir yanı gerçek bir yanı ütopya olan gelecek tasarımlarımız yenilgiyle sonuçlandı ama bizim ufuk çizgimiz de o güne dek gördüklerimizle karşılaştırılamayacak kadar uzayıp açıldı.

Sürekli yenilgilerin içinden bir zafer çıkmıyor. Her şeyin biçimi kadar özü de değişmeli. Bireysel özgürlükleri temel alan bir hayat tasarımı nasıl kurgulanabilir, önce bunu durup düşünmek gerekiyor. Üstelik azınlığın diktatörlüğü ve sistematik şiddeti engellenemiyorsa çürümesini beklemek zorunda kalabiliriz. Kendiliğinden değişimin beklenmesi çaresizlikten gelse de. Sonunda her şeye kültürü demokratikleştirerek varılacak, asıl olan bu. Yalnızca demokratikleştirerek de değil, nereden geldiğine bakmadan ve ayırt etmeksizin nitelikli kültürün bütün birikimini alarak.

Devamını görmek için bkz.

M. Taha Tunç, "Söyleşinin Vaadi: 'Sartre ile Sartre Hakkında'", Post Dergi, 20 Mayıs 2016

Bir söyleşi bize neler vadeder? Faillerinin niyeti oldukça önemlidir bunda. Bununla da kalmaz; bazı söyleşiler vardır, konudan konuya nasıl geçildiğini fark edemezsiniz. Bu işin de “handikabı” bu olsa gerek: Okuyucu yeri gelir şaşkınlığa uğrar, kopuk gelir ona konuşmalar. Her ne kadar failler önemlidir desek de, söyleşide ipler soruyu soran taraftaymış gibi görünür. Soruyu soranın niyeti böylece sonuca daha çok etki edebilir. Söyleşiler ayrıca, söyleşinin gerçekleştirildiği kişinin herhangi bir konuda veya genel olarak fikirlerini öğrenmek için başlangıç seviyesi olarak görülebilir. Ancak felsefi bir içeriğe sahip söyleşide durum pek de düşünüldüğü gibi olmayabilir. Kavramları ve kullanımlarını anlamak için uzun uğraşlar göstermek zorunda kalabilirsiniz. Arayıp tararsınız, bu süreçte de birçok şey kazanmış olursunuz. Ayrıca bu zorlukları gidermenin bir yolu da çevirmenin veya yayıma hazırlayanın metne katkılarından faydalanmaktır –tabii böyle bir olanak varsa. Peki, Sartre bu söyleşilerde bize neler vadediyor? Söyleşi olgusunu bir kenara bırakıp Sartre’ın bu söyleşilerini irdelemede sakınca yoktur.

Sartre ile yapılan bazı söyleşiler derlenip 2006 yılında İngilizce olarak yayımlanmış. [1] Bu söyleşi metinleri bize ise on yıl sonra Yücel Göktürk çevirisi ile ulaşıyor. [2] Metis Diyaloglar serisinin yeni üyesi olan eser, Sartre’ın geç dönemi hakkında ipuçları edinmemizi sağlıyor. İlk söyleşi Perry Anderson, Roland Fraser ve Quintin Hoare isimlerinin soruları, Sartre’ın cevaplarından oluşuyor (1969). İkinci söyleşide ise Beauvoir sorduğu sorularla yer yer Sartre’ı zor durumda bırakıyor. Son söyleşi ise yine ilk söyleşideki isimler tarafından 1967’de Sartre ile gerçekleştiriliyor.

İlk döneminden geç dönemine Sartre

Sartre, ilk söyleşisinde [3] sorulan soruları cevaplarken düşüncesinin değişim sürecinden ve bundan etkili olan olaylardan da bahsediyor. Örneğin, “geç dönemi” olarak adlandırılan dönemin oluşumunda Sartre II. Dünya savaşışının önemine vurgu yapıyor. Savaşta bir Fransız askeri olarak zorunlu görev alan Sartre, Almanlara esir düşmüş bir isimdir. Bu döneminde “nesnelerin gücünü” öğrendiğini ifade ederek düşüncesinin değişiminde etkili rolü buna atfediyor. [4] Aslında bir bakıma bu olay, tefekkür halindeki bir filozofun olgu ile çatışmasını da ifade edebilir. Filozof -burada Sartre- olgularla çatışırken eylemlerle de çatışmıştır. Erken döneminde üzerinde çokça durduğu öznellik kavramı da bu olaylardan etkilenmiş olsa gerek. Sartre, bu kavramın Varlık ve Hiçlik (1943)’teki anlamının onun için değiştiğini vurguluyor. Bunda elbette savaş dönemi sonrasında Sartre’ın etkisi altında kaldığı Marksizm önemlidir. Erken döneminde bireysellik üzerinde çokça duran Sartre’ın bunu en iyi ifade ettiği eserlerinden biri muhtemelen Bulantı’dır. [5]

Savaş sonrasında gerçek tecrübe olarak “toplum tecrübesi”ni yaşadığını ifade eden Sartre, onda değişmeyen şeyin insanların kararlarından kendilerinin sorumlu olduğu düşüncesi olduğunu vurguluyor. Böylece özgürlük anlayışındaki değişime de vurgu yapabiliriz: İlk döneminde bireyci bir özgürlüğe vurgu yapan Sartre, artık bir Jean Genet özgürlüğünü savunduğunu söylüyor. Jean Genet’nin kendi şartlarını değiştirebilmiş bir şair olması üzerinde duran Sartre, özgürlüğün doğru anlamının da onu anlattığı eserde olduğunu ifade ediyor.

İlk döneminde Freudculuğa karşı sert tavır almış Sartre, bize Marksizm ile mantık olarak aynı olduğunu savunsa da hiçbir zaman bir “bilinçdışı” taraftarı olmamıştır. Varlık ve Hiçlik ve Ego’nun Aşkınlığı’nda [6] (1934) oluşturduğu bilinç teorisinde, bilinçdışını dışlayan ancak insanların kendini aldatma olarak değerlendirilebilecek bir kavram öne sürüyor gibi. Buna ek olarak, Sartre dikkat çekici bir benzerliğe vurgu yapıyor: “Marx’ın ‘Burjuvazinin ne yaptığını düşündüğü pek önemli değildir, önemli olan ne yaptığıdır,’ deyişindeki ‘burjuvazi’nin yerine ‘histerik’i koyduğumuzda, bu Freud’un formülasyonu olur.” [7] Bu yakınlaşmayı “dışsallığın koşullanması” teorisi olarak adlandıran Sartre, Descartesçılığı nedeniyle de Freud’dan uzak durduğunu ifade ediyor.

Sartre’a göre psikanaliz mitler üretmiş, zaten ihtimal dâhilinde olan şeyleri bir teoriymişçesine göstermeye çalışmıştır. Sartre aslında psikanalizdeki bu diyalektik eksiğini de dolaylı da olsa eleştirir gibi görünüyor. Zıtlıkların birbirine nüfuz ettiğini vurgulayan Sartre, psikanalizde bu zıtlıklardan birinin “iyileştirilmesi” gerektiğini de eleştirmiş olur. Flaubert üzerine yazdığı denemesinde yaşam deneyimi (le vécu) kavramını kullanan Sartre, aslında bilinçdışı kavramına farklı bir anlam katarak onu yeniden kullanıyor gibi görünür. Burada temel fark nedir diye sorduğumuzda ise, yaşam deneyiminin daha düşünümsel olduğu ifade edilebilir. Psikanalizdeki o geçmiş kaynaklı histeriler Sartre’da yer almaz, bilinçlenme ile çözülebileceğini Sartre farklı örneklerle farklı eserlerinde göstermiştir bunu. Sartre’ın bütünselleşme kavramı bu süreci bize açıklamada yardımcı olacaktır. Bütünselleşme, içselliğin en sonunda aşkınlığa varmasını ifade eder. Ama bu içsellik de bir dışsalın içselleşmesi biçiminde gerçekleşmiştir esasen. Ego’nun Aşkınlığı’nda her ne kadar tamı tamına bir yaşam deneyimine vurgu yapmamışsa da, bütünselleşme kavramı geç dönemi ile ilk dönemi arasındaki değişimi anlamak için faydalı olabilir. Flaubert’i incelerken de aynı bakışla bakmıştır Sartre: bilinçdışına dayanmaktansa yaşam deneyimine tutunmak. Sartre, Flaubert’in eserlerindeki kahramanların toplumsal olaylarını, onun deyimiyle, yaşam deneyimlerini incelemeye girişmiştir.

Sartre’ın özellikle Flaubert’i incelemesinin de bazı nedenleri vardır. Bunlardan ilki Flaubert’in ardında çok fazla malzeme bırakmış olmasıdır. Bu da ister istemez Sartre’ın işini kolaylaştırır. İkinci olarak, Flaubert’in edebiyatta edindiği yer önemlidir. Sartre, onunla taban tabana zıt bir edebiyat yaptığını ifade eder. Bunun en iyi anladığımız iki eser Sartre’ın Bulantı’sı ile Flaubert’in Madam Bovary’sidir muhtemelen. Antoine Roquentin’in zihnindekiler ve bunların yansıması her ne kadar ilk dönem Sartre örneği olsa da, Emma Bovary tam bir içselliğin bütünselleşmesi örneğidir. Daha sonraları Sartre’ın roman tutkusundan kopup tiyatroya yönelme sebeplerinden biri belki de budur: Tiyatro daha yaşamsaldır. Üçüncü sebebine gidecek olursak, Sartre’a göre Flaubert’de imgelemin ön plana çıkması ve bunun da Sartre’ın ilgi alanına giriyor olmasıdır. Ancak ona göre Flaubert her ne kadar imgesel olsa da gerçeklikten kopmamıştır, çünkü gerçeğe derin bir nefret duymuştur. Elbette bunu Flaubert’in yaşam deneyimlerinden yola çıkarak açıklamaya çalışıyor Sartre.

Söyleşinin sonrasında, söyleşenlerin de sorularıyla Sartre’ın edebiyat görüşü irdeleniyor. Bunu yaparken, W. Gombrowicz, B. Brecht gibi isimlerden söz açılıyor. Sartre, tiyatroya nasıl giriş yaptığından söz ediyor. Dil’den konu açılınca ise yine kendi görüşünü ona uygular: “Ama dilde bütünselleştirme vardır. Unsurları yoluyla zıtlarına atıfta bulunmayan tek bir cümle söyleyemezsiniz. Bizzat dilbilimcilerin kabul ettiği üzere, dilin tamamı farklı anlamlar sistemi olarak, kendi yokluğunda mevcuttur. Her cümle, konuşmanın bütün kaynaklarına el koymaktadır, zira sözcükler birbirlerine zıtlıklarıyla varolur. Dolayısıyla dilde kesinlikle bütünselleştirme vardır. [8] Konuşmanın devamında kültür devrimi hakkındaki fikirlerini, çok bilgili olmadığını söylese de, ortaya vurur. Bu durumları Critique de la Raison Dialectique [9] (1960) kitabında nasıl ele aldığını açıklamaya girişir.

Beauvoir soruyor, Sartre yanıtlıyor

İkinci söyleşide Beauvoir, Sartre’ı sorularıyla bir hayli zorluyor. [10] Bu söyleşinin genel itibariyle kadın mücadelesi-sınıf mücadelesi “kardeşliği” odağında olgunlaştığını söyleyebiliriz. En azından Beauvoir’ın niyeti bu yönde gibi görünüyor. Sartre öncelikle kadınlarla olan yakın ilişkisinin nerden kaynaklandığını açıklıyor. Babasının ölümü üzerine evde dedesinden sonra ikinci erkek olan Sartre, çoğunlukla kadınların olduğu bir evde yetişmiştir. Çevresindeki bu kadın yoğunluğunun sonucunu şu şekilde ifade eder: “Ve hep içimde bir kadın olduğunu düşündüm.” [11] Her ne kadar böyle olsa da Sartre “eril tahakküm”den kendi fikirlerini çok sonra sıyırmıştır. Gençliğinde cinsiyetler arası dikey bir hiyerarşi olduğuna inandığını vurgulayan Sartre’ın dönüm noktası muhtemelen Marksizm olmuştur. Ne olursa olsun kadınlarla geçirdiği vakitleri erkeklere geçirdiğine göre daha memnun edici bulan Sartre’ın bu düşüncesini Beauvoir eleştiriyor ve fallokrasiden izler bulduğunu dile getiriyor.

Beauvoir, daha önceleri kadın mücadelesini sınıf mücadelesiyle ele alma biçiminde değişikliğe gidip kadın mücadelesini ayrı bir kategoride ele almaya çalışmış bir isimdir. Kendisi, bunda etkili olan faktörün sınıf mücadelesinin kazanıldığı ülkelerdeki kadınların durumuna yoruyor. Sartre ise açık açık bize şunu söylemek istiyor: Sınıf mücadelesi bile erkekler arasındaydı, orada da cinsiyetler arası eşitsizlik vardı. Bu yüzden ikisi ayrılabilir. Tahakkümün uygulandığı bu iki alan her ne kadar bazı zamanlarda yolları birleşse de sonuca varılması gerektiğinde her ikisinin de kendi kaderini tayin etmesi gerekir. Buna ek olarak Beauvoir, burjuva kadınların varlığının bile aslında kocasının ya da babasının varlığı olduğunu vurgular. Kadınların kendi haklarını tayin edebilmesinin üst sınıflarda bile erkek engeliyle karşılaştığına değinir.

Sınıf mücadelesi ile ayrım noktalarından biri, kadınların birden fazla eşitsizliğe ama sınıfların tek eşitsizliğe tabi olmasıdır. Kadınlar hem cinsiyet hem sınıf ayrımına uğrarlar. Sartre, bu sebep dolayısıyla önceliği kadın mücadelesine vermiştir – bu kararda Beauvoir etkisi gözden kaçmamalıdır.

Siyasi bir olgunlaşmaya doğru

Kitapta yer alan son söyleşide, Sartre diğer söyleşilerden farklı olarak felsefe ve edebiyattan uzaklaşarak, ama bunları da temel alarak siyasetle ilgili konuşmaya başlıyor. Elbette bunda etkili olan en önemli faktör, yukarıdakilerde olduğu gibi yöneltilen sorular oluyor. Emperyalizm karşıtlığı üzerinde durulan söyleşide öncelikle Bertrand Russell Mahkemesi’nden konu açılıyor: Mahkemelerin amaçlarından biri, bazı devletlerin emperyalist tavırlarının yasal sorgulamasını yapmak.

Sartre, vurguladığı gibi, bunun yeterli olmadığını, daha somut mücadele edilmesini savunan mahkeme üyesidir. Devletlerin yasal olan politikalarının suç olarak adlandırılamayacağını, ama eleştirilebileceğini söyleyen Sartre, konuya ılımlı tavrıyla bizi şaşırtabilir. Ancak bunu biraz da suçlunun ortaya çıkarılmasında kullanılacak en insani yol olarak görmemiz gerekebilir. Devletleri, onların kendi silahlarıyla kontrol altına almak Sartre’a akıllıca gelmiş olmalı ki, mahkemede de bunu uygulamaya çalışmışlardır. Sorunları uluslararası seviyeye çıkarıp suçlunun kim olduğu belirlenmeye girişilir. Burada amaçlardan biri de yasal mekanizma ile denetim sağlamak olabilir. Peki, bu ekip hangi olaylar üzerine çalışacaktı? Sartre, Fransa-Cezayir savaşında sert tavrını belli etmiş ve emperyalizm karşıtı olduğunu her defasında göstermiştir. Mahkeme döneminde ise sıra ABD-Vietnam arasındadır. Bu savaşın ya da işgalin yasallığı tartışılır.

Mahkemenin akıbeti tartışmaya açıktır ve Sartre, devletlerarası ilişkileri evrensel düzeyde ele alan bu çalışmalarıyla bizi şaşkınlığa uğratabilir. Belki de bu, yukarıda vurguladığımız üzere, savaş suçlarını ortaya çıkarmak için seçtiği bir yoldur. Bir çeşit “düşmanı düşmanın silahıyla (yasalarıyla) vurma” işidir.

Notlar


[1] Jean-Paul Sartre, Conversations with Jean-Paul-Sartre, London: Seagull, 2006 Metne dön.
[2] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, çev. Yücel Göktürk, İstanbul: Metis, 2016. Metne dön.
[3] Bu söyleşinin bir kısmına şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.metiskitap.com/catalog/text/100433#NoteReferans_1Metne dön.
[4] A.g.e., s.10. Metne dön.
[5] Jean-Paul Sartre, Bulantı, çev. Selahattin Hilav, İstanbul: Can, 2014. Metne dön.
[6] Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, İstanbul: Hil, 2016. Metne dön.
[7] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, s. 14. Metne dön.
[8] A.g.e., s.36. Metne dön.
[9] Bu eser Türkçede bulunmamakla birlikte İnci Malak Uysal kitabın adını Diyalektik Aklın Eleştirisi olarak çevirmişti: Jean-Paul Sartre, Öznellik Nedir?, çev. İnci Malak Uysal, İstanbul: Can, 2015, s.11. Ayrıca Serdar Rifat Kırkoğlu da aynı isimi kullanmıştı: Jean-Paul Sartre, Ego’nun Aşkınlığı, çev. Serdar Rifat Kırkoğlu, İstanbul: Hil, 2016, s.7. Metne dön.
[10] İkilinin bir başka söyleşisiyle daha karşılaşmıştım: “Son Konuşma”, Milliyet Sanat, 143. sayı, s.13-14. Burada da genel olarak Sartre’ın ünü ve edebiyatı üzerine kısa bir tartışma yapılıyor. Metne dön.
[11] Jean-Paul Sartre, Sartre ile Sartre Hakkında, s.55. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Günay, "Bir filozofun portresi ", Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Haziran 2016

Sartre ile Sartre Hakkında kitabında yer alan söyleşiler, bir filozof olarak Sartre’ın çağı, dünya ve gününün dünya sorunlarıyla ilgisini, ortaya koyduğu sorumlu tavrı gözler önüne sererken şimdilerde ihtiyacını duyduğumuz ama nedense pek karşılaşamadığımız bir filozof tipini de hatırlatır. Düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarlılık ve örtüşme bakımından Sartre, yaşadığı zaman nasıl bir örnek ve etkili bir düşünce öznesiyse bugün için de unutulmaması gereken bir örnek olma anlamını taşır.

Çağımıza baktığımızda, savaş, şiddet, terör, insan hayatının hiçe sayılması, sürüp giden katliamlar, baskı, özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve insan haklarının geçerliliğini kaybetmesi, günümüzün en önemli sorunları arasında sayılabilir. Bunlar, aynı zamanda felsefenin penceresinden ele alınıp tartışılabilir. Yaşadığımız ülkeyi ve coğrafyayı, bu sorunlar bağlamında ele aldığımızda, savaş, işgal, göç ve mülteciliğin yaşamsal bir önemi olduğu görülür. Bunların yanı sıra toplumsal-siyasal bağlamda insan hakları ve özgürlük taleplerinin şiddetle susturulup yasaklanması, insanların karşısına güvenlik, huzur ve özgürlük başta olmak üzere ciddi güçlükler ve trajediler çıkarır.

İtiraflar ve Özeleştiriler

Çağın sorunlarını felsefece ele almak istediğimizde, yaşadığımız kültürde ve toplumda, özgür düşünmenin ve tartışmanın gerekli ve yeterli koşullarının giderek ortadan kalktığını görüyoruz. Soru sormanın değil itaatin, eleştirinin değil suskunluğun istendiği bir zamanda, felsefenin eleştirel ve sorgulayıcı etkinliğine duyulan ihtiyaç da artıyor. Ancak aklın değil inancın ve belli bir dinsel kültürün ve dogmalarının iktidarda bulunmanın olanaklarıyla da topluma ve hayatın her alanına yerleştirilmek istendiği bir tarihsel dönemde, insanlığın ve uygarlığın temel unsurları ve yol göstericileri durumundaki felsefe, bilim ve sanatın işlevini sürdürebilmesi ve varlığını koruyabilmesi çok önemli. Ancak bütün olumsuzluklara karşın felsefe, her zaman çağının sorunlarıyla ilgilenip sorularına cevap aramaktan vazgeçmedi. Çağının ve insanlığın sorunlarıyla ilgili düşünceler ve çözüm yolları ortaya koyan filozoflar arasında Jean-Paul Sartre, ilk sıralarda yer alır. Kendisiyle yapılmış üç söyleşinin yer aldığı bir kitap Türkçeye çevrildi: Sartre ile Sartre Hakkında.

Kitaptaki ilk söyleşinin başlığı, “Bir Düşüncenin Girizgahı”. İlk kez, New Left Review dergisinin Kasım-Aralık 1969 tarihli sayısında yayımlanan bu metin, Perry Anderson, Ronald Fraser ve Qointin Hoare tarafından yapılmış. Kitapta üçüncü sırada yer alan “Emperyalist Ahlak” başlığını taşıyan ve aynı derginin Ocak-Şubat 1967 tarihli sayısında yayımlanan söyleşi de aynı kişiler tarafından gerçekleştirilmiş. İkinci sırada yer verilen “Simone de Beauvoir Soruyor” ise ilk kez 1975’te L’Arc dergisinin 61. sayısında yayımlanmış. Başlıktan da anlaşıldığı gibi Sarte’ın hayat arkadaşının yaptığı ve özellikle kadın sorunlarına ve feminizme odaklanan bir söyleşi.

Kitapta yer alan söyleşilerde, Sartre’ın 1960’ların sonu ile 1970’lerin başındaki dünya sorunlarına yönelik felsefi ve politik tutumunu olduğu kadar, kendi düşünsel gelişim evrelerine ilişkin itiraflarını ve özeleştirisini de görebiliriz. Bu noktada, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki tecrübelerinin düşünce haritasının sınırlarını çizmedeki etkisini ifade ettiği cümlelerin, felsefe ve hayat arasındaki etkileşimi göstermesi bakımından da önemli (s. 10-12). Sartre bazı düşüncelerini zamanla değiştirmekle birlikte, geliştirmeyi sürdürdüğü bazı düşünceleri olduğunu da vurgular: “Geliştirmekten hiç vazgeçmediğim bir düşünce, bir insanın, neticede onu o insan yapan şeylerden daima sorumlu olduğudur -bu sorumluluğu üstlenmek dışında elinden bir şey gelmese bile. Zira insanın kendisini oluşturan koşullardan daima başka bir şey çıkarabileceğine inanıyorum. Bugün özgürlüğe tanıdığım sınır budur: bütünüyle koşullanmış bir sosyal varlığın, bu koşullanmanın ona verdiklerine bütünüyle riayet etmemesini sağlayan küçük hareket” (s. 12).

Başkaldırma Olanağı

Sartre’ın, bu üç söyleşide üstünde durduğu önemli konular ve sorunlar arasında şunlar sıralanabilir: Marx ve Freud ile ilişkileri (s. 18), bilgi ve kavrayış arasındaki ayrım (s. 20), yaşanmış deneyimlerin kavramlaştırılması (s. 21-22), Stalin (s. 42), dil ve iletişim ilişkisi (s. 37), söylenemez olan (s. 21), Çin Kültür Devrimi (s. 44-45), Vietnam’ın işgali, NATO (s. 84-85), feminizm, dünyaya hükmeden güç(ler), felsefe ve edebiyat ilişkileri vb.

Söyleşiler, bir filozof olarak Sartre’ın çağı, dünya ve gününün dünya sorunlarıyla ilgisini, ortaya koyduğu sorumlu tavrı gözler önüne sererken şimdilerde ihtiyacını duyduğumuz ama nedense pek karşılaşamadığımız bir filozof tipini de hatırlatır.

Düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarlılık ve örtüşme bakımından Sartre, yaşadığı zaman nasıl bir örnek ve etkili bir düşünce öznesiyse bugün için de unutulmaması gereken bir örnek olma anlamını taşır.

Her filozofun kendi çağının ve toplumunun eleştirisi ve çözümlemesini yapabilmesi önemli. Çünkü Camus, Benjamin ve Russell gibi başka filozofları da hatırladığımızda felsefe, yalnızca düşünsel-kuramsal bir etkinlikle sınırlı olmayıp aynı zamanda bir praksis, bir eylem biçimi olarak da karşımıza çıkar. Bu bağlamda çağımızın sorunlarını ele alırken eylem-değer ve tarih bilincinin birlikte bulunması ve insanın gerçeklikle ilişkisinin böyle bir bilinçle kurulması gerekir.

Bu noktada Sartre'la yapılan söyleşilerin ortaya koyduğu filozof portresi önemli. Düşünceye ve eleştiriye yer bırakılmayan bir toplumda ve dönemde, Sartre’ın ortaya koyduğu düşünce ve eylem arasındaki tutarlılık kadar, özeleştirileri hem akademik hem de toplumsal alanda ihtiyaç duyduğumuz bir erdemin yeniden hatırlanmasına vesile olur diye umarım.

Sartre’ın ifade ettiği gibi kendimizi oluşturan ve bazen de bize dayatılan koşullara yönelik bir eleştiri ve başkaldırma olanağının felsefede ve filozofların ortaya koyduğu tutumlarda yeterince mevcut olduğunu söyleyebiliriz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.