Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-049-6
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elizabeth Harrower diğer kitapları
Kimi Muhitlerde, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gözetleme Kulesi
Özgün adı: The Watch Tower
Çeviri: Deniz Keskin
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2016

Babalarının ölümünün ardından Laura ve Clare önce bir süre sorumsuz anneleriyle birlikte yaşar, sonra da Laura’nın çaresizlikten evlenmek durumunda kaldığı Felix’in “himayesine” girerler. Kocanın başlangıçta nispeten zararsız görünen “tuhaflıkları” zamanla onun kötücül, hastalıklı ve akıldışı iç dünyasını açığa vurmaya başladığındaysa artık çok geçtir. İki genç kadın kendilerini, erkeğin dengesiz ruh halinin pamuk ipliğine bağlı tedirgin ve tehlikeli bir hayatın ortasında bulur.

Gözetleme Kulesi’nde Elizabeth Harrower her şeyden önce, insanların başkalarına hiç de çıkışsız görünmeyen durumların içinde nasıl kısılıp kalabileceklerini son derece ikna edici bir şekilde resmediyor. Ruhsal bozuklukların bulaşıcı olmasa bile yakın çevredeki kişileri nasıl sindirip çaresizleştirebileceğini betimliyor. Aklın hükmünü yitirdiği bir mikrodünyada, hem mantığa hem de duygulara ve vicdana sahip çıkmanın zorluklarını gözler önüne seriyor ve tüm bunlara rağmen yine de bir çıkış olduğu ve ona ulaşmanın tek yolunun eylemsizliği kırmaktan geçtiği mesajını veriyor.

Harrower’ın gösterişten kaçınan incelikli üslubu, karakter tasvirlerinin başarısı ve psikolojik çözümlemelerin derinliği, bu romanı modern Avustralya edebiyatının vazgeçilmezleri arasına yerleştiriyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-10

“Madem artık babanız da yok...”

Stella Vaizey, karşısındaki iki yüzün daha da meraklı bir hal aldığını görünce duraksadı. Ne kadar da bilmiştiler! Sizi inatçılar, George Washington’lar, iyimserler sizi!

“Öldü,” diye ciddiyetle düzeltti kendini, biraz da olsun karşısındakilerin canını yakmak istercesine. “Madem artık babanız da öldü, üçümüz bundan sonra Sydney’de yaşayacağız.”

Müdire Lambert’a çevrilen ifadesiz ve bekleyiş içindeki simalar, kocaman açılmış gözler, onun da üzüntülü bir şekilde durumu başıyla onayladığını gördü.

Bu bakışmaları kayıtsızca fark eden kızların annesi, “Evi satıp şehirde bir daire tutunca, Bayan Lambert’a haber vereceğim,” diye devam etti sözlerine.

Okul arazisinin dışında, uzaklardaki bir dev okaliptüs ağacının dallarından, bir saksağanın veya strepera kuşunun [1] ya da şehirde duymayı hiç ummadığı başka bir kuşun, umursamaz ve son derece kendinden emin ötüşü duyuldu. (Birisi iç çekti.) Daha yakınlardan ise bir tenis kortundan gelen hayat dolu sesler ve gülüşler duyuluyordu.

“Sizden bu konuyu tekrar düşünmenizi rica edemez miyim Bayan Vaizey? Laura’nın zaten son bir-iki yılı. Biliyorsunuz, o bizim en iyi öğrencilerimizden.” Laura o zamana dek babası gibi tıp okuyabileceğini düşünmüştü, ama ne olacağı soruldukça operada şan sanatçısı olma hevesini de dile getirmişti. Böyle fikirler ne kadar gülünç ve olanaksız görünse de, Bayan Lambert kabul ediyordu ki insanlar dünyanın dört bir yanında operalarda şarkı söylüyordu ve Laura da müthiş bir mezzosoprano sese sahipti, müzik yeteneği ve dillere yatkınlığı da vardı. Ama zavallı babası –kırk beş yaşında, Bayan Lambert’tan beş yaş genç olduğu halde– bir hastasını ziyarete gitmek üzereyken arabasının yanı başında kalp krizi geçirmişti ve artık –bir müdirenin bakış açısından– kızının hayatı tehlike altındaydı. (Tabii ki Clare’in hayatı da tehlike altındaydı, ama o henüz sadece dokuz yaşında olduğu için, en azından geleceğe dair planları söz konusu olduğunda, o kadar da tehlikeli bir dönemde değildi. Ne olmak istediği sorulduğunda, Bayan Lambert’ın okul tarafından aşılandığından emin olduğu dimdik bir özgüvenle “Fizyoterapist olacağım Bayan Lambert,” ya da “Sosyeteye gireceğim Bayan Lambert,” diye cevap veren başka öğrencilerin aksine “Bilmiyorum,” derdi. Ah, o kararlı tatlı kızlar!)

Bayan Lambert bir yandan “Laura’nın kariyeri konusunda... Pek çok şey yapılabilir. Çeşitli burslar var örneğin...” diye mırıldanırken bir yandan da ayağa kalktı, çünkü o esnada Stella Vaizey de hem teskin edici hem de aşağılayıcı bir özgüvenle mırıldanmaya devam ediyordu: “Kızlar şu anki durumu anlıyorlar. Babaları pek hesabını bilen biri değildi.”

Anlayışa davet edilen kızlar, meraklı bir kararsızlık içinde Bayan Vaizey’ye bakıyordu. Bu kadar az umursandıkları için dehşet içindeydiler. Babaları hayattayken zaman zaman annelerini onlara tercüme ederdi; şimdi kendine ve Clare’e tercüme yapmak Laura’ya düşüyordu. Bir süre önce annesini şöyle anlatmıştı: “Aslında gerçekten muhteşem bir insan, sadece ne yapacağı pek belli olmuyor. Sanırım sıradışı oluşunun nedeni Avustralyalı olmaması. İnsan Hindistan’da doğmuşsa, ister istemez farklı oluyor.”

Clare, bir parmağını üzerinde gezdirdiği mavi çizgili ödev defterinden başını kaldırıp pırıl pırıl açık mavi gözlerini ablasına çevirmişti. Prenses Elizabeth’in pastel portresine bakarak düşüncelere dalmış bu yüzü donuk bakışlarla tetkik ettikten sonra gözleri tekrar aşağı çevrilmiş ve üç uzak şehir arasında saatte yüz, yüz on ve yüz elli kilometre hızla seyahat eden trenlerle ilgili problemlere dalmıştı.

“Evet,” diye tekrar etmişti Laura, kaşları çatık, prensese bakarak.

“Hmm.” Clare’in onaylama tonu, çalan saate direnen bir insandaki keyifsiz, ertelemek isteyen ruh halini hatırlatıyordu, ama aklının bir köşesi de duyduklarından memnundu: muhteşem, ne yapacağı belli olmayan, Hindistan’da doğmuş.

Ama sadece on gün önce, güneş kadar sabit belledikleri babalarının, o zamana dek tanıdıkları herkesten daha az güvenilir olduğu ortaya çıkmıştı. Bayan Vaizey gelip haberi vermiş ve gitmişti. Arkadaşları bir sinsi bir cana yakın görünen yüzlerle onlardan uzaklaşmış, koridorun ucunda durup, sanki Vaizey kızları gizli bir cemiyetin kurallarını ihlal etmişçesine aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı. Bayan Lambert ve diğer öğretmenler kızlara sıcak davranıyordu, ama anneleri Bayan Lambert’la el sıkışıp onları da öptükten sonra okuldan ayrılırken ayan beyan ortaya çıkmıştı ki, olup bitenler karşısında ellerinden hiçbir şey gelmiyordu ve iki kardeşle bu görev icabı müşfik, tanıdık yüzler arasında bir uçurum vardı. Ufukta yavaş yavaş bir gerçek beliriyordu: Şu âna dek her şey bir alışverişten ibaretti. İkisi de bir faturanın üzerindeki sözcüklerden, rakamlardan, paradan ibarettiler.

Geri kalan okul günlerinde dünyalarının almakta olduğu yeni şekle derinden şaşırarak birbirlerine baktılar sık sık. Ölümle, Sheila ve Rose ile sonsuza dek süreceğini düşündükleri arkadaşlıklarının kesilivermesiyle ve pek de iyi tanımadıkları annelerinin insafına terk edilmiş olmakla (öyle hissediyorlardı) kıyaslayabilecekleri bir şey yaşamamışlardı daha önce. Bayan Lambert ve okul gibi abideler, bir ara Sydney plajında bir sanatçı tarafından kumla yapılmış, insana benzer ifadesiz yaratıklar kadar zayıf ve temelsiz kalıvermişti.

Laura’nın babası –babası– Dr. Laura Vaizey diye yazılar karaladığı kâğıt parçaları kadar kolaylıkla ortadan kaldırılıvermişti. Okul hayatının hiç şüphe edilmeyen o tanıdık evrimi –“ufaklık” olarak girmek ve canını dişine takarak çalışmış, en zor sınavlardan geçmiş olgun biri olarak çıkmak– herkes için aynı kesinlikte işlemiyordu demek ki.

Laura çeşitli kitaplar okumuştu. Başka yüzyıllarda geçen, kendi çağından son derece uzak karakter ve koşullarla bezeli birkaç dramatik hikâye dışında hepsinde genç kadın kahramanlar mutlu sona ulaşıyordu. Tüm planlarının altüst olduğu ve hiç ümit kalmadığı durumlarda bile, korkunç bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkıyordu. Sonra kızlar ve sevdikleri, gökkuşağı renkli geleceğe doğru gülerek ve koşar adım ilerliyordu. Kendisi de genç bir kadın kahraman sayılmaz mıydı? Diğer trajediler de (Bayan Lambert’ın klasikleri) çok güzel ve üzücüydü tabii, ama gerçek hayat gibi değildi onlar. Dolayısıyla Vaizeylerin başına gelen şey trajedi olamazdı; yalnızca afallatıcıydı, geleceği gizemli ve tahmin edilemez kılıyordu. Bir sonraki gün, bir sonraki hafta, bir sonraki yıl, sonraki beş yıl dipsiz bir boşluk gibi, dünyanın bittiği yerde başlayan uzay boşluğu gibi dururken sabahla öğlen, öğlenle akşam arasını planlamak tuhaf geliyordu. Artık pek hatırlayamadığı çok önemli bir keyfi ya da kendinden bir parçayı yitirmiş gibi hissediyordu. Düşleyecek hiçbir şey yoktu!

Clare okuldan ayrılmayı daha kolay hazmetti, çünkü en başından beri oraya bir tür ceza olarak, ya da baştan savılmak için gönderildiğini düşünüyordu. Uzun zaman önce bir gece annesiyle babası kavga etmişti. Şimdi unuttuğu, ama o zaman anladığı ve aklında kalan şeyi ifade eden sözcükler kullanmışlardı. O ve Laura artık istenmiyorlardı. Okul sonsuza dek göz önünden kaybolabilecekleri bir yerdi.

Zaten, buraya yıllar önce gelmiş olmasına rağmen, hiç kimse ulaşmaları gerektiği söylenen hedefin ne olduğunu açıklamamıştı ona. Başka yerlerde amaçlar daha belirgindir, öykülerin başları anlatılır – en azından birinin bir yerde bulunma sebebinin ne olduğu söylenir.

Notlar


[1] Kargagillerle uzaktan akraba, Avustralya ve çevresine özgü bir kuş türü. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Irmak Zileli, "Mavisakal’ı bir bakışta tanımak", Sabitfikir Dergisi, 11 Ekim 2016

Başucu kitabım Kurtlarla Koşan Kadınlar’da Clarissa P. Estes, kadının ruhundaki iki farklı doğaya işaret eder; Mavisakal’ın bir “yok edici” olduğunu anlamaktan uzak “safdil” psişe ile sezgileri güçlü vahşi psişe. Aslında, der yazar, her kadının sezgisel gücü doğal olarak vardır. Ancak bazıları bu gücünün farkında değildir ve onu bastırmıştır.

Sadece masallarda değil, gerçek hayatta da kadınların karşısına “Mavisakal”lar çıkar. Kimi onları hemen tanımış ve onlardan uzak durmuştur, kimi ise yok edicinin manipülasyonuna boyun eğmiştir. Bu, “erginlenme” sürecinin bir parçası bile sayılabilir. Bu süreci tamamlayan ve sonunda içgüdüsel güçlerine sahip çıkmayı öğrenenler olduğu gibi, bunu başaramayanlar da vardır.

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Estes’in Mavisakal okumasına göre, masaldaki kız kardeşler, aslında tek bir kadının içindeki iki farklı eğilimi simgelemektedir. Küçük kızkardeş, kendisiyle evlenmek isteyen Mavisakal’ın gerçek yüzünü görmez (belki de görmek istemez) ve evlilik teklifini kabul eder. Öte yandan içinde bu adamı itici bulan öteki eğilim de varlığını duyurmaktadır. Genç kız kendini, Mavisakal’ın yakışıklı, çekici ve hatta sevecen bir adam olduğu konusunda ikna eder. Vahşi doğası durumun farkına varsa da, safdil olan taraf kulağına fısıldanan gerçekleri yadsır. Yok canım son derece kibar biri, hem sakalı da o kadar mavi değil. Yalnızca kendine özgü ve ilginç biri.

Masalın devamını bilmeyen yoktur; Mavisakal bir iş seyahatine çıkacağını söyler, odaların anahtarlarını karısına verir. Ancak bir odanın kapısını kesinlikle açmaması konusunda tehditkar bir konuşma yapar. Mavisakal evden gittikten sonra, ablaları kilitli odaya girme konusunda genç kadını ikna ederler. Ablaların ısrarı, kadının içindeki merak içgüdüsüne işaret eder. Bu merak sayesinde genç kadın Mavisakal’ın gerçekte kim olduğunu öğrenecektir. Masal, okurun kulağına bu türden bir merakın kurtarıcı olabileceğini de fısıldamış olur böylece.

Estes, şöyle der: “Mavisakal öyküsü tüm kadınların psişelerinde bulunan ve onları esir alan o karanlık, doğuştan yok edici olan adam üzerinedir. Psişenin doğal yok edicisine gem vurmak için kadınların tüm içgüdüsel güçlerine sahip çıkmaları gerekir.”

"Sakalı o kadar da mavi değil!"

Elizabeth Harrower’ın ilk kez 1966 yılında yayımlanan Gözetleme Kulesi isimli romanının da malum “yok edici adam”ı anlattığını söylemek yanlış olmaz. Hatta Gözetleme Kulesi’nde Mavisakal bir roman kahramanına dönüştüğü için onu daha derinlemesine kavramak mümkün hale gelir. Romanda Mavisakal’ı temsil eden Felix karakteri üzerinden, “yok edici”nin alametifarikalarını, manipülasyon yöntemlerini, uyguladıgı örtük şiddeti tüm ayrıntılarıyla okuruz. Belki bu sayede, hayatımızdaki yok ediciler ile benzerlikleri kurmamız çok daha kolaylaşır. Bu vesileyle söylemem gerek ki, Türkçeye yeni kazandırılan Gözetleme Kulesi, özellikle kadın okurun bazı şeylerin farkına varması konusunda önüne pek çok ipucu koyan bir roman.

Romanda da, tıpkı masaldaki gibi, iki kız kardeş vardır ve babalarının ölümünden sonra, sorumsuz ve ilgisiz anneleri nedeniyle kendilerini çaresiz hissetmektedirler. Tam bu noktada yeniden Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabına dönmekte yarar var. Estes’in kitap boyunca pek çok kez vurguladığı üzere, bir kadına vahşi doğasına sahip çıkmayı, toplumsal baskılara boyun eğmemeyi, yok edici erkeklere karşı uyanık olmayı öğretebilecek kişi en başta annesidir. Çirkin Ördek Yavrusu masalından esinle okuruna hatırlatır; evladına sahip çıkamayan bir annenin evladı baskılara kolayca teslim olur ve “kendini mesafe koymaktan, saygı talep etmekten, istediğini yapma hakkını ortaya koymaktan, bunu öğrenmekten, kendi başına yaşamaktan korkarken bulur.”

Gözetleme Kulesi’ndeki Laura ve Clare isimli iki kızkardeşin durumu da tam olarak budur. Anneleri var ama “yoktur” ve onlar da kendi başlarına yaşamaktan korkarken bulurlar kendilerini. Romanın Mavisakal’ı Felix de böyle bir anda çıkar karşılarına. Laura’ya evlenme teklifi eder. Laura’nın teklifi değerlendirirken yaşadığı çelişkiler, masaldaki genç kadının çelişkileriyle tıpatıp aynıdır. Sonunda Laura, kız kardeşi bu evliliğe pek taraftar görünmediği halde kendi kendini ikna eder. “Sakalı o kadar da mavi değil canım!” Laura kadının safdil tarafını, Clare ise vahşi tarafını simgelemektedir.

Köleye bağımlı efendi

Kuşkusuz Gözetleme Kulesi, Mavisakal masalının bir tıpkıbasımı değil. Mavisakal’ın kadınlara verdiği mesaj, sezgilerine kulak vermeleri gerektiğidir. Yok edici adamı tanımaları için vahşi doğalarını bastırmaktan vazgeçmelerini söyler. Bu nedenle de zaten masalın sonunda Mavisakal’ın gerçek yüzü ortaya çıkar ve genç kadının gözleri açılır. Bu gerçeği ortaya çıkaran da genç kadının vahşi doğasının bir parçası olan merakını dizginleyememiş olmasıdır.

Gözetleme Kulesi’nde ise bu tür bir “mutlu son” beklemiyor bizi. (Hayır, nasıl bir sonun beklediğini söylemeyeceğim.) Belki kesin bir sondan da söz etmek doğru değil. Romanın amacı, daha ziyade kadının içsel doğasındaki çatışmada odaklanmak gibi görünüyor. İki kız kardeşin Felix karşısında büründükleri ruh halinin ve takındıkları tutumun tümüyle farklı olması bu çatışmaya işaret ediyor gibi. Gözetleme Kulesi’nin kadının “aydınlanma”sından çok, iç dünyasındaki bölünmede ve çatışmada odaklandığını söyleyebiliriz.

Laura’nın, Felix’in işkencelerine türlü bahaneler uydurarak kendini ve etrafını kandırmaya çalışması bu çatışmanın bir tarafı. Kızkardeşi Clare’in ise büyük bir sabır ve özveriyle ablasının yanında kalması, çatışmayı uzlaşmayla çözüme kavuşturma çabası olarak okunabilir belki.

Bir tarafta Felix’in efendiliğini reddeden Clare, bir tarafta da köle kimliğine sıkı sıkı tutunan Laura. Clare’in bakışından Felix zavallı bir adamken, Laura’nın gözüyle baktığımızda korkutucu bir otorite figürüne dönüşür. Yazar bize şunu hatırlatıyor gibidir: efendiye efendi statüsünü veren, onun otoritesini kabul eden köledir. Köle yoksa, efendi de yoktur. Dolayısıyla efendi kölenin bakışına bağımlıdır.

Devamını görmek için bkz.

Banu Yıldıran Genç, "Tanıdık yaşamlar, tanıdık hikâyeler...", Agos Kitap/Kirk, 1 Ekim 2016

"Dışarıdan çok çekici, neşeli, sıcakkanlı, espritüel ve kendine güvenli gözüken narsist erkek, içinde yetersiz, değersiz, sevilmeye layık olmadığını düşünen çaresiz bir küçük çocuk yaşatır. Kendini yere göğe koyamaz, her şeyi başaracağını düşünür, her şeye hakkı vardır, başkaları onun için vardır sanki ve onun bütün isteklerini yerine getirmek zorundadır. Onlarla işi bittiğinde dönüp yüzlerine bakmaz. Empati yeteneği yoktur. Zeki narsist erkek bütün bunları göstermemeyi başarır. Hatta mütevazi bir erkek izlenimi bile verebilir. Narsist gözükmenin pek hoş olmadığını bilir çünkü. Empati gösterir gibi yapar, dinler gibi yapar, anlayış gösterir gibi yapar. Hatta sever gibi yapar. Terk edilmeye katlanamaz. Kendi terk etmek ister. Ya da herkesi kendine bağımlı kılmaya çalışır." Psikiyatrist Alper Hasanoğlu narsistik kişilik bozukluğunu özellikle erkekler üzerinden böyle tanımlıyordu bir yazısında, genellikle erkeklerde görüldüğünü de ekleyerek. Bu hastalığın tam tanımı 1980'lere dayanıyor ama Elizabeth Harrower 1966'da yayımlanan ve geçen ay çıkan romanı Gözetleme Kulesi'nde müthiş bir narsist erkek portresi çizmiş. Edebiyatın hayatın önüne geçtiği durumlardan biriyle daha karşı karşıyayız.

'Küçük Prenses' masalı

İyi bir özel okulda öğrenim gören Laura ve Clare'in babalarının ölümüyle başlar roman. Babalarının ani ölümü, hiç birikim yapmaması, okuldakilerin değişen tavırları yer yer ‘Küçük Prenses’ masalını anımsatıyor. Buradaki en önemli fark kızların annelerinin hayatta olması, yıllarca yatılı okumuş çocuklarını tanımayan, pek de ilgilenmeyen Stella Vaizey roman ilerledikçe yaşamasaydı da pek bir şey değişmeyeceğini gösteriyor okura. Bir doktor ya da opera sanatçısı olmayı hayal eden başarılı Laura bir sekreterlik okuluna, ortaokul yaşındaki Clare ise mahalle okuluna giderek ve evin bütün işlerini yüklenirler. Laura'nın çalışmaya başlamasıyla bu destek maddi boyuta taşınır ve kızlar bir anda koca bir evi çekip çevirmeye başlarlar.

Annelerinin ilgisizliği ve bencilliğinin ilk bölümlerde sıkça vurgulanması kızların içine düştükleri kimsesizlik ve çaresizlik duygusunu perçinliyor. İki kardeş aslında Avrupa'da ya da Amerika'da yaşıyor olsalar başlarının çaresine bakabilecek denli güçlülerdir ama Avustralya'nın taşra kasabası gibi olması, ansızın çıkan 2. Dünya Savaşı ve getirdiği kriz bu çaresizliği günbegün artırır.

Clare ablasına göre daha özgür ruhlu olsa da onun koruması altındadır ve onları terk edip Avrupa'ya gitmeye karar veren annelerinden sonra sığınacak birisine ihtiyaç duyacak kadar küçüktür. Laura'nın iyi eğitimi sebebiyle etrafındaki işçi kızlardan “farklı” olduğunu kısa sürede anlaması iyice içine kapanmasına yol açacak, kazanan ve evi geçindiren kendisi olsa da annesinin başlarında olmasını bir lütuf gibi görecektir. İşte bu şartlar altında hayatına giren ilk erkeğin, kendinden yaşça büyük patronu Felix Shaw'ın evlenme teklifini kabul etmek ona yapılması gerekenmiş gibi görünecektir. Clare küçük yaşına rağmen ablasının hakkında hiçbir şey bilmediği, hiçbir şey hissetmediği bir adamla evlenme kararını sorgular. Felix'in evlenince oturmak üzere aldığı beyaz müstakil ev, ki ev imgesi roman boyunca tekrarlanır, Laura'yı kazanmak için en büyük kozudur.

İyi kalpli, hediyeler alan, durmadan iş kurup büyütüp sonra onu başkalarına neredeyse hibe eden Felix Shaw yazının başındaki teşhisin konacağı ilk insanlardandır. Elizabeth Harrower önce Laura'nın duygularına ağırlık verirken onun gün geçtikçe geçerliliğini kaybeden yargılarının, sindirilmiş kişiliğinin örneklendiği olaylarla ağırlığı yavaşça o evde büyüyüp bir genç kız olan Clare'e kaydırır. Clare yaşananların hem kurbanı hem de tanığıdır. Önceleri bu psikolojik şiddetten korkar, ablasını korumak adına kendisini ezdirirken sonraları harekete geçmek gerektiğini anlar. Asıl kurban Laura için ise durum farklıdır.

Harrower’in sırrı

Beraber yaşadığı kadınları deli gibi çalıştıran, haklarını vermediği gibi durmaksızın aşağılayan, özellikle Laura'nın kişiliğini, romanın başındakini gücünü, özgüvenini, hayallerini yıkıp geçen, istemediği bir şeyi yaparsa o en değerli imgeyi, “ev”i satıveren, kimseyle arkadaş olamayan, sonradan ortaya çıkan alkol sorunuyla psikolojik şiddeti fiziksel şiddete doğru ilerleten bir roman kahramanından yaratmış Elizabeth Harrower. Ve öylesine ‘gerçek’ki bu kahraman, çoğu zaman yazarın gerçekten gözlemlemese bu karakteri yaratamayacağını düşündüm.

Elizabeth Harrower insan psikolojisini eşsiz bir gözlemle anlatıyor. Romanın kurgusunun başarısı, arka plandaki savaş, ekonomik kriz ve kültür çatışmasıyla kendini iyice belli ediyor. Metis Yayınları bizi yine iyi edebiyatla ve romanın başında bahsedilen dayının sonradan amca olması dışında oldukça düzgün bir çeviriyle buluşturuyor.

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, "Elizabeth Harrower’ın romanları: İnsanın insana ettiği", K24, 23 Mart 2017

Avustralyalı yazar Elizabeth Harrower’ın iki romanı Türkçede birkaç ay arayla yayınlandı. Harrower’ın biyografisinde, bu iki romanın yazılış tarihleri yakın olmakla beraber yayım tarihleri arasında 40 yıldan fazla bir zaman bulunduğu belirtiliyor. Gözetleme Kulesi 1966’da, Kimi Muhitlerde ise 2014’te yayımlanmış, oysa Harrower Kimi Muhitlerde’yi 1971’de yazmış ve son dakikada romanını geri çekip yayımlamamaya karar vermiş. Harrower, bir söyleşisinde Kimi Muhitlerde’yi kendisinden bir roman daha yazması istendiği için yazdığını, hatta yazmak zorunda kaldığını, son anda yayımlamaktan bu nedenle vazgeçtiğini belirtiyor. İşin ilginci, Harrower aynı söyleşide romanının iyi yazılmış olduğunu belirttikten sonra, “Bir kez yazabilmişseniz iyi bir roman yazabilirsiniz, fakat dünyada yazılmamış olması gereken sayısız ölü roman vardır,” diyor.

Harrower’ın bu iki romanını bir başlık altında birlikte değerlendirmek mümkün. Her iki roman da yakın ilişkiler içerisindeki insanların birbirlerinin üzerinde ne gibi olumsuz etkileri olabildiği, nasıl tahakküm kurdukları (elbette böyle bir tahakkümün altına girmenin nasıl olup da kabul edildiği), taraflardan birinin sakatlanmış ruhunun öbüründe ne gibi arazlar yaratabileceği hakkında. Bu iki romanda anlatılan hikâyeler sınıfsal olarak yakın kesimlerden insanlara ait olmasa da izlekler, roman kişilerinin içine düştükleri açmazlar, yaşadıkları sıkıntı ve sıkışmışlıklar, farkında olarak ya da olmayarak benimsedikleri eziyet ve tahakküm yolları hayli benzeşiyor.

Gözetleme Kulesi’nde ailedeki sorun yanında çalışan kendisinden oldukça genç Laura’yla evlenen Felix’tedir. Romanın başlarında sadece tuhaf biri olduğunu düşünürken olaylar ilerledikçe ciddi sorunları olduğunu anlarız – bir yandan kızıp öfkelenir, bir yandan da acırız. O da yaralıdır, belki de bu yüzden başkalarını yaralama konusunda ustalaşmıştır. Eşine ve birlikte yaşadıkları Laura’nın kız kardeşi Clare’e türlü çeşitli ruhsal/duygusal işkenceler yapar roman boyunca. Zıtlaşma huyuyla, diş bileyerek, öfkesiyle, öbürlerini üzmek ya da korkutmak için gerekirse kendisine de zarar vereceği hareket ve seçimleriyle her ikisini de kelimenin tam anlamıyla yaşamaktan bezdirir. Yıllar geçip gitse de Felix’in gündelik hayat içerisindeki küçük ayrıntıları, olgu ve durumları duygusal işkence imkânına çevirdiğine, kadınların iç dünyalarında ufak bir şevk ya da arzu filizlenmeye başladığı her seferinde sözleri ve gözleriyle bu filizi çekip kopardığına, her şeyi önemsizleştirip değersizleştirdiğine vs tanık oluruz. Laura başlarda biraz da minnet duygusuyla Felix’in yarattığı duygusal teröre katlanır, kendisini korumak için bulduğu yegâne yol bunları yapanın gerçek Felix olmadığına inanmak, bir gün gerçek Felix’in ortaya çıkmasını ummaktır. Clare çok daha genç olmasına rağmen başka bir Felix olmadığını, olamayacağını anlamıştır. Beri yandan bu duygusal terörün yetişme çağındaki Clare üzerindeki farklı etkileri olur:

“İnsanların bütün teşebbüsleri, sanki sadece sonunda budanmak için filizleniyor gibi görünüyordu ona. Bir gücün varlığına dair biçimsiz ve soğuk bir algı oluşmaya başlamıştı içinde. Dostane bir güç değildi bu; kuvvetliydi, görünmezdi, bıçaklar ve satırlarla donanmış, öldürme umuduyla dünyayı adımlıyordu.”

Harrower, Felix’in neden böyle biri olduğuna pek girmiyor romanda. Sadece bir yerde, Laura’nın Clare’e (ve kendisine) Felix’in hareketlerini ussallaştırmaya çalıştığı sırada onun anlattıkları üzerinden birkaç ipucu veriyor. Laura’nın anlattığına göre gençliği zor koşullarda geçmiş, kötü muamele görmüş, sert davranılmış, hırpalanmıştır… Geçmişini bilemesek de roman boyunca Felix’in başkaları tarafından saygı görmek için can attığına, paralar saçtığına, beklediklerinin tersi başına geldiğindeyse yaşadığı hüsranın acısını Laura ve Clare’den çıkardığına tanık oluruz.

Gözetleme Kulesi, insan psikolojisine odaklanmış bir roman, ilk anda sezilmeyen, ancak yakın ilişkilerde, ayrıntılarda ortaya çıkan insan benliğinin karanlık yanlarıyla, insanın insana ettikleriyle ilgili, ama Harrower’ın toplumsal-ekonomik yapı ve ilişkilerin de kişilerin ruhsallıklarının sakatlanmasında etkili olduğu gerçeğine dikkat çektiği göz ardı edilmemeli. Daha doğrusu Harrower bireysel sakatlanmayla toplumsal sakatlanmanın birbirinin içine geçmiş hikâyeler olduğunu hatırlatıyor. Yakın ilişki, kişisel saygınlık, özgürlük gibi konuların alışveriş mantığı içerisinde algılanıp değişim değerine indirgendiği yer ve zamanda bu algının her şeyi, nesneleri, insanları, ilişkileri sahteleştirmesi, sahici benliklerin yerini rollere, oyunlara, numaralara bırakması kaçınılmaz oluyor. Bu sahtelikler evreninde var olmaya, var kalmaya, değerli, önemli, sahici bir şeyler kurmaya ya da elde etmeye çalışmanın kendisi bile ruhları sakatlamaya yetiyor. Beri yandan bu zemin içten içe değersizliğinin farkında olup kendisini değerli hissetmek isteyen ve bunun için tek yolun başkaları üzerinde hâkimiyet kurmak olduğunu zanneden sakatlanmış ruhlar için de hayli bereketli.

Yakıcı ve kurtarıcı bir içgörü

Aynı evin içerisinde benzer şeyler yaşamalarına, aynı adamın, Felix’in onları hayatlarından bezdiren davranışlarına muhatap olmalarına rağmen başlarına gelenler karşısında Laura ve Clare’in verdikleri tepkilerin farklılığı Gözetleme Kulesi’nin can alıcı yanlarından bir başkası. Sahteliklerle dolu bir dünyada olduklarını Laura görememektedir, ya da Felix’in hal tavırları karşısında yaptığı gibi görmezden gelmektedir, oysa Clare’in hayat görüşü insanların sürekli rol yaptıklarını, toplumsal hayatın sahtelikler üretip durduğunu sezebilmiş, görebilmiş olması sayesinde oluşmuştur. Clare sürekli olarak bakmakta, gözlemektedir zaten.

“Tüm pencereler gözetleme kulesinin parçalarıydı. Nerede olursa olsun, ne yapıyor olursa olsun, bütün benliğiyle bu pencerelerden dışarı bakıyordu[r] aslında.”

Kulesinden baktığında gördükleri ona kesinlikle gerçek gelmez, insanların yapıp ettiklerinin, hissettiklerinin baştan sona suni olduklarını düşünür. Daha hakiki konuları konuşup tartışan insanları sadece okuduğu romanlarda bulabilmektedir. Yaşadıkları evin içinde de bir şeylerin çok ters gittiğini erken yaşta sezmiştir.

“Tuhaf bir şekilde, bu evde yaşamaya başladıklarından beri Clare’e sözcükler, el kol hareketleri, yapılmayan el kol hareketleri, orada hazır bulunmak veya bulunmamak gibi şeylerin tümü normalde olduğundan daha başka anlamlara geliyormuş gibi görünmeye başlamıştı.”

Bu yüzden neşeli olduğunda bile bir yanı yaralıdır Clare’in, içinden hep, “Bunlar gerçek değil (…) suni tüm bunlar” diye geçirmektedir.

Daha da önemlisi, bu sürekli gözlemleme hali ve yaşananlardaki sahteliğe ilişkin farkındalık Clare’in iç dünyasında başka bir sonuç doğurmuştur. “Kendisinin bir şey ile bir başka şey arasında fark gözetmeyen, onların birbirinin yerine geçebileceğini düşünen bir insan” haline geldiğini sezmiştir. Süreğen bir boşunalık hissine yol açması kaçınılmazdır bunun.

Beri yandan, dış dünyaya bakıp durduğu gözetleme kulesi aynı zamanda Clare’in çoktan geçip gittiğini bildiği, ama ne olduğunu bilemediği bir şeyleri beklediği otobüs durağıdır.

“Gri ışığın, tozun toprağın ve trafikle birlikte insan kalabalıklarının oluşturduğu tek renkli katmanın içinden bakıyor, özlem ve tedirginlikle (muhtemelen) bir otobüs gelmesini bekliyordu. (…) Beklediği şey her ne idiyse (o kadar uzun zaman geçmişti ki, ne olduğunu hatırlamıyordu) çoktan geçip gitmişti. Ama gelmesini delicesine bekliyordu. Tüm bu tuhaf ıstırabın orta yerinde insanlar hayatın otobüs durağında ona yaklaşıp, karşılarında kulakları olan bir ahşap direk varmış gibi istiflerini bozmadan sesleniyorlardı.”

Az sayıdaki başka insanla girdiği ilişkilerde canı yanmakta, kederle dolmaktadır. “Hayatı boyunca rol yapsa, tanıdığı veya eskiden tanımış olduğu kimse[nin] bunun farkına varma[yacağını]” iyi biliyordur. Romanın anlatıcısının “yakıcı bir içgörü” dediği bu farkındalık, roman ilerledikçe anlarız ki Clare’in ablası gibi kendini o evin içerisinde kaybetmesine, başka bir deyişle benliğinin erimesine de engel olmaktadır. Gözetlemek ve takip etmek onun için temel bir içgüdü halini almıştır. Bu haller kuşkusuz onun ruhunda yaralar açmakta, başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurmasına engel olmaktadır, ama aynı zamanda Felix’in Laura üzerindeki hâkimiyetine benzer bir hâkimiyeti onun üzerinde kurmasının da önüne geçmektedir.

Gözetleme Kulesi’nde Elizabeth Harrower, Felix’in kurduğu kapanlara Laura’nın nasıl sıkışıp kaldığını, bu kapanlarda var kalmanın yegâne yolu olarak onun destekçisi ya da müttefiki olmayı nasıl yeğlediğini, hatta kendi olmaktan neden ve nasıl vazgeçtiğini (“Laura’nın tabiatı giderek Felix’inkinin etkisi altında silinip yok oluyordu. Laura neredeyse bile isteye kendini terk ediyordu.”) irili ufaklı olaylar üzerinden anlatıyor. Laura’nın Felix’in izinden gidişi, adeta onun az biraz farklı bir versiyonuna dönüşümü düz bir çizgi halinde gerçekleşmez, o da kimi zaman isyan edecek hale gelir, ama bir türlü kendisini Felix’ten kurtarabilecek adımı atamaz.

Salt cesaret eksikliği değildir nedeni; bir yandan artık bu ikili deliliğin (Clare’i de düşünerek “iki buçuklu delilik” demek de mümkün) bir parçası olmuştur, hayata, olan bitene Felix’in her şeyi hor gören, beğenmeyen, tatsız bakış açısıyla bakmaya başlamıştır, ama bir yandan da hayatı boyunca bütün duygusal yatırımını Felix’le birlikteliğinin bir gün çok daha huzurlu olacağı (“İşte hayat, o zaman başlayabilirdi.”) beklentisi üzerine yapmıştır. Felix’ten kopmak o âna dek bütün yapıp ettiklerini anlamsız hale getirecektir, bununla yüzleşmesi kolay değildir. Kız kardeşine şöyle itiraf eder bunu: “Küçük bir aile bu, ama bunu da bir arada tutamazsam her şeyi yüzüme gözüme bulaştırmış olacağım. Hiçbir işe yaramamış olacağım.”

Kaldı ki mesele sadece duygusal yatırım da değildir. “Duygu”ların çoktan metalaştığı bir çağda yaşamaktadır. Güzel bir eve ya da elmas bir yüzüğe sahip olmanın, bir mülk edinmenin çok ötesinde duygular, anlam, itibar vb yanılsamalar yarattığı bir alma-verme dünyasının yerleşiğidir. Üstelik maddi anlamda Felix’e bağımlıdır; Felix onu duygusal olarak boğmak suretiyle kendisine bağlarken, bizzat yaratıp manipüle ettiği yokluk ve güvensizlik duyguları vasıtasıyla da kendisine ekonomik açıdan bağımlı hale getirmiştir. Bağımsız bir hayat kurma imkânını ona hiç vermemiştir Felix. Laura’ya içinde bulunduğu durumu kabullenmek ve bu kabullenişin doğal ya da olması gereken olduğuna inanmak dışında seçenek kalmamıştır. Kaldı ki güvensizlik duygusunun biraz da dönemli ilgili olduğunu düşünebiliriz. 2. Dünya Savaşının sonları yaklaşmışken Felix’le evlenmiştir. Savaş zamanı tanık oldukları, duyup öğrendikleri (açlıklar, ölümler, katliamlar) başına ne gelirsin gelsin bunlara katlanması, hatta şükretmesi gerektiği inancını beslemiştir. Özellikle Clare Felix’le birlikte yaşamaya isyan ettiğinde, bir yandan kız kardeşine duygu sömürüsü yaparken bir yandan da onu dışarıdaki dünyanın karmaşasıyla korkutup evdeki hayatlarına şükretmeleri gerektiğini söyleyerek dizginlemeye çalışmasını bu inancın göstergesi sayabiliriz.

Bir şeylere yaramak arzusu

Clare, yukarıda değindiğim gibi, kendisini sürekli olarak gözlemci pozisyonunda tutması sayesinde kapılıp gitmemiş, Felix’in ağına, kapanına büsbütün takılmamış, “bir başkasının hobisi olarak var olmayı” reddetmiş, kendisine görece özerk bir benlik kurabilmiştir, ne var ki “otobüs durağında beklemek” ya da “gözetleme kulesinde dışarıyı seyretmek” sürekli olarak edilgen olmasına, hayata karşı etken ya da müdahil bir tutum alamamasına neden olmuştur.

“Yirmi üç yaşındaydı ve hayat, katılmayı hepten reddettiği bir oyundu. Kendisinin ya da başkasının durumuyla ilgili herhangi bir konu zerre kadar bir şey hissetmesine sebep olmuyordu. Tüm bu keşmekeşten ve duygulardan uzakta bir izleyici olarak bu oyuna teorik bir ilgi duyuyor ve eğer kendisi ve etrafındakiler gerçek olsaydı, evrenin herhangi bir anlamı olsaydı her bir duruma hangi duygu uygun düşerdi diye hesaplamaya çalışıyordu.”

Bu çarpıcı ve Clare’in duygu durumunun açıkça ifade edildiği alıntıdaki en vurucu saptama “kendisi ve etrafındakiler gerçek olsaydı” önermesi. Daha çocuk yaşlarda, “canlı canlı konuşurken içinde bir şeyler[in] yaralı [olduğunun]” fark etmiş, daha önce değindiğim gibi, “Bunlar gerçek değil, suni tüm bunlar” diye geçirmiştir içinden. Felix’ten uzak durması gerektiğini de genç yaşta öğrenmiş, ancak ablasının Felixvari duygu sömürüleri ve manipülasyonları karşısında harekete geçememiş, sürekli gözlemci pozisyonunda kalmayı sürdürmüştür.

Gözetleme Kulesi, gündelik hayatta duygusal istismarların nasıl yaşandığının, sakat bir ruhun hastalıklarını yakınındakilere hangi yollarla nasıl bulaştırdığının ve/veya yeni sakatlanmalara yol açabildiğinin, başka bir deyişle insan psikolojisinin derinliklerindeki karanlık dehlizlerin, detaylı çözümlemelerden ziyade olaylar ve bu olaylara karakterlerin verdikleri tepkiler üzerinden anlatıldığı bir roman. Bununla birlikte Gözetleme Kulesi’nde Clare’in yaşadığı ruhsal değişimler de bir o kadar önemli. Clare’in her şeyin sahte olduğunu düşündüğü dünyada bir kurtuluş çaresi olarak hayata –en azından duygusal olarak– katılmamayı yeğlemesi romana ayrı bir derinlik kazandırıyor, ama esas olarak romana farkı bir boyut kazandıran Clare’deki duygusal yalıtıklığın kırılış hikâyesi. Felix’in belli ki çevresinde duygusal işkenceler yapabileceği biri daha bulunsun diye evlerinde bakımını üstlendiği hasta işçisi Bernard’a yardım etmesi istendiğinde Clare benliğinin bambaşka bir yanıyla karşılaşır. Aslında bu halin belirtisi olabilecek kimi duygular daha önce de ifade edilmiştir.

“Mevcut durumun sürekli farkında olmak, Clare’in sabit haliydi, onu özetleyen şeydi. (…) Bu güya kıymetli varlığı (...) şimdiye dek ne işine yaramıştı peki? Ya da neye yaramasını sağlamıştı? Bir şeylere. Bir şeylere yarayacak diye söz verdi kendi kendine. Çünkü bu gerçekleşmeden ölemezdi.”

Tam Bernard’a yardım edemeyeceğini söylemeye hazırlanmışken Clare bunun tam tersi şeyler söylerken bulur kendisini. Bernard’ın yanında kalmanın “bir şeylere yarama” umudunun gerçekleşeceği bir fırsat olabileceğini belli belirsiz sezmiştir. Bu, aynı zamanda, uzunca bir süre koruyucu bir koza işlevi görse de, kendine kapanıp kalmaktan çıkması anlamına gelecektir Clare’in – gözetleme kulesinden harekete geçerek, kendi dışına çıkarak inecektir.

“Şimdiyse her şey tersine dönmüştü. Öylece. Birdenbire. İnsan yapımı barajlar ve kanallarla uzun yıllardır yatağından saptırılmış bir nehrin tek bir fırtına sonucunda, şiddetle yatağına dönmesi ve alt edilemeyecek bir enerji ve güçle hızlanarak yoluna devam etmesi gibiydi.

“Ortada dikkati vardı. Bir güç taşkını vardı. Hayata tutunacak ince bir dal, bir zindelik ve kesinlik hissi, evren tarafından cömertçe ve nasıl olduysa adilce verilmiş bir kuvvet vardı. Ruhun sınırsız canlılığı ve sözcükler sığmayacak bir düşüncelilik vardı. Birini hayatta kalmaya ikna edebilirdi. Varolma sebebi tam da buydu.”

O esnada seçkin muhitlerde

Harrower’ın yazdıktan kırk küsur yıl sonra yayımladığı Kimi Muhitlerde de sakatlanmış ruhların yakınlarındakilerin benliklerinde yarattıkları hasarlara odaklanmış bir roman; ancak bu romandaki kişilerin sınıfsal konumları farklı. Felix Shaw bir sonradan görmedir, yeni zengindir; Kimi Muhitlerde’nin önemli iki karakteri Zoe ve Russel Howard seçkin ve entelektüel bir ailenin çocuklarıdır, romanın öbür iki karakteri Anna ve Stephen ise çocuk yaşta anne babalarını bir trafik kazasında kaybetmiş iki öksüz kardeştirler. Öksüzler dayılarının yanında büyümüştür; ne var ki dayıları ciddi ruhsal rahatsızlıkları olan biriyle evlidir ve ayrıntılarını çok öğrenemesek de çocukların büyüdüğü evde de ruhsal sakatlıklar bulaşıcıdır. Dayıdan şöyle söz edilir: “Çökmüş. Tükenmiş. Birini sırf huyuna giderek psikozdan çıkaramazsın.”

Kimi Muhitlerde’de benliklerinde öyle ya da böyle, az ya da çok hasar oluşmuş roman kişileri Gözetleme Kulesi’ndeki gibi en yakınlarında bulunanlara bilerek ya da bilmeyerek eziyet ederler. Ama romanın esas olarak odaklandığı Zoe ile Stephen’ın ilişkilerindeki gerilim tek yönlü değildir, farklı biçimlerde karşılıklı olarak birbirlerini yaralarlar yıllar boyunca. Kimi Muhitlerde’de yakınlar arasındaki bu gibi ruhsal çatışmaların her zaman kötülük kaynaklı olmadığının, hatta iyi niyet taşlarıyla döşenmiş bir yolda ilerlediğinin de altı çiziliyor.

Zoe’nun Stephen’e yönelik ilgisi bir yanıyla karşısındakinin tuhaf cazibesidir, ama bir yandan da onu sağaltma niyetine dayanmaktadır. Bunun çözüm değil soruna neden olacağını uzun yıllar sonra idrak ettiğinde, “başka birinin irrasyonelliğine sınırsızca uyum sağlayabileceğini, bu şekilde onu memnun edebileceğini ve bu irrasyonelliği iyileştirebileceğini san[mış]” olduğunu (ve bunun esasında bir kibir olduğunu) görecektir. Üstelik Stephen da bu yıllar içerisinde Felix’i andıran tavırlar almış, Zoe’yi eleştirmek için önüne çıkan her fırsatı değerlendirmiş, Zoe de bütün bu zaman zarfında her türlü “değersizleştirilmeyi kabul et[miştir].”

Kimi Muhitlerde’nin Gözetleme Kulesi’nden en büyük farklılığı roman kişilerinin sınıfsal konumlarında ya da ruhsal sıkıntılarının çeşitliliğinde değil. Harrower, Kimi Muhitlerde’de daha doğrudan bir anlatımı yeğlemiş. Roman kişilerinin kendilerine ya da başkalarına ilişkin çözümlemeleri çok doğrudan aktarılıyor. Gözetleme Kulesi’nde Felix’in Laura’ya nasıl eziyet ettiği, kapana nasıl sıkıştırdığı, yaşama sevincini neler yapıp söyleyerek azar azar ondan çekip aldığı ayrıntılı biçimde, somut yaşantılar ve bu yaşantıların karakterlerde yarattığı duygulanımlar üzerinden anlatılır. Oysa Kimi Muhitlerde’de daha çok olaylar yaşanıp bittikten sonra roman kişilerinin iç konuşmalarında ya da başkalarıyla girdikleri diyaloglarda yaşananlara ilişkin çözümlemelerini ifade ettikleri görülüyor. Büsbütün böyle bir kurgu yok elbette; romanın zirve noktasını oluşturan Anna’nın Zoe ve Stephen’a gönderdiği mektuplarla yarattığı keşmekeş mesela, roman kişilerinin kendileri ya da bir başkası hakkında aydınlanmalarına vesile oluyor. Yine de Kimi Muhitlerde’nin psikolojik çözümlemelerin çok daha doğrudan ifade edildiği bir roman olduğu söylenebilir.

Birkaç örnek: “Ben onun nevrozuyla evlenmiştim” “Benim insanlar yerine kili şekillendirerek ne kadar daha az hasara neden olduğumu düşünsene.” “Üzücü, acımasız, mantıksız, yıkıcı bir şekilde bu ilginin tamamını tek bir insana yöneltmiş ve tıpkı fazla yoğun bir ışık gibi zarara ve ziyana yol açmıştı.” “Başarı ve sevgi benim gelişimimi baltalamıştı.”

Bununla birlikte, Kimi Muhitlerde’nin insanın iç dünyasındaki karanlık yerler, arzular, itilimler, çekilimler bahsinin bir hayli iç içe geçmiş, birbirini tetikleyen boyutları olduğunu gösteren, tartışan bir roman olduğunu, Harrower’ın da edebiyatı bunları kurcalamanın, araştırmanın bir yolu olarak gördüğünü kabul etmek gerekir. Yazının başında alıntıladığım söyleşide Helen Trinca, Harrower’ın eserlerinde “ruhsal kargaşaları katalogladığından” söz ediyor ki buna katılmamak elde değil. Kimi Muhitlerde’nin hemen her kahramanı, başrolde olanlar da, şöyle bir görünenler de, az ya da çok türlü çeşitli ruhsal sıkıntılardan mustaripler. Hemen hepsi bir yandan normal hayatlarını sürdürüyorlar –en azından dışarıdan öyle görünüyorlar– ama işte romanın gücü de içerilerde olan bitenlerin karşılıklı olarak nasıl birbirini etkilediğini ve içerinin dışa taşma anlarını gözler önüne sermesinde.

Şunu da eklemek gerekir. Bu ruhsal kargaşaların yakın ilişkilerde ya da aile içinde nasıl yayıldığının yanında, bunların toplumsal yapıyla bağını yok sayan biri değil Harrower. Zoe’nin yıllar sonra farkına vardığı şu zaafı mesela, asla salt kişisel bir zaaf değil.

“Howard muhiti gayet huzurlu bir kurtarılmış bölgeydi, masum bir Cennet Bahçesi. Zoe pek de üzerinde kafa yormaksızın herkesin az çok oraya ait olduğunu düşünmüştü. Kendilerini insanlığın tamamı sanan, kendi kendine yeten, keşfedilmemiş bir kabile. Nasıl öyle düşünmesinler ki, binanın bir katını tamamen dolduruyorlardı. Şimdi ise, başladıkları yerden bir adım ileri gitmemiş olanları kolayca fark ediyordu Zoe.

Diğer insanların ve yöntemlerin gerçekliğine inanma kapasitesinden yoksundular.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.