Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Elif Şafak:
"Pislik tam da içimizde"
Filiz Aygündüz, Milliyet Kültür Sanat, 21 Mart 2002
Bu defa yalan, hakikat ve saçmalık üzerine bir roman. Öykü fikrin üzerine mi inşa edildi, birlikte mi gelişti?

Kafamda ana karakteri apartman olan bir hikâye vardı ama gerisi tamamen yazdıkça şekillendi. Kitapta dışarıya atfedilen tekinsizlikle içeriye atfedilen temiz hayat yanılsamasıyla oynamak istedim.

Neden art nouveau?

Art nouveau'da her katta farklı bir dış cephe süslemesi görüyoruz. Kiminde balkon içe gömük, kiminde dışarı çıkık. İlle de onu kullanmamın sebebi bu. Çünkü hem aynı mekâna ait bu insanlar hem aynı hayatı yaşamıyorlar. Bu beni tetikleyen fikirlerden biriydi ama tek bir fikir üzerine inşa edilmedi kitap.

Kitapta bir devrimci var, devrimciliği geri planda kalmış. Ve Bonbon Palas'ta olay örgüsüne ilmek atan 25'e yakın 'öteki'. Nasıl buluştular?

Benim için kitabın omurgası apartmanın kendisi. Çok şaşaalı, görkemli bir yapının zaman içinde aşına aşına bambaşka bir hal aldığını görüyoruz. Yapının ve içinde yaşayan insanların hikâyeleri birbirini etkileyerek hem apartmanı dönüştürüyor hem kendilerini.

Böcekler ve çöpler de karakter bu kitapta.

Onlar hayatın içinde olan şeyler. İçinde yaşadığımız apartmanların altında mezarlıklar var, duvarlarında böcekler, kenarında kıyısında çöpler... Bütün bunlarla birlikte algılamak lazım yaşamı. Bu noktada iç dış ayrımının kendisi çok sahte geliyor bana. Bu ayrımı okurla ve kendimle yüzleştirmek istedim.

Bu iç ve dış kavramlarında evlerin içi ve dışından daha fazlası görülüyor...

Bizim kültürümüzde yabancıyı, kendine benzemeyeni dışlayan, sadece türdeşleriyle yaşamaya çalışan bir yaklaşım var. O anlamda aslında hepimiz bit kadar hapishaneler arıyoruz. Soyut ve içeriyi dışarıdan korumaya çalışan hapishaneler bunlar. Aile ortamının, kendi arkadaş çevremizle, türdeşlerimizle birlikte yaşadığımız hayatların hep daha temiz, daha nezih daha steril olduğunu steril olanı da daha iyi bir şey sanıyoruz. Bütün derdim sterilin o kadar iyi olmadığını göstermek. İçle dış arasındaki duvarı yıkmak ve şehirle, hayatla yüzleşmek. O anlamda hayat çöplerden arındırılabilecek bir şey değil.

Korunma içgüdüsü var... Kendini güvende hissetme... Duvarlar yıkıldığında bunların kaybı sözkonusu. Sonra ne olacak?

Sorun orada zaten. Güvenilmezin hep dışarıda olduğunu zannediyoruz, tekinsizin yabancı olduğunu... Pislik varsa mutlaka onu dışarıdan bekliyoruz. Romanın bütünü bunu ters yüz etmek üzerine kurulu. Pislik de, güvensizlik de, tekinsizlik de burada tam da bizim içimizde. Ama burada için tanımlarıyla oynayabilirsiniz. Klasik liberal öğretide de vardır ya, evin içi her türlü politik oyundan, güç mücadelelerinden, iktidar ilişkilerinden bağımsızdır. Son dönemde ortaya çıkan birçok muhalif akım bunun böyle olmadığını gösterdi. Bir şey olmayacak yani, belki daha iyi olacak!

Siz böyle mi yaşıyorsunuz?

Ben böyle algılıyorum zaten. Bana benzemeyene, türdeşim olmayana çok büyük bir merakım var. Diğer romanlarımda olduğu gibi Bit Palas'ta da yaşadığımız kapalı kutuların dışında kalan kimliklerin, merkezde değil de kenarda olanların nasıl yaşadığını sorguluyorum. Dışarının tekinsizliğini içerinin darlığına tercih ediyorum. Bize benzemeyen insanlardan öğrenecek şeylerimiz var, aynalarımızdan öğreneceklerimiz ise fazla değil.

Her şey 1 Mayıs 2002'de başlıyor. Bu ayarlamayı neye göre yaptınız?

Bit Palas'ın içinde yaşadığımız saatle bire bir örtüşen bir roman olduğunu düşünüyorum. Yazarken böyle yazıldı zaten. Ayrıca bir sürü iş arasında yazıldı. Doğrudan benim hayatımla organik bağları var.

Sizinle olan organik bağı ne?

Oradaki tiplemelerin bir çoğunda kendi yansımalarımı buluyorum. Mevlevinin diyalog ve monologlarından Ethel tiplemesine kadar hepsinde benden çok yoğun izler var.

Ethel kitapta Yahudilerin beyin tembelliğinden sözediyor. Diyaloglar karakterleri bağlar ama belli ruhdaşlıklarınız olduğuna göre neden Yahudilerin beyin tembelliği?

Bende yazdıkça şekillenip ismini buluyor, cismine kavuşuyor karakterler. Belli bir noktada da kendi başlarına konuşmaya başlıyorlar.. O kadar ki zaman zaman sadece kendi karakterlerimin katipliğini yapıyorum. Onların söylediklerinden genellemelere gitmeyi doğru bulmuyorum. Ethel kendi cemaatiyle barışık bir Yahudi değil. Azınlık ve azınlıklara dahil olup onunla barışık olmayan insanların işi çok daha zor. Öteki de ötekileştirildiği boyutlar var, onlara da derin sempati duyuyorum. Okuru böylelik biraz da buralara getirmeye çalışıyorum.

Bonbon Palas apartmanı Bolşevik Devrimi'nden sonra Rusya'dan kaçan bir Beyaz Rus'un karısından dilediği bir özür ve aynı zamanda İstanbul'dan alınmış bir intikam. Bonbon Palas'a neden böyle bir hikâye biçtiniz?

Ben daha çok sezgisel yazıyorum. O yüzden bazı soruları yanıtlamakta zorlanıyorum. Ötekileştirdiğimiz bütün kimlikler gibi Beyaz Ruslar da beni her zaman çok etkiledi. Benjamin, kültürden bir enkaz çalışmasını anlıyor. Bu Türkiye için çok geçerli bir şey. Tam anlamıyla bir enkaz üzerinde çalışıyoruz ve hâlâ aşağıdan sesler geliyor. Benim geçmişle kurduğum ilişki bir enkaz çalışması. O enkazın içinde duyduğum seslerden biriydi Beyaz Rusların sesi.

"Hayatta muzaffer olmak yaşanmadan hurdaya çıkmış bir geçmişi atıldığı köşeden kurtarıp onararak eski taravetine kavuşturmak demektir," diyorsunuz. O zaman yaptığınız biraz da bu mu?

Yaptığım pek çok şeyden biri... Duyabildiğim seslere kulak veriyorum.

O sesleri yazmak da hayatta muzaffer olma duygusunu beraberinde getiriyor mu?

Bende iki şey çok güçlü. Bir tarafta çok güçlü bir yazma tutkusu var. Ama en az onun kadar da güçlü bir hiçlik dürtüsü... Benim kişiliğim bir sarkaç gibi sürekli bu ikisi arasında gidip geliyor. Sürekli kendi altını oyan bir var oluş yaşıyorum.. Hiçbir zaman mutlak bir zafer değil benimki. Öbür damara da çok inanıyorum. Bunun geçici olduğu bilinci zafer duygusundan daha önemli.

Osmanlıca kimi deyim ve sözcükleri amaçsız kullandığınız şeklinde eleştiriler vardı kitaplarınıza. Bu kitapta da bolca Osmanlıca kelime var...

Osmanlıca kelime kullanımı konusunda Türkiye'de çok fazla önyargı ve kutuplaşma olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan dilin akışkanlığı. Eğer bir kelime yaşamaya devam ediyorsa bu Osmanlıca diyerek önünü kesmeye çalışmak bana doğru gelmiyor. Ölmediğini hissettiğim kelimeyi can çekişiyor da olsa kullanıyorum. Ama ölmüş kelimeyi de hortlatmaya çalışmıyorum.

Neye göre karar veriyorsunuz ölüp ölmediğine?

Akışkanlık benim için önemli olan. O kelimenin diğer kelimelerle arasındaki bağ. Ben gündelik yaşamda da farklı kelimeleri öğrenmeye, kapmaya, duymaya zihni açık bir insanım. Bir kelimeyi seviyorsam, hissedebiliyorsam, ruhdaşlık kurabiliyorsam, bende karşılığı, yansıması varsa, hayatımın ve yazımın içine akmasına izin veriyorum. Ayrıca her hikâye kendi dilini beraberinde getiriyor.

Romanlarınızda psikolojik boyut yer yer öne çıkıyor. Çok da doyurucu...

Okumalarımın bir parçası da "psikoloji" alanında oluyor. Ama sadece okumakla gelişen bir şey değil bu. Tanpınar'ın da vurguladığı gibi tiplemeler Türk romanına belli bir misyonla yazar tarafından atanırlar. Ben tiplemelerimi atamıyorum, onlar yazarken yazının kendi içinde şekilleniyorlar ve o anlamda yaşayamayan tiplemeler kitaba giremiyorlar. Ayrıca kendimi de çok fazla didikliyorum.
Okuyabileceğiniz diğer Elif Şafak söyleşileri
▪ "Beşi bir romanda!"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Haziran 2004
▪ "‘Beşpeşe’ ciddi bir oyun yazdılar"
Elif Tunca, Zaman, 12 Temmuz 2004
▪ "Kelimelerin de insanlar gibi ömrü vardır"
Melih Bayram Dede, Dergibi.com, 2000
▪ "Sayılarda gizlenen 'Mahrem'"
Pınar Göksan Aker, Cumhuriyet Kitap, 18 Kasım 2000
▪ "Karakterlerimin kâtipliğini yapıyorum"
Işıl Sönmez, Özlem Şimşek, Cumhuriyet Dergi, 2002
▪ "Pislik, belki de sandığımız kadar pis değildir"
Cem Erciyes, Radikal Kitap Eki, 22 Mart 2002
▪ "Sezgilerimle yazıyorum"
Hasan Öztoprak, E Dergisi, Nisan 2002
▪ "Tasavvuf benim edebiyatçılığımın ayrılmaz / ayrışmaz bir katmanı"
Melih Bayram Dede, Dergibi, 5 Nisan 2002
▪ "Sekiz ayrı yüzüm var, sekizi de birbiriyle çelişiyor"
Nuriye Akman, Zaman, 21 Nisan 2002
▪ "Yazmamayı da her zaman bir seçenek olarak gördüğüm için yazabiliyorum"
Feridun Andaç, Varlık, Temmuz 2002
▪ "Hikâye anlatmayı bilen bir yazar"
Feridun Andaç, Cumhuriyet Dergi, 11 Temmuz 2002
▪ "Elif Şafak kendini anlatıyor"
Alper İlhan, düşLE İnternet Edebiyat Dergisi, Sayı 25, 2003
▪ "Aslolan kitaptır, kâtibi değil"
Efnan Atmaca, Akşam, 28 Aralık 2003
▪ "Cehaletin kutsanmasına anlam veremiyorum"
Sevengül Sönmez, Zaman Turkuaz Eki, 18 Ocak 2004
▪ "İşittim ve itaat ettim, yabancılık hissi geçmeyecek!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, Mart 2004
▪ "Türkçenin geçirdiği 'dil budaması devrimi'nden üzüntü duyuyorum."
, Dünya Gazetesi, 21 Nisan 2004
▪ "Arafta kalmak, hudutları aşmaktır"
Elif Tunca, Zaman, 10 Mayıs 2004
▪ "Hep deliliğe yakın oldum"
Nuriye Akman, Zaman, 16 Mayıs 2004
▪ "'Çok olmak' mümkün!"
Fadime Özkan, Zaman gazetesi ve Dergibi, 25 Mayıs 2004
▪ "Beni anlatmak değildir edebiyat, ben olmaktan çıkmaktır."
Erdem Öztop, Cumhuriyet Kitap Eki, 15 Temmuz 2004
▪ "Med-Cezir, yazma mevsimiyle romandan kurtulma mevsimi arasındaki sarkaçtı"
İhsan Yılmaz, Hürriyet Cumartesi Keyif Eki, 3 Aralık 2005
▪ "Mozaik değil ebru modeli konuşulmalı"
Derya Sazak, Milliyet, 12 Aralık 2005
▪ "Derdimiz Nobel almak değil onaylanmak"
Fadime Özkan, Yeni Şafak, 3 Ocak 2006
▪ "Hafızamı Kaybettim, Hükümsüzdür"
Seda Arıcıoğlu, Cosmopolitan Dergi, Mart 2006
▪ "Kuşaklar arasında hafızayı kadınlar aktarıyor!"
Cem Erciyes, Milliyet Sanat Dergisi, Mart 2006
▪ "Geçmişi bir an evvel elimizden çıkarılacakbir bavul gibi görmüşüz"
İhsan Yılmaz, Hürriyet Pazar Keyif Eki, 5 Mart 2006
▪ "Ben siyasetçi ya da tarihçi değil yazarım, benim derdim insanla"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, Nisan 2006
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.