Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Nurdan Gürbilek:
"Türk romanında 'içsel çatışmalar'"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Aralık 2004
Kitabın alt başlığı "Edebiyat ve Endişe". Sizi Kör Ayna, Kayıp Şark’ı yazmaya yönelten endişeler hangileriydi?

Son zamanlarda edebiyat endişesiz, meselesiz, kaygısız bir şeymiş gibi algılanmaya başladı. Galiba ona tepki biraz bu kitap. Aslında iyi edebiyat daima endişeyi taşıyabilen, okuruna da aktarabilen edebiyattır. Çok bilinçli olmasa da böyle bir başlangıç noktam vardı. Bunun yanında bir de 'kadın okur' lafı artık sinirime dokunmaya başlamıştı; romanları kadın ruhundan anlayan erkekler yazar, kadınlar da okurmuş gibi... Bu işbölümünün tarihini kurmak, tarihselliğini vurgulamak istedim biraz. Nasıl oldu da yazarlık erkek mesleği, okurluk da kadın mesleğiymiş gibi algılandı, en azından romanın tarihinde, bunun üstüne gittim. Ama esas endişem, 'iyi edebiyat'ın nasıl 'iyi edebiyat' olduğunu anlamaya çalışmaktı.

Kör Ayna, Kayıp Şark’tan alıntıyla Peyami Safa'nın 'Türk ruhunun en büyük işkencesi' olarak tanımladığı Doğu-Batı sorunu ekseninde düşünüldüğünde çalışmanız bu meselede nereye denk düşüyor?

Öncelikle bu bir sosyoloji kitabı değil, bir edebiyat kitabı. Benim derdim Doğu-Batı sorununun neresindeyiz, ne kadar Batılılaştık ya da ne kadar Doğuluyuz filan değil. Derdim, modernleşme süreci içerisinde, özellikle de edebiyatta ortaya çıkan bazı endişelerin 'anlatma' denen sancıyı nasıl etkilediğini ortaya çıkarmaktı. Doğu-Batı sorunu, bu anlatma endişesini ilgilendirdiği ölçüde beni de ilgilendirdi. Bu sorun nasıl olup da yazarlarda içsel bir endişeye dönüştü? Kadınsılaşma endişesi, çocuk kalma endişesi, züppeleşme korkusu gibi başka bir takım kavramları buraya ekleyerek, sorunu biraz daha farklı bir zeminde tartışmayı denedim.

Kitapta endişenin farkında olan yazarların yapıtlarının daha iyi yapıtlar olduğunu söylüyorsunuz.

'Farkında olan ya da en azından onu taşıyabilen, endişeyi yapıtın tamamına yaymaktan çekinmeyen yazarların' diyelim. Örneğin Halid Ziya ya da Tanpınar bu güçtetir bence. Ama mesela Peyami Safa'nın Doğu-Batı sentezi üzerine kurulu çoğu romanı endişeyi savuşturma gayretiyle yazılmıştır. Yahut ilk romanların bir çoğu böyledir; gerçi böyle olması da biraz kaçınılmaz. Yazar kendi eril- otoriter sesini koruyabilmek için kadınsı bir 'züppe' figürüyle alay etmek zorunda kalmış. Orada alay ettiği mesele, sanki kendi meselesi değilmiş gibi...

Kör Ayna, Kayıp Şark, ne kadar canlı, yaşayan bir şeyle karşı karşıya olduğumu gösterdi. Edebiyat bir çocuk, Şark ve Garp da değişen rollerle anne ve baba...

Ben de bazı sezgilerden yola çıktım ama bu kadar verimli, bu kadar apaçık bir malzemeyle karşılaşacağımı sanmıyordum. Özellikle de Cemil Meriç'i okurken çok şaşırmıştım. Bizim hep ulusallık üzerinden tartıştığımız problemlerin bu kadar açık seçik cinsel metaforlarla anlatılıyor olması beni beklediğimin de ötesinde şaşırttı. Zifaf döşekleri, yatak odaları, genç sevgilinin peşinde dolaşan ihtiyar aşıklar, kaldırım yosmaları, zürriyetini kaybetmiş erkekler...

Kitabı, temelde üç bölüme ayırmak mümkün mü? Doğu-Batı sorunsalını içeren / yansıtan romanlar, Vüsat O. Bener ve Oğuz Atay'da ifadesini bulan anlatamama / anlatma kaygısı ve Leyla Erbil ile bağlanan 'kadın yazar' olgusu.

Doğru ama hepsini bir şekilde toparlamam gerekirse, Türk romanının bir şekilde içsel çatışmalarla başa çıkmasının hikayesi gibi de bakılabilir. İlk yazarlarda görüyoruz; mümkün olduğu kadar içsel çatışmayı başından atmak, savuşturmak üzerine kurulmuş bir roman kurgusu hakim. Bir züppe figürü var; yazar o figürle alay ederek ve onu karikatürleştirerek kendi iç çelişkisini başkasına yansıtmış oluyor; kadın okura, efemine züppeye, dandini beye vs. yansıtıyor. Ama yavaş yavaş Halid Ziya'ya ya da örneğin Tanpınar'a geldiğimizde bunun artık değiştiğini de görüyoruz. Daha yeni yazarlara baktığımızdaysa iç çatışmanın, iç dünyanın bölünmüşlüğünün, tereddüdün, anlatmak ve anlatamamak arasındaki bölünmüşlüğün yapıtın tamamına yön verdiğini görüyoruz. O yüzden de Vüs'at O. Bener, Oğuz Atay, Leyla Erbil sevdiğim yazarlar.

Geç kalmışlığımız edebiyatımızı nasıl etkiledi sizce? Mesela Oğuz Atay'daki geç kalmışlık ve Oğuz Atay'ı anlamamızdaki geç kalmışlık...

Çok etkilediği açık. Çünkü yazarları da çocuklar olarak ele alırsak, her zaman ebeveynlerini Batı'dan seçmek zorunda kalmışlar; bu müthiş bir acz esasında. Türk edebiyatında züppeliğin, taklit olma korkusunun, 'kendi' olma çabasının bu kadar önem kazanması, hep bu geç kalmışlık meselesiyle ilgili. Ama bence bunu da abartmaya gerek yok. Soruya cevabı en iyi Oğuz Atay vermiştir; çünkü Oğuz Atay'da her zaman bir gecikmişlik problemi vardır. Kültürel gecikmişlik problemi vardır, çocuk kalmış bir milletizdir, sahneye uşak rolünde çıkartılmışızdır vs. Öte yandan bir edebi gecikmişlik de vardır. Atay'ın kendisi de 'dünya edebiyatı' denen sahneye geç kalmıştır. Daha önce 'tutunamayanlar'ı anlatan bir çok yazar vardır dünya edebiyatında. Atay bu çelişkiyi bence şöyle aşar: Tutunamayanlar’da her şey her zaman çoktan gecikmiştir. Selim yaşamaya geç kalmıştır; Turgut, Selim'i anlamaya geç kalmıştır, nihayet Atay bunları anlatmaya geç kalmıştır... Edebiyat zaten her zaman ölünün ardından konuşmaktır; ölü de ne yapsan geri getirilemez. Tutunamayanlar’ın prensi Selim Işık çoktan ölmüştür roman başladığında. Oğuz Atay, kültürel gecikmişliği hep edebiyatın ama sadece kültürel olarak gecikmiş edebiyatın değil, bütün edebiyatın zorunlu gecikmişliğinin içine yerleştirir.

İlk dönem romanlarında sıkça yer alan 'etkilenen kadın' figürü şimdi nerede sizce?

"Romanın esas okuru kadındır," diye bir laf var ortalarda. Böyle bir istatistik var mı, ben bilmiyorum. Vüsat O. Bener'in esas okuru kadınlar mı? Ya da Tanpınar'ın? Ya da Oğuz Atay'ın. Zannetmiyorum. Bu bir pazarlama taktiği bence. Nasıl ki bazı ürünlerin reklamları kadınları hedef alıyor, şimdi de belli tür popüler romanlar kadınlara pazarlanmaya çalışılıyor, çünkü onlar yeni bir tüketici grup. Yoksa romanın daha çok kadın okurun ruhuna yakın olduğuyla ilgili değil.

Belki değişmeyen şey, etkilenen figürün daha çok kadın olduğu inancıdır...

Bu değişmiyor olabilir, evet. Aslında bu 'etkilenme' meselesinde şöyle bir süreklilik de var. İlk romancıların züppe figürü yavaş yavaş entele dönüştü. Entelde de aynı imalar var. Entel daima eylem ya da hayat adamı olamamış, dolayısıyla ıvır zıvır şeylerle uğraşan, birazcık kadınsı bir figürü ima eder. Entel dantel şeylerle uğraşır. Etki altında kalan, Batı'nın telkinine açık, erkeksi değerlerin uzağına düşmüş, biraz kadınsı bir adam tipidir entel.

İlk dönem romanları düşününce yazarlardaki 'savunmada kalma' durumu ilginç geldi. Yeni bir türün okurda da yazarda da bir coşku yaratmazı beklenmez miydi?

Evet, uyandırıyor da. Ama roman hem yeni, yenilikçi bir şey; modernliğin kanıtı, arzu ve heves uyandıran bir şey hem de bir korku uyandırıyor: Acaba roman yazarak ben züppe biri mi oluyorum, acaba roman yazmak beni kadınsılaştırıyor mu, kendi kimliğimden uzaklaşıyor muyum, cemaate yabancılaşıyor muyum... Bu endişeler ilk romancılarda çok açık bir biçimde görülüyor. Zaten ben de bu içsel çatışmayla yazarın nasıl başa çıktığını anlatmaya çalıştım, en azından kitabın ilk üç bölümünde.

Özellikle Tanpınar analizinizde 'ayna' önemli bir metafor olarak çıkıyor karşımıza. Ama bir de Leyla Erbil'de var ayna. Bu kez, medyayı yansıtan bir metafor olarak.

'Kör ayna' daha çok Tanpınar'dan gelen bir imge. Çünkü Tanpınar'da hep su gibi, billur gibi yansıtıcı, insana kendi yüzünü aksettiren aynalar var. Ama aynı zamanda kör, paslı, kırık, donuk aynalar da... Yani müthiş bir tamlık özlemi var bir taraftan, bir de müthiş bir yarım kalmışlık. Kör ayna imgesi o ikili durumu çok iyi anlatıyormuş gibi geldi bana. Leyla Erbil'deki ayna daha farklı. Yazar kendi imgesini, medyanın tuttuğu aynada mı görecek, yoksa onun kör bir ayna olduğunda ısrar mı edecek? Bu yazarda nasıl bir iç çatışmaya yol açıyor? Leyla Erbil'in, ya da en azından Cüce’nin bir problemi de bu.
Okuyabileceğiniz diğer Nurdan Gürbilek söyleşileri
▪ "Şahane kaybedenler'den bir türlü vazgeçemiyoruz"
Sema Aslan, Radikal Kitap Eki, 14 Mart 2008
▪ "Edebiyatta kim mağdur, kim mağrur?"
Kemal Varol, Kitap Zamanı, 7 Nisan 2008
▪ "Şölen sofrasından dışlananlar için"
Tolga Meriç, Akşam Kitap Eki, 27 Nisan 2008
▪ "Kavramlar olmadan deneme yazılmaz"
Özge Kara, Milliyet Kitap, Şubat 2015
▪ "Edebiyatın farkı bazı şeylerin teselli edilemeyeceğini unutmamasıdır"
Eray Ak, Cumhuriyet Gazetesi, 9 Mart 2015
▪ "Biri gelir, yerdeki oku alır"
Yılmaz Varol, Feryal Saygılıgil, Mahmut Temizyürek, Duvar dergisi, sayı: 22, 2016
▪ "Endişe duymadan olmaz - 11433"
Derviş Şentekin, Radikal, 21 Kasım 2004
▪ "Endişe duymadan olmaz - 11446"
Derviş Şentekin, Radikal, 21 Kasım 2004
▪ "Arzu ve Hınç: Popüler kültürün iki yüzü"
Tayfun Atay, Picus, Panzehir Eki, Aralık 2004
▪ "Züppeleşme korkusu, etkilenme endişesi, kadınsılaşma telaşı…"
Tanıl Bora, Birikim, Aralık 2005
▪ "Eleştiri yapıtla konuşmadır"
Necmiye Alpay, Radikal Kitap Eki, 10 Ağustos 2007
▪ "Benden önce bir başkası daima vardır"
Kaya Genç, Milliyet Sanat, Mart 2011
▪ "Kafka’nın böceği olmasaydı, Dostoyevski’yi fark etmeyecektik"
Aslı Tohumcu, Radikal Kitap Eki, 11 Mart 2011
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.