Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Suzan Samancı:
"Bir şeye inanmak her şeydir"
Vecdi Erbay, Zana Kaya, Gündem, 26 Ocak 2005
Öykücü olarak tanıdığımız Suzan Samancı, ilk romanıyla çıktı okurun karşısına: Korkunun Irmağında. Samancı, bölgedeki savaşı, savaşın insanlar üstündeki etkisini, insanların her şeye rağmen direnişini gerçekle hayalin iç içe geçtiği bir dille anlatıyor ilk romanında. Genç insanların korkularını, cesaretlerini, çelişkilerini roman estetiği içinde anlatan Samancı ile Korkunun Irmağında’yı konuştuk...

Vecdi Erbay: Korkunun Irmağında’da ilginç bir tarz denemişsiniz. Romanın anlatıcısı bir öğrenci ve bir dernekte çalışıyor. Okula gidiyor. Ama okuldaki durumu ve derneğin misyonunu tam olarak aktarmıyor. Roman kahramanın iç dünyasında olup bitenler üzerine kurulu. Aslında bazı insanlarla görüşüyor, bazı çalışmalar yapıyor ama, biz bunların ayrıntılarını öğrenemiyoruz...

Suzan Samancı: Roman klasik bir roman tarzı değil. Dikkat ederseniz mekân-zaman'ın hakkı verilmiş. Savaşın insan üzerindeki etkisi, savaş insanı ne hale sokar, bu var romanda. Bunun yanı sıra kadın kahramanın ya da ordaki kahramanların varoluşları var, özgürlük arayışları var, kendilerini bulma çabaları var. Bir mücadeleye olan inançları var. Bu mücadeleye olan inançlarıyla beraber, aynı zamanda özellikle kadın kahraman ön plana çıkıyor. Diğer kahramanların adları var; Dara, Yekta, Kendal. Ama kadın kahramanın adını bilinçli olarak vermedim. Çünkü; ordaki kahraman daha fazla bir baskı altında ve yabancılaşmayı daha derinden yaşamış. Diğer kahramanlar daha bilinçli.
       Kadın kahramanın ailesiyle olan problemleri var. Aile devlete yakın. Kendi kimliklerinden uzaklaşmış, korkak, lojmanda daha fazla oturabilmek için devlete yaltaklanan bir durumları var. Biz özellikle kadının bilincinden, kadının korkularından Türkiye'nin panoramasını ve Diyarbakır ya da Kürt gerçekliğini, yaşanan son savaşın bir başka boyutunu, yüzünü göstermeye çalıştık. Aynı zamanda bilinçaltındaki o sanrılar ve korkularla birlikte kısa cümlelerle iktidara dolaylı olarak –edebi ve sanatsal kaygılar güdülerek– göndermeler var.

Vecdi Erbay: Bir aşk da var mıydı? Bastırılmış bir aşk..

Suzan Samancı: Kitabı okuyanlar, edebiyatla yakından ilgilenenler neden aşk yok, diyorlar. Çok aşktan yana değilsiniz diyorlar. İnsan yaşadığı koşulların ürünüdür. İnsanın kimliğini, kişiliğini, karakterini belirleyen yaşadığı koşullar ve toplumudur. Dolayısıyla acılar, ağıtlar varken, sokaklar ıssızlaşırken ve büyük bir korku yaşanırken her şey bastırılır. Yaşantı bile çok hastalıklı bir şekil alır. Benim için birincil öğe yaşanan bu sıcak ortamı verirken güncel olmamak, yani güncelliği verirken güncelliğin tuzağına düşmemek gibi bir kaygım vardı. Çok politik bir dil kullanma gibi bir yatkınlık da var. Çünkü yaşadığımız yöre çok farklı. Dolayısıyla, insan kendi yöresine benzer. Bizim aşklarımız bastırılmıştır, korkuludur, acılıdır, sancılıdır. Genelde Ortadoğu toplumları ya da demokrasisi gelişmemiş ülkelerde birey olamamak gibi bir durum söz konusu.
       Çünkü gerçek anlamda bir bireyleşme yokken, birey olamamışken nasıl sağlıklı bir aşk yaşarsınız, nasıl güzel fanteziler üretebilirsiniz.

Vecdi Erbay: Korku bir gerçeklik olarak da, metafor olarak da romanda çok güzel anlatılmış. Korku, romanın kahramanlarından biri gibi. Aşk var mı derken, kadın kahramanın erkek kahramanlardan birine ilgisini sezmiştim. Ama bir şey olmuyor, sonra dağılıyorlar zaten. Sonra kadın sınır ötesine geçiyor. Burada Rodi'yle birlikte oluyor. Aşk korkunun biraz dağılmasından sonra yaşanır olabiliyor galiba...

Suzan Samancı: Aslında şunu itiraf edeyim. Fazla içburucu bir karamsarlıktan sıyrılmak için o ilk girişteki ve kitabın sonunda bağlantılı olan kısım, sınır ötesinde bulunup geriye dönüşlerle o savaş atmosferini yaşayan kahramanın aşkını, biraz sevgi ve umut verebilmek için özellikle kullandım. Çok karamsar olmasın diye. Gönlüm tutkulu bir aşkı erpiştirmeyi çok isterdi, belki bundan sonra kimbilir! Ama zorlamanın edebiyatı çok yavanlaştıracağına inandığımdan, bu dört kahraman kafamda oluşurken kendimi asla zorlamadım. İçtenliğimi kaybedeceğimden korkarım. Çünkü bizler aşklarımızı yaşayamadık. Özellikle gerilla olmak için dağa çıkmak isteyen gençlerin nasıl olacağı bilinir. Her şey belli bir disiplin içindedir. Aşk da sadece özgürleşmektir. Özgürleştikten sonra aşklar yaşanır. Öyle bir kalıplaşmış yaşam şekli vardır. Ama bu kalıplaşmış yaşam şeklinin gerisinde acaba neler kımıldıyor ya da neler var? İnsana dair her türlü haller vardır diye düşünüyorum. Bunlar gelecekte çok güzel yazılacak, güzel kaleme alınacak, sanatın her türlü dalında kendini gösterecektir. Bu konuda çok umutluyum.

Vecdi Erbay: Bir kış mevsiminde kahramanların etrafında olup bitenler kimi okura biraz imkânsız gibi gelebilir açıkçası. Okurken, bunları yaşadık, bu sıkıntıların hepsini –bir tanık olarak söylüyorum– aralıksız bir gerilim içinde yaşadık. Bunu yazarken, korkuyu kış mevsimi içine sığdırıp anlatırken neler düşünüyordunuz?

Suzan Samancı: Öncelikle şunu belirteyim. Yazarken kesinlikle romanın ya da öykünün sonunu bilmem. Sadece şimşek çakar gibi bir konu kafamda şekilenir. Ana kahraman şekilenir. O ana kahramanı kafamda oluşturduktan sonra yardımcı kahramanları hiç bilmem. İlk başlayış benim için çok zordur. Başladıktan sonra bir yolculuğa, bir serüvene çıkmışcasına bir labirentin içine girerim. Bir de bakarım ki her şey kendiliğinden şekillenmiş. Edebiyat, bizden önce varolanı özümsemek, bunu özümsedikten sonra yaşanan gerçeklikle bunu bütünleştirerek, hayal dünyasında yoğurarak, etik ve sanatsal bir kaygıyla ortaya çıkarmaktır. Ama burada biz sezgiselliğin rolü yoktur diyebilir miyiz? Ama peki sezgi ne diye sorarsanız, sezgiselliğin de bilinçten damıtıldığını söylerim. Sezgisellikle bilmek arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu anlamda çok güzel değindiniz, neden kış mevsimi? Öykülerimi ya da romanlarımı bir bütünsellik içinde ele almaya çalışırım. Renkler, kokular, atmosfer, mevsim benim için çok önemlidir. Çok acı bir şey anlatacağım zaman, hüzünlü, korku dolu şeyleri anlatacağım zaman ilkbaharda anlatmayı seçmem. Kış mevsimi karadır, gridir, farklı çağrışımları vardır. Aynı zamanda ayrılığı anlatırken sonbaharda vermeyi yeğlerim. Yaprakların turunculaşması, dalından kopması... Aslında insanın her türlü halleri, her türlü devinimleri doğanın bir yansımasıdır. Dolayısıyla kış mevsimini bilerek seçtim. İnsanı iki türlü sarsarsınız: Ya çok coşkulu bir estetikle sarsarsınız ya da çok acıtıcı, çok can alıcı kaotik bir panorama çizerek sarsarsınız. Yani ya yumuşak bir dans yaparak ya da hafifçe tokat atarak sarsarsınız. Zannedersem Korkunun Irmağında yumuşak dans yaparken hafifçe pataklayan bir roman diyebiliriz.

Vecdi Erbay: Hafifçe değil, bayağı pataklıyor.

Zana Kaya: Korku hem mevsimle hem de geceyle bağlantılandırılmış. Bölgede hayatın yarısını evlerde geçiriyordu insanlar.

Suzan Samancı: Yaşadığımız bir realite var. Ölümlerin çetelesinin tutulduğu o savaş yıllarında, hayatın bir anlamının kalmadığı ve insanlarda her türlü isteksizliğin başgösterdiği dönemlerde yaşananlar insanın bilinçaltına işler. Bunlardan kolay kurtulamayız. Ben bu romanı isteyerek yazmadım, roman kendini bana yazdırdı, ama başka ne yazabilirim ki. İnsanın hayal dünyası ne kadar geniş olursa olsun, gerçeklik kadar gözüpek değildir hiçbir şey. O yüzden yaşanan dramları en iyi o coğrafyada yaşayanlar, o atmosferi soluyanlar anlatır.

Vecdi Erbay: Korkunun Irmağında sizin ilk romanınız. Öyküyle roman arasında nasıl bir fark var?

Suzan Samancı: Aslında yanlış bir kanı vardır. Şiirle başlanır, şiirden sonra öyküye geçer, öyküden sonra romana geçilir diye. Şiire başlamak kolaydır, ama bir şair olmak çk zordur. Bilinen bir gerçekliktir, edebiyatın anası şiirdir. Sözcüklerle oynamak, sözcüklerin matematiğini kurmak, o ritmi, ahengi vermek oldukça zor. Ama kısa öykü yazmanın da şiirden geri kalır yanı yok. Koskoca bir dünyayı getirip üç sayfaya sığdırmak öyle kolay iş değil. En ufak bir sözcük fazlalığını kabul etmez, bir bağlaç sırıtabilir, aynı sözcüğü bir sayfada iki defa kullanamazsınız. Çok kısa sözcüklerle çok şey anlatma sanatıdır öykü. Romanda gevezelik yapabilirsiniz, hatalarınızı örtebilirsiniz, bu sırıtmaz. Ben de şiirle başlamıştım edebiyata. Birdenbire cümle kuruluşlarımın öyküye daha yakın olduğunu fark ettim. Dört öykü kitabımdan sonra roman dedik. Öykü de olabilirdi. Ama şunu belirteyim: Klasik bir roman değil. Böyle bir tarz yaratacağım diye kaygı da gütmedim. Genelde yazarlar kendilerine akraba olan yazarları seçer. Benim de akraba olduğum yazarlar var. Dönüp dolaşıp onları okurum. Beslendiğim vahalardan, içsel dünyamdan, bulunduğum mekândan kaynaklanan her türlü haller, her türlü deviniler bu romanın hem üslubunu hem de içeriğini oluşturdu diyebilirim. Bu arada şunu belirteyim. Anadilime de katkıda bulunmayı çok istiyorum. Kürtçeye ağırlık verdim, okuyorum. Altyapımda bir yoğunluk görürsem –roman için bir şey diyemem– Kürtçe öyküler yazmak istiyorum.

Zana Kaya: Özellikle kısa cümleler kullanmışsınız romanda. Bu öyküden edindiğiniz bir alışkanlık mı yoksa roman mı bunu gerektirdi?

Suzan Samancı: Şimdi Yaşar Kemal'in yazım tarzına benzeyen başka bir yazar daha var mıdır? Niçin Yaşar Kemal böylesi epik, lirik bir anlatım oluşturdu? Çünkü Yaşar Kemal iki dilli, iki kültürlü. Dengbêj kültüründen, yaşadığı coğrafyadan beslenir. Bunlar hakikaten bir yazarın kendine ait özgünlüğü oluşturması açısından çok önemli etmenler. İlla uzun cümle kuracağım ya da kısa cümleler kuracağım diye bir savım yok. Hep kendiliğinden gelişiyor. Bunun yanıtını vermek çok zor bir şey. Bunun sosyolojik-psikolojik, edebiyat ve poetikasını Gözetirseniz birçok yanıtı vardır elbette.
       Uzun erimli üzerinde çalışmak lazım. Hatta kullanılan sözcüklerin bile bir nedeni vardır. Kurulan cümleler insanın sosyo-psikolojik yapısını ele verir.

Vecdi Erbay: Romanın kahramanı ile Süryani olan Akriman tecavüze uğruyorlar. Dışarı çıkıp yürüyorlar. Yürürken Süryani kadın içinde fiziksel olarak o işkencenin acılarını yaşıyor ama bunları alaycı söylüyor. Umudunu yitirmemiş bir direnç var. Peki o insanlara bu umudu veren neydi?

Suzan Samancı: Bir şeye inanmak bence her şeydir. Buna din uğruna verilen mücadeleleri örnek gösterebiliriz. Özgürleşme ve devrim adına yola çıkanlar ne uğruna canlarını ortaya koyuyorlar, inançları uğruna koyuyorlar. Dolayısıyla ölüm ve tecavüz arasında ne fark vardır? Hiçbir fark yoktur. İnsan genelde haklı olduğuna gerçek anlamda inandığı zaman bütün zorluklar karşısında dimdik ayakta durur. O inançla insan dağları devirebilir. Bu anlamda inançtan alıyorlar dirençlerini. Romanda aslında ironik bir dil de var. Alaylar var yer yer. O ironiyi de yerleştirmeye çalıştım.

Zana Kaya: Mesela kadın kahramanımız bir yerde Kapital’i kastederek "benim Kuran-ı Kerimim" diyor. Önemli olan herhalde bir şeye inanmak.

Suzan Samancı: Evet. Tutku, inanma diyebiliriz.

Zana Kaya: Kadın kahramanımız sürekli ense ve sayı sayıp duruyor. Özellikle ense sayma metaforunu çok sevdim.

Suzan Samancı: İnsan nevrotik ögelerle yüklüdür. Afrika'da da aynı psikoloji vardır, Amerika'nın en gelişmiş kentinde de. Mesela ergenlik döneminde karelere basmamak için kim çaba sarfetmiyor ki. Nedense çoğu insanda o karelere basmamak gibi bir eğilim vardır. Türlü insan halleridir bu. Ense sayımını niye söyledim? Çünkü birçok insan ensesinden vurularak öldürüldü. Bütün köprü altına atılan insanların ölüm şekliydi bu.

Vecdi Erbay: Bu biraz da korkunun insanda yarattığı bir travma, değil mi?

Suzan Samancı: Tabii ki. Onu vermeye çalıştım romanda.
Okuyabileceğiniz diğer Suzan Samancı söyleşileri
▪ "İnsanın gerçek varlığı pratiğidir"
Selen Tokcan, Birgün, Pazar Eki, 5 Aralık 2004
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.