Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Elif Şafak:
"Derdimiz Nobel almak değil onaylanmak"
Fadime Özkan, Yeni Şafak, 3 Ocak 2006
Elif Şafak, başarılı bir romancı, 'apolitik olmak gibi bir lüksümüz yok' diyen genç bir düşünce insanı. Strasbourg doğumlu, bir diplomat çocuğu. Uluslararası İlişkiler eğitimi alan, yüksek lisansını Kadın Çalışmaları Bölümünde, doktorasını ise Siyaset Bilimi alanında tamamlayan Şafak'ın "Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Kadınsılık-Döngüsellik" konulu yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği'nce ödüllendirilmiş bir tez.
       Elif Şafak'ın ilk romanı 1998'de yayımlanan ve Mevlana Büyük Ödülünü alan Pinhan. Sonra sırasıyla Şehrin Aynaları, Mahrem (2000 Türkiye Yazarlar Birliği Roman Ödülü), Bit Palas ve İngilizce olarak yazdığı, Aslı Biçen'in Türkçe'ye çevirdiği Araf geldi. 2004'de, ABD'nin önde gelen yayınevlerinden Farrar, Straus & Giroux tarafından da yayımlanan roman, bir Türk yazar İngilizce roman yazabilir mi, yazmalı mıdır, tartışmalarına yol açtı. Romanlarında geçmiş, tarih, yalnızlık, yabancılık, ötekilik, varlık-hiçlik, çok kültürlülük ve araf'da kalmak gibi olguları işledi. Geçen yıl çıkan Med-Cezir'de ise kadınlık, kimlik, kültürel bölünme, dil ve edebiyat konulu yazılarını bir araya getirdi.
       Üç süredir ABD'de yaşayan Elif Şafak, Michigan Üniversitesi'nin ardından halen öğretim üyesi olarak görev aldığı Arizona Üniversitesi'nde Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde çalışıyor. Avrupa ve ABD'de gazete ve dergilerinde de yazan, kitapları çeşitli dillere çevrilen Şafak önümüzdeki aylarda Bahçeşehir Üniversitesi'nde de derslere girecek.
       Şafak'ın İngilizce yazdığı yeni romanı Baba ve Piç Mart ayı içinde önce Türkiye'de sonra Penguen Yayınları'nca Amerika'da yayımlanacak.

Üç yıldır Arizona Üniversitesinde Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde çalışıyorsunuz. Ne tür çalışmalar yapılıyor orada?

İsrail, Lübnan, Suriye, Irak, İran ve Türkiye'yi kapsayan coğrafya içinde hem tek tek ülkelerin kültürlerini, tarihlerini inceleyen, hem de bir bütün olarak Doğu-Batı sorunsalını kendine dert edinen bir literatür üretiliyor. 11 Eylül'den sonra çok önemsenen çalışmalar bunlar. Washington merkezli Ortadoğu çalışmaları yapan think-tanklar var ama onların çoğu hükümete çalışıyorlar. Üniversitede ise entellektüel ve bağımsız sesler var.

Amerikalı entellektüeller Türkiye'yi ve Ortadoğu'da olup bitenleri, toplumları, eğilimleri doğru ve sağlıklı okuyabiliyor mu?

Maalesef çok ciddi bir sığlık sözkonusu. Türkiye'nin kaybı 'araf'da bir ülke olması. Mesela İran'la daha çok ilgileniyorlar çünkü potansiyel bir tehdit olarak algılıyorlar. Ortadoğu'yla ilgili çok fazla genelleme var. En çok sancısını çektiğim de o. Bir kimlik yaftası var ve önden yürüyor. Neyi nasıl söylediğine bakılmıyor, nüanslar eriyip gidiyor. Ve bu kutuplaşmış dünyada giderek hız kazanıyor. Amerika'daki muhafazakar medya, Paris'teki isyanları, Avustralya'daki ayaklanmaları medeniyetler çatışması tezinin doğrulanması olarak okuyor ve sadistçe bir mutlulukla veriyor. 'Gördünüz mü ey fazla liberal Avrupalılar, biz size İslam'ın terör olduğunu söylemiştik. Dinlemediniz buyurun başınıza belayı' diye.

Peki akademik, entellektüel çalışmaların o bakışı değiştirmeye, Amerikan dış politikasını etkilemeye gücü var mı, yeter mi?

Hükümeti, tamamen bir parti politikasını değiştirmeye güçleri yetmez ama öğrencilerin kafasına bir takım soru tohumları atmak anlamında çok önemli bir işlevleri var. Şu da var bir yandan: Amerikan entelijansiyasında bir küskünlük var. Amerika'da 60 sonlarında 70ler boyunca muhalif akademik seslerin 'toplumu nasıl değiştirebilirim, teoriyle pratiği nasıl harmanlayabilirim' gibi bir derdi vardı. Şimdi ise 'bu kadar sığ bir hükümete oy veren bir toplumla benim işim olamaz, lanet olsun' diyerek kozasına çekilen entellektüel gruplar var. Kampüsler toplumla bağları kopmuş, içe kapalı, yalıtılmış kavanozlar. Sistemle barışık olmayan sesler o kavanozlar içinde toplanıyorlar. Bu çok düşündürücü. Amerika'nın genelini de yaralayan bir durum.

Küskün de olsalar, bu muhalefet, Amerika'da bir tek Amerika olmadığını gösteriyor.

Elbette, Amerika'da birbiriyle çatışan iki Amerika var. Neo-con muhafazakar söylem ve onun dış politikası dünyaya bu kadar zarar veriyor olsa da, bu duruma son derece eleştirel yaklaşan başka bir kanat daha var Amerika'da. O sesi duymak lazım. Amerika nasıl Ortadoğu'yu genelliyorsa, biz de, keza Avrupalılar da, zaman zaman aynı kolaycılıkla Amerika'yı genelliyoruz.
       
       Amerika 11 eylül sonrası politikasıyla dünya kamuoyunun hışmını üzerine çekti. Kendi içinde de ciddi bir muhalefet var. Nasıl görüyorsunuz, ABD ideolojik olarak çatırdıyor mu?

Amerika'yı ciddi ideolojik çatışmalar bekliyor. Irak büyük bir turnusol kağıdı oldu. Kimse hazır değildi Irak'a ve kimse bu kadar ciddi bir hata yapıldığını bilmiyordu. Bugün Irak'tan İkinci Vietnam diye söz ediliyor. Ki Vietnam hala dinmemiş, kuşakları birbirinden kopartan bir travma Amerika toplumu için. Medeniyetler çatışması diye bir şey yok bence. Her ülkenin kendi içindeki farklı fikirler var ve bunların çatışmasını 11 Eylül billurlaştırdı.

Irak işgali ne gibi yeni tartışmaları başlattı?

Göçmen politikalarını sorgulamaya yöneltti, 'sisteme sadık olan' ve 'olmayan'lar gibi bir ayrım bile şekillendi. Mesela Latin kikenli göçmenler Irak işgalini ve genelde Cumhuriyetçi partiyi daha çok destekledikleri için daha makbuller. Oysa siyah kesimle hükümet arasında ciddi bir erozyon var. Bu durum New Orleans'taki kasırgayla daha da açığa çıktı.

Ya sosyal alanda?

Yoksulluk saklı bir şey Amerika'da. Reagan döneminde ve öncesinde bir insan yeterince para kazanamıyorsa yeterince iyi çalışmıyordur anlayışı hakimdi. Şimdi üç vardiya çalışan biri de yoksulluk sınırında yaşabiliyor, birikim yapamıyor. Sosyal sigorta sistemi çok sınırlı. Hastalanmaman gerekiyor, hastalanırsan bütün birikimini veriyorsun. Amerika bu sosyal gerçekle yüzleşmeye başlıyor.
       Bunlar eleştirdiğimiz yanları. İyi yanı, düşünce suç değil. Göçmen toplumu olduğu için kimlikler akışkan. Çok sesliliği içine sindirmiş, aynı zamanda çok dindar bir toplum. Dini semboller kamusal alanda dolaşımda. Bu biz Türkler için çok şaşırtıcı. Dikkat çeken diğer bir şey Amerika'dan Kanada'ya göçler hızlandı. Irak'a müdahale döneminde Kanada büyükelçiliğinin web sitesini ziyaret edenlerin sayısında 4-5 misli bir artış olmuş.

Gidilmek istenen ülke konumundan gidemeyenlerin ülkesi haline dönüştü yani Amerika.

Kısmen. Bazı liberal sol akademisyenler küskün. Sempozyumlarda sürekli şikayet ediyorlar. Kendilerini müthiş yalnız ve yabancı hissediyorlar. Ama tabi bu ABDyi terk etme anlamına gelmiyor,içeriden eleştiri güç kazanıyor anlamında.

Avrupa hem farklı kültürden insanlardan oluşan yeni bir toplum oluşturmaya, tek devlet olmaya çalışıyor. Hem de farklı dinden, kültürden olan bir devleti içine alıp almamak konusunda kararsız ve isteksiz davranıyor. Paris örneğinde olduğu gibi kendi içindeki 'yabancı'ları da bünyesine entegre edemiyor. AB'nin geleceği ne?

Amerika'daki fikirsel çatışma Avrupa'da da yaşanıyor ve daha da yaşanacak. Avrupa da kimlik tartışmalarına, çatışmalarına hazır değil. Özgürlükçü, fikren açık, sorgulayan, 'asla milliyetçi değilim' diyen entelektüeller bile Türkiye söz konusu olduğunda 'ama o Müslüman bir ülke' diyebiliyorlar. Hiç beklemediğin yerden önyargılarla karşılaşabiliyorsun. Avrupa'da kimlik çatışmaları patlak verecek. Benim korkum bunun 'biz dinler çatışması olacak demiştik' diyenlerin işine yaraması. O anlamda Avrupa'daki kozmopolit seslerle Türkiye'deki kozmopolit seslerin daha çok iş birliği yapması ve seslerini duyurması gerek.

Bunlar yerel tartışmalar çatışmalar gibi görünse de küresel bir dünya, yaşadığımız. Ve yeniden şekilleniyor. Siyaset, kültür, insan değişiyor. Duyduğumuz çatırtı biraz da bunun, kabuk değiştiren dünyanın çatırtısı sanki. Yeni çağda dünya nasıl bir dünya olacak? Öngörüde bulunabilir misiniz?

İyimser değil benim öngörülerim. Ciddi bir kutuplaşmaya doğru gidiyor dünya. Türkiye üzerinde konuşursak benim için iki şey önemli. Birincisi, Türkiye'de toplumsal dönüşümün içerden gelmesi gerektiğine inanıyorum. Biz her türlü sosyal itkinin yukarıdan dayatılmasına alışığız ama demokratikleşmenin mümkün mertebe kolektif bir çalışmayla sivil topluma yayılarak, ideolojik kampları aşarak gelmesi gerektiğine inanıyorum. İkincisi bu toplumsal dönüşüm aynı zamanda milliyetçiliği sorgulayan bir dönüşümle el ele gitmek durumunda. Küreselleşme dinamikleri hızlanırken, yüzyılın başındaki tanımıyla içe kapalı ulus-devlet modeliyle düşünemeyiz.

Türkiye artık tabu konularını konuşabiliyor, toplum merak eden sorgulayan bir topluma evriliyor. Kutuplaşmalar azalıyor, ortak değerlerde buluşulabiliyor, derken öyle bir şey oluyor ki aslında her şey yerli yerinde. Hiçbir şey değişmemiş. Bu neyin işareti?

Türkiye çok hızlı değişebilen ender ülkelerden biri. İnanılmaz bir dinamizmi var. Fakat ironik olan şu: Değişim ne kadar hızlı olursa, yarattığı panik de o kadar büyük oluyor. Kamusal alanda bir tabuyu devirdiğin zaman bundan rahatsız olan bir devlet erkanı, bir siyasi ve kültürel elit de sana o hızla saldırabiliyor. Bütün bunlara bakıp da bir şey değişmiyor zannedilmemeli. Tam tersine, bir şeyler değiştiği için böyle bir karşı tepki geliyor.

Medyada da bir yakınlaşma, ortak paydalarda buluşma gayreti var. Daha önce aynı mecrada bir arada olmayacağını düşündüğünüz isimler aynı gazetede yazabiliyorlar. Siz de farklı mecralarda yazıyorsunuz. Bunu sağlayan neydi ve bu neyi sağlayacak?

Çok heyecan verici bir dönem var önümüzde. Şimdiye kadar kendimizi hep bir ikileme hapsettik. Batılı olabilmemiz için Doğulu yanlarımızdan arınmamız gerektiğini zannettik. Bu müthiş bir travma ve kendi içimizde bir sahtelik yarattı. Türk modernleşmesi geleceğe odaklanmış, geçmişle bağlarını kopartmış hafızasız bir modernleşme. Bence en büyük sıkıntı orada. Her kuşak sıfırdan başlıyorsa bu bir toplum için çok ciddi bir zaman kaybı. Tarihimizi 1923'le, ya da Atatürk'ün Samsun'a çıktığı 1919'la başlattık. Ama tarih çok daha köklü. Bunu görmek lazım. Öte yandan tek tip bir modernleşme yok. Farklı modernleşme modelleri var. Bu açıdan Türkiye de kendi modernleşme modelini arıyor. Türkiye Batılılaşma sürecini yüzyıllardır hızlı bir ivmeyle sürdürdü ama Belçika ya da Fransa gibi bir ülke de değil. Hiçbir zaman olmayacak, olması da gerekmiyor. Yani Batılı bir ülke ama bünyesinde Doğulu, İslami bir çok unsuru da taşıyor. Dolasıyla ile tam bir sentez ülkesi. Tam da bu yüzden özel ve güçlü. Biz bunu bir zaaf değil de bir zenginlik olarak görürsek tabi.
       
       Çok kültürlülük, melezlik, yabancılaşma, ötekilik, bireyleşme çalışma alanlarınız. Üst kimlik alt kimlik meselesi de Türkiye'nin yeni tartışma konusu. Tartışmalar sağlıklı yürüyor mu sizce?

Yürümüyor, çünkü biz bu işin acemisiyiz. Ama bu dönem de geçecek. Biz çok uluslu, çok dinli, çok dilli kozmopolit heterojen bir imparatorluk yapısını geride bıraktık. Sınıfsız, imtiyazsız bir kütle olduğunu zanneden bir söyleme geçtik. Şimdi üçüncü aşamadayız. Kütle değiliz. Yekpare değiliz. Resimdeki çoğulluğu görmek ve bundan gocunmamak lazım. Azınlık kelimesiyle tanışmamız ve barışmamız zaman alacak. Bu Aleviler Kürtler Ermeniler... tüm farklılıklar için böyle. Egemen ideoloji azınlıklardan hep sadakat bekledi. Kendisine ne kadar sadık olursa o kadar sevdi. Eleştiriye tahammülü olmayan bir egemen elit var. Bu kalıbın da kırılması gerek.

Sivil toplum örgütleri seslerini yükseltiyor ama oralarda bile bir süre sonra kitleselleşme, aynılaşma, silikleşme yaşanabiliyor. Her topluluk, cemaat yapısı bireyi değil grubu önceliyor. Bir şeyi kazanırken aslında bir şeyi de kaybediyoruz sanki.

En kaygı verici olan bu aynılaşma süreci. Biz bireyselleşmeyi seven bir toplum değiliz. Solcusu da sevmez, sağcısı da sevmez. Adacıklara ayrılmış bir toplumuz. Mesela sivil toplum Medine vesikası tartışmalarında soldan ve sağdan erkek aydınlar bir araya gelmeyi, birlikte bir şeyler yapmayı, hegemonyayı sorgulamayı başardılar ama kadın aydınlar bunu başaramadı. Bu çok ilginçtir. Kemalist, feminist, sosyalist ve İslamcı muhafazakar kesimin kadınları aynı masa etrafında buluşmayı başaramadı.

Neden?

Maalesef kadınlar arasındaki ideolojik çatışmanın daha çetin yaşandığını düşünüyorum. Hayata geçirilememiş bir potansiyel var oysa. Üniversite içinde siyaset bilimi, sosyoloji, uluslararası ilişkiler gibi alanlarındaki Kemalist kadın öğretim üyelerinin son derece ciddi tabuları olduğuna pek çok kez tanık oldum. İlericiyim diyen ama kabuğu biraz kazıdığınızda altından son derece muhafazakar, kendinden başkasına yaşam alanı tanımayan, elitist, tepeden bakan bir kadın akademisyen kümesi var Türkiye'de.

Muhafazakar kadın entelektüeller hep türban konusuna sıkıştırılıyor. Gençler de yeni bir şekillenme de var.

Genç kuşak türbanlılar çok ciddi bir sıkışmışlık yaşıyor. Bir yandan devlet, devlet eliti hor görüyor, ötekileştiriyor; bir yandan da kendi cemaatleri içindeki cinsiyet kalıpları ve cinsiyet ideolojisi haklarını teslim etmiyor. Dolayısıyla iki taraftan da sıkıştırılmış, seslerini iyi duyuramayan bir kesim var. Çok okuyan, sorgulayan ama sorguladıklarını aynı oranda kamusal alana taşıyamayan bir genç kadınlar kümesi var orada. Onların hikayeleri henüz işitilmedi.

Çünkü herkes ya türban yasağıyla ya da türbanlı kadının ne giydiğiyle ilgileniyor.

Modernleşme sürecimiz kadın bedeni ve giyimi üzerine odaklı. Etek boyu, başını örtüp örtmediği, makyaj yapıp yapmadığının politik açılımları var. Bu solcusu için de böyle, sağcısı için de. Adam o yüzden çıkıp 'türbanı Cumhurbaşkanlığı Köşküne nasıl yakıştırabilirsiniz' diye sorabiliyor. Niye yakışmıyor? Buna niye bu kadar odaklanıyorsun? Tamamen imaj üzerine kurulu bir batılılaşma serüvenimiz var.
       
       Bir dönem Erovizyon Şarkı yarışması toplum olarak kazanmayı çok istediğimiz bir şeydi. Sertap Erener'le birinci olduk rahatladık. Kendimizi dünyaya ispatladık. Şimdi ise Erovizyon histerisinin yerini Nobel Edebiyat Ödülü almış gibi görünüyor. Bir Türk yazarın Nobel alması ne anlama geliyor?

Erovizyon örneği 'Avrupalılığını ispatlama çabası' olarak çok anlamlı bence. Diplomat bir annenin çocuğu olarak yetiştiğim için yurtdışında Türk diplomatlar arasında da bunun nasıl algılandığını yakından görme imkanım oldu. Diyelim ki bir resepsiyon var filanca konsoloslukta. Almanya'dasın. Almanya'da çok iyi Türk müzisyenler olmasına rağmen Türkiye'den bir soprano getirtiliyor ve Alman konuklara Almanca aryalar söyleniyor. Yapmak istediğimiz şey Batılılara ne kadar Batılı olduğumuzu ispat etmek. Devamlı takdir edilmek sevilmek isteyen, sevilmedikçe de huysuzlaşan ama en başta kendini sevmeyen bir çocuk gibiyiz. Bunun en çarpıcı örneklerinden bir Opera şarkısı i,le katılmamızdı Erovizyona. Nobel'i de biraz böyle yaşıyoruz. Nobel değil aslında derdimiz. Dışarıdan onaylanmak peşindeyiz.

Her sene Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal'in adı geçer Nobel edebiyat ödülü için. Ama artık sizin adınızı ananlar da var. Almak ister misiniz?

Türkiye'de Nobel tartışması son derece sığ yaşanıyor. Nobel bir ömür boyu birikime verilir. Bu yüzden uzun vadede elbette isterim böyle bir şey, istemem diyen yazarın dürüst olduğuna da inanmam. Ama beni kaygılandıran şu: Batıdaki edebiyat çevrelerinin de bazı bazı bir ikiyüzlülüğü var. Doğulu edebiyatçılar söz konusu olduğunda kimlik politikalarına göre karar veriyorlar. Oysa inemli olan üretilen edebiyatın kalitesidir. Ben istiyorum ki kitabım, kitaplar konuşulsun. Yazının bir sürekliliği, bütünlüğü, bir ahlakı olsun. Kitaplar önden yürüyecekse o zaman ödüllendirilmek içime siner ama kimlik politikaları önden yürüyecek ve bize bu sebepten ötürü hoş bakılacaksa, içime sinmez. Batı toplumsal değişimin tabandan geldiği bir Türkiye mi istiyor yoksa o değişimin içinden ayıklayıp seçtikleri birkaç isim üzerinden kimlik politikalarını tazelemek ve bunun için de şahıslara odaklanmak mı istiyor. Ödül konusunda buna dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.

Orhan Pamuk'un nasıl bir romancı olduğunu düşünüyorsunuz?

İşini ciddiye alarak layıkıyla yapan herkes gibi Orhan Pamuk'un da yazıya olan tutkusuna ve adanmışlığına saygı duyuyorum.

Nobel alabilecek güçte mi?

Bunu bilmiyorum çünkü Nobel ödülünün kendi serüvenine bakmak lazım.

Güdülen kimlik siyaseti yüzünden mi?

Kimlik siyaseti hepimizi ilgilendiren bir konu. Bu son tartışmalarda beni kaygılandıran, 301. madde tartışmalarının tek bir isim üzerine odaklanmış olması. Oysa bu hepimizi ilgilendiren yapısal bir sorun.

2005'te rekor sayıda roman basıldı. Kadın ve tarih en popüler konulardı. Siz bu durumu nasıl görüyorsunuz?

Basılan roman sayısındaki artıştan bazıları rahatsız ama ben rahatsız olmuyorum. Adeta kıt kaynakları paylaşamayan bir haleti ruhiye ile davranmamak lazım. Bu bir avuç darı değil, biz de birbirinden yem aşıran tavuk değiliz. Roman sayısının artması da pazarın genişlemesi de iyi bir şey. Çıkan kitaplardan kaçı derinlikli kitaptır o ayrı bir tartışma konusu ama uyduruk ve kifayetsiz olanlar zaten zamanla elenir. Roman öyle bir yazın türü ki aşkın, tutkun, bağlılığın yoksa götüremezsin. Bu konuda beni üzen birbirinin başarısını çekemeyen edebiyatçılar. Biri bir roman çıkardığı zaman sanki kendi cebinden bir şey eksilmiş gibi davrananlar. Böyle bir refleksimiz var. Türk entelijansiyası birbirine karşı çok hoyrat. Önce hırpalıyor, hırpalıyor, hala ayakta kalıyorsan, yaşlandığında ödüllendiriyor. Bu sistemden çeken de bu defa kendine yapılanı bir başkasına yapıyor.

Türkiye'de siyaset kadınları ile kadın siyaseti bir şekilde birbiriyle örtüşüyor. Kadınların sivil hayattaki talepleri nasıl bir süzgeçten geçiyor ki, mecliste farklılaşıp yine ataerkil ve devletçi bakışa bürünebiliyor?

Çok düşündürücü bir soru bu. Kadın politikacıların, kadın akademisyenlerin, kadın yazarların diğer kadınlara karşı çok daha acımasız olduklarına şahit olmuşuzdur. Çiller Başbakan olduğunda bazı köşe yazarları 'ilk defa kadın hem de sarışın bir başbakanımız var. İmajımızı düzeltir' diye ne kadar mutlu olmuştu. Bir insanın kadın olması illa da cinsiyet ideolojisini sorguladığı anlamına gelmiyor. Kadın siyasetçi kendini erkekleştiriyor. Bu biraz Kemalizm'den, devlet feminizminden kalan bir gelenek.
       
       Kadınlara nasıl hitap edeceği konusunda da bir şaşkınlık yaşıyor bu toplum. Gençler arasında 'hatun' lafı çok kullanılıyor mesela. Bir de 'bayan' ve 'hanım' var. Nedir bu hitap sorunu? Niye kadına kadın diyemiyoruz biz?

Kadın kelimesini hazmedememiş bir toplumuz çünkü. Kadın dersen sanki aşağılamış olacaksın. Kadın kelimesini bu kadar hazmedememiş olmamız da cinselliği hazmedememiş olmamızdan kaynaklanıyor. Mesela muhafazakar söylemde 'bayan örgütleri', 'hanımlar kolları' gibi kullanımlar var. Kadınlar ya 'kız' oluyor, ya 'hanım', ya da 'bacı'. Bir türlü 'kadın' olamıyorlar.

Zeki, düşünen, üreten, güçlü kadın erkekleri korkutur, denir.

Türkiye'de bir çok erkek düşünen üreten kadını hazmedemiyor. Erkek başat olsun, kadın iki adım geriden gelsin istiyorlar. Üstelik üreten düşünen sorgulayan kadını entelijansiya içindeki, iyi eğitimli, açık fikirli zannettiğin erkek bile özel hayatında hazmedemiyor.
       
       Yeni roman Baba ve Piç ne zaman çıkacak? Ne anlatıyorsunuz bu defa?

Baba ve Piç Mart başında çıkacak. Önce Türkiye'de, sonra da Amerika'da büyük bir yayınevinden, Penguen'den çıkacak. Amerika'dan evvel Türkiye'de çıkmasını arzu ettim. Son derece sivri dilli bir roman bu. Bizdeki milliyetçi ideolojiyi de, cinsiyetçi ideolojiyi de eleştiren. İstanbullu dört kuşak kadınlardan oluşan bir ailenin hikayesini anlatıyorum. Kolektif ve bireysel düzlemde hafıza ile hafızasızlık eksenini tartışan bir roman Baba ve Piç.

Yine İngilizce yazdınız, Türk okurlar çevirisini okuyacaklar. Araf da öyle olmuştu. Çok da eleştiri almıştınız.

İngilizce yazdığım için beni 'sözde Türk' diye adlandıranlar oldu. Bir Türk yazar İngilizce yazamaz denmesi, bana çok komik geliyor. Niye yazamasın? Böyle bir 'ya o, ya bu', 'ya onlardansın ya bizden' ikilemine hapsediliyorsun. İngilizce yazmayı vatana, Türkçe'ye ihanet gibi algılıyorlar. Oysa ben çoğul olmanın mümkün olduğuna inanıyorum. Bence çok dilli, melez kültürlü olmak mümkün. Çok inançlı olmak dahi mümkün. Benim bütün edebiyatım, edebiyat dışı yazdıklarım bunun iddiası üzerine kurulu. Öyle hikayeler var ki İngilizce, öyle hikayeler var ki Türkçe yazmayı tercih ederim. Birini ötekinin yerine koymuyorum.

İngilizce bir edebiyatçı olarak size ne kazandırdı?

Bana bir yazar olarak yepyeni bir ifade alanı ve kendimi yeniden keşfetme imkanı verdi. Öztürkçeleştirme akımını savunan reformistlerin anlamadığı bu bence. Dili sadece bizim biçimlendirdiğimizi zannediyorlar. Kelimeleri budadığın zaman düşünce sistematiğinden hayal gücünden de yitiriyorsun. Biz dili şekillendirdiğimiz kadar dil de bizi şekillendiriyor. Dilin muazzam bir iktidarı var o anlamda. Benim için diller bitmeyen bir serüven ve tutku. Hiç fark etmiyor hangi dille yazdığım. Hepsinin özüne harfe olan aşkım var çünkü.
Okuyabileceğiniz diğer Elif Şafak söyleşileri
▪ "Beşi bir romanda!"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Haziran 2004
▪ "‘Beşpeşe’ ciddi bir oyun yazdılar"
Elif Tunca, Zaman, 12 Temmuz 2004
▪ "Kelimelerin de insanlar gibi ömrü vardır"
Melih Bayram Dede, Dergibi.com, 2000
▪ "Sayılarda gizlenen 'Mahrem'"
Pınar Göksan Aker, Cumhuriyet Kitap, 18 Kasım 2000
▪ "Karakterlerimin kâtipliğini yapıyorum"
Işıl Sönmez, Özlem Şimşek, Cumhuriyet Dergi, 2002
▪ "Pislik tam da içimizde"
Filiz Aygündüz, Milliyet Kültür Sanat, 21 Mart 2002
▪ "Pislik, belki de sandığımız kadar pis değildir"
Cem Erciyes, Radikal Kitap Eki, 22 Mart 2002
▪ "Sezgilerimle yazıyorum"
Hasan Öztoprak, E Dergisi, Nisan 2002
▪ "Tasavvuf benim edebiyatçılığımın ayrılmaz / ayrışmaz bir katmanı"
Melih Bayram Dede, Dergibi, 5 Nisan 2002
▪ "Sekiz ayrı yüzüm var, sekizi de birbiriyle çelişiyor"
Nuriye Akman, Zaman, 21 Nisan 2002
▪ "Yazmamayı da her zaman bir seçenek olarak gördüğüm için yazabiliyorum"
Feridun Andaç, Varlık, Temmuz 2002
▪ "Hikâye anlatmayı bilen bir yazar"
Feridun Andaç, Cumhuriyet Dergi, 11 Temmuz 2002
▪ "Elif Şafak kendini anlatıyor"
Alper İlhan, düşLE İnternet Edebiyat Dergisi, Sayı 25, 2003
▪ "Aslolan kitaptır, kâtibi değil"
Efnan Atmaca, Akşam, 28 Aralık 2003
▪ "Cehaletin kutsanmasına anlam veremiyorum"
Sevengül Sönmez, Zaman Turkuaz Eki, 18 Ocak 2004
▪ "İşittim ve itaat ettim, yabancılık hissi geçmeyecek!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, Mart 2004
▪ "Türkçenin geçirdiği 'dil budaması devrimi'nden üzüntü duyuyorum."
, Dünya Gazetesi, 21 Nisan 2004
▪ "Arafta kalmak, hudutları aşmaktır"
Elif Tunca, Zaman, 10 Mayıs 2004
▪ "Hep deliliğe yakın oldum"
Nuriye Akman, Zaman, 16 Mayıs 2004
▪ "'Çok olmak' mümkün!"
Fadime Özkan, Zaman gazetesi ve Dergibi, 25 Mayıs 2004
▪ "Beni anlatmak değildir edebiyat, ben olmaktan çıkmaktır."
Erdem Öztop, Cumhuriyet Kitap Eki, 15 Temmuz 2004
▪ "Med-Cezir, yazma mevsimiyle romandan kurtulma mevsimi arasındaki sarkaçtı"
İhsan Yılmaz, Hürriyet Cumartesi Keyif Eki, 3 Aralık 2005
▪ "Mozaik değil ebru modeli konuşulmalı"
Derya Sazak, Milliyet, 12 Aralık 2005
▪ "Hafızamı Kaybettim, Hükümsüzdür"
Seda Arıcıoğlu, Cosmopolitan Dergi, Mart 2006
▪ "Kuşaklar arasında hafızayı kadınlar aktarıyor!"
Cem Erciyes, Milliyet Sanat Dergisi, Mart 2006
▪ "Geçmişi bir an evvel elimizden çıkarılacakbir bavul gibi görmüşüz"
İhsan Yılmaz, Hürriyet Pazar Keyif Eki, 5 Mart 2006
▪ "Ben siyasetçi ya da tarihçi değil yazarım, benim derdim insanla"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, Nisan 2006
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.