Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Elif Şafak:
"Kuşaklar arasında hafızayı kadınlar aktarıyor!"
Cem Erciyes, Milliyet Sanat Dergisi, Mart 2006
Bir süredir Elif Şafak’ın Ermenileri’i konu alan bir roman yazdığı konuşuluyordu. Hakikaten öyleymiş. Bir önceki romanı Araf gibi önce İngilizce yazılıp, ardından Türkçeye çevrilen bu romanın adı Baba ve Piç. Bu kez Elif Şafak Aslı Biçen’in yaptığı çevirinin üzerinden geçip neredeyse kitabı yeniden yazmış; bunun etkisini hemen hissediyorsunuz... Kitap 8 Mart’ta dünya kadınlar gününde çıktı. Bu doğal, çünkü Baba ve Piç, bir kadın romanı. Neredeyse tüm karakterleri kadın. Kalabalık, kadınlardan oluşan bir, hatta iki ailede geçiyor hikaye: Kazancılar ve Çakmakçıyanlar.
       Roman dört kız kardeş, bir anne ve bir cicianneden oluşan Kazancı ailesinin en küçük ferdi Zeliha’nın kürtaj yaptırmak üzere doktor muayenehanesine doğru yola çıkmasıyla başlıyor. Delişmen, kural tanımaz, güzel Zeliha son anda kürtajdan vazgeçip babasını kimsenin bilmediği kızı Asya’yı doğuruyor. Asya da bir sürü annesi olan bir aykırı kız olarak Kazancı kadınlarının arasında büyüyor.
       Anlaşılmaz biçimde tüm erkekleri erken yaşta ölen Kazancılar’ın Amerika’ya gönderdikleri ailenin beşinci evladı, tek erkeği Mustafa ise yıllardır memlekete hiç dönmemiş. Mustafa’nın Amerikalı bir karısı ve karısının ilk evliliğinden doğan bir kızı var: Armanuş Çakmakçıyan.
       Çakmakçıyan ailesi her diaspora Ermenisi gibi birbirine düşkün, boğazına düşkün, küçük torunları Armanuş’a hepsinden çok düşkün... Nihayetinde Armanuş, köklerine yönelik bir yolculuk için İstanbul’a gider, Kazancı ailesinin evinde kalır ve çember tamamlanır. Sırlarla malul iki ailenin hafızası kesişirken lanetler tekerrür eder, yaralar tekrar kanar ama bu kez pansuman yapma, iyileşme fırsatı doğar...
       Elif Şafak, Araf’ta olduğu gibi hem neşeyi hem hüznü içinde barındıran biraz sarkastik biraz ironik bir metin yaratmış. "Baba ve Piç", hafızaya, unutulanlara ve hatırlananlara dair bir roman. Türklerin ve Ermenilerin; birbirine çok benzeyen ama arası açık akrabaların kendilerine sakladıkları, kuşaktan kuşağa aktardıkları, unuttukları, dönüştürdükleri ortak sırlarına dair bir roman. Bu romanın ekseninde kadınlar ve onların elinden çıkan yemekler yer alıyor. Elif Şafak biri İstanbul’da diğeri Amerika’da iki sofra kuruyor ve karakterlerini bu sofraların etrafına oturtuyor. ‘Her ailenin sırları vardır’ diyen yazar, bu sırların da tıpkı yemekler gibi kadınlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığını söylüyor.

Bu bir kadın kitabı, kitabın bütün güçlü karakterleri kadınlar. Araf’ta da bütün önemli karakterler kadındı. Sizin için kadın kimliği ne ifade ediyor?

Kadınlık benim için önemli bir tema oldu. Sadece romanlarımda değil, gazete yazılarımda denemelerimde akademide yaptığım işlerde, verdiğim derslerde... O anlamda cinsiyetin önemli olduğuna inanıyorum, hayata karşı duruşumuzda, hayatın bize bakışında etkili olduğuna inanıyorum. Ama bu kitapta da bir yenilik var, belki o anlamda bir kopma var; fazlasıyla kadınların ağırlıkta olduğu bir kitap bu, içinde pek erkek karakterin olmadığı, erkeklerin çok erken, apansız, açıklamasız öldüğü bir aileyi anlatıyorum, dört kuşak... Zannediyorum benim temel derdim şuydu: Kadınların hafızaları nasıl işliyor Türkiye’de? Biz çok unutkan bir toplumuz, buna rağmen bir kuşaktan diğerine hafıza aktarılıyorsa bence kadınlar sayesinde aktarılıyor. Bununla beraber her ailede suskunluklar, geçiştirilen hadiseler var. O aile hikayelerinin suskunlukları beni çok cezbediyor, ilgimi çekiyor. O hikayelerin arkasındaki hüzün, sırlar, saklananlar... Biraz biraz buralardan yola çıktım. Cici annelerin, anneannelerin teyzelerin, halaların hafızaları, birbirlerine aktardıkları birikim ve o birikimi aktarırken bilerek ya da bilmeyerek saklı tuttukları küçük küçük kara delikler... Bu romanda onlar var.

Aileler ve toplumlar arasında açık bir benzerlik kuruluyor Baba ve Piç’te; toplumların sırlarını da ailelerde olduğu gibi kadınlar mı aktarıyor kuşaktan kuşağa...

Evet bence öyle. Ben mutfağın çok politik olabileceğini düşünüyorum. Yiyecekler, yiyecek kültürü, mutfak kültürü bu kitapta da çok önemli bir yer tutuyor. Yemekler aracığıyla da sen bir kuşağın hafızasını bir sonraki kuşağa aktarabilirsin.

Romanın bölümleri adını aşure malzemesinden alıyor, incir, nar, buğday gibi... Aşurenin özel bir önemi olmalı.

Var, bunu o kadar farklı kültürler biliyor ve yaşatıyorlar ki, efsanesiyle birlikte... Bir bu yanı var, bir de malzemeleri itibariyle, bütün o malzemelerin kaynaması biraya gelerek oluşturdukları bütün, sentez var. Aşurede hem tek tek her bir malzeme kendi ayrılığını korur, incir incirdir başka bir şeye benzemez ama incirle nohutun yan yana gelerek oluşturdukları bir başka tad, sentez var ki o da apayrı bir sonuca yol açar ve tek tek malzemeleri de etkiler. Toplumsal modele böyle bakmak da mümkün... Çok uluslu, çok dilli, çok kültürlü bir bütünden yekpare olduğu iddia edilen bir topluma geçtik, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e...

Romandaki iki aileden biri Ermeni. Ama ABD’de yaşayan diaspora Ermenileri. Onlarla Türkiye Ermenileri arasında önemli bir yaklaşım farkı var anladığım kadarıyla...

Diasporadaki Ermenilerle burada doğan, burada yaşayan ya da buradan gitmiş olan Ermeniler arasında çok ciddi bir kültür farkı var. Onlar hiç Türkle tanışmadığı için Türk dendiği zaman akla gelen şey kendisine aktarılan, ailesinden devraldığı hafıza. Ben 18-19 yaşında bir diaspora ermenisi ile tanıştığımda ne kadar ‘yaşlı bir hafızası’ olduğunu görüp hayret ediyorum.

Yaşlı hafıza ilginç bir tabir ama nedense belli bir olumsuzluk da içeriyor?

İhtiyar hafızanın şöyle bir sakıncası var, sabitlenebiliyor. Yani dışarıdan beslenmiyor, kendi içine yeni hücreler almıyor; Türklerle tanışmıyorlar, Türkiye’ye gelmiyorlar... O anlamda Türkiye’deki resmi ideolojinin inatlaşmayı sürdürmesi o ihtiyar hafızanın bir koza içinde kalmasını da perçinliyor. Beni endişelendiren o. Ermenilerin hafızası ile bizim hafızasızlığımız iki ayrı koza içinde duruyor. O kozaların da kırılması ve birbirine doğru akması gerektiğine inanıyorum. Bence birbirimizin hikayelerini dinlemeye ihtiyacımız var.

Diaspora Ermenisi ile Anadolu’daki Ermeniler’in bakış açılarındaki farkı biraz tanımlar mısınız?

Amerika’da çok güçlü, geniş bir grup var. Bu insanların büyük kısmı Türklerle tanışmamış. Amerika’da birçok Türk ve Ermeni var ama aralarında diyalog yok.

Mesele diasporadaki Ermenilerin Türkleri tanımamış olması mı, yoksa kimliklerini soykırım kavramı üzerine kurmaları mı?

Bu ikisi el ele gidiyor ama Türk lafı bir soyutlamadan ibaret; orada bir kimlik var ve o kimlik negatif. Bunu bir yanıyla çok anlaşılır buluyorum. Problem şurada, ortada yaşanan bir travma var, acı var. Biz bunu yok saydıkça, reddettikçe o travmadan geriye kalan yas, öfkeye dönüşüyor. Yasın öfkeye dönüştüğü nokta çok tehlikeli bir şey. Türkiye’nin resmi tavrının o noktada uzunca bir süre ‘hiçbir şey olmadı, aslında siz bizi kestiniz’ diye inatlaşma olması da hiçbir şekilde bu işin çözümüne katkıda bulunmadı. Bu aslında tam bir çıkmaz sokak. Türk aydınlarının bunu görmesi ve bu çıkmaz sokaktan bu tartışmayı çekip çıkartması lazım. Ben kişisel olarak şunu defaten gördüm, insanlara yasını görüyorum, acını paylaşıyorum demek bile o kadar şey değiştiriyor ki... Bizim yapabileceğimiz minimum şey bu, bu bizden ne alıp götürecek?

Peki biz bu özrü dileyince diaspora Ermenilerinin gözündeki o ‘şeytani tüm kötülüklerin kaynağı olan Türk’ imajında bir değişiklik olacak mı?

Olacak, çok şey değişecek. Kendimden, kişisel olarak da biliyorum, çok yaşadım. O kadar çok şey değişiyor ki... İnsanların büyük çoğunluğu bence her şeyden önce acılarına saygı duyulduğunu işitmeye muhtaç. Kendimiz hatırlamadan başkalarının unutmasını bekliyoruz, ama böyle bir lüksümüz yok. Ben bir Türk olarak hatırlamakla yükümlüyüm. Ancak ben hatırladıktan sonra karşı tarafın da unutmasını bekleyebilirim.

Bir önceki romanınız Araf’ta olduğu gibi bu kitabınızda da şenlikli bir yan var. Hüzün ve neşe, ironi, bir arada... Bu şenlikli atmosferi oluşturan karakterleri, o kadınları nasıl oluşturdunuz?

Ben her romanda şunu fark ediyorum ki karakterlerimi seviyorum ve onları aşkla yazıyorum. Daha silik, kötü gibi görünen karakterler de dahil buna. Bütün karakterlerin biraya gelerek oluşturduğu bir dünya bu. Zaten kendi içimde de bir sürü ses var, günlük hayatta, sosyal hayatta bunları yansıtmak çok zor, ama yazarken çoğul olabiliyorum. Öteki sandığım mahlukla kendim arasındaki bağı gösterdiği için yazıyı çok seviyorum. Başkasının hikayesini anlattığını sanıyorsun, bakıyorsun ki sonuçta kendi hikayene varmışsın. Ya da kendi hikayenden yola çıkıyorsun başkasına varıyorsun. Öteki diye bir şey yok aslında!

Başından beri dille çok özel bir ilişkiniz olduğunu biliyoruz. Türkçeyi, Osmanlıcayı keşfettikçe ‘öyle’ bir dil kullanarak romanlar yazmıştınız. İngilizce roman yazmak da benzer bir sürecin ürünü olmalı; ne dersiniz?

Benim Osmanlıca’ya duyduğum aşk da İngilizce yazmam da çok alakasız gibi algılandı; oysa benim dile merakım var. Dil benim için sonsuz bir keşif. İngilizce kelimeler keşfederken de aynı heyecanı duyuyorum. Çünkü hepsinin kökeninde harf var.

Ama yaşamınızdan da bağımsız değil dil tercihleriniz.

Evet değil. Ben Amerika’da yaşıyor olmasaydım o dönemde İngilizce yazmaya kalkmazdım. İstanbul’dan Boston’a gittiğimde aslında Türkçeden İngilizceye yolculuk ettim. Bir anlamda dili bir kıta gibi, mekan gibi algılıyorum.
       Ben Bit Palas çıktıktan sonra gittim Amerika’ya. Burada belli bir yerim, konumum, ünüm vardı. Amerika’ya gittim ve bir günde ‘hiç kimse’ oldum. Ressam olsan beraberinde resimlerini,sinemacı olsan filmlerini götürebilirsin ama yazarsan her şeyini geride bırakıyorsun; hele o dile çevrilmemişsen... O hiçlik hoşuma gitti... Bu çelişki benim içimde zaten var, tasavvufun da belki ortaya çıkardığı bir şey bu. Bir yanıyla müthiş bir ego istiyor romancılık ve o ego bende var. Ama bir yandan da ‘bir hiç’ var içimde. Bütün bunlarla dalga geçen bir başka damar... Amerika’ya gittiğimde o ikinci damarla buluştum yeniden ve bu bana iyi geldi. Hiç olduğun zaman sıfırdan başlayabiliyorsun, belki ondan aldığım cesaretle ve ilhamla kendimi tekrar İngilizce anlatmaya başlayabildim.

Son dönemde neler okuyorsunuz, kimleri takip ediyorsunuz.

Uzun zamandır Doğu Avrupa edebiyatını çok takip ediyorum. Çeşitli etnik kökenlerden ve dönemlerden mesela Yugoslav yazarları okuyorum... Çok cezbediyorlar beni, muazzam bir birikim var orada; keşke daha çok çevrilse Türkçeye... Amerika’da mizah ağırlıklı bir alt sistem var, o damarı daha çok okuyorum. Üst, ana akımdan ise uzak duruyorum.

Üstte ne var?

Edebiyata işlev atfetmiş bir pazar var. İşlevden de kastım şu: Mesela alıyor eline kitabı, ben bu kitabı niye basayım, işlevi ne olacak; okur eline alıyor kitabı, ben bu kitabı neden okuyayım, işlevi ne, diyor.

Peki Türkiye edebiyatında durum nasıl?

Türkiye’de bu kadar çok kitabın yayımlanmasından rahatsızlık duyan yazarlar tanıyorum. Ben ise hiç rahatsız olmuyor hatta kitap ortamının bu kadar çeşitlenmesinden ve çok sesliliğe kavuşmasından memnuniyet duyuyorum; bu bir pazarsa pazarın genişlemesi iyi bir şeydir. Ama bizde bir haset kültürü var. Bir yazarın kitabı başarılı olduğunda bundan diğer yazarlar rahatsızlık duyuyor. Oysa ben başkalarının kitapları sattığında bunu çok olumlu görüyorum. Olumsuz olan tek bir şey var o da bir standart olmaması. Kimisi çok kazanıyor geri kalanlar ise başka işler yaparak geçinmek zorunda kalıyorlar... Bizde bir de paraya karşı, özellikle sol kesimin geliştirdiği bir ön yargı var, sen yazdıklarınla para kazanmak istiyorsan bu bir küfür gibi algılanıyor...

Peki çok çok kötü romanların çok satması sizi hiç mi sinirlendirmiyor?

O da kendi okurunu bulur, onun da kendine göre bir alıcısı var, o da başka kesimlere ulaşıyor. Sonuçta kitabın bu kadar az okunduğu, bu kadar az okunmasından şikayetçi olduğumuz bir ortamda kitapların bazılarının sayıca çok satmasından neden rahatsız oluyoruz bilemiyorum. Tam tersine bir hareketlilik getirecekse, kitabın yeniden istenen, arzulanan nesne olmasını sağlıyor ve bu iyi bir şey.

Romanın ana karakteri Asya bizi simgeliyorsa onu yakından incelemek lazım. Adını üzerinde yaşadığımız iki kıtadan daha doğuda olanından almış, hafızasızlıktan muzdarip ama aynı zamanda kafayı geleceğe takmış bir kadın, öte yandan kimliksiz, 'piç'. Türkiye toplumuna dair son derece trajik tespitlerin olduğunu düşünüyorum...

Türkiye’nin batılılaşma, ulus devletleşme sürecine uyan küçük bir mikrokozmos gibi kullandım Asya’yı. Biz nasıl modernleştik? Bir kere yüzümüzü geleceğe, sırtımızı da geçmişe dönüp bir an önce ondan kopmaya çalışarak... Bence bu Türkiye’de kuşaklar boyu süren travmalar yarattı. O nedenle erken dönem Cumhuriyet’in Batılılaşma serüvenine baktığımızda geçmişsiz, hafızasız bir batılılaşma görürüz. Şimdi şimdi özellikle son on senedir Türkiye’de ciddi sentez arayışı olduğunu düşünüyorum. Biz neden mustaribiz? Beni rahatsız eden iki eğilim var Türkiye’de. Biri geçmişi yok sayan ve yüzünü tamamen geleceğe dönmüş katı Kemalist, reformist yaklaşım ve ona tepki duyarak gelişen muhafazakar İslami söylem. İkincisi de ne yapıyor ‘sen benim geçmişimi yok sayıyorsun diyerek geçmişi sahipleniyor’ hem de hiç eleştiri yapamayacağın bir biçimde. Benim atalarım ne yaptıysa iyi yapmıştır, senin küçümsediğini ben alıp değerlendiririm diyor. Yani tamamen etki tepki biçiminde yeşermiş iki kaskatı kutup var Türkiye’de... Bunlar muktedirler. Ama o muktedirlerin arasında özellikle genç kesimde giderek yeşeren sentez arayışları var. Buna çok rastlıyorum, ‘tamam batılı bir toplumuz ama Fransa gibi batılı olmak durumunda değiliz’ diyorlar. Evet yüzü geleceğe dönük bir toplumuz ama geçmişsiz bir toplum olmak zorunda değiliz. Bunun faturası çok ağır; çok ağır bir kültürel erozyon ve çoraklaşma yaşadı Türkiye...
Okuyabileceğiniz diğer Elif Şafak söyleşileri
▪ "Beşi bir romanda!"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Haziran 2004
▪ "‘Beşpeşe’ ciddi bir oyun yazdılar"
Elif Tunca, Zaman, 12 Temmuz 2004
▪ "Kelimelerin de insanlar gibi ömrü vardır"
Melih Bayram Dede, Dergibi.com, 2000
▪ "Sayılarda gizlenen 'Mahrem'"
Pınar Göksan Aker, Cumhuriyet Kitap, 18 Kasım 2000
▪ "Karakterlerimin kâtipliğini yapıyorum"
Işıl Sönmez, Özlem Şimşek, Cumhuriyet Dergi, 2002
▪ "Pislik tam da içimizde"
Filiz Aygündüz, Milliyet Kültür Sanat, 21 Mart 2002
▪ "Pislik, belki de sandığımız kadar pis değildir"
Cem Erciyes, Radikal Kitap Eki, 22 Mart 2002
▪ "Sezgilerimle yazıyorum"
Hasan Öztoprak, E Dergisi, Nisan 2002
▪ "Tasavvuf benim edebiyatçılığımın ayrılmaz / ayrışmaz bir katmanı"
Melih Bayram Dede, Dergibi, 5 Nisan 2002
▪ "Sekiz ayrı yüzüm var, sekizi de birbiriyle çelişiyor"
Nuriye Akman, Zaman, 21 Nisan 2002
▪ "Yazmamayı da her zaman bir seçenek olarak gördüğüm için yazabiliyorum"
Feridun Andaç, Varlık, Temmuz 2002
▪ "Hikâye anlatmayı bilen bir yazar"
Feridun Andaç, Cumhuriyet Dergi, 11 Temmuz 2002
▪ "Elif Şafak kendini anlatıyor"
Alper İlhan, düşLE İnternet Edebiyat Dergisi, Sayı 25, 2003
▪ "Aslolan kitaptır, kâtibi değil"
Efnan Atmaca, Akşam, 28 Aralık 2003
▪ "Cehaletin kutsanmasına anlam veremiyorum"
Sevengül Sönmez, Zaman Turkuaz Eki, 18 Ocak 2004
▪ "İşittim ve itaat ettim, yabancılık hissi geçmeyecek!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, Mart 2004
▪ "Türkçenin geçirdiği 'dil budaması devrimi'nden üzüntü duyuyorum."
, Dünya Gazetesi, 21 Nisan 2004
▪ "Arafta kalmak, hudutları aşmaktır"
Elif Tunca, Zaman, 10 Mayıs 2004
▪ "Hep deliliğe yakın oldum"
Nuriye Akman, Zaman, 16 Mayıs 2004
▪ "'Çok olmak' mümkün!"
Fadime Özkan, Zaman gazetesi ve Dergibi, 25 Mayıs 2004
▪ "Beni anlatmak değildir edebiyat, ben olmaktan çıkmaktır."
Erdem Öztop, Cumhuriyet Kitap Eki, 15 Temmuz 2004
▪ "Med-Cezir, yazma mevsimiyle romandan kurtulma mevsimi arasındaki sarkaçtı"
İhsan Yılmaz, Hürriyet Cumartesi Keyif Eki, 3 Aralık 2005
▪ "Mozaik değil ebru modeli konuşulmalı"
Derya Sazak, Milliyet, 12 Aralık 2005
▪ "Derdimiz Nobel almak değil onaylanmak"
Fadime Özkan, Yeni Şafak, 3 Ocak 2006
▪ "Hafızamı Kaybettim, Hükümsüzdür"
Seda Arıcıoğlu, Cosmopolitan Dergi, Mart 2006
▪ "Geçmişi bir an evvel elimizden çıkarılacakbir bavul gibi görmüşüz"
İhsan Yılmaz, Hürriyet Pazar Keyif Eki, 5 Mart 2006
▪ "Ben siyasetçi ya da tarihçi değil yazarım, benim derdim insanla"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, Nisan 2006
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.