Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Fatih Özgüven:
"Öyküye 'bir şey oldu'"
Uğur Yüksel, Kaos GL Dergisi Temmuz 2006 Sayısı, Mayıs 2006
Bir Şey Oldu bir kitap kapağında ne zamandır gördüğüm en güzel isim. Öyküleri çok güzel taşıyor bu isim. Tek bir öykünün ismi ama bütün öykülerdeki rahatsızlığı hissettiriyor.

Kitap başta Endişe Öyküleri adını taşıyordu aslında. Ama çok da rahat değildim. Bir Şey Oldu’nun kitabın başlığı olmasında editörüm Müge Sökmen’in katkısı var. Kitapla yazar kadar ilgilenen çok az editör vardır. “Hikâyelerin hepsinde bir şey oldu mu olmadı mı gerilimi var,” dedi. En son hikayeyi de çok beğenmişti. “Bir Şey Oldu koyalım ismini,” dedi. Ben de bayıldım. Ve koyduk. Güzel olduğunun farkındayım. Herkes de ismine takılıyor zaten.

Bir Şey Oldu, adından kurgusuna tedirgin edici bir kitap. Okura ne yapmaya çalışıyorsunuz?

Tedirgin etmeye tabii ki. Tedirgin etmeye çalışıyorum. Ama terörize etmeye çalışmıyorum. Okurun tedirgin olmayı ya da unutmayı seçtiği, çalıştığı tedirginliği biraz deşmeye çalışıyorum. Biraz tedirginliğin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsanı ayakta ve canlı tutan bir şey bu çünkü. Tedirginlik güzel bir durum, diye düşünüyorum aynı zamanda. Çok fazla rahat olmak dramatik ve edebiyata yarayan bir durum değil. Ya da başka bir şeye. O tedirginlik anında kendimizin ya da etrafımızın farkında olmanın hafifçe gergin, güzel ve dramatik olduğunu düşünüyorum. Hoşuma giden bir şey bu. Kahramanlarım küçük küçük dramalar içinde yaşıyor gibiler ya, bu durumda biraz tedirginler, gerginler ama bir taraftan da herkes kendi çapında birer kahraman gibi kendi küçük öykülerinde. Değişen ölçülerde.

Öykülerde olaylar bir şey olmuyormuş gibi akıp gidiyor, kahramanların küçük hayatlarını izliyoruz sanki.

O “küçük hayatlar” lafını da çok sevmem. Her hayat kendi başına büyük ve problemli bir şey. En küçük anlarında bile. O bakımdan bütün hikâyelerin ‘büyük’ olduğunu düşünüyorum. Sadece belli bir uzaklıktan küçük görünüyorlar. Büyük dediğimiz şeylere doğru halkalar biçiminde açılıyorlar.

Kahramanların hayatlarını ya da kendilerini küçümsemek için söylenmiş bir söz değildi ama bu. Sizin öykülerinizde kahramanlar çok büyük, yaralayıcı, trajik olaylar yaşamayan, günlük hayatlarını sürdüren insanlar.

Anna Karenina ya da Levin ya da Lolita’daki Humbert Humbert değiller, evet. Bir dram kahramanı gibi değiller. Yaşadıkları dramın farkında değiller. Ya da ne durumda olduklarının. Yazan, okuyucuya bu durumu hissettiriyordur, diye umuyorum. Kahramanların bunu yapmaya çok fazla imkanları yok çünkü. Drama Queen değiller bir taraftan da. Kendi var olan durumlarını daha da büyütmüyorlar. Beklenti içinde olanlar hariç.

Sanırım asıl sorun da farkında olmamaları. Dramatik çelişkileri olanlar var aslında ama farkında değiller. ‘Gürol’un Annesi’nde anne ile oğulun öyküsü mesela.

Dramatik çatışmaları var, evet. Çoğunlukla farkında değiller ya da gömmeyi seçiyorlar. Farkında olmazsın ve mutlu mutlu yaşarsın. Sanırsın. Öyle karakterler de var. Ama kendilerine çıkıyor fatura. Yine de bu konuda ahlakçı olmadığımı düşünüyorum. “Bak böyle düşünmezsen sonun böyle olur” demiyorum.

Öykülerden konuşalım istiyorum. Mesela kıç deliğiyle tanışan bir adamın öyküsünü anlatan “Arkasındaki Hayal”...

Arkasındaki Hayal, bir beden hikâyesi. Bedenimiz sanki bizden ayrı bir şeymiş gibi onunla yaşayıp gidiyoruz. Kulağıyla ilgili bir ağrısı olan ya da bir gün et benini yeniden keşfeden birini anlatsaydım bedenle ilgili olduğu bu kadar ortaya çıkmazdı, diye düşünüyorum. Onun için daha gizli bir yerde olmasını istedim. Aslında bedenimizle ilgili olmadığımızı anlatıyor. Doğrudan kıç deliğiyle ve onunla ilgili psikanalitik ve bilmem ne mitoslarla mı ilgili diye sorarsan... Biraz ilgili ama daha çok bedenle birlikte yaşama deneyimi üzerinden. Adamın özellikle deliğini keşfetmiş olması hem önemli hem de o kadar önemli değil. Bazı arkadaşlarım öyle bir okuma eğiliminde oldular. İşte adamın deliğine dokunması ve sonrası... Doğrudur, böyle bir tedirginlik var. Öyle bir okuma da yapılabilir. Ama aslında yarı komik yarı ilginç bir ‘yer’ buldum. Bir gün farkında olmadığın, aslında ‘görmediğin’ bir yerini keşfediyorsun.

Ben bu öyküyü bir aşk öyküsü olarak okudum. İmkansız ve mutsuz sonlu bir aşk öyküsü gibi. İlk başta istenmeyen, sonra alışılan ve sonunda sevgili gittiği için kederlenilen...

Öyle. Sonunda sevgilisini kaybetmiş gibi yollara düşüyor. Ama neyle aşk yaşadığımızdan çok emin değilim. Oradaki hayalle mi? Yoksa kendi bedenimizle mi? O şeyin kayboluşuyla mı? Onu da artık insanlar kendileri değerlendirsin.

‘Büyük Yeşillik’i de çok sevdim. Çok gerçekti. O binalar ve çevresindeki boşluk...

İkitelli’ye kırk yılda bir giderim. Bir gün arabayla giderken binaların gerisinde duran yeşilliklere yakından baktığımda orada neler gizli olabileceğini düşündüm. Sonradan oralarda çalışan arkadaşlarım orada tam da böyle bakışma ve gözlenme tedirginlikleri yaşadıklarını söylediler. Ama Sibel’in hikâyesi bu. Sigara içiyor olsa da aslında sigara içmeyenlerin yanında olabilecek biri. Sigara bırakma kampanyasının yanında yer alabilecek biri. Ama işte böyle de insani bir zaaf var. Bunu da suçlu bir vicdanla yapıyor. Eğer böyle bir vicdanla yaşarsan da suç ve cezaya kendin talip olursun. Vicdanın o tarafıyla ilgilendim. Ayrıca Sibel’in sigara içen biri olarak nerede ‘durduğu’yla ilgili tedirginliği üzerine. Kendisinin nerede durduğuyla ilgili bir tedirginlik.

Ya ‘Öteki Adres’ öyküsü?

Açık olduğunu düşünüyorum. Aslında pek çok öykü kontrol hakkında. Bu öykülerdeki “tedirgin” insanlar biraz da her şeyi kontrol ettiklerine inanan insanlar. Kontrol ettiklerini sanan ya da kontrol etmeye düşkün, alışık insanlar. Fantezilerini, hayallerini, bir durumu bile... Bence kontrol hikâyelerinden biri bu da. Arka kapakta yazdığım “hayatta başka başka şeyler için başka başka adresleri olanlara bir hediye” de var tabii. Gizli kapaklı yaşanan hayatlar... Ama daha ziyade kontrol. Hayatımızı ikiye ayırmak da kontrol. Kendi yazdığın bir sahneyi yönetmek de kontrol. Ama olmuyor sonuçta.

Öykülerin hepsini düşündüğümde bir şekilde hayatını kontrol edemeyen insanları hatırlıyorum.

Evet. Kontrol diye bir şey yok zaten. ‘Akıllı Şey’ hikayesinde doğrudan bunu tartışıyorlar mesela. Kontrolün ne tuhaf Bir Şey Olduğunu söylüyor birinci karakter. O sırada birbirlerini kollayıp kontrol etmeye çalışıyorlar bir taraftan. Sohbetle flört arasında bir ilişki var ya. Bu da bir çeşit kontrol aslında. ‘Neye itiraz edebiliriz?’, ‘Nereye kadar açılabiliyoruz?’, ‘Ne kadar açılsak?’ gibi. Bir tür sosyal ihtiyaç olan iletişimde, karşılıklı sosyal etkileşimlerde bu var ve hayatta bunun gerilimi, tedirginliğiyle de yaşıyoruz. Hatta belki asıl tedirginlik budur.

‘Öteki Adres’teki olaylar eşcinsel okurlara çok tanıdık gelecek. Herkesin ayrı bir evi olmasa bile olaylar ve durumlar tanıdık: O eve gidiş, evdeki eşyaların düzenlenişi...

İnsanlar ürpertici buluyor bunu. Ben de. Genelde bana biraz komik geliyor aslında. Bu hikaye de bütün hikâyeler gibi şehir manzaralarından bir tanesi. Seks için iki erkeğin karşılaşması, internete giren çocuk, sokakta dolaşan hamile bir kadın, durmadan çalan müzikten nefret eden çocuk kadar, hayvanlarla özel bir ilişkisi olan adam kadar şehir hikâyesi. Bir şehri sahneye koymak... Evin anonimliği. Şafak sökmesi. Doğa belgeseli. Hikâyelerde her şey çok ‘şimdi’ ve ‘burada’ olsun istedim. Ama dünyanın herhangi bir şehrinde geçsin havasını da istemedim. İstanbul’da geçiyor. Ama burayı da romantize ettiğimi sanmıyorum. Tanıdığım başka bir şehir olsaydı, Ankara mesela, öyküler başka olurdu. Evler başka olurdu. Mekânlar, kapı kolları, doğramalar, menteşeler başka olurdu. Hatta Aşağı Ayrancı’da başka olurdu, daha yukarılara çıkılınca başka...

‘Penguen Masalı’ üzerine ne söylemek istersiniz?

Biraz çocuklarla ilişkimizle ilgili bir öykü bu. Büyüklerin çocuklara her zaman iyi davranıp davranmadığı, çocukların da bazen büyükleri maniple etmeye çalışıp çalışmadığı... Çocuklara karşı farkında olmadan yapabileceklerimizle ve ne kadar kötü olabileceğimizle ilgili. Evet, böyledir, büyüklerle çocuklar arasında geri döndürülemeyecek hasarlar olabilir.

‘Akıllı Şey’deki çocuk daha başka.

Evet, o da soruları olan bir çocuk hakkında. Hafif flört havası dışında. Soruları var ama bunların ne kadar farkında olduğundan emin değilim. Böyle çok fazla çocuk var. Bazı insanlar flörtü iletişim biçimi olarak kullanıyorlar. Flört iletişime yarar mı yaramaz mı? Başka bir şeye mi yarar? Yoksa hiçbir şeye yaramaz mı? Flört de bir tedirginliktir aslında, bir iletişim biçimi olduğunu düşünürsen. Orada bir bilgi almak istiyor muyuz gerçekten de, hayata dair, birbirimize dair? Yoksa öylesine mi? En azından iki tarafı da hoş bir biçimde de olsa hafif geren bir şey. O gerginlik sonra neye dönüşür ya da dönüşmez, o başka bir şey tabii.

‘Akıllı Şey’de yazarla çocuk o kadar gerilmiyor ama.

Gerilmiyorlar, evet. Flörtten çok hayatla ilgili bir bilgi alma derdinde çocuk aslında. Samimi de bu konuda. Ama bunun için başvurduğu yol, ulaşmayı bildiği yollardan başlıcası flört. Ona kolay geliyor, hoş geliyor. Flörtün adabı ve edepsizlikleri üzerine tatlı bir tedirginlik de diyebilirim bu öykü için. Ama sondaki karşılaşma sahnesi biraz da kesişmeyen bir yol gibi, bence sebepsiz flörtün muhtemel acısı gibi.

Sorusu varmış gibi duran ama yanıtlarla çok da ilgilenmeyen çok çocuk var.

Evet, çok. Böyle karşılaşmaları nereye kadar sürdürebilirsin? Bir karar vermelisin.

‘Seyahatte ve Ölümde’ adlı öykü kafamı karıştırdı.

Başka hayatları merak etme, özellikle senden büyük insanların hayatlarını merak etme... Genç yaştayken bunu hep merak ederdim. Başkalarının hikâyelerini merak etmek başlı başına amaç. Başkalarının hikâyelerine girmeye çalışmanın bir yolunu bulmak... Biraz da komik oradaki çocuk karakteri. Başkalarının, özellikle senden daha büyük insanların başından neler geçebileceğini merak etme...

Asansördeki?

Kadınlarla karşı karşıya olan erkeklere dair gözlemlerim. Yabancı kadın. Bu hikâyede öyle birisi var. Türklerin saplantılı olduğu bir şeydir ya yabancı. Onlar bizi nasıl görüyorlar? Yatakta nasıllar? Zaten belki de erkekler kadınlar konusunda hayalden yavaş yavaş gerçeğe doğru gitmeye çalışıyorlar. Bir senaryo yazıyorlar. Bu senaryoyu azalta azalta gerçeğe doğru yanaşıyorlar ya da yanaşmaya çalışıyorlar. Buradaki de uzaktan durup çıkarsamalarda bulunuyor. Bence geyler için bu kadar büyük, sorumsuzca fantezi kurma lüksü yok mesela. Bu da iyi bir şey. Ayakların yere basmasını sağlayan bir şey. Heteroseksüel erkeklerde bunun tam tersi. ‘Öteki Adres’teki kontrol meraklısı adam bile gey olduğu için daha gergin bir hatta hareket ediyor bence. Opsiyonları daha sınırlı ve onlarla ne yapabileceğini daha iyi biliyor. Aynı şey ‘Arkasındaki Hayal’ için de geçerli. Oradaki hayal işte. Gerçek değil!

Kitabın başındaki alıntı?

Göçmüş Kediler Bahçesi’nden bir cümle beni çok etkilemiştir: “En iyi masal, anlamadan korktuğumuzdur.” Önce onu kullanacaktım ama bunun çok açık olacağını düşündüm. Kullandığım cümlede benim en çok hoşuma giden şey Hobbes’un böyle bir şey deyip demediğini bilmemesi Bilge Karasu’nun. Alıntı ve çeviride hata yoksa, diyor. İnsan ilişkileri de çeviri ya da alıntı bence. Çeviri yanlış gidiyor olabilir. Karşımızdakine kendimizi yanlış tercüme ediyor olabiliriz. Alıntıladığımız şeyleri yanlış aktarıyor olabiliriz. Aynı şey karşımızdaki için de geçerli.
Okuyabileceğiniz diğer Fatih Özgüven söyleşileri
▪ "F.Ö.'den Hayalet Hikayeleri"
Gülenay Börekçi, Akşam Kitap Eki, 20 Eylül 2007
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.