Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Ketil Bjornstad:
"Eriyen Buzulun Sesi"
Merve Erol, Roll, Şubat 2007
Müzik Uğruna’da, daha ilkgençliklerini yaşayan ve bir rekabet ortamına giren yetenekli piyanistleri anlatıyorsunuz, özellikle diğerlerinden daha yoksul, ama çoğundan daha yetenekli olan Aksel Vinding’in hikâyesini. O annesinin yönlendirmesiyle başlamıştı piyanoya. Siz piyanoya nasıl başladınız, ailenizin etkisiyle mi?

Ben de esas olarak annem sayesinde başladım. Annem kitapta anlatılan anneyle özdeş değil, ancak arada bazı benzerlikler var. Romanda, başımdan geçen bazı olaylara oldukça yakın şeyler anlatıyorum. Oslo’nun bir banliyösünde büyüdüm. Annem Norveç Operası’nda çalışıyordu. Bu nedenle küçük yaşımdan beri müzisyenlerle birlikteydim. Annemin teyze ve amcaları da müzisyendi. Annemin büyükbabası profesyonel müzisyendi, meşhur kemancı Pablo de Sarasate’yle çalmıştı, Fredrikstad şehrinin katedralinde organistti. Yani daha erken yaşlarda müzikle iç içeydim. Genel olarak sanatla ilgilenmem konusunda da hem annemin hem babamın çok desteğini gördüm. Babam okumayı çok severdi, büyük Rus romancılarını okurdu, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi... Bu ilgi de yaşamımın erken dönemlerinde başladı.

Kitapta, solist olma çabası genç insanların üzerinde büyük bir yük ve baskı oluşturuyor. Bu sizin için de böyle miydi, yoksa bir takım kaçış yolları buluyor muydunuz?

Her ikisi de söz konusuydu. Çok küçük yaşta bu baskıyı üzerimde hissettim, yarışmalar yüzünden. Henüz 12 yaşındayken, kitapta da sözü geçen piyano yarışmasına katılmıştım. İlk seferinde kaybettim. Finale kalmıştım, ilk sekiz arasındaydım, ama ödül kazanamadım. Bunun üzerine öğretmenim iki yıl sonra tekrar deneyebileceğimi söyledi. 14 yaşımda katıldığımda kazandım, daha sonra 16 yaşımda bir kez daha kazandım. Bu da üzerimde büyük bir baskı oluşturdu, çünkü bir anda, örneğin Oslo Filarmoni Orkestrası’yla konser vermek zorunda kaldım ve henüz bir çocuktum. O halimle bile bütün bu gelişmenin çok hızlı olduğunu düşünmüştüm. Bu yüzden bir kaçış aradım. Bulduğum yol, 18 yaşımdayken bir tür depresyona kapılmak oldu. Bir süreliğine klasik müzikten uzaklaşmaya çalıştım, caz kulüplerine gitmeye başladım, şairlerle tanıştım, Miles Davis’i ve pek çok başka müzisyeni dinledim. Club Seven adlı muhteşem bir kulüp vardı Oslo’da; caz ve rock çalınırdı, ama başka her türden müziğin, modern, ritmik müziğin her türünün kaynaştığı bir yerdi.

İlk yarışmada hangi parçayı seçmiştiniz?

Kaybettiğim yarışmada, galiba Brahms’dan op. 118’i çalmıştım. Sonra Bach’dan Wohltemperiertes Klavier’in ikinci kitabından Re majör prelüd ve füg. Mozart’tan da bir şey çalmıştım galiba.

Yıllar içinde klasik müzik icrasından koptunuz mu, yoksa hâlâ sürdürüyor musunuz?

Hâlâ klasik egzersizlerimi yaparım, her gün Bach çalarım, Chopin etüdleri çalarım. Kısa egzersizlerim var. Örneğin fazla zamanım olmadığını biliyorsam, sadece bir saatim varsa, teknik becerimi korumak için çaldığım parçalar var, Prokofiev’in 7. sonatı teknik çalışma için de harika bir parçadır. Ama şimdi esas olarak kendi müziğimi yazmak ve çeşitli müzisyenlerle doğaçlama yapmak daha yakın geliyor bana.
       Glenn Gould mesela, tam aksine, kendi icrasını mükemmelleştirmek istiyordu. Hatta, deneme ve makaleleriyle, bütün bir hayatını icra haline getiriyordu...
       Bir anlamda çok çekiciydi Gould da. Gould’un ruhu önemliydi, klasik müziğe ilişkin modern düşünce tarzı açısından. Ancak tehlikeli de, çünkü bir kafa adamıydı, çok fazla fikri vardı ve her an yapmakta olduğu şey üzerine düşünen biriydi. Korkutucu bir şey, bu kadar çok yapı inşa etmek... Aklıma Danimarkalı filmcilerin Dogma projesi geliyor örneğin: Eğer insanlara çok sık “doğruya ulaşmak için şöyle şöyle yapmanız gerek” derseniz, bu otoriter bir hal alabilir ve olumsuz etki yapabilir, eğer insanlar bunda özgürleştirici bir yan aramazsa. Gould da bir otorite. Tabii ki muhteşem bir piyanist, ama söylediği her şey hakkında onunla aynı fikirde olmamak da pekâlâ mümkün. Yazdıklarını okumak ve müziğini dinlemek her zaman hoş bir deneyim. Hayatınız boyunca mücadele etmeniz gereken biri sanırım.

Miles Davis’de sizi etkileyen ne olmuştu?

Benim için önemli olan Herbie Hancock, Joe Zawinul, Chick Corea, Keith Jarrett gibi piyanistlerin cazın sınırlarını tanımamalarıydı. Çaldıkları artık be-bop ya da swing değildi, klasik müziğe oldukça yakın akorlar üzerine serbest doğaçlama yapıyorlardı. Bu beni çok etkiledi, “ben caz piyanisti değilim gerçi ama, yine de doğaçlama yapabilirim” diye düşündüm. Yani bildiklerimden yola çıkarak doğaçlamaya yönelik düşünme yoluna yaklaşabilirdim. Bu benim için özgürlük demekti. Baş döndürücü bir şeydi... Oldukça hızlı bir süreçti, 1968-70 dönemleri. Ayrıca soul’la da ilgileniyordum, Isaac Hayes’la örneğin. Oslo’da Bjørnar Andresen adlı müthiş bir basçı vardı, neredeyse yatarak çalardı bası, garip bir adamdı, galiba geçen yıl öldü. Svein Finnerud Trio adında avangard bir üçlüde çalardı. Svein de öldü; onlarla çalıştım. Manfred (Eicher) de onlarla ilgileniyordu, hatta kayıt yapacaktı, ama olmadı bir türlü. Ancak demin sözünü ettiğim kulüp sayesinde, bir gün diyelim ki Paul Bley dinleyebilirdiniz, ertesi gün fusion. Benim en yakın olduğum müzisyenler Jan Garbarek’in çevresindeki isimlerdi, Arild Andersen (bas) ve Jon Christensen (davul), ayrıca Terje Rypdal (gitar). Zaten Terje’yle daha sonra yollarımız kesişti. Aramızda en açık fikirli olan belki de oydu, kompüter ritmlerini bile dinlerdi, bazı albümlerinde drum machine kullandı. O zamanlar herkes fusion’la ilgiliydi ya da daha popüler türlerden bir şeyler almaya meraklıydı galiba.

Siz ECM çevresine dahil edilebilecek bir müzisyensiniz, çeşitli albümleriniz de yayınlandı buradan. Nasıl bir önemi var ECM’in hayatınızda?

ECM’in kurucusu Manfred Eicher’ın hepimiz için büyük önemi olmuştur; benim de beş albümümün yapımcısıdır. Çevremizde müziğin aslında sınırlarının olmadığını düşünen ilk kişiydi, plak şirketini de bu düşünceyle kurdu. Bu sayede şimdi András Schiff’in yorumuyla Beethoven’ın tüm sonatlarını, Arvo Pärt’in koro eserlerini, Tomasz Stanko’nun son çalışmalarını dinleyebiliyoruz. Büyük bir özgürlük söz konusu burada. Ayrıca ECM önemli olduğunu düşündüğü müziği yayınlamaya yoğunlaşmış bir şirket, hangi tarz olduğuna pek önem vermeksizin. En ticarî olanları saymazsak, neredeyse her tarz ECM’de yayınlanabilir.

Uzun müzik hayatınız boyunca tek bir türün normlarına bağlı kalmamışsınız. Grace (2001) albümünde Jan Bang’la çalışarak elektroniğe de yakınlaştınız mesela. Bir ara rock’a da bulaştığınızı duyduk...

Daha çok caza yönelik bir şekilde başlamıştım, ECM’in çizgisine yakın şeylerle, ancak ardından Randy Crawford’la da çalmış olan Norveçli bir caz rock grubuyla, Lava’yla çalıştım. Gayet yetenekli müzisyenlerdi, beraber bazı kayıtlar yapmıştık. Ayrıca new wave’den, The Clash’den etkilenmiş olan Stavanger Ensemble’la da müzik yaptım, o gerçekten “hardcore” bir yapımdı. Onlarla çalışmaktan çok hoşlanmıştım, son derece ilham verici bir tecrübeydi.

Sonra daha caza yönelik plaklar yaptınız, örneğin trio olarak da çaldınız...

Sadece dört buçuk milyon kişi yaşıyor Norveç’te, o yüzden bağlantı kurmak kolay. Ayrıca bir kenar bölgede yaşadığımızın da farkındayız galiba, bu yüzden gruplar arası tartışmalar geliştirmek daha kolay. Bir yerlerde birilerine rastlayıp birlikte bir şey yapıp yapamayacağını konuşabiliyor insan. Büyük şehirlerde farklı kulüplere, farklı bölgelere gitmek zorundasınız. Küçük bir şehir olan Oslo’daysa herkes aynı birkaç kulüpte oluyor, dolayısıyla insanın iletişim kurması, ufkunu geliştirmesi daha kolay oluyor.

Müziğinizi nasıl yazıyorsunuz? Önce kafanızda bir formasyon, diyelim ki piyano, bas, davul kurarak, bu ekibe uygun olarak mı yazıyorsunuz, yoksa önce bir müzik yazıp ardından “bu piyano, bas, davul şeklinde iyi olur” ya da “buna elektronik katmak uyar” mı diyorsunuz?

İkinci şekilde de olabilir tabii, ama ben bütün bir ses panoramasını kafamda duymaya eğilimliyim, biri için yazdığımda. Dün birlikte konser verdiğimiz Anneli Drecker için yazdığım şarkılar tam onun için yazılmıştı, çünkü nasıl şarkı söylediğini, modülasyon tarzını anlamıştım. Yani daha çok bir “setting” için yazmayı tercih ediyorum. Bas şurada olacak, saksofon şurada...

Müzik Uğruna’da anlattığınız gençlerin başlıca yetenek ölçütlerinden biri hız. Gençlerin çalışmaları bir anlamda sporu çağrıştırıyor, aslında bir antrenman söz konusu, müzik yapmıyorlar. Burada kazanılmaya çalışılan motorik bir beceri galiba. Bir söyleşinizde yavaş çalmayı öğrenmenin önemli olduğundan bahsetmiştiniz...

Evet, hızlı çalmanın da bir sınırı var, öyle değil mi? Tıpkı 100 metreyi koşma hızının bir sınırı olması gibi. Günün birinde artık daha hızlı koşulmaz olacak. İnsan vücudunun yapabileceklerinin sınırı var. İşin bir de hayata genel yaklaşımla ilgili yanı var; çocuk olup seçeneklerinin, imkânlarının neler olduğunu bulma, nasıl bir hayat sürdürmek istediğine karar verme kısmı. Yani buna bir metafor olarak da bakılabilir. Dediğiniz gibi, spor olarak görülebilir bu çaba, size doğru olanın ne olduğunu söyleyen güçlü otoriteler mevcut çünkü. Kitapta Rebecca adlı kız, yani bu çevreyi terk eden kız, benim en takdir ettiğim karakter, çünkü yaptıklarının buna değmeyeceğini fark ediyor. Değebilir de tabii, ama o zaman yaptığınız işe derinden bağlı olmanız gerekiyor. Ben kitapta bu seçilmişler ortamını, büyüme sürecindeki daha genel tepkileri incelemek ve insanın kendi hayatına nasıl hazırlanması gerektiği konusunda düşünmek için kullandım.

Olay müziği ya da hayatı seçmek gibi bir hal alıyor. Ama aslında müzik hayatın içinde olmalı...

Kitapta Rubinstein’ın da söylediği gibi, diğer şeyler için de zaman ayırmalı, bir denge kurmalısınız. Yaptığınız şeyin amacının ne olduğunu bilmelisiniz... Ayrıca iletişim de önemli bir nokta. Kitaplar için de geçerli bu. Hepimiz konuşabiliyoruz, ama sanatçılar bunu daha derin bir şekilde yapabiliyor, ifade etmenin mümkün olmadığı şeyleri de ifade edebiliyorlar. Müziğin asıl değeri galiba bu: Kelimelere dökülemeyen, görünmez şeyleri ifade etmemize olanak tanıyor.

Müzik Uğruna’nın açılış bölümünde Aksel’in ailesiyle tanışıyoruz, ancak bölüm bir nehir kazasıyla, trajik bir şekilde tamamlanıyor. Başka romanlarınızda da, albüm isimlerinizde de bol bol su var, ECM için yaptığınız albümlerdeki müzik de su sesi izlenimini veriyor...

Bu da Manfred’den kaynaklanıyor sanırım. ECM için yaptığım ilk albümün adı Water Stories’di (Su Öyküleri, 1993). Bu benim fikrimdi. Norveç’te büyük bir buzul var; Terje Rypdal’e bir konseri dolduracak uzunlukta olan bu müziği verdiğimde, aklımda bu buzulun bir gün aniden erimeye başlaması vardı. On bin yıldır donmuş olan su, küçük şelaleler oluştururak akar ve okyanusa ulaşarak bu büyük suyun içine yayılır... Bu suiti çaldık birlikte. Daha sonra The Sea (Deniz, 1995) albümünü yaptık. Aslında bir adı yoktu albümün, “Largos” demeyi düşünmüştük, ancak EMI’ın “Largo” adında bir klasik müzik seçkisi vardı, o nedenle bunu kullanamadık. Manfred, “Niye su metaforunu kullanmayı sürdürmüyoruz ki?” dedi. Daha sonra da The River (Nehir, 1996), Floating (2005) geldi.

İskandinav ruh hali diye bir şey söz konusu mu? Örneğin ECM albümlerinde ortak bir sound’dan, belki bir ruh halinden söz edebiliyoruz. Sizin müziğiniz de bu genel karaktere yakın, neredeyse sessizlikle beraber yürüyen bir müzik.

Kimi zaman dışarıdan birilerinin gelip size söylemesi gerekiyor hayatınızın niteliklerini. Tıpkı uzun bir süre seyahat ettikten sonra döndüğünüz küçük evinizi yeni bir gözle görmeniz ve onu sevmeniz gibi... Bu, müzikte de böyle. Galiba bunun ardında da Manfred Eicher var. Kuzey atmosferini çok seviyordu ‘70’lerde, Norveç’in yazlarına hakim olan ışığı, Oslo’da haziran ayında görülen o şeffaf, hiç kararmayan maviyi, ayrıca tabii ki Garbarek ve Terje gibi muhteşem müzisyenlerle çalışmayı da. Bu insanlar fazla ticarî olmadan müzik yapabilmenin standardını oluşturdular ve son derece kişisel bir ifade tarzı geliştirmeye çalıştılar; buna “kuzey sound’u” denebilir. Bugün, çok iyi eğitmenlere sahip olağanüstü bir caz okulu olan Trondheim Üniversitesi’ndeki caz enstitüsünde çok iyi bir eğitim görmüş pek çok genç müzisyen var. 20’li yaşlardaki bu gençler Avrupaî havayla pek ilgilenmiyorlar; daha çok Amerikan müziğine doğru bir yönelme var. Silje Nergaard’la da çalmış olan Tord Gustavsen üçlüsünün davulcusu Jarle Vespestad’la şubat ayında Almanya’da küçük bir turne yaptık, bu sırada bu konuları da konuştuk kendisiyle. Jarle 30’lu yaşlarının ortalarında; gençliğinde herkesin ECM’i çok tuttuğunu, ama şimdilerde, bilgisayarların, internetin de işin içine girmesinin bir sonucu olarak, artık insanların daha uluslararası çapta düşündüğünü, Amerika’yla da iletişimin arttığını söyledi. Kuzey ülkelerinde bir karışım söz konusu şimdi. Ayrıca bir zamanların geçleri giderek yaşlanıyor, Terje gelecek yıl 60 yaşına basacak, Jan Garbarek de öyle galiba. Birdenbire yaşlılar haline geldik yani. Gençler de gelip yeni planlar yapıyorlar.
       İskandinav ülkelerinde çok güçlü bir elektronik müzik çevresi de var, ki bu müzikler de ECM sound’una yakın bir nitelik taşıyor gibi. Esbjörn Svensson, Bugge Wesseltoft gibi müzisyenler mesela...
       Bugge’nin son derece önemli bir yeri vardır. Birlikte Polonya filmi Loneliness In The Net’in müziklerini hazırladık. Janusza L. Wisniewskiego’nun çok satan kitabından uyarlanan bir film. Zekice yazılmış bir kitap. Kieslowski ve Andrej Wajda’nın eski kameramanı Witold Adamek yaptı filmi; müzik de Polonya listelerinde ilk beşe girdi. Bugge’nin Sharing albümünden ve benim eski piyano eserlerimden, örneğin Nest (2003) albümündeki parçalardan oluşan karışık bir albüm.

Kimi müzisyenler edebiyatta da çok başarılı, Boris Vian, Yves Simon mesela. Gördüğümüz kadarıyla, siz de bu iki sanatı hakkıyla yapanlardansınız. Nasıl karar verdiniz roman yazmaya?

Kriz dönemimde kendim için şiirler yazmaya başlamıştım. 18 yaşındaydım ve bunları yayınlamak gibi bir düşüncem yoktu. Ama çevremde çeşitli yazarlar, şairler bulunuyordu. Birlikte oturduğumuz bir gece, geç vakitte yazdıklarımı onlara gösterdim. Okuduktan sonra beni yazmaya devam etmem konusunda yüreklendirdiler. Bunun üzerine ilk olarak iki şiir seçkisi yayınladım, ama kafamda daha yazacak pek çok şey olduğundan romanlara geçtim. Yazmanın yalnızlığı bana çok uyan bir şey, yalnız kalmayı çok seviyorum. Ayrıca tümüyle kendi kontrolüm altında olan bir şey üzerine yoğunlaşmak da hoşuma gidiyor. Müzisyenlerle birlikteyken açık olmak ve iletişim kurmak zorundasınız, her zaman kendi fikirlerinizin izini süremezsiniz. Yazmak, kafanızdaki bir fikri izlemenin en iyi yolu.
       Müziğinizin aksine, romanlarınız daha kalabalık; hem kelimelerin, cümlelerin kalabalığı, hem de bol karakter mevcut. Müziğinizle karşılaştırıldığında farklı ellerden çıkmış gibi bile görünebilirler...

Gerçekten de farklı şeyler; bunlarla uğraşırken alınan his de farklı. Ama Düşüş örneğin, oldukça içe, kahramanın düşüncelerine yönelik bir roman.Ama kitabın kahramanı Erling Fall’un iç dünyasına bakarken onu bir toplumsallığın içinde düşünüyoruz, gökten zembille inmediğini biliyoruz, onu öyle yaşamaya, düşünmeye iten toplumsal dinamikler üzerine de düşünüyoruz...

Evet, doğru. Kitaplarımla yapmaya çalıştığım şey, aslında kendi hayatımdaki ve zamanımdaki kimi açmazları resmetmek.

Bir açıdan toplumsal gerçekçi bile denebilir romanlarınıza...

Böyle gördüğünüze sevindim, evet. Balzac’ın yapmaya çalıştığı da böyle bir şeydi. Tümüyle peri masalımsı şeyler yaratabilen yazarlar var, Karen Blixen gibi. Yazdığı fantastik öykülerin hayatıyla hiçbir ilgisi yok, tümüyle farklı bir dünyayı anlatıyor. Bense öyle bir yazar değilim. Ama her yazar kendi yeteneğinin sesine kulak vermeli. Ben başarı kazanmak ya da birilerini etkilemek için yazmaya çalışmıyorum. Bu düşünceler olmadan çalışmanın daha kolay olduğunu hissediyorum. Tabii ki insanları etkilemek istiyorum, ama yapabileceğimin en iyisini yapma çabasından bağımsız bir şey değil. Ancak gerek dilde, gerekse müzikte insanın yapabileceklerinin bir sınırı var. Dolayısıyla hiçbir zaman tam olarak başarıya ulaşmak söz konusu değil galiba. Her zaman bu kez de hedefe ulaşamamış olma gerçeğiyle yüzleşmek gerek, ama belki biraz daha yaklaşmış olabilirsiniz.

Orhan Pamuk’u okudunuz mu?

Tabii ki, ama çok fazla değil. Kar’ı okumadım, utanarak söylüyorum, ama hemen okuyacağım. Norveç’te çok seviliyor Orhan Pamuk, herhalde bütün Norveçli yazarlar Nobel’i onun aldığına sevinmişlerdir. Benim yazar olarak yapmak istediğim de onunkine benzer bir şey: İnsanın kişisel ikilemlerini tartışırken, bir yandan çevredeki toplumla nasıl başa çıkılacağını anlatmak...
Düşüş, binyıl değişimi civarında orta yaşta olan erkekler üzerine bir üçlemenin parçası. Karakterlerin yaşadığı kişisel sorunlar, toplumda gözlediklerimle benzerlik gösteriyor. Bu belki ilk bakışta göze çarpmıyor, ama bunu da müzikteki bir karşı ses gibi, ikinci bir düzeyde anlattım, ahlâkî ikilemler olarak.

Norveç’in küçük, kenarda bir ülke olduğunu söylediniz. Türkiye’deyse, müreffeh, sorunsuz, gelişmiş bir Batı ülkesi gibi bir imajı var Norveç’in. Nasıl bir yerdir?

Norveç, uzun yıllar fakir ve tatminsiz, kendine güvensiz bir haldeydi. 1970’de petrolün getirdiği zenginlikle toplum çok değişti. Daha önce Norveç fakirdi, her şeye karar veren büyük, zengin aileler Danimarka ve İsveç’teydi. Ancak ‘70’lerdeki değişimle politik sistemde bir kayma meydana geldi, bir anlamda özgürleştirici bir şeydi bu ve Norveçlilerin kendine güveni de arttı. Bir de inatçılık hâkim Norveç’te, “hayır” demeyi seviyoruz. Örneğin Avrupa Topluluğu’na karşı çıkışlarda görülüyor bu. Nedenini ben de tam olarak bilmiyorum, ama bunlar Norveç’te yeni yeni yaşanan problemler. 1970’lerde idealist düşünce hâkimdi, ayrıca daha açık fikirli, sorumlu, etik, toplumsal bir bilinç vardı, ki bu şimdi giderek kayboluyor, çünkü giderek daha materyalist oluyoruz. İnsanlar sadece kendi evleriyle ilgileniyor, yeni şeyler alıyorlar, moda giderek baskın bir hale geliyor. Kendimizi çok şehirli ve “hip” olarak görüyoruz. Ama hâlâ pek “hip” olmayan bir ülkemiz var, dağlar, ormanlar, iyice kuzeyde geyikler... Yani tartışılması gereken açmazlarımız var ve bunların tartışılması gerekiyor. Roman bunun için, hayatlarımızı nasıl sürdürmek istediğimizi tartışmak için uygun bir alan olabilir.

“Bjørn” ne demek?

“Bjørnstad”, “ayılar şehri” demek. Tehlikeli bir hayvandır, karşımda dikkatli olmanız gerek yani. (gülüyor)

Norveç ad ve soyadlarında çok karşılaşılıyor bu kelimeyle. Bu nereden geliyor?

Aslında o kadar da yaygın bir isim değil. Hansen, Jackobsen, Svenson gibi isimler daha yaygındır. Benim soyadım eskiden ayılara rastlanan bölgelerden kaynaklanıyor olsa gerek, daha kırsal bir ad. Norveç’te artık adlarımızla pek ilgilenmiyor, onlar üzerine düşünmüyoruz. Söyleyip geçiyoruz, “Bjørnstad” adını telaffuz eden kişilerin aklına bile gelmiyor bu adın ayıyla ilgisi. Ama sonuçta var böyle bir bağlantı.

“Norwegian Wood” şarkısını biliyor musunuz?

Tabii, Beatles’ın şarkısı. Duvarların Norveç ahşabıyla kaplı olduğuna ilişkindi, değil mi? Ya da mobilyalar mı Norveç ağacındandı?

Norveç’te de meşhur mudur bu parça?

Evet, ama “vay canına, şarkı Noveç’ten bahsediyor!” diye düşünmeyiz.
Müzik Uğruna’nın başında Murakami’nin Norwegian Wood adlı romanından (Türkçeye İmkânsızın Şarkısı olarak çevrildi) alıntı yapmış olmamın nedeni, onun 1960’larda Tokyo’daki öğrencileri anlatması. Romanda intihar önemli bir yer tutuyor, hayatlarına son veren genç insanlar var bu çok güzel ve hüzünlü aşk hikâyesinde. Kafamda canlandıramayacağım, yabancı bir ortamda geçmesine karşın, roman kişilerinin varlıklarının hissedilebilirliği beni çok etkilemişti. Böyle bir şey mümkünse, ben de pek çok insan için hayli uzak ve garip görünen klasik müzik çevresi içindeki kendi deneyimlerimi kaleme alabilirim diye düşünmüştüm.

Kari Bremnes’in de Norwegian Mood adlı bir albümü var. Onunla da çalışmıştınız, değil mi?

Pek çok kez. Edvard Munch temalı bir albüm yapmıştık (Løsrivelse, 1992). Dün akşam ikinci yarıya başlarken çaldığımız balad aslında onun için yazılmıştı.

Özellikle sevdiğiniz bir piyano var mı? Bir konsere çıktığınızda sahnede hangi piyanoyu görünce çok mutlu olursunuz?

İyi bir Bösendorfer ve iyi bir Steinway’le her zaman başa çıkabilirim. Ayrıca iyi Yamahalar, Blüthnerler, Bechsteinlar, Fazioliler de bulunuyor. Son yayınlanan Rainbow Sessions adlı üçlü albümün kaydında Rainbow stüdyolarında Steinway’in D modelini kullandım. Çok güzel bir enstrüman. Büyük, D modeli olması beni o kadar da ilgilendirmiyor aslında, daha küçük bir model de olabilir. Ama Steinway’de dikkat çekici olan, yapım sırasında tahtaya basınç uygulamaları. Bösendorfer daha yumuşak davranıyor tahtaya, ama Steinway’de gerçekten büyük bir güç var enstrümanın iskeletinde. Bunun sese bir şekilde enerji aktardığını sanıyorum. Steinway’le müziğin dinamiğini kontrol etmek daha kolay.
Okuyabileceğiniz diğer Ketil Bjornstad söyleşileri
▪ "Yazının da müzik gibi bir ritmi var"
Aslı Onat, Milliyet, 29 Ekim 2006 Pazar
▪ "Kaçış, modern yaşamın temel eylemi"
Berna Akkıyal, Birgün Kitap Eki, 12 Aralık 2006
▪ "Edebiyat zemin kaybediyor"
Gamze Akdemir, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Haziran 2007
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.