Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Murathan Mungan:
"Yazdıklarımdan yapılma bir adanın üzerinde yalnız..."
Sema Aslan, Radikal Kitap Eki, 19 Ekim 2007
Kırk Oda'nın yayımlandığı tarih 1987. Toplamda kırk öyküye ulaşacak olan serinin ikinci ayağında Üç Aynalı Kırk Oda yer aldı. Serinin üçüncü kitabı olan Yedi Kapılı Kırk Oda ise ilk kitaptan yirmi yıl sonra raflarda. Yedi Kapılı Kırk Oda için görüştüğümüz Murathan Mungan, serinin tamamlanması için acelesi olmadığını ama bir yirmi yıl daha beklemeyeceğini söylüyor.
       Yedi Kapılı Kırk Oda, bir tür mühendislik projesi gibi. Okurunu hazırlıyor; bir öyküden diğerine geçişte onu ısıtıyor. Ama ısındınız diye şaşırmayacak değilsiniz. Murathan Mungan, yaşam, varoluş, ölüm, anlatı, zaman ve aşkı odağına alan öykülerinde okura pek nazik davranmıyor açıkçası. Onu sorularla yüzleştiriyor, ani yanıtlarla afallatıyor, sert frenler yapıyor... Bazen aforizma gücündeki cümlelerinin güzelliği başka yol bırakmadığı için, bazen de öyküleme tekniği öyle gerektirdiği için okurundan hep dikkat istiyor. Zaman, okurun değil, kitabın. Nasıl isterse öyle akıyor zaman. Bazen havada asılı kalıyor, bazen koşturuyor arkasından. Sesi bazen mistik, bazen teatral, bazen metalik. Rengi sarıyla kırmızı, griyle mavi. Bir öyküler toplamı ama bir bütün olarak okunmazsa yazık olur, tadı ve anlamı eksik kalır.

Yedi Kapılı Kırk Oda, dolayımsız ve açık bir biçimde hayatı ve insanı mesele edinmiş, akıl yüklü, yoğun bir kitap...

Bu aralar televizyon ve magazin dilinde 'duygu yüklü' diye bir laf var; tüylerimi diken diken ediyor. Çiğ bir duygusallık üstüne inşa olmaya başlayan bu toplumda 'akıl yüklü' bir şey yaptıysam birdenbire kendimi iyi hissederim. Evet, kitabın bir yoğunluğu var ama bu belki de Kırk Oda 'nın kendi serüveniyle ilgilidir... Bu diziyi bu kadar çok bekleteceğimi bilmiyordum açıkçası. Dizinin ilk kitabı olan Kırk Oda 'nın yayımlanmasından bugüne yirmi yıl geçti!

Bu nedenle mi 'zaman' hem kavramsal olarak hem de duygusal olarak Yedi Kapılı Kırk Oda 'nın anahtarlarından biri gibi duruyor?

Yedi Kapılı Kırk Oda'da zamanı hissediyorsunuz evet, ama ben zamanı hissettirmeyi genel olarak da seviyorum. Çünkü yazarın, sanatçının yaratı güdülemesindeki en önemli tetikleyicilerden birinin zaman duygusu olduğunu düşünüyorum. Zamanı anlama çabası, zamanı çözümleme beyhudeliği ya da... Tolstoy'da da, Ahmet Hamdi Tanpınar'da da, Sophokles'te de bir dert, zaman. Herkes kendi macerasını, kendi zamanının dekor ve aksesuarları içinde yaşıyor.

Yedi Kapılı Kırk Oda, sanki kurmalı bir saat gibi. Siz, saati kurdunuz ve şimdi zaman işliyor. Bazen zaman duruyor; 'Dumrul ile Azrail'de olduğu gibi ama bazen de zembereğinden boşalmış saat gibi ilerliyor; 'Mavisakal'daki gibi...

Bunu güzel bir iltifat olarak kabul ediyorum. Yedi Kapılı Kırk Oda 'da yapısal anlamda değilse de postmodernist bir çaba var. Bir yazar, yazıyı kaç türlü giyinebilir? Benim yazarlığım bir stil yazarlığı değil. Ben, farklı yazıları aynı kalemin yazabileceği üstünden bir macera inşa ediyorum. Biraz oyuncu bir yazarım bir anlamda. Bazı oyuncular komedi ya da dram filmlerinin vazgeçilmezidir mesela. Ben de yazımla oyunculuk yaptığımı düşünüyorum. Örneğin bu kitapta 'Dumrul ile Azrail', 'Mavisakal' ve 'Wagner Körfezi' öykülerini yan yana koyduğunuzda, sanki başka başka yazarların işleriymiş gibi durduklarını görürsünüz. Ama bu sadece şeklen baktığınızda varacağınız sonuç. Öykülerin içlerine baktığınızda evet, bir Murathan Mungan metni ile karşı karşıyasınızdır.

Yedi Kapılı Kırk Oda, dizinin diğer kitaplarına göndermeleri yoğun olsa da onlardan farklı bir kitap...

Açıkçası, hem bir Kırk Oda kitabı yapmak istiyordum hem de bir dizinin üçüncü kitabını yedi yıl sonra çıkartıyorsam, sırf onun dizi özelliklerini korumak adına aynı şeyleri yirmi yıl sonra yapmamak gerekir diye düşünüyordum Yedi Kapılı Kırk Oda 'da, hem Kırk Oda 'ya hem de Üç Aynalı Kırk Oda'ya açık göndermeler var. Bazen bir öykü kişisini yeniden oyuna dahil etmekle, bazen olduğu gibi bir paragrafı kullanmakla yaptım bunu. Nitekim dikkatli okurlar fark edecektir, 'Robinson ve Crusoe'daki rüya aslında 'Üç Aynalı Kırk Oda'daki rüyanın aynı. Bir yanıyla akrabalıklar kurmak fakat bir yanıyla da 'Bu sefer değişik ne yapabilirim?' sorusunun yanıtını bulmaktı amacım. Yani iki tane aksta ilerliyor kitap. Örneğin son öykü olan 'Güvercin Gömleği', kitabın tamamlanmasına yakın bir zamanda çıktı ortaya. Yarısından fazlasını yazdığım bir öyküyü çıkarıp, yerine 'Güvercin Gömleği'ni koydum. Bazen adını ve nedenini bilmediğiniz bir huzursuzluk duyarsınız. O huzursuzluğun cevabı sizin bilinç katmanlarınızda vardır mutlaka ama siz onu bilmezsiniz. Yani son dakikada kostüm değiştirmek gerekebiliyor bazen.

Öykülerdeki anahtarlardan biri de kurban ve infazcısı... Kim kurban, kim infazcı? Temel sorgulamalarınızdan biri bu.

Evet. En kristalize olmuş hali, 'Mavisakal'da. Modern edebiyatın temel temaları, benim de derdim tabii. En kabaca, ben ve öteki meselesi bu. Çok eski, arketipsel bir şey; benim de arketiplere ilgimi biliyorsunuz. Sanatın temel malzemesine gücünü katan şey, zamanın cisimleştiği materyallerdir bence. Tıpkı tabiatta enerjileri hapseden ve manyetik alanlar oluşturan bazı kayalar gibi, edebiyatın bazı temalarının da, edebiyat tarihinin temel enerjilerini emip manyetize ettiğini düşünüyorum. Arketipler de biraz böyle... Bir de tabii bu kitapta başka bir şey daha var: 'Dumrul ile Azrail', sadece 'Kırk Oda' serisinin bir parçası değil; benim Cenk Hikâyeleri'me de bir çengel. Bu anlamda kitabın kendi içinde temel bir mühendislik projesi de var. Ben okuruma aynı zamanda i>Cenk Hikâyeleri'nin de yazarı olduğumu düşündürmek istiyorum. Bir de Üç Aynalı Kırk Oda kitabından bakacak olursak, o kitaptaki yolculuk hikâyesi Amerika'da başlar, İstanbul'a gelir, en sonunda da Mardin'e varır. Coğrafi anlamda da bir yolculuğu var yani. Burada anlatıyla olan ilişkide kitabın eski bir Türk hikâyesi olan 'Dumrul ile Azrail'le başlaması da bir rastlantı değil bu anlamda. Birinci Kemer, İkinci Kemer, Üçüncü Kemer dediğim bağlamlar da kendi içinde bir şey ifade ediyor. Kendi yazarlığımın malzeme tarihiyle de bir ilişki kurmayı istiyordum. Nitekim kitabın Türk edebiyat tarihine yoğun göndermeler içeren 'Güvercin Gömleği' ile bitmesi de bu niyetin göstergesi. Tüm bunlardan sonra diyebilirim ki, bir insanın yolculuğunu anlatır gibi, anlatının yolculuğunu anlatmak gibi bir derdim de olmuş... Şimdi konuşurken fark ediyorum ben de...

'Mavisakal' da bir yanıyla Üç Aynalı Kırk Oda'daki 'Alice Harikalar Diyarında'nın kardeşi...

Evet. 'Mavisakal', bilimkurgusal bir evren kuruyor. Polisiye diye de okunabilir. Aslında bir tür post-kültür yaratan günümüzün televizyon dizilerinin temposuna, diline uygun bir öykü. 'Alice Harikalar Diyarında', sıcak ve kalbe dokunan bir metinken 'Mavisakal', soğuk ve metalik bir metin. Fakat dipteki kor çok önemli. Ben o öyküde galiba buzdaki ateşi anlatmak istedim. Kitabın en uzun öyküsü bu; bir novella olarak da basılabilirdi. Ama Yedi Kapılı Kırk Oda'nın bir yerinden topallaması gerekiyordu; bunun için de uzun bir öyküye ihtiyaç vardı. Kitapta simetrik bir yapı olmamasına özellikle dikkat ettim. Bir de tabii günümüzde edebiyat dışı disiplinlerde, diyelim ki televizyon ve sinemada kurulan yapay bir evren var. Ama o yapay evrenin başka bir biçimde ne kadar gerçek olduğunu da görüyoruz. Savaşlar sırasında kullanılan teknolojik ve nükleer donanım, bunların aslında o kadar da kurmaca olmadığını düşündürüyor.

'Wagner Körfezi' adlı öykünüzde, öykü karakterine şunu söyletiyorsunuz: "Bunca zaman öykülerle denemeleri zorla ayırdılar birbirlerinden. İçinde yaşadığımız yüzyıl ise yeniden birleştiriyor onları. Eski kafa edebiyatçılarla eski moda âşıkların anlamadıkları bu!" Siz, bize nasıl hikâyeler anlatıyorsunuz peki?

Aslında ben galiba şöyle bir şey demek istiyorum: İnsanlar gibi anlatılar da yolculuk ediyor; yolculukları sırasında da başka başka toprakların hikâyeleriyle buluşuyor ve evrensel anlatı gelenekleri de böyle gelişiyor. Buradan kalkarak da şunu söyleyebilirim: Öykü artık bildiğimiz öyküleme tekniklerinin dışında da yazılabilir. Ben sanatın farklı disiplinlerinde ürün vermeyi beceren biri olarak elbette 'Hamlet ve Hitler'i öykü yerine bir tiyatro oyunu olarak yazabilirdim. Fakat ben, elimdeki malzemeyi modern bir öyküleme tekniğiyle kullanmak istedim. Artık Ömer Seyfettin gibi, Sait Faik gibi, Çehov ya da Hemingway gibi değil, başka türlü de öyküler yazılabilir. Zamanımızda öykü nasıl zenginleştirilebilir? Olay anlatma dışında artık günümüz yazarı ve okuru da, pek çok farklı koldan akan bilgilerle yüklü, donanmış durumda. Bu olanaktan yeni bir öykü dili doğabilir mi? Benim amaçlarımdan bir tanesi, öyküleme dilini zenginleştirebilmek. Sosyal bilimlerin ve siyasi malzemenin bize öğrettiklerini kullanarak zenginleştirebilmek... 'Hamlet ve Hitler' mesela, kitabın belki de en ağır öyküsü. Diyelim ki kanepede uzanarak değil de, masada oturarak okunacak bir öykü. Orada tiyatroda yapılamayacak bir şeyi tiyatro mizanseni içinde yapmak, bana öykü durumunu çağrıştırdı. Polonius'ü öldürmek için Hamlet'in kılıcı sapladığı perdenin anında kan rengi olması... Yani perdenin yere düşmesi değil, perdenin maddesinin değişmesi, ancak edebiyat yoluyla tahayyül edebileceğimiz bir şeydir. Ya da belki sinemanın olanaklarıyla, numaralarıyla yapılabilir bu. Ama tiyatroda olmaz. Tiyatroda böyle yapılamayacak olan şeyi tiyatronun dili içinde kalarak yapmak başka türden bir meydan okuma alanı kurmaya çalıştığımı gösterir.

'Hamlet ve Hitler'de, "Bir kahraman kendi durumunun ne kadar farkında olabilir ki?" diyorsunuz. Sizin öykü kahramanlarınızın, bu sözü yalanlarcasına, kendi durumlarının son derece farkında olduklarını ve hatta soğukkanlı bir farkındalık içinde olduklarını düşünüyorum.

Günümüzün çaresizliğine de çok denk düşüyor bu ama. Biraz Bertolt Brecht'in söylediği gibi kahramanlara hâlâ ihtiyaç duyulan bir çağda yaşıyoruz ama aslında kimsenin artık kahraman olmaması gereken toplumsal koşullar altındayız. Kendi kaderimiz, trajedimiz ve var oluşumuzla ilgili olarak denilebilir ki, bizden önceki insanlardan çok daha çaresiz durumdayız. Çünkü bilimsel olarak da çok fazla şey biliyoruz. Aslında biz bütün filmleri neredeyse görmüş bir zamanda yaşıyoruz. Freud öncesi bir zamanda yaşıyorsanız, bu bir avantajdır. Marx'tan sonra dünya artık Marx öncesi gibi yorumlanamaz. Bütün bu bilgilerin getirdiği bir farkındalık hali var ama çaresizliğimiz ve yalnızlığımız tarih boyunca aynı kaldı belki de. İnsan olmakla, var oluşumuzla, ölümle aynı biçimde hesaplaşıyoruz. Yani bilinenle bilinmeyen, değişenle değişmeyen arasında, çağımızın insanı zaten bir tür farkındalık halinde.

"Felsefe yapmak hikâyeyi erteler" diyorsunuz yine 'Hamlet ve Hitler'de. Az evvel konuştuklarımızın üzerine gelince bu söz, ilginç oldu bence. Çünkü Yedi Kapılı Kırk Oda, çokça felsefe içeren bir kitap.

İnsanın gözü yükseklerde oluyor. Günümüzde yapılan bazı sanat ürünlerinde eksik gördüğüm şey, biraz felsefesiz olması. Aslında anlatı yolları zenginleştikçe bizi iki şey bekliyor: Türler arası ilişkilerin yoğunlaşmasına bağlı olarak melezleşme ile her şeyin aslına dönmesiyle ortaya çıkan billurlaşma. Yani çok iyi bir belgeseli bir yazarın metni olarak okuduğumda ağzımda kötü bir saman tadı kalıyor. Diyelim ki belgesel filmin çekilemediği dönemler için o metin en azından bir haber iletisi olması nedeniyle bir anlam ifade ederdi; bugün bir edebiyat metni olarak bir şey ifade etmese de. Disiplinler hem melezleşiyorlar hem de billurlaşıyorlar. Benim maceram da tam buraya denk düşüyor. Disiplinlerden doğru ölçülerde yararlanmalı. Disiplinlerin birbirlerinden yararlanmaları ile birbirlerine yük olmaları farklı şeyler. Ben öykü yazarken, 'Günümüzde öykü nedir?' sorusunu hep yedeğimde tutuyorum. Sadece enteresan bulduğum bir öykü yazmak istemiyorum. Öyle yaptığım zaman bile bunun seçilmiş bir tutum olduğunu belirtiyorum. 'Kan Kalesi' öyküsü özellikle, politik yönü ağır bir öykü. Kitabın da bir söylemi var.
       Politikasız bir şey yazmam zaten çok mümkün değil. Kan grubum, muhtemelen yazdıklarımda da görülecektir. Yalnız, ne yaptığını bilmek önemli. Sanat yapıyorum. İlk öykülerimde, şiirlerimde bu tavrın nasıl nabız gibi attığı görülür. Fakat Yedi Kapılı Kırk Oda'nın hem benim hayatımda hem de dünya sanatında öykünün geldiği yerde, vardığımız noktaya daha net ışık düşürdüğünü söyleyebilirim.

Kitabın bölümlemesini nasıl yaptınız?

Birinci Kemer'in öyküleri olan 'Dumrul ile Azrail' ve 'Kan Kalesi', yararlanma kaynaklarıyla anlatı tekniklerindeki akrabalık nedeniyle art arda geliyor. İkinci Kemer'de 'Robinson ve Crusoe' ve 'Mavisakal' var. 'Robinson ve Crusoe' serin bir öykü; 'Mavisakal'ın metalik havasına yumuşak bir geçiş sağlıyor. 'Hamlet ve Hitler' ile 'Wagner Körfezi' neredeyse aynı sahneyi paylaşabilecek iki oyun gibi olduğu için Üçüncü Kemer'de bir arada yer aldılar. Bu kemerlerden geçerek Türk edebiyat tarihine vardım: 'Güvercin Gömleği'. Bilge Karasu ve Oğuz Atay'dan birebir alıntılar var bu öyküde. Kendi macerama başlamamı sağlayan yazarlara ve edebiyat geleneklerine de selam verdim finalde, özetle.

'Robinson ve Crusoe', yazarlık ve anlatı üzerine en fazla düşündüğünüz öykü... Neredeyse tüm öyküde, yazarlık ve yazma meselesini tartışmışsınız.

O öyküyü yazarken Akşit Göktürk'ün Ada'sını tekrar okudum. Ada benim de derdimdi. Edebiyatta ada özlemi, bir metafordur. Ben de adayı bir metafor olarak aldım. Çünkü bir yazar olarak ben yazdıklarımdan yapılma bir adanın üzerinde yaşıyorum ve bu adanın üzerinde yalnızım. Çok sayıda okurunuzun olması, adanızın üzerindeki yalnızlığınızı azaltmıyor. Bunu kabullendiğiniz anda bilgeleşiyorsunuz. Bu yüzden de yazdıklarınızın anlaşılması konusunda zamana güvenmeyi öğreniyorsunuz. Yazdığımız mektubu bir şişeyle edebiyat okyanusuna atıyoruz. O mektup birinin eline geçse bile her zaman doğru okunmuyor. Fakat ben sadece yazarlık ve yazı üzerine bir metin yazmak istemedim; öyle olsaydı doğrudan bir deneme yazardım zaten. Beni, edebiyatın sağaltıcı gücü ilgilendiriyordu. Crusoe'nun kendindeki yazarı tekrar keşfettiğinde kazandığı yüz, beni çok heyecanlandırdı. Crusoe, Robinson ile tanıştıktan sonra sahici yazarlık sancılarını tekrar yaşamaya başladı. İyi yazı, sizi aynı zamanda iyi huylu kılar. Crusoe'daki tersinden değişim bu nedenle çok önemliydi. Bence bu kitapta, kahramanların farkındalıklarının yanı sıra bir de keşif halleri var. 'Mavisakal'daki Çelikçiçek karakteri bile, dünyasının sınır ve kurallarına rağmen bir şey keşfediyor: Aşk. Ya da Azrail, dünya zamanını kullanmaya başladığında başka bir şey keşfediyor...
Okuyabileceğiniz diğer Murathan Mungan söyleşileri
▪ "Beşi bir romanda!"
Sema Arslan, Milliyet Sanat, Haziran 2004
▪ "‘Beşpeşe’ ciddi bir oyun yazdılar"
Elif Tunca, Zaman, 12 Temmuz 2004
▪ "Amok koşucusu"
Zuhal Bekler, Time Out, 3 Nisan 2008
▪ "Edebî Maratoncu"
Ayşegül Tuna, Time Out, Kasım 2007
▪ "Akıllı kadın yalnız kalmaya mahkûm"
Yeşim Çobankent, Elle, 3 Nisan 2008
▪ "Kadından Kentler"
, Demokrat Radyo, İzmir, 14 Nisan 2008
▪ "Kitapta ciddi bir amelelik var, dersimi çok çalıştım"
Miraç Zeynep Özkartal, Milliyet Pazar Eki, 13 Nisan 2008
▪ "Kadınlar eşya, evlilik ve aşkla esir alınırlar"
Evrim Altuğ, Sabah, 13 Nisan 2008
▪ "Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim"
Nida Nevra Savcılıoğlu, Notos Öykü, Nisan 2008
▪ "Kadınlarla Kürtler’in kaderi ortak"
Ayça Örer, Taraf, 12 Nisan 2008
▪ "Erkekten kent değil, kasaba çıkar canım"
Pınar Öğünç, Radikal Cumartesi Eki, 3 Mayıs 2008
▪ "Kendini Şaşırtırsan Okuru da Şaşırtırsın"
Irmak Zileli, Remzi Kitap gazetesi, Mayıs 2008
▪ "Kentlerden Bir Tür Çöl Yaratılıyor; Betondan, Camdan, Çelikten Bir Çöl"
Serkan Ayazoğlu, arkitera.com, Nisan 2014
▪ "İyi öykücülerden kötü romancılar yaratıldı"
Buket Aşçı, Vatan Kitap, 14 Mayıs 2014
▪ "Bir kolum çolaktır şiir yazarken"
Birhan Keskin, Radikal Kitap, 8 Nisan 2016
▪ "Bunlar benim binbir gece masallarım"
Çağlayan Çevik, Hürriyet Kitap Sanat, 16 Şubat 2017
▪ "Var oluşumu anlamlandıran eşyam kalemim"
Adalet Çavdar, Milliyet Sanat, 10 Mart 2017
▪ "Kültürel dünyada muhataplar eşit değil!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Sanat, 1 Temmuz 2000
▪ "Erkekler İçin Divan'ı ben yazmasam kim yazacaktı?"
Ahmet Tulgar, Milliyet, 2 Aralık 2001
▪ "Yüksek Topuklar’la geliyor"
Ayşe Arman, Hürriyet Pazar, 5 Mayıs 2002
▪ "Kadınlar üçlemesinin ilk kitabı"
Sema Uludağ, Radikal, 9 Mayıs 2002
▪ "Yazı iktidarsa hepimiz iktidarız"
Ayça Atikoğlu, Cumhuriyet Dergi, 30 Haziran 2002
▪ "Canımı çok yakan bir olay vardı"
Müjde Arslan, Özgür Politika, 3 Ocak 2004
▪ "İyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir"
Ayşe Arman, Hürriyet, 10 Temmuz 2005
▪ "İyi Türkçe yazanların çoğu Türk kökenli değil"
Derya Sazak, Milliyet, 11 Temmuz 2005
▪ "Klonlanmak istiyorum"
Pınar Öğünç, Radikal Kitap Eki, 15 Temmuz 2005
▪ "Rüya görür gibi şarkı görüyorum!"
Filiz Aygündüz, Milliyet Pazar, 19 Mart 2006 Pazar
▪ "Kedi cama inanmaz, ben zamana"
Özlem Altunok, Cumhuriyet Dergi, 24 Temmuz 2006
▪ "Melodram her an hayatımızın içinde"
Yeşim Tabak, Pazar Sabah, 27 Mayıs 2007
▪ "İyi bir sanatçı kendini SİT alanı ilan etmeli"
Ayça Atikoğlu, Gazeteport, 25 Haziran 2007
▪ "Olgunluğumun saltanatını sürüyorum artık"
Sevin Okyay, Radikal, 26 Temmuz 2007
▪ "Şiire, yazıya hep temiz davrandım"
Deniz Durukan, Radikal, 12 Aralık 2007
▪ "Arenayla opera arasında bir hayat benimkisi"
Cem Erciyes, Radikal Kitap Eki, 8 Nisan 2011
▪ "Türkiye’de yalan söyleyenlerden hiç hesap sorulmadı"
Zeynep Miraç, Hürriyet Pazar, 23 Şubat 2014
▪ "Bu toprakların asli meseleleri"
Pınar Öğünç, Radikal Kitap, 3 Mart 2014
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.