Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Bejan Matur:
"Sebebi sebebin yokluğundadır"
Yeliz Kızılarslan, Agos, 11 Nisan 2008
Rüzgâr Dolu Konaklar, Tanrı Görmesin Harflerimi, Onun Çölünde, Ayın Büyüttüğü Oğullar ve son olarak İbrahim'in Beni Terketmesi. 1996’dan, 2008’e kadar bir sırrı okurlara taşıdı Bejan Matur. Şimdi, son yayımlanan kitabıyla sır perdesini aralıyor ve ‘sebebi sebebin yokluğundandır’ diyor. Kürt, Alevi, kadın, şair ve insan Bejan Matur’la son kitabı İbrahim’in Beni Terketmesi’ni, şiiri, hayatı ve felsefeyi konuştuk.

Son kitabınız İbrahim'in Beni Terketmesi, kendine özgü bir mitolojiye ve kutsal kitap anlatılarına benzer sembollere sahip, ancak bir o kadar da bireysel. Bunu anlatabilir misiniz?
İnsanın kutsalla ilişkisi sadece dinler üzerinden kurulmak zorunda değil. Din bunun sadece bir formu. Kutsala ait olan tüm o sembolleri alıp, anlamlarından arındırıp; o anlamlarıyla ilgilenmeyip, bir ilksel oluş haline getiriyor şiir. Adem’de, İbrahim’de ilksel olanı bu anlamda temsil ediyorlar kitapta. İnsanın evren karşısındaki varlığını sorgulamanın, anlamaya çalışmanın bir aracı kılınıyor alınan her sembol. Bunu bir başka röportajımda da söyledim; bir arkadaşım tüm kitaplarıma baktı ve bu çağa, yaşadığımız hayata ait bazı objeler aradı. Palto ve gözlüğü buldu sadece. Bu kitaba bakanlar da bulamayacaktır. İnsanın evren karşısındaki çıplak, çaresiz varlığını mesele edinen, oradan sorular soran bir hakikat arayışı belki de. Bu kitapta aklın, bilginin değil mutlak vicdanın gerçeği arayışı eşlik ediyor şiire…. Ayrıca bu şiirin fazlasıyla Alevi bir evren algısından kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü kutsalla, tanrıyla ilişkisini, bir araca ihtiyaç duymadan insanın tekliği üzerinden kuruyor. Kalbin,vicdanın ve sonsuzluk içinde insana çarpan soruların alanından doğuyor sanki. İlk anlam neyse onu sorguluyor.

İlk iki kitabınızda içinden çıkılamayan daha zor bir atmosfer vardı, bu kitapta artık dışarı çıkan biri ve başka sesler var.
Önceki kitaplarda, doğmadan sorular soran biri vardı sanki. Daha içe dönük bir yaklaşım, daha çaresiz ve çocuksu bir sesti. Şimdi bulunduğu yerin farkında bir sesle konuşuyor şiir. Daha sesli bir okumayı talebeden bir şiir bu. Sese yaslanan, daha görünen, hep aradığı sesi bulmuş, en azından ona epeyce yaklaşmış bir şiir. Varlığa yaklaşmış olmanın ve onunla muhabbet içinde olmanın şiiri sanki. Kavga etmeyen, varlığa güvenen bir şiir. Kitabın bütününü bir organizma gibi hissettim çünkü. Öyle göründü. Şiirler ayrı olsa da bazı metaforlar,imgeler, tüm şiiri dolaşıyor. Mesela ‘kaplan’ her yerde var. ‘Anne’ mesela benzer bir şekilde dolaşıyor. O izleri takip etmek,o izlere müsaade etmek ve öylece bırakmakta bir mahsur görmedim.

Bu kitaptaki şiirlerin yazılış serüvenleri nasıl?
Aslında son 5-6 yıldır aynı sesi aralıklarla duyuyordum. İlkin Diyarbakır’daki Keldani kilisesinde duyduğum bir ses bana kaplanların çizgileri imgesini getirdi. Fakat yeterince yaklaşamamış olmalıyım ki tamamlayamadı kendini. 2006’da ‘Ve Melekler Sağ Omuza Konar’ şiirini yazdığım Parma’da yaşadığım bir an var. Parma’da şehir meydanındaki o ünlü vaftiz evini ziyaret etmiştim. Vaftiz evinin iç duvarlarındaki süslemeler ve oradan aldığım his beni şiddetli bir şiirin içine çekti. Orada yazmaya başladım ve dışarı çıktığımda şiir bitmişti. O şiirin üzerinde çok az çalıştım, öylece çıktı. Aradan bir sene geçtikten sonra tekrar varlığımın çok derininde hissettiğim bir ses duydum. Ve o şiirin peşinden, Urfa ve Diyarbakır’a gittim. Şiir kendini kapatana kadar devam etti gitmeler. Yaklaşık üç ayda yazıldı tüm şiirler. Tamamlanmış olarak geldi sanki. Kendini oluşturarak.

Başlıktaki ‘terk etme’ kelimesi bir metafor olarak; büyüdükten sonra geri dönülecek, bir anne imgesine bağlanıyor. Şiirin içinde dolaşan kadın sesi de, İbrahim’in yanında o büyüme sürecinde. Sonunda da aşk var. Kendini tamamlamak için çıkılan bir arayış mı bu?
Kilit sanırım burada. İnsan tamamlanma ihtiyacı içindedir, inanmama da bunun bir aracıdır. Bir şeye bağlanma ihtiyacı; bir sevgiliye de bağlanırsınız. Onda kendi ikizini aramak, aslında kendi yansımanı aramaktır. Aslında kendin olan bir şeyi ve seni tamamlayacak olanı aramak. “Tüllerin Kardeşliği” şiiri aslında bu anlamda önemli bir şiir. Aynı karında, aynı haznede büyüdüğün insanın eksikliğine işaret eden bir aşk. Varlığın kaynağında tamlık vardır, ama eksilerek bir doğum yaşanmış. O eksilmeyi tamamlamamız için, bir ikiz arayışı içindeyiz. Aşk dediğimiz şey de bu, ikizini aramak. Onu bulduğumuzu düşündüğümüzde biraz oyalanabiliriz aslında ama yine de bu, o değildir. Aşkı buralarda hisseden, arayan ve yaşayan biri olarak var o kadın şiirde. Ve, bulduğunu da düşünüyor. Belki de o bulma ve benzerlik, ona yazdırmıştır o şiiri. İnsanın kendi varlığının dışına çıkıp, kendine bakması hali. O, sana bakan şeyi bulduğunu fark etmen duygusu; aşk dediğimiz şey. Bir yer duygusundan, coğrafyadan hareket ediyorum. Çünkü bir dünyanın içine doğmak ve o dünyanın kendi gerçekliği bizi oluşturan şeydir. Biz onun elbette dışına düşeriz; bir arayışımız olduğu, hareket edebildiğimiz ve insan olduğumuz için. Tekrar başa dönüp kendi genetik kodlarımıza bakar gibi o kültürel kodlara bakmak; o sembol repertuarına bakmak gerekir. Anne, bu şiirde varlığın kaynağı sorusunun karşılığı sanki; uzağına düşülen ama her durumda cevaplarında kaynağı olarak geri dönülecek yer ve başlangıç.

İbrahim’in yanı sıra, tanrı ve kurban temaları da var. Bir de Adem. İbrahim’in Adem olması gibi bir his var. Bununla gelen acı ve kan ise, son şiirde ki ‘yuva’ temasıyla buluşuyor. Tamamlandığın da bu anlatının, başka bir şeye dönüşeceği de hissediliyor.
Bu konuştuğumuz, kanlı ve zor bir doğum. Bunu daha çok Adem ve o mutlak yalnızlık temsil ediyor. Evren karşısındaki yalnızlık, kainattaki yalnızlığımız ve tüm bunların sorgulandığı bahçeye doğan Adem. Adem bunun bir metaforu gibi, bunu sembolize ediyor. İbrahim bunun daha kanlı hali. Büyümenin daha sancılı ve sert sembolü gibi. Ama tüm bunlar dinde anlatıldığı anlamıyla değil. Daha kişisel, kendi içinde başka bir teoloji alanı diyelim. Bu büyümeden ne çıkar, nereye varır ve sonrasın da ne olur bilmiyorum, birlikte arayacağız. Şiir bunun aracı.

Kitapta çok etkileyici bir dize var. “Sebebi sebebin yokluğundadır.” İbrahim’in dünyasını mı ifade ediyor?
Sebebe yüklenen anlam da var aslında orada. Sebepsizlik yeniden anlamlandırılıyor biraz da. O çok derin. Ben de bilmiyorum, o cümle birden geldi. Nasıl oluştu hala anlamış değilim.

Bu kitap bir imgeler dizgesini tamamlıyor ancak anlatının devamı gelecek gibi de?
Galiba öyle. Durmadan yazdığıma göre! Daha kapanmadı demek ki devam ediyor. Aynı dil, belki biraz daha genişleyerek yazdırıyor kendini. Ben bir kavim ve aidiyet duygusuyla yazıyorum. Bir kavme ait olma, onun tüm acısını ve dünyadaki macerasını hissedip ona tanıklık ederek. Bu kavim duygusuyla hareket ettiğinizde onun dışına düştüğünüzü size en iyi ana dilden kopuşunuz hatırlatır. Dilin,yurdun dışına düşmekten kaynaklanan o hasret çok derin bir perspektif de katıyor şiire. Ben şiirde durarak o kadim anlatıda ısrar etmeyi seçtim. Çünkü bize ruhun alanında kalmayı hala şiir öğretiyor. Gidecek başka yerimiz de yok galiba.Tüm bu algıya eşlik eden elbette bir tragedya duygusu olacaktır. Kahramanları, kadınları, erkekleri olan. Onların göçleri, yurtları, aldıkları yol ve kaybettikleri bir biçimde öykünün (anlatının) parçaları oluyor.

Hrant Dink için, ölümünden sonra yazdığınız “Hrant’ın Yetimhanesi” yazınızda başka bir duyarlılık ve derin bir keder seziliyor. Neler hissettiniz o dönemde?
“Hrant’ın Yetimhanesi” adlı yazımda, Hrant’ın sembolize ettiği şeyin yüzyıllık bir acı olduğunu belirttim. Bizim yok saydığımız bir tarihin ve duyguların, onun ölümüyle bir yasa dönüşmesini ifade ediyor bu. Hrant için tutulan yas eski ölülerin, tarihten bize bakan ve yası tutulmayan ölülerin de yasıydı. Ölümünden sonra bir yakınımı kaybetmiş gibi günlerce ağladım. Ben Hrant Dink’le tanışmamıştım ama onun sahiciliği, kalbi mesafenin ötesine geçerek kendini hissettirebiliyordu. Hepimiz için, Türkiye’nin bir yetimhane olduğunu anlatıyor o başlık. Bir hesaplaşma yaşattı bu ülkeye Hrant’ın ölümü. Yaşadığımız en derin, en hakiki acıydı. Bu yastan öğreneceğimiz çok şey var.
Okuyabileceğiniz diğer Bejan Matur söyleşileri
▪ "Mevlana'nın pergeli"
Derya Bengi, Roll, Şubat 2008
▪ "Şiir insan ruhunun kalesi"
Mehmet Sebatlı, Ayrıntı Edebiyat, Aralık 2002
▪ "Bakışım mecburen politik"
Merve Erol, Radikal Cumartesi Eki, 22 Mart 2008
▪ "Varoluş sorgusu İbrahim'e götürdü"
Hatice Saka, Yeni Şafak Kitap Eki, 4 Nisan 2008
▪ "Huzursuz edici şiirler"
Sema Arslan, Milliyet, 9 Mayıs 2002
▪ "İnsanı iyileştiren hayat gibi"
Oylum Yılmaz, Radikal Kitap, 31 Mayıs 2002
▪ "Yaslı bir kız kardeş olmak benim seçimim"
Tolga Meriç, Vatan Kitap Eki, 15 Nisan 2008
▪ "Taşların içindeki şiir"
Ufuk Matara, Akşam Kitap Eki, 26 Mayıs 2008
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.