Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Ahmet Ada:
"Mezar taşı olmak Anadolu'da"
Sibel Oral, Taraf, 25 Mayıs 2009
Ahmet Ada’nın önceki kitaplarına göre daha sade, daha yalın, doğayla iç içe ve bilgece söylemi olan yeni kitabı Taşa Bağlarım Zamanı Metis Yayınları tarafından yayımlandı.
“İyi şiir her zaman az okunmuş, az satmıştır” diyen Ahmet Ada ile son kitabı, şiir poetikası ve şiirin son durumu hakkında konuştuk...

Hem şiirleriniz hem de şiir üzerine yazdıklarınızla her zaman emekçi ve çok çalışkan şair olarak tanındınız. Geriye dönüp baktığınızda bir şiir emekçisi olarak ne hissediyorsunuz?

Yaklaşık 43 yıl olmuş ilk yazımın yayımlanışından bu yana. Emek isteyen şeyleri bugüne dek yayımladığım kitaplarımda görebilirsiniz. Bu yıl yayımlanan Sonsuz At, Sözcükler Denizi ile Taşa Bağlarım Zamanı; özellikle son iki kitaptaki şiirlerde yaşantımın iç deneyimleri okunabilir.
       Öznenin –ki bu bazen benim, bazen ötekidir– “iç mekânı” da kapsayan söylemi, sade, yalın, arınık bir görünüm kazandı.
       “Dış mekân”, kentin her türlü baskısı altındaki bireyin ütopik aranışlarına dönüştü. “Düşülke” aranışlarına paranın her şeyi belirlediği bu dünyada: “İnsan iyi şeyler arar denizde / Para geçerli değil” diyen bir özne, söylemem bile fazla, bilge bir öznedir.

Her yeni kitabınızda daha iyi şiirin peşindeymişsiniz gibi bir his uyanıyor. Yanılıyor muyum?

Sözcükler Denizi ile Taşa Bağlarım Zamanı, sizde böyle bir duygu uyandırıyorsa buna sevinirim. İyi ve kalıcı olan bir şiir yazmak başlıca amacım. Şiir, durmadan yenileniyor.
       Eski şiirin bağlayıcılığından kurtulmak, her seferinde kendi biçimini yaratan şiirler yazmak, dünyada olmanın gereği bence. Mekân, zaman, bellek, aşk, ölüm gibi sorunsalların içinden, bu kavramların gerçeklikle ilişkisini kuran bir şiir yazmak yeni biçim arayışlarını, deneyselliği gerektirir.
       Öte yandan, felsefenin düalizm diye tanımladığı nesne, eşya, doğa bölünmüşlüğü, özne-nesne bölünmüşlüğü, Akdeniz doğası içinde yaşayan benim gibi biri için benimsenmesi zor ve olumsuzluklar içeren bir durumdu.
       İç mekân olgusuyla örülen şiirler özne-nesne karşıtlığını ortadan kaldırdı. Kantolar’da, Yeni Kantolar’da, Sözcükler Denizi’nde, Taşa Bağlarım Zamanı’nda yer alan şiirlerin monolog düzleminden bu durum okunabilir: Monolog düzlemi neyin bilincidir? İşçiyle üretim aracının karşıtlığa, birbirinden kopmaya dönüşmediği, emeğin “soyut emek” hâline gelmediği bir dünyanın bilincidir. Bu bilinç bir özlem, bir ütopya olarak var şiirlerde.
       Düalizm sorunu değil, yenilenen biçem ve biçimdir şiiri iyi şiir kılan. İçsel deneyim alanının (içeriğin) biçim üzerindeki denetimi ve baskısıdır bu. Modern çizgi, farklı modernist yönelimler de eklenerek sürüyor. Eski dönem şiirlerin talepleri de sürüyor hâlâ. Eski şiirin ya da kendi şiir çizgilerinin talepleri şairleri hâlâ aynı çizgi üzerinde yürümeye zorluyor. Şiirin tıkanma noktasıdır bu ve bağlayıcıdır. Bu kabuğu dilsel planda kırmak gerekiyor. Ben kırdım. Büyük dilsel kırılmalar yaşadı şiirim. İyi şiir, yeni şiir, eski konvansiyonları parçalayıp aşan şiirdir. Dilsel kırılmalarla aşılabilir.
       Sözcükler Denizi’nde yer alan Kısa Tarih başlıklı şiirin son dizesi şöyledir: “Var benim de uzun bitkiler kadar tarihim.” (s. 64).

Denizin Uykusu Üstümde adlı şiir kitabınızdan önceki şiirleriniz için; “onlar dışsal olanla ilgiliydi”... “Şimdi artık iç dünyanın sesi, monologun sesi, dile gelişi söz konusu.” demişsiniz. Son kitabınız Taşa Bağlarım Zamanı’nı bu farklılıkların neresine koyuyorsunuz?

Taşa Bağlarım Zamanı, doğayla, eşyayla, nesneyle bütünleşmenin kitabıdır. Bitki örtüsü, hayvanları ve insanıyla yeryüzü, dışsal ve içsel dünyanın sesi, soluğu, monologudur. Evrensel insanın tinselliği yeryüzünde nasıl geziniyorsa, şiirlerde de öyle gezindi. Ölüm ve dirim sorunu, bir önsezi mi diyeyim bilgelik mi yoksa, ölümü imleyen Pars imgesiyle 2004’ten beri, dış ve iç mekân olarak girmişti şiirlerime. Taşa Bağlarım Zamanı, modernliğin getirdiği çalkantıları, fırtınaları benliğimden boşluğa bıraktığım zemin oldu. Çok ciddi varoluş sorunsalları imgesel dille, dile getirildi bu kitapta. Bilgece söylem, imgesel dilin içinde yitmeyen varoluşsal kaygılar, kanatları genişleyen sonsuzluk duygusu, ama hepsi dilsel bir kırılmayla varolup bir yapı oluşturdular. Monolojik söylemin bir yapıya dönüştüğü, şiirsel dilin bu amaçla örgütlendiği söylenebilir. Ama şu da var: Ritim ve lirizm, ne kadar değişirsem değişeyim, şiirimin kurucu öğeleri olarak dipte hep varoldular. Deniz, denizin yapıtları ve kapısı, günü uyandıran balıkçılar, “Köşeyi dönünce birdenbire Pessoa” (s. 15), “Gazze’de yine çocukları ölürmüşler” (s. 15); bütün dünya hâlleri Taşa Bağlarım Zamanı’nın tarihsel zamanını altüst ederek farklılıklar oluşturur. Zihinsel zaman zamandizinsel değildir. Bugünden anakronik geçmişe, zamansızlığa dönüş bu kitabın farklılıklarıdır. “Doğa içeridedir” diyordu Cezanne. İç mekândan geçen görüntüler, aslında görünmez olan ama görünür kılınan görüntülerdir: “Göğe doğru akıyor dilsiz orak / Ekinler uçarılık düşünde tarlanın” (s. 17). Bu dizeler görülebilen bir şeyi işaret etmez. Kısaca, dış dünyanın iç mekândan, yaratıcı imgelemden geçişi Taşa Bağlarım Zamanı’nın belirgin farklılıklarıdır.

Kitabınızın adı oldukça şiirsel. Bir imge galiba. “Taşa Bağlarım Zamanı” neyi ifade ediyor?

Taşa Bağlarım Zamanı” yazınsal bir imge. Zaman kavramının soyutluğunu vurguladığı gibi, anakronik geçmişe ve zamansızlığa da gönderme yapıyor; kitabın ana motifi gibi.

Taşa Bağlarım Zamanı’da, Rene Char, beyaz geyik, Pessoa, balıkçılar, orman ve hayvanlar yer alıyor. Bu şairler, orman ve türlü hayvanlar neyi işaret ediyorlar?

Aslında bu soruya yanıt yine şiirlerin kendinde var: “Zamanın tefeciliğiyle, açgözlü parayla” (s. 49) kuşatılmış insanın, paranın geçerli olmadığı bir düşülkeyi işaret ederler. O saflığı... Pessoa, Rene Char dünya şiirinin önemli adları. Ama, Taşa Bağalarım Zamanı’nda adlarının anılışı tesadüfi değil, dünya şiirinin hiza ve doğrultusuyla bütünleşme arzusundan kaynaklanıyor. “Geyik” şiiri (s. 27), en fazla onda var, bireyi bunaltan kentin baskısından kurtulma arzusu.
       Taşa Bağlarım Zamanı, edebiyatın küçük bağlamı içinde ele alınamayacak bir yapıt. Bunu söylemekle, onu dünya şiirinin doğrultusunda gördüğümü söylemiş oluyorum. Tekrarlayayım: Yeni şiirlerimi evrensel bağlamda (büyük bağlam) gördüğümü söylemeliyim..

Kitapta yer alan sözcüklerin istiflenişi tılsımlı, tansıklı sözlere, sözcelere yol açıyor. Yazınsal olan, dahası şiirsel olan lirik bir düzlemde fışkırıyor...

Gündelik egemen dili dışlayan, gündelik dilin yıpranmışlığını yadsıyan, yalınlıkla, sadelikle çelişmeyen bir tutum ortaya çıktı bu kitapta. Sözcüklerin istiflenişi yeni bir yapı kuruyor. Sözdizimini fazla bozmadan oluşturulan bir yapı. Tansıklı söyleme şiirsel söylemin dolayımlı ve büyülü oluşu ve çağdaş lirizme bitişmesi yol açmış olabilir. Tam bilmiyorum.
       Çağdaş lirizmin olanaklarını şairaneliğe düşmeden dolaşıma sokmak yetti de arttı bile benim için. Kim bilir, belki, düş, gerçek ve tasarımlanan dünyanın bir arada ve iç içe girmesinden kaynaklanıyordur büyülü, tansıklı söylem.
       Koskoca evrene fırlatılmış insan, varlığın hiçliği aslında. Arafta kalmış insan ve onun duygusu. Bu duyguyu kanser nedeniyle yaşadım, yaşamaktayım: “Kök oldum dünya toprağına” derken yaşama tutkusunun başatlığı dile gelir: “Yeter bana mezar taşı olmak / Anadolu’da”. İlk şiirlerdeki yetinmezlik duygusundan buraya, taşa sürüklenen tin.

Şiir yazdığınız kadar şiirle ilgili de çok yazıyorsunuz. Türk şiirinin 2000’lerdeki durumunu nasıl buluyorsunuz?

Şiirle ilgili yazılarım daha çok pedagojik düzlemde; şiirin şiir dışı etkenlerle değerlendirilişinden tutun da, şiire ait kavram ve terimlerin açımlanmasına, şiirin öğelerinin ayrıştırılmasına, şiir dilinin farklılığına kadar uzanan bir dizi yazı. Anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik yazılar bunlar. Şairler üzerine yazılar da yazdım, yazmaktayım. İmgeden, ironiye, ritimden anlama, modern şiirin dilinden gerçeklikle ilişkisine dek zincirleme pek çok sorunu dile getirmek sorumluluğunu yüklendim yıllardır.
       Çağdaş Türk şiirinin XXI. yüzyıldaki durumu oldukça iyi. Çok çeşitli anlayışlarla deneysel, görsel ve farklı bir şiir yazılıyor. Doğu kökenli şairlerin metafizik ucu açık şiirleri, kadın şairlerin deneyimlediği başkaldırı şiirleri, farklı kültürel kaynaklardan güç alıyor. 2008’de, “Şiir artık kültürel girdilerden yalıtık olarak yazılamaz durumdadır” demiştim. Çağdaş felsefenin, resmin, sinemanın, müziğin, ontolojinin, epistemolojinin, fenomenolojinin, psikanalizin insana sunduğu olanaklar şairi ilgilendirmelidir. Şairin deneyimlediği salt verili hayat olamaz. Onu dönüştürmenin düzeneklerini bilinç düzeyinde de yaşaması gerekir. Dünyayı, yeryüzünü anlamaya çalışmanın, anlamlandırmanın entelektüel birikimle gerçekleştiğini bütün ‘büyük şiirlerde’ görebiliriz. Birkaç yıl önce, “Fenomenoloji üzerine beş ders”i okuduğumu gören bir şair arkadaşın “ne gereği var” dediğini anımsıyorum. Sürdüregeldikleri şiirin nasıl “eski konvansiyonlara” yenildiğini görmek gerçekten hüzün verici. Birbirinin tekrarı bir şiiri yazmanın nesi özgünlüktür? Ne ki, birbirini tekrar eden şiirlerin yanı sıra, genç bir şiir de yazılıyor ülkemizde. Yaşı kaç olursa olsun en yeni şiiri Cahit Koytak yazdı, yazıyor. Gonca Özmen, Azad Ziya Eren, Bâki Ayhan T., Eren Aysan, Şeref Bilsel, Cenk Gündoğdu, Hasip Bingöl, Kenan Yücel, Beşir Sevim, Veysel Erol, Sadık Yaşar, Zeynep Köylü, Sinan Oruçoğlu, Gökçenur Ç., İbrahim Tenekeci, Selim Temo, Can Bahadır Yüce, Mitat Çelik, Özkan Satılmış, Yusuf Uğur Uğurel, Veysi Erdoğan, Betül Tarıman, Seyyidhan Kömürcü, Emel Güz, Mehmet Erte, Metin Kaygalak, Nilay Özer, Kadir Aydemir, Mehmet Butakın, Kemal Varol, Ahmet Çakmak, Mehmet Hameş, Mustafa Fırat, Serap Erdoğan, Fatma N., Betül Dünder, Erol Özyiğit, Hakan Cem, Serkan Ozan Özağaç, Bülent Keçeli, Ömer Erdem, Yasin Erol, Mete Özel, Aslı Serin, Burak Acar, Gülce Başar, Çiğdem Sezer, Levent Yılmaz, Mustafa Erdem Özler, Eyüp Yaşar, Ömer Berdibek, Zeynep Arkan, Elif Sofya, Mustafa Ergin Kılıç, Zeynep Uzunbay, Emel İrtem, Birhan Keskin, Murat Üstübal, İbrahim Halil Baran, Mehmet Öztek, Bejan Matur, Adnan Gül, Didem Madak, Adil İzci, Onur Caymaz, Enver Topaloğlu, Fuat Çiftçi, Bünyamin K., Deniz Durukan, Ali Özgür Özkarcı, Cuma Duymaz, Ersun Çıplak, Şükrü Sever, Özlem Sezer, Hüseyin Akın, Ali Hikmet Eren, Olcay Özmen, Mehmet Bozgan, Selahattin Yolgiden, Salih Aydemir, Mustafa Köz, Hakan Savlı, Hakan Şarkdemir, Serkan Işın, Ömer Şişman, Ertan Yılmaz, Mehmet Can Doğan, Yavuz Özdem, Ömer Aygün gibi şairler birbirine benzemeyen çok farklı şiirler yazıyorlar. Hepsini ilgiyle okuyorum. Çok değişik şiir çevrenleriyle karşılaşmak mümkün. Her ne kadar büyük şiirleri yoksa da, farklı şiirlerle çağdaş ve çağcıl şiire yeni alanlar açıyorlar. Öte yandan, Necmi Zekâ’yı okumayan, bilmeyen bir kuşak da var ki popüler kültürün çevreninde televizyondan televizyona koşan, şiiri değil şairliği öne çıkaran tutumlarıyla boy gösteriyorlar.

Edebiyatın belki de en sessiz çocuğu şiir. Şiir kitapları az satıyor ama biz milletçe şiiri çok seviyoruz. Bir çelişki var sanki. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

Şiiri çok sevdiğimiz doğru mu? Hangi şiiri seviyoruz? Nüfusumuza göre az sayıdaki okur modern şiiri kavramaya ne kerte yakın? Şiirin az basılması ve dolaşımda olmayışı, “metalaştırılamayışıyla” ilgili gibi görülüyor. Kültürün magazinleştirilmesi, kültür endüstrisinin pazara yönelik çabaları has şiiri geri plana itmiş olamaz mı? Ama şu da var ki, iyi şiir her zaman az okunmuş, az satmıştır.

Çok teşekkür ederim bu röportaj için.

Ben teşekkür ederim bana bazı şeyleri söyleme fırsatı verdiğiniz için.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.