Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Serpil Sancar:
"Hegemonik erkeklik farklı erkeklik kimlikleriyle bir tür pazarlık, ilişki, uzlaşma ve işbirliği içinde yaşıyor"
Melike Aydın, Varlık, Haziran 2009
Erkeklik: İmkânsız İktidar, göz ardı edilen erkek egemenliğinin dayatmalarının bu durumun failleri olarak görülen erkeklerin kendileri için ne ifade ettiği sorusuna odaklanıyor. Kitapta yer alan yüz yüze görüşmeler sayesinde okur hem doğrudan erkeklerin, eril egemenlik anlayışına karşı kendilerini nasıl konumlandırdıklarını, hem de kadınlara ve kadınlığa ilişkin yaklaşımlarını inceleyebiliyor. Görüşmelerin her kesimden erkek tipini içermesi önyargısız bir yüzleşme alanı sağlıyor. Kitabın erkek dünyasından kadınlara bakmamızı sağlayarak taraflar arası bir dengeyi de amaçladığını söylemek yerinde olur mu?

Kitabın amacı, bugüne kadar genellikle kadınların ezilme ve dışlanma deneyimlerine dönük cinsiyet araştırmalarında bir yeni alan açmak ve erkeklerin erkek egemen bir toplumda yaşadıklarını anlamaya çalışmak olarak tanımlanabilir. Erkeklerin gündelik yaşamları içine gömülü iktidar ilişkilerinin işleyişine nasıl dahil olduklarına yakından baktığınızda farklı farklı erkeklik tarzlarının olduğunu görüyoruz. Bunun en önemli belirleyicilerinin eğitim ve mülk sahipliği ile şekillenen sınıfsal konum, yaş ve bedensel kapasite olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin ekonomik güç kazanmış; sermayenin aklı olarak, kârlı işlerin yaratıcısı ve yürütücüsü olarak üst sınıfsal konumlara yerleşmiş erkekler çoğu zaman dünya çapında olup biten şeylere ilgililer ve o düzeyde kararları belirleyebiliyorlar. Sadece emeği ile geçinen ve kazandığı para ile aile geçindirme sorumluluğunu üstlenmiş erkekler ise çok daha küçük ölçekli bir dünyanın erkekleri ve bu küresel işadamlarının erkeklik deneyimlerinden farklı bir erkeklik yaşıyorlar. Erkek olmak ile aile geçindirecek para kazanmanın özdeşleştirildiği koşullarda doğru dürüst bir işi ve parası olmayan erkeğin hali ile zengin bir işadamı olarak etrafındaki birçok kişiyi yöneten bir erkeğin erkeklik deneyimleri farklı. Ama hepsinin de erkek olmak ortak paydasında birleştikleri “erkeklik avantajları” var elbette. Örneğin kadınlar üzerinde sağlanan otorite, cinsel ahlak kurallarının gevşek tutulduğu bir tür serbest cinsellik, bedensel hareket ve eylem serbestliği, vb. Öte yandan egemen erkeklik tarzları gariban ya da değil bütün erkekleri etkiliyor. Dünyada ve tabii ki Türkiye’de de birçok şey üst sınıf erkeklerin arzuları ve tüketimleri için şekilleniyor. Hatta ideal kadın beden ölçüleri ve moda anlayışı bile bu erkeklerin zevklerine göre şekilleniyor. Onlar dünyanın efendileri ve sermayenin eril aklı zaten. Onlar dağıttıkları fırsatlar ile kendilerine gönüllü olarak benzemeye çalışacak birçok erkek ve gönüllü olarak itaat edecek çok sayıda kadın bulabiliyorlar zaten. Onların şiddeti sermayenin ve devletin eril şiddeti aslında, kişisel düzeyde başka tür bir şiddete ihtiyaçları yok. Öte yandan “gariban” erkekler kendi erkeklik iktidarlarını, üstün gelme duygularını tatmin edecek bir otoriteyi isterlerse evdeki kadın ve çocuklar üzerinde kurabiliyorlar. Ayrıca genelevler her erkeğin arzularına meşru karşılıklar buluyor. İlaveten futbol sahalarında görmezden gelinip ses çıkarılmayan erkek taşkınlıklarına katılarak keyiflenme ve “deşarj” olma olanaklarını da unutulmamalı.

Günümüzde yaş, toplumsal sınıf ve etnik kökene dayalı olarak farklı erkekliklerin ortaya çıktığını, tek bir erkekliğin olmadığını görüyoruz. Erkek iktidarı da kendi içinde ayrışmaya, parçalanmaya başlıyor, ataerkil anlayış küreselleşmenin makbul sayılanı değiştirmesiyle gittikçe zayıflıyor, örneğin eşcinsel, etnik azınlık, alt sınıf mensubu erkeklerle egemen erkeklik ilişkisi, hatta bir erkeğin farklı yaş dönemleri karşılaştırması bile çelişkiler, tutarsızlıklar içerebiliyor, bunun da mutlak iktidarın imkânsızlaşması anlamına geldiğini söyleyebilir miyiz?

Bugün için ataerkilliğin zayıfladığını söylemek zor, sadece ataerkillik de bütün diğer toplumsal oluşumlar gibi sürekli değişim geçiriyor diyebiliriz. Geçmişte de egemen erkeklik değerlerini temsil eden farklı erkeklikler vardı. Örneğin toprak sahibi feodal beyler ile dinî otoriteyi elinde tutan ruhban sınıfı, farklı egemen erkeklik değerlerini temsil ediyordu. Bugün için karşılaştığımız farklı erkeklikler kapitalizmin baştan itibaren küresel bir düzen olarak, en azından sömürgelere yayılmış haliyle ortaya çıkışına paralel olarak şekillenen erkeklikler. Bugün uluslararası ticaret yapan şirketlerin sahip ve yöneticisi olan erkekler ile geçmişin sömürgeci ordu komutanları ya da deniz aşırı tüccarları arasında egemen erkeklik değerlerini temsil etme açısından birçok benzerlik bulabilirsiniz. Erkek egemenliği küresel bir rejim, birçok başka iktidar sistemiyle iç içe yaşayıp besleniyor. Çoğu zaman erkek egemenliğinin hegemonik bir ilişkiye dönüştüğünü görüyoruz. Yani erkek egemenliğini sürdürecek bir tür değer, ilişki, kurum ve kuralın geçerliğine inanan, doğru bulmasa da sessizce itaat eden, katılmayıp uzaktan izleyen farklı erkeklik konumları ve kimlikleri olduğunu görüyoruz. Bu hegemonik erkeklik farklı erkeklik kimlikleriyle bir tür pazarlık, ilişki, uzlaşma ve işbirliği içinde yaşıyor. Örneğin, erkeklerin kadınlara göre daha güçlü, dayanıklı ve soğukkanlı olduğu, homofobik heteroseksüelliğin biyolojinin yasası olduğu, kadınların ve çocukların erkekler tarafından korunması gereken güçsüz canlılar olduğu gibi düşünceler öyle ya da böyle kolay karşı çıkılamayan ve erkek egemenliğinin temelinde yatan düşünceler. Her hegemonik ilişki gibi erkek egemenliği de aynı zamanda muhaliflere, uyumsuzlara katlanmak zorunda. Bütün hegemonik ilişkiler gibi erkek hegemonyası da bir yandan parçalanıp dağılıyor, diğer yandan yeni ilişkiler ve yeni bağlamlar yaratarak yeniden kendini var edebiliyor. Birçok erkek, çok para kazanmak için tüketici iş dünyasına teslim olmayı reddediyor ve daha az para kazanacağı ama sahip olduğu serbest zamanlarda daha zevk aldığı bir yaşam sürdürmeyi seçiyor. Birçok erkek savaşçılığı, eril şiddeti, kadınları ve kadınsı olan her şeyi aşağılayan erkeklik kültürüne karşı çıkıyor. Eline silah almayı reddeden, militer kültürü eleştiren erkekler var. Bu çatışmalı iktidar ilişkileri içinde ne kadar erkeğin bu eril iktidar mekanizmalarının uzağında kendine bir yaşam alanı kurmayı becerebildiği önemli aslında. Egemen erkeklik tanımının çok kolay değişmeyen içeriği aslında bildiğimiz iktidar tanımı, yani güç, para, akıl, yönetme becerisi, gerektiğinde şiddet ve savaş... Bunlar tek tek erkeklerin kendi yaşamlarında gerçekleştirmesi olanaksız şeyler olduğundan egemen erkekliğin sürdürülebilmesi için yasalara, ordulara, silahlara, Hollywood sinemasına, futbola ve daha birçok şeye gerek var. Bu nedenle erkeklik kolektif bir kimlik ve bir toplumsal iktidar inşası aslında...

“Küresel Cinsiyet Rejimi” adlı bölümde yeni egemen erkek; “beş yıldızlı otellerin müşterisi, birinci sınıf uçak ve havaalanı yolcusu, İngilizce konuşan, kontinental mutfak yemekleri yiyen, CNN izleyen, dizüstülü” olarak tanımlanıyor. Bu erkek tipinin diğerleriyle ilişkisini de sömürgecilik söylemiyle ilişkilendiriyorsunuz. Ayrıca “kadın emeği ve cinselliğinin küresel pazarın tüketim nesnesi” haline geldiğinden söz ediyorsunuz...

Evet, bir küresel cinsiyet rejimi var. Bu küresel düzen içinde egemen erkek değerlerine göre şekillenen güç, kazanma, rekabet, kaybetme, yok etme, elde etme, boyun eğdirme ilişkileri oluşuyor. Nihai olarak dünya çapında sermayenin azami kârını gerçekleştiren işadamlarını biz başarılı erkekler ve onların etrafındaki şık kadınlar olarak görüyoruz.
       Diğer yandan elde silah dağda gezen Osama bin Ladin de başka bir küresel erkeklik sembolü. Entari giyse de eril bir sembol. Gerek Batı odaklı sermaye iktidarının erilliği gerekse Doğu odaklı dinsel savaşçılığın erilliği, ikisi de erkek egemenliğinin farklı biçimleri ve genel olarak dünyada güçsüzlerin üzerindeki tahakkümün oluşumundaki cinsiyet ilişkilerinin rolünü bize anlatıyor. Batı’nın eril diline göre Doğu’lu erkekler kadınlara köle muamelesi yapan barbarlar ve bu nedenle de onlara demokrasi ve insan hakları öğretmek için gerekirse savaşla terbiye etmek gerekiyor. Öte yandan Doğu’nun egemen erkek dilinde Batılı kültür cinsel ahlak ve terbiyeden yoksun. Aile değerleri bilmeyen ve kadınları cinsel nesneler haline getiren erkeklerin dünyası. O nedenle kadınları bu kültürden korumak için tersini yapmak gerek, yani cinsel olarak denetim altında tutup bedenlerini de kimsenin göremeyeceği şekilde kapatmak gerek. Küresel düzeyde farklı cinsiyet kültürleri arasında bir çatışma ve üstünlük mücadelesiymiş gibi görünen şeyin arkasında aslında kapitalist tahakküm ilişkilerinin iktidar mekanizmaları var. Bu bağlamda kadın emeği ve cinselliği de küresel pazarın tüketim nesnesi. Kadın emeği yeni esnek kapitalist üretim zincirinin ucuz işgücü. Öte yandan Tayland ya da Moldova gibi ülkelerden bedenini satarak para kazanmak için başka ülkelere göçen kadınlar küresel cinsiyet rejiminin başka bir gerçeği. Artık dünyanın herhangi yerinde bir erkek bu konuda “uzman” şirketlerin kataloglarına bakarak istediği milletten, Asyalı, Doğu Avrupalı vb. bir kadın bedenini para karşılığı satın alabiliyor. Fuhuş sektörü bugün için dünyanın en kârlı ilk üç sektörü arasında yer alıyor. Dünyanın önemli ticaret merkezlerindeki beş yıldızlı otellerin işadamlarına sundukları hizmetler arasında pay tv’ler ve kadınlar baş sırada yer alıyor.

Görüşme metinlerinden çıkan en önemli sonuçlardan biri kadın hakları konusunda bilinçli görünen görüşmecilerin neredeyse tümünün ya ileri görüşlü bir kız arkadaşlarından, ya baskı altında yaşayan annelerinden, ya da bir biçimde yaşamlarındaki bir kadından etkilenmiş olmaları. Kendiliğinden, ya da sizin dediğiniz gibi “otomatik” bir sorgulama niyetleri olmamış maalesef. Bu bizim toplumumuzun yaygın eğilimi olan “bana dokunmayan yılan” anlayışıyla ilgili değil mi?

Aslında bir insanın mevcut toplumsal ilişkiler düzeninden rahatsız olması ve onu değiştirmek istemesi için onunla bir uyumsuzluk ya da çatışma yaşaması gerek. Yoksa neden böyle bir şey yapsın ki. Erkek egemen düzenden bir erkeğin rahatsız olması için o düzen tarafından horlanıp ezilmesi, dışlanıp şiddete maruz kalması gerek. Ya da böyle muamele görmekte olup da karşı çıkan kadınlarla yakın ve empatik ilişkide olması gerekir. İşte erkek egemenliğini eleştiren erkekler de genellikle bu tür deneyimleri yaşamış erkekler ve bu çatışmalı süreçler bu erkeklerde eleştirel bir bilinç ve yeni erkeklik deneyimlerine açılma getiriyor. Kendi yaşamlarında, şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak görmeyen, daha eşitlikçi bir kültürel ortamı uzaktan yakından tanıyan, çocukluğunda böyle bir ortamda büyüyen, ya da daha sonra bu tür ilkeleri savunan bir ideolojik, politik düşünce ortamı ile ilişkisi olan erkekler egemen erkeklik değerlerini sorgulamaya daha yatkın oluyorlar. O zaman annelerinin babalarından gördüğü şiddeti doğal olmayan bir zorbalık olarak görebiliyorlar. Ya da hayatlarındaki feminist kadınların eleştiri ve önerileri bu erkeklerin kendilerini dönüştürmelerine uygun ortam hazırlıyor.
       Bu erkekler daha barışçıl, şiddetten uzak ve kadınlarla, diğer erkeklerle daha eşitlikçi ilişkiler yaşayabilen erkekler haline gelebiliyorlar. Değişimin rotaları buralardan geçiyor.

Kitabın en ilgi çekici bölümlerinden “Erkek Egemenliğine Karşı Erkekler”de ataerkil yapıya karşı çıkan erkeklerin artık sadece ezilen kadınların yanında yer almak için değil, kendi çıkarları uğruna bunu yapmaya başlamalarından söz ediyorsunuz. Bu sayede ataerkilliğe karşı daha sağlıklı bir duruş yerleşecek mi?

Evet, bence yaşadığımız dünyadaki eşitsizlik ve şiddetin işleyişinde erkeklerin çoğu zaman basit şiddet araçları, tetikçiler ve mağdurlar olarak yer aldıkları da daha yakından görülmeye başlandı. Erkek egemenliğine ve eril şiddete sadece kadınların karşı çıkması yetmiyor, esas bu şiddetin tetikçisi ve aracısı olan erkeklerin karşı duruşları da dönüşümde çok önemli rol oynuyor. Yani, tetikçiler ellerindeki silahı atmadıkça oyun bozulmuyor. Aslında iyi bakarsak eril şiddeti onaylamayan ama sesini de nasıl çıkartacağını bilemeyen, bu şiddet nedeniyle bedeni, ruhu, yaşamı sakatlanmış, tahrip edilmiş birçok erkek görebiliriz. Bu erkeklerin karşı çıkmak için bir dil geliştirmeleri ve eril iktidarın dağıttığı payları istemiyoruz diyebilmeleri gerekli. Biz erkekler, kadınların ve diğer erkeklerin ve her tür güçsüzün üzerinde işleyen bir iktidarın bize sunacağı güç ve fırsatları istemiyoruz. Çünkü bu iktidar karşılığında biz de şiddet araçlarına veya onları sessizce onaylayan seyircilere dönüşüyoruz, diyebilirler.

Son bölümde Türkiye’ye ilişkin çok çarpıcı şiddetsiz bir saptama yapıyorsunuz: “Anneden öğrenmeyen bir toplum”. Duyarlık, diğer insanlarla empati kurmak gibi dişil değerlerin umursanmadığına işaret ediyorsunuz. Annelik öylesine yüceltiliyor ki neredeyse dokunulmazlaştırılıyor. Aşırı dokunulmazlaştırmak da dokunulmaya dokunulmaya unutulmaya, bir vitrine dönüşmeye neden olmaz mı? Anneliği bu denli “romantize” etmenin ardında onu etkisizleştirmek amacı yatıyor olabilir mi?

Evet annelik romantize ediliyor, daha doğrusu kutsallaştırılıyor. Bu da onu işlevsizleştiriyor.
       Aslında erkek egemen toplumlar “anneden öğrenmeyen toplumlar”. Anneye saygı gösterilir, kutsal ilan edilir ama annenin yap dediği yapılmaz. Çünkü anne olmaya atfedilen özellikler, daha doğrusu dişil değerler, örneğin karşılık beklemeksizin bakmak-sevmek, insanların sağlıklı beslenip düzenli yaşamaları ile ilgilenmek, çatışmacı ve rekabetçi değil alttan alan uzlaşmacı bir dil kullanmak gibi özellikler erkeklerin yapmaması gereken “boş” duygusallıklar... Dişil değerler, başkasının yaşamından sorumlu olmaya, kendinden başkalarının yaşamı ile de ilgilenerek şefkatli, ilgili, duyarlı olmaya, “birlikte yaşam” etiğine bağlı olmaya dayalı toplumsal değerler... Bu değerler erkeklerin iktidar kurucu pratiklerini bozucu davranışlar olarak kodlanıp erkeklik eğitim pratiklerinden dışlanıyor. Başarmak için her şeyi göze almak, rekabet ederek kazanmak, gerektiğinde şiddet kullanarak bulunduğu güç konumunu ve onu besleyen iktidar ilişkilerini sürdürmek, bunun gerektirdiği soğukkanlılığı ve duyarsızlığı öğrenmek, boyun eğdirdiğin ve itaat ettirdiğin insan sayısı kadar güçlü olduğunu düşünmek vb. İşte bu tür eril değerleri doğru olarak öğrenebilmek için dişil değerlerin “şık” ama gerçek hayatta işe yaramayan gerçek dışı fanteziler, zayıflık göstergesi davranışlar olduğuna inanmak gerekiyor. Bu tür bir erkek olmak için bu anlamda içindeki dişil değerleri öldürmek gerekiyor. Bu da annenin ya da aslında kadınların emeklerinden yaralanmak ama hiçbir zaman aynısını yapmamak demek. Anneden uzaklaşmadan erkek olunmuyor. Bu da dişil değerlerin toplumsallaşamaması demek, kamusal dünyanın eril değerlerle inşa edilmesi demek. Oysa ki toplumun dişil değerlerle inşa edilecek ilişkilere çok gereksinmesi var. Daha barışçıl ve çatışmasız bir toplum için dişil değerlerin yaşadığı itibar kaybına son vermek daha yaşanabilir bir toplum yaratmak için kaçınılmaz aslında.


Türkiye’de muhalif erkeklerin de ataerkil düzen yapısının temellerini sorgulamaya fazla yanaşmadığına, asıl sorunu ıskaladığına değiniyorsunuz. Sorgulamaktan çekindiği kalıplara sahip olmak genel anlamda muhalif siyasi çevrelerin Türkiye’deki sorunlarından değil mi?

Türkiye’de muhalif olmak demek devlete egemen olan siyaset yapma strateji ve pratiklerine muhalif olmak demek çoğunlukla. Devlet egemenliğinin güçlüden ve sermayeden yana işleyen bir içeriğinin olmasına ve bunu şiddet ve vahşet kullanarak sürdürülmesine karşı çıkan önemli bir muhalefet var Türkiye’de. Bu elbette çok önemli... Ama bu şiddet rejimi sadece devlet memurlarının eliyle sürdürülen bir polis ve asker şiddeti değil ki. Devlet şiddeti bir eril şiddet türü; erkek eliyle diğer erkekler üzerinde uygulanan bir şiddeti rejimi. Devlet iktidarını sürdürmek için erkeklere öğretilen şiddet 9-5 mesaisi içinde profesyonellik bakışı ile sınırlı kalmıyor; kadın üzerinde kurulacak baskının aracı oluyor; mafya tetikçisinin yaşamdan beklentilerini şekillendiriyor; erkek bedenlerini şekillendiren sporun bir parçası olarak erkek bedenlerini yarışı kazanma ile sakatlanma arasındaki tehlikeli çizgide yürütüyor. Futbolu spor olmaktan çıkartıp bir ticarete, ya da kadınları ve kadınsılığı dışlayan eril eğlenme kültürüne dönüştürüyor. Sonra bu tür erkeklik halleri kendi uygulayıcılarına da dönen, onları da sakatlayan bir eril tahakküm rejimine dönüşüyor. Dolayısıyla insanları eşitsiz toplumsal koşullarda yaşamaya zorlayan ne kadar strateji varsa hepsi eril şiddet rejiminden beslenerek ayakta duruyor. Bütün bu iktidar ilişkilerinin sadece devlet kurumları eliyle sürdürülen kısmını görmek, gerisini algılamamak gerçekten de büyük bir körlük. Eşitlik isteyen politik aktörler kendi siyasal örgütlerindeki eşitlik sorunlarını çözemiyorlar; kadınların da eşit olarak katılacağı siyasal ortamlar yaratamıyorlar, vb. Aslında en önemli körlük noktalarından biri erkeklerin kendi aralarındaki ilişkilerde ürettikleri hiyerarşi ve iktidar ilişkileri. Güçlü ve duyarsız olanın üstte olmasını onaylayan egemen erkeklik değerlerini temsil eden erkeklerden diğer erkeklere yönelen dışlama, baskı, şiddet ve hatta taciz hiç görülmüyor. Erkeklerin kendi aralarındaki iktidar ilişkilerini değiştirmek ve eşitlikçi ve şiddet içermeyen bir düzen kurmak aslında sınıfsal, etnik temelli eşitsizlikleri, sömürüleri ve ayrımcılıkları da değiştirmenin yolu. Dünyada sınıfsal ve etnik eşitsizliklerin cinsiyet eşitsizlikleri ile ayrılmaz biçimde iç içe olduğunu daha açık görmek ve göstermek gerekiyor.
Okuyabileceğiniz diğer Serpil Sancar söyleşileri
▪ "Entelektüel erkekler kadın sorunlarına ilgisiz!"
Gökçen Beyinli Dinç, Yeni Aktüel, Sayı: 194, 2009
▪ "Erkeklik, imkânsız iktidar"
Esra Açıkgöz, Cumhuriyet Dergi, 26 Temmuz 2009
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.