Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Nadire Mater:
"Reddedişteki özgürleşme"
Siren İdemen, Express, Ağustos-Eylül 2009
“68 hakkında söylenmedik ne kaldı?” diyenler yanılır. Hele bugünlerde, o en güzel yüz metreyi koşanlara yapılan maksatlı ve mesnetsiz saldırılar, suçlamalar, hakaretler doludizgin giderken söylenecek çok şey var. Nadire Mater’in Sokak Güzeldir – 68’de Ne Oldu adlı kitabı ‘68’i, ‘68 kuşağının isimli, isimsiz kahramanlarının ağzından anlatıyor. Böyle bir belgeye çok ihtiyaç vardı. Üç kere “sağol” çekip Nadire Mater’e bağlanıyoruz.

‘68 kuşağının solcu, devrimci kadınlarının cinsiyetsizliği, fazla mazbut ve muhafazakâr oldukları, cinselliklerini yaşamadıkları/yaşayamadıkları eleştirisinden nedense çok zevk alınır. Sokak Güzeldir yayımlandıktan sonra da bunun üzerine gidildi. Jülide Aral’ın kitapta anlattıklarından yola çıkarak Nur Çintay’ın “ ‘68’de Kadınlık Halleri” başlıklı yazısı, Müjgan Halis’in Jülide Aral’la yaptığı “Benim ‘68’im mazbut ve cinsiyetsizdi” başlığıyla yayımlanan söyleşi... Ne diyorsun bu cinsiyetsizlik meselesine?

Sokak Güzeldir’de ‘68’li kadınların anlatıları çok ilgi çekti. Sadece altı kadınla konuşmak bile zihinleri bayağı kışkırttı. Oysa geçen yıl 40. yıl toplantıları düzenlenirken, haberleri yapılırken kadınlar pek akla gelmemişti. Bu ilgiden umutlanmak istiyorum. Jülide’nin de söylediği gibi, “cinsiyetsizlik” gibi sorunlu durumların yaşandığını o sıralar anlamaya ne donanımımız, ne bilincimiz yeterliydi. O dönem başka türlü yaşanamazdı diye düşünüyorum.

Bugünün koşullarından ve kavramlarından bakmak değerlendirmeyi etkiliyor galiba. Mesela kürtajın Fransa’da 1975’te yasallaştığını unutuyoruz. Doğum kontrol hapı yine Fransa’da 1967’de serbest bırakılıyor; o da 21 yaş üstündekilere ve eczaneye kimliğini ibraz etmen şartıyla. Solcu/devrimci kadınlar diğer kadınlara, yani politikadan uzak duran ya da sağcı kadınlara kıyasla daha mı muhafazakâr ve cinsiyetsizdi?

Tabii toplumun ve kadının Türkiye ve dünya ölçeğindeki durumunu akılda tutarak döneme bakmak gerekiyor. Ankara’da kaldığım yurtta, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen kızlardık. Eylemlere katılanların sayısı yüzde 20 gibiydi, diğerleri de bize sempati duyardı. Devrimci kızların daha muhafazakâr değil, göreli olarak daha “özgür” ve “kurtulmuş” olduğunu da söylemeliyim. Bizler daha rahat flört ederdik, aslında çok da flörtöz bir dönemdi ‘68. Kitapta konuşan kimi erkeklerin de kabul ettiği üzere ‘68’in “erkek” karakteri baskındı ama, sağ tümüyle erkekti. Solun kendi içindeki “muhafazakârlaşma” 1970 başlarında kendini hissettirmeye başladı. Bizim tartıştığımız solun/devrimcilerin kendi içindeki “muhafazakârlık”, yoksa, ‘68’in kadınları o günün kadınlarına göre “ilerde”ydi.

Bu eleştiriye temel olan, çoğunlukla büyük şehirlerde üniversite ortamında o dönemi yaşayan, küçük burjuva ailelerden gelen 18-25 yaş arası genç kadınların anıları. Genelde giyim kuşam ile flört meselesine dayandırılıyor eleştiriler. Fakat o dönemde o sınıftan kızlara biçilen cinsiyet rolüne uygun olan zaten makyaj yapmaları, kadınsı giyinmeleri, “çıktıkları” bir çocuğun olması değil mi? Tersine, makyaj yapmayı reddetmek, erkeklerle beraber siyasal faaliyetin içinde olmak bu kadınlar açısından daha meydan okuyan, daha özgürleştirici bir tavır olarak düşünülemez mi?

Sorunu elbette “flört” ve “giyim-kuşam”a indirgeyemeyiz. Kadınlar karar mekanizmalarında yer almıyordu, sözünü söyle(ye)miyordu. Erkekler, kadını “korunması gereken” olarak görüyordu. Kadın, devrimci harekette daha çok lojistik güçtü. Geldiğimiz yer, okuduğumuz okul, içinde yer aldığımız gruplara göre de kadının durumu farklılaşabiliyordu. Ben 1968’in ilk yarısını ODTÜ’de, ikinci yarısını Sosyal Hizmetler Akademisi’nde okudum. İki okul çok farklıydı. Akademi’ye her yıl yirmi kız, yirmi oğlan alınırdı, kızlar daha şehirliydi. ODTÜ’de ise kızların sayısı çok azdı. Makyaja karşı bir baskı hatırlamıyorum. Yapan yapıyordu. Hayat daha çok sokaklarda, eylemlerle geçmeye başlayınca makyajı düşünecek zaman da kalmadı. Pratik giyiniyorsun... Kıyafetin çok pratik olmak durumunda, mitinge gidiyorsun, saldırıyorlar, kaçman gerek... En uygun kıyafet pantolon, düz ayakkabı, hush puppy... Daha militan kızlar model oluşturmaya başlıyor, bakıyorsun, o makyaj yapmıyor, sen de yapmıyorsun. Dolayısıyla, giyimi kuşamı, hali tavrıyla “devrimci kadın”, “devrimci erkek” tipi ortaya çıkmaya başladı. Dünyada da böyle. O zaman jean olmadığı için, hem ekonomik, hem de pratik diye kadifeye sığınmışız; kadife ceket, kadife pantolon, erkeklerde parka, bizde daha çok kaban. Bütün bunlar bizim devrimci hayatımıza uyan kıyafetler. Bir eyleme gazeteci olarak izlemeye gittiğinde bile etekle çuvallıyorsun. Annem makyaj yapmamı, biraz daha süslü olmamı isterdi. Mini etek, maksi palto modası vardı. O maksi paltolarla koşamazsın, haldır haldır otobüs yakalayamazsın. Sadece devrimciler için değil, öğrenci için de uygun değil. Annem çok imrenirdi, “bir maksi palton olamadı” derdi. Mini etek üstüne kaban daha pratikti. Anneler kızlarını daha şeker görmek istiyor tabii.

Kızların da “şeker” görünmeyi reddetmesi normal değil mi?

Filmlere, dergilere bakıyorsun, kadından beklenen şık giyinsin, makyaj yapsın... Kapitalizmin sunduğu bu modeli devrimci olarak reddediyorsun. Bu reddedişte bir özgürleşme de vardı elbette. Ayrıca, bursla yaşıyorsan, istesen de pek şık olamıyorsun. Durumu daha iyi olan, arkadaşı alamadığı için ona uymaya çalışıyor. Örgütlerin, yani erkeklerin birkaç yıl içinde giyim kuşam, hal tavır konusunda norm belirleme çabalarını da ekleyelim. Kadınlar da kadınları uyarma konusunda hiç fena değildi.

Bugün, bütün kadınlar tektipti gibi görülüyor. Kitapta Işık Alumur üç farklı tarzdan söz ediyor: “Mini etek giyenler, kadınsı kılığından hiç vazgeçmeyen, ama sonuna kadar da işin içinde kızlar vardı. Ben hep pantolon giyiyordum. Eteğim yoktu bile. Rüçhan da ara sıra etek giyiyor, makyaj yapıyor, saçlarını sarıyordu. Suna vardı, o da Rüçhan gibiydi. Makyajını yapardı, ama parka giyerdi.”

Aslında, Işık bütün çeşitliliği çok güzel anlatıyor. Rüçhan (Malas) sınıf arkadaşımdı; içimizde en özenli giyinenimizdi, makyajını asla ihmal etmezdi. Rüçhan THKP-C içinde yer aldı, THKP-C’den yargılandı, sekiz-on yıl cezaevinde kaldı. Sonunda sürgüne gitti ve sürgünde ölene kadar da makyaj yapmaya devam etti. Fotoğraflarına bakıyorum, öyle hoş ki... Aslında, dönem fotoğraflarında kimse paspal görünmüyor. THKP-C duruşmalarında Julide, Tülay Tat ne kadar şık, tatlı ve dik duruyorlar. Tabii örgütten örgüte, örgütteki faaliyet alanına, bulunduğun şehre göre de bunlar çok değişiyordu.

O zamanlar kadınlık üzerine konuşur muydunuz; bekâret, evlilik kurumu, aile gibi konular tartışılır mıydı?

Bekâretin çok “kıymetli” ve “kutsal” görüldüğünü, tartışıldığını hatırlamıyorum. Evlilik öncesi ilişkinin yaygın olup olmadığını bilebilecek bir veri yok elimizde, ama bunun genel olarak bir problem olmadığını söyleyebiliriz. Evlilik, aile, Engels’in Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni üzerinden tartışılıyordu, kendi hayatlarımız üzerinden değildi galiba. Sinan Cemgil, Mahir Çayan evliydiler. Yani, evlilik bir “burjuva kurumu”ydu, ama biz evlenirsek bildik evliliklerden farklı, dönüştürücü olacaktı. Böyle düşünüyorduk herhalde. Sevgililer arasında 12 Mart darbesi sonrası hapishane günlerinde ve sonrasında ayrılanlar da oldu. Bütün bunlar o kadar tartışılarak yaşanmadı. Buna pek vakit de yoktu.

‘80’lerde Türkiye’de feminizmin gelişmesi, önceki dönemde şu ya da bu düzeyde sol hareketin içinde yer alan kadınlar tarafından olmadı mı?

Sol gelenekten gelmemiş feminist pek tanımıyorum. 1968, ABD’de Miss Amerika Güzellik Yarışmasında “Kadın Kurtuluşu”, “Kadınlara Özgürlük” pankartlarının açıldığı, sutyenlerin, cımbızların yakıldığı yıldı. İkinci Dalga feminizm kıta Avrupasına gelmekte gecikmedi. Bize ulaşmasıysa 15 yıl aldı. Öncü feminist kadınlar, adlarını ilk YAZKO’nun çıkardığı Somut dergisinden 1983’te duyurdular. O gün ve halen bugün kendini “feminist” olarak adlandıran, kadın hareketi içinde yer alan kadınlar, şu ya da bu düzeyde sol hareket içinde yer alan kadınlardır. 1970’lerin ikinci yarısında kadın dernekleri kuruldu. Ben de Ankara Kadınlar Derneği’nde (AKD) çalışıyordum. Yeni yeni Simone de Beauvoir okumaya başlamışız, Clara Zetkin falan. Lenin’in “Kadınlar katılmaksızın Devrim olamaz” sözü önemliydi. Yani, kadın örgütlenmesi bir devrim meselesiydi. Dolayısıyla, AKD, Devrimci Yol içinde bir yapıydı. Yine de el yordamıyla kadın için de bir şeyler yapma çabası vardı. Mesela, kreş talebini yükseltmeye çalışıyoruz, gidip Millî Eğitim Bakanlığı’nı bastık. “Kadının çalıştığı ailenin kreş sorunu” diye kendimize göre ileri bir ifade kullanıyoruz. Problemli; ama bir arayış da söz konusu. 1980’den sonra, çok kadın cezaevine girdi, ama kadınların daha çoğu da cezaevi kapılarındaydı. Eşler içerdeyken, kadınlar feminizmle tanışmaya başlamıştı. Bu da erkeklerin ilk şaşkınlıklarından oldu.

‘68’e dönersek, kadınların esas olarak, siyasete yön vermede, karar almada, siyasî fikirlerin geliştirilmesinde geri planda kaldığını görüyoruz...

Evet, kadınlar bir-iki istisna dışında karar mekanizmalarında, örgüt yönetimlerinde yer almadılar, siyasete yön verme durumunda olamadılar. Bunu talep etmeyi akıl edemedik. Erkeklerin kadınları davet etmesi de beklenemezdi. Temsiliyet diye bir bilincimiz de yoktu. Bugün bu bilinç hayli gelişti; sadece bilinç de değil, onca mücadele veriliyor bu noktada, gelinen yerse hâlâ acıklı. Sadece, Meclis’teki durum değil sorun. Solun kurduğu ya da yönetimlerinde yer aldığı sendikalarda, meslek birliklerinde kadınların yönetime gelmesi bile hâlâ haber değeri taşıyor. Panellerde yine genelde erkekler fikir beyan ediyor. Mesela, ‘68’de iki bin kişilik amfide forum yapılıyor, kadınlar çıkıp konuşamıyorlardı. Tabii ki, engelleme yoktu, ama kadınlar çekiniktiler. Erkekler doğal “hatip”lerdir; biri konuşur, arkadan diğeri çıkar, aynı şeyleri söyler. İçinden “madem aynı şeyleri söyleyecektin, niye çıktın oraya” diye geçirirsin. Akademide sayımız az olduğu için, forumlarda biz kızlar konuşurduk. Kadınlar, derneklerde, küçük grup toplantılarında konuşurlardı tabii. Tartışmak da kolay değildi. Erkeklerin daha çok bildiğini düşünüyorsun. Mesela, Siyasal’ın amfisinde Mahir Çayan uzun bir konuşma yapıyor, hepimiz gözlerimizi ayırmadan, huşu içinde onu dinliyoruz.

Güzel konuşur muydu?

Çok güzel konuşurdu. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun (FKF) Dev-Genç’e dönüştüğü 1969 kurultayındaydı. Onu dinledikten sonra, “ben de kalkayım, bir şeyler söyleyeyim” diyemiyorsun; erkekler için de geçerliydi bu. (gülüyor) Mahir Çayan konuşuyor, sonra onun karşıtları ya da eleştiren gruplar bazında itirazlar oluyordu. Bu arada Nadire Dönümcü’ye laf düşmezdi tabii. Ama kadınlardan da konuşan yok değildi, ODTÜ’den Seyhan Erdoğdu vardı, teorisyen olarak öndeydi, çok da güzel konuşurdu. Türkiye İşçi Partisi’nin yönetim kademelerinde kadınlar vardı ve sonuçta Behice Boran genel başkan oldu.

Bugün sola, ‘68 kuşağına getirilen eleştirilerin başında milliyetçilik geliyor; solcuların ittihatçı olduğuna varan bir eleştiri bu. Ne diyorsun milliyetçilik eleştirisine?

Son bir yılda bu eleştiri iyice yoğunlaştı, konunun fazla basitleştirilerek tartışıldığını düşünüyorum. Bir kere, “68’liler toptan milliyetçiydi” ya da “68 milliyetçi bir hareketti” diyenlerin herhalde kendileri bile dediklerine inanmıyorlar. 27 Mayıs sonrasındaki yeni anayasayla gelen göreli demokratik ortamda, esasında okumaya, öğrenmeye, anlamaya çalışıyorduk; önceki yıllara göre çok kitap yayınlanıyor, bir tartışma ortamı var. Ailelerimiz genellikle CHP’li, dolayısıyla 27 Mayıs’a sempatik bir bakış var, o sıralar “27 Mayıs devrimi” deniyor. Bütün dünyada olduğu gibi, yaşadığımız dünyaya itiraz ettik, “bu dünya başka türlü olabilir” dedik. Buna itiraz ederken de, kendimizi dünyalı olarak görüyorduk, çünkü devrimciydik, sosyalisttik. Yanımızdaki arkadaşımızın kökenini bilmiyorduk, kendi kökenini de düşünmüyorsun. Alevi mi, Sünni mi, Kürt mü, Ermeni mi, Türk mü? Şimdi, köken bilmeme halinin esas olarak “Sünni”-“Türk” kökenliler için geçerli olduğunu düşünüyorum. Kökenleri farklı olanlar için pekâlâ da farklı seyrettiğini görüyorum. ‘28 Kürt isyanını bilmiyorsun, 1915 felaketini bilmiyorsun, özetle ülke tarihini daha yeni yeni öğrenmeye çalışıyorsun. Nihayetinde de 1968 yılında 19-20 yaşlarındasın. Kimi arkadaşlarımıza Doğulu deniyor, Kürt denemediği için böyle dendiğini düşünemiyorsun. İsmail Beşikçi’nin 1970’te yayınlanan “Doğu Anadolu’nun Düzeni” benim için çok önemliydi. “Sokak Güzeldir”de Hatice (Yaşar) bu konuyu çok güzel anlatıyor. Dersim isyanını öğrendiğimde, üniversiteyi bitirmiştim... ‘68’de milliyetçi olanlar faşistlerdi. Millî Türk Talebe Birliği’nde (MTTB), Komünizmle Mücadele derneklerinde devrimcilere saldıranlar sonra iktidara geldiler, devrimciler ise yaşayabilmeyi başardılarsa, hapishanelere... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan MTTB’den geliyor. Tabii ki, ‘68’lilerden “milliyetçi” –bugün nedense ulusalcı denmesini tercih ediyorlar kendilerine–, “İslâmcı” gibi kimliklerle uzlaşanlar var, ama kişilerin “milliyetçi” olmasıyla, toptan bir hareketin “milliyetçi” olması aynı şey değil.

O dönem, bağımsızlık savaşlarının, dekolonizasyon sürecinin yaşanması milliyetçiliğin bugünkünden farklı algılanmasına neden oluyordu. Milliyetçiliği besleyen unsurlar nelerdi, nasıl bir anlam yükü vardı milliyetçiliğin?

Anti-emperyalizm ile milliyetçilik arasındaki çizgi çok ince, o çizgiyi çok kolay aşabilirsin; bugün de bunları yaşıyoruz zaten. Vietnam savaşı, bütün dünyayı olduğu gibi, bizi de çok etkiledi. Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadelelerinden de çok etkilendik. O gün emperyalizme karşı çıkarken kendimizi milliyetçi bir yerde görmüyorduk. Ama geriye dönüp metinlere bakınca, milliyetçi kavramlar gorürsün. Ama o kavramlara o zaman yüklenen anlamlar bugünküyle aynı değil. O zamanki metinlerde geçen “Türk milleti”, bugün Türk milleti demekten farklıydı.

O metinlerde “Türk milleti” denirken kastedilen Türk etnisitesinden olanlar mıydı, Türkiye’de yaşayan herkes “Türktür” anlamında mı?

Bence pek değil. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nda oluşturulacak bir Öğrenci Temsilciliği için kız yurdunda seçim yapılacaktı. Solcular, sağcılar kampanya yapıyor. Biz kampanyamıza başlamışız. “Temsilci seçimleriyle ilgili konuşmak isteyen birileri geldi” dendi. Ülkü Ocakları’ndan gelmişler. Konuşurken, “biz Türkler” dedi. Ben de “böyle dememek gerek” dedim, “İngilizcede bile” dedim, nasıl tartışacağımı bilemiyorum, yetmiyorum, ancak oradan anlatmaya çalışıyorum, “‘where are you from?’ denir, sen de ‘Türkiye’den’ diye cevap verirsin. Türkiye üzerinden kurmak gerekiyor”. Benim bu “bilimsel” açıklamam karşısında tartışmayı uzatamadılar. (gülüyor) Ama demek ki öyle bir rahatsızlık vardı.

Kıbrıs mitingleri pek çok kişinin politikleşmesinde rol oynamış görünüyor. Kıbrıs konusunda “sol”un toptan milliyetçi bir yaklaşımı olduğu düşünülüyor genelde. Ama Ruhi Koç bu konuda şöyle diyor: “1970’de yayınladığımız Kıbrıs bildirisinde ‘üslerden arınmış, tam bağımsız, iki toplumun eşit haklarla kardeşçe yaşadığı demokratik federatif Kıbrıs çözümdür’ diyorduk. Mehmet Ali Talat’la Dimitris Hristofyas bunları konuşuyorlar.” Aynı konuda, şöyle bir anı da anlatıyor: “Bir gün ODTÜ’lüler Dev-Genç’i bastılar, ‘bu ne rezalet’ diye bir bildiri getirmişler, Atilla (Sarp) yazmış, Kıbrıslıtürkler için ‘soydaş’ diyor. ODTÜ’lüler soruyor, ‘Ne zamandan beri soydaş diyoruz’ diye. Böyle bir hassasiyet vardı. Bildiriyi hemen toplattım.”

Ruhi’nin verdiği örnek çok isabetli. O bildirinin dağıtılmadan geri çekilmesi, “soydaş” kelimesinin problem edilmesi o gün için çok önemli.

Mitinglerde Türk bayrağı taşınması ne anlam ifade ediyordu?

Türk bayraklarını ben aslında dönem fotoğraflarına bakarken daha çok fark ettim. Mitinglerden bayrak pek hatırlamıyorum açıkçası. İlk başlarda, kimi mitinglerde Türk bayrakları vardı herhalde; sonradan devam da etmedi. Anti-emperyalizmle bağlantısı tabii var. Soğuk savaş dönemi; ABD, Sovyetler Birliği’yle ilgili istihbaratının yüzde 25’ini Türkiye’deki üs ve tesisleri yoluyla topluyor. ABD, 1968’de Türkiye’yle ilgili imzaladığı 55 gizli anlaşmayla Diyarbakır Pirinçlik üssü ve Karadeniz’den Sovyetler Birliği’ni izliyor. İncirlik Üssü’nden havalanan U2 casus uçakları Orta Asya semalarına kadar gidebiliyordu. Türkiye NATO üyesi. 6. Filo sık sık Türkiye limanlarına uğruyor...

Türkiye ‘68’i derken, 20’li yaşlarının başlarındaki gençlerin esas olarak damgasını vurduğu yaklaşık beş yıldan söz ediyoruz. O dönem öldürülenlerin en yaşlısı Sinan Cemgil, öldürüldüğünde 27 yaşında; Mahir Çayan 26, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Ulaş Bardakçı 25 yaşında, İbrahim Kaypakkaya 24, Hüseyin İnan 23 yaşında öldürülüyor. Gençlerin o özgüveni bulmasını, böyle bir ağırlıklarının olmasını neye bağlıyorsun?

O dönem üniversitede okuyan öğrenci sayısı ciddi olarak artıyor. Dünyada da böyle. Kapitalizm için bu gerekli; eğitime “herkes için bir hak” olarak değil, kalkınma için bir “araç” olarak bakılıyor. Dolayısıyla, teknik okullar, mühendislikler öne çıkıyor. Üniversite okumanın teşvik edildiği bir dönem. Üniversite eğitimi kitleselleşmeye başlayınca, sadece büyük şehirlerden değil, kasabalardan da üniversiteye giden öğrencilerin sayısı artıyor. Daha üniversiteyi kazandığın anda mühim biri oluyorsun. Söke’den çıkacağım, Ankara’da başımda annem babam olmadan yurtta kalacağım. Üniversiteyi kazandığına göre, her şeyi başarabilirsin, o denli güveniliyor sana. Ben liseye giderken, Söke’de lise dahi açılmamıştı. Üniversitede durmadan okuyorsun, sorguluyorsun, itiraz ediyorsun. Ülkede ve dünyada olan bitenleri izliyorsun. Tatillerde memlekete döndüğünde, güvenilen, sözü kıymetli biri haline geliyorsun. TİP ve Dev-Genç kanalıyla örgütlenmeler kasabalara yayıldığında, tatillerde memleketlerine giden gençler politikanın taşıyıcısı oldu. Üniversitede işgal yapıyorsun, bir dolu hak kazanıyorsun, dayanıştığın grevlerde işçiler kazanıyor, 6. Filo’ya karşı çıkıyorsun, sonunda Filo limanlara uğramaz oluyor, emperyalizme karşı mücadele veriyorsun, ülkedeki ABD varlığı 30 binlerden 7 binlere iniyor. Ve gençler öldürülüyor.

Selçuk Şahin Polat şöyle bir olay anlatıyor: “Bir köyde kahvede konuşurken, birinin ‘koş oğlum camiye, Dev-Gençliler gelmiş, imam anons yapsın da akşama ahali kahveye gelsin’ demesi bizim için tam bir şoktu.” Üniversite ortamı dışında siyaset yaparken, toplumun diğer kesimleriyle ilişkide yadırgandığınızı, zorlandığınızı, tepkiyle karşılandığınızı hatırlıyor musun?

Toplumda genel bir kabul vardı. Sokak Güzeldir’deki anlatılarda özellikle Dev-Genç döneminde ülkenin pek çok yerinden baş edilemeyen durumlarla karşılaştıklarında “Dev-Genç gelsin” dendiği aktarılıyor. Yani yadırgama, tepki bir yana, davet söz konusu. Sosyal Hizmetler’de okurken, gecekondu mahallelerine çok gidiyorduk, okulda “toplum çalışması” diye bir pratik program vardı, ki bu bizim için aynı zamanda politik bir faaliyet anlamına da geliyordu. Kahvede erkekler toplanmış, “Aile Planlaması” çerçevesinde prezervatiften, doğum kontrol haplarından söz ediyoruz. Bizler yirmi olmuşuz olmamışız. Anlattıklarımız otuzlarında, kırklarında. Ne kadın olduğumuz için ne de çok genç olduğumuz için herhangi bir tepki gördük.

Ertuğrul Kürkçü “1968’de devrimci olmamak ayıptı, iyilikle devrimcilik aynı şey gibiydi. Bir ahlâkî meziyet sayılırdı devrimci olmak, kamuoyu böyle şekillenmişti” diye anlatıyor. Devrimci olmak senin için ne ifade ediyordu?

Ertuğrul’un dediği doğru... Sorgulamak, itiraz etmek, isyan etmek, değiştirmek... Bu durumda ancak devrimci oluyorsun.

Uzaktan sempati duymanın ötesinde, devrimci siyasete seni çeken ne oldu?

Siyasete, muhalif biri olarak daha ilkokuldan girdim desem yeridir. Babam CHP’liydi, ben de doğal bir Demokrat Parti muhalifiydim. Lisede muhaliflik, dolayısıyla mücadele, okul yönetimi ve aileye yöneldi; üniversitede de önce okul yönetimine, sonrasında da daha büyük iktidarlara.

Kitabın adı “Sokak Güzeldir”; sokağa çıkmak nasıl bir duyguydu?

Şahane bir duygu. Sokak hem özgürlük, hem özgürlük arayışının adresi. Sokağın özgürlük anlamına geldiğini kadın olarak daha da iyi kavradım ve yaşadım. Kadınların sokakları istemesi boşuna değil. Sokak kederlidir de. 1968’den başlayarak katledilen arkadaşlarımızı uğurlamak için de sokaklarda olduk, hâlâ da oluyoruz.

Çok kitlesel bir sol varken, bugün sesini duyurabilen bir solun olmamasını nasıl açıklıyorsun? Şili’de, Arjantin’de yaşananlar da Türkiye’dekinden hiç aşağı kalır değildi. Dolayısıyla, darbelerle, baskı rejimiyle açıklamaya çalışmak yetmiyor...

Çok zor bir soru. Doğru, Şili’de, Arjantin’de yaşananlar Türkiye’den hiç aşağı kalır değildi, ama savaşa doğan çocuklar 25 yaşına geldi, asker ya da gerilla olup ölmeye yetiştiler ne acıdır ki… Halen askerî darbe anayasasıyla yönetiliyoruz. Askerî vesayet rejimi sürüyor. Genelkurmay Başkanı 35 generalle basın toplantıları yapıyor. Ergenekon davası, JİTEM vs… Medya bir türlü militerlikten kurtulamıyor. “1915 Büyük Felaketi” için kişisel olarak bile özür dileyenler hain ilan ediliyor. Halen ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü için mücadele vermek zorundayız. Kürt sorunundan değil, açılımdan söz ediyoruz, ki bu bizi umutlandırıyor da. Küresel saldırı diyerek, ABD’nin Afganistan, Irak işgallerinden, saldırısından devam edebilirim. Böylesi bir ortamda solun sesini duyurmasının kolay olmadığını söyleyebilirim solu kollayaraktan. Yine de, dediğin gibi durumu açıklamış olmam. Bu soruya cevap veremiyorum aslında. En iyisi, hemen gazeteci konumuma döneyim. “Sokak Güzeldir”in arka kapak yazısından yardım alayım: “Bugünden bakıldığında ‘68’de olup bitenler bize esin ve güç verdiği kadar, neyin olmadığını, neyin hayal bile edilemediğini, neyin yaşanmadığını da gösteriyor. Henüz ne kadar çok şeyin denenmemiş olduğunu, ufkumuzda bizi ne kadar çok başlangıcın beklediğini gösteriyor.”

Bugün kendini siyaseten nerede görüyorsun?

“Siyaset”e atıldığım muhalif yerde; bu da sola düşüyor. İtirazlarım hiç tükenmiyor, çoğalıyor.

Geçen sene, bir dolu ‘68 kitabı çıktı, paneller, belgeseller, konferanslar, televizyon programları düzenlendi... Seni bu kitabı yazmaya yönelten ne oldu, muradın neydi?

Varolanla yetinmeyen, dayatılan koşullara karşı çıkan, sonrasında da “1968” olarak sonraki birkaç kalkışma yılına da adını veren yılı isyancılarının ağzından, o günlerin dünya ve Türkiye ortamıyla birlikte bugünlere taşıma çabası. Kitaba ben 21 yıl önce başlamıştım (gülüyor), ‘68’in 20. yılında. O zaman, Ercan Arıklı’nın çıkardığı Söz gazetesindeyiz. Ercan bey bir Fransa yolculuğundan bir sürü ‘68 başlıklı gazete, dergiyle geri döndü. Güldal’la (Kızıldemir) birlikte bir ‘68 dizisi yapmamızı istedi; “Holding patronu olmuş ‘68’liler bulun” dedi. Bizden bir isim listesi istedi. Yaptık, götürdük. Yerinden fırladı, “yapa yapa bu süflî listeyi mi yaptınız!” diye. Tartıştık. O tartışmada öyle bir durum oluştu ki, biz istifa mı ettik, işten mi kovulduk anlayamadan işsiz kaldık. Yine de işe giriştim, ama bitemedi. 2008, yine “‘68 yılı” olunca, Metis’ten Müge’nin (Gürsoy Sökmen) de verdiği enerjiyle yeniden başladım. Bugün ‘68 bir romans olarak sunuluyor, isyanın içi boşaltılıyor. Ya da bir “güzelleme”; herkes Che seviyor, herkes ‘68’li... ‘68’e devrim diyen de var, isyan, ayaklanma, itiraz diyen de. Tek bir yanıtı olmayan “68 neydi” sorusu halen sorulmaya devam ediyor. ‘68’de dünyanın çeşitli parçalarında yaşananlara bakıldığında sosyal, siyasal, toplumsal koşullara karşı çıkma ortaklığından söz etmek mümkün, öte yandan homojen bir hareket vardı demek de kolay değil. ‘68’liler dünyanın farklı yerlerinde, kapitalizme, emperyalizme, faşizme, diktatörlüklere, otorite ve hiyerarşiye karşı çıktılar, ABD’nin Vietnam saldırısında Vietnamlıların yanında yer aldılar. Çekoslovakya’ya Sovyet tankları girdiğinde de Sovyet Bloku ‘68’lileri sokaklara döküldüler, reel sosyalizm de tartışılmaya başlandı. Üstelik kitapta da görüldüğü, görüleceği üzere, aynı ülkede bile tek bir ‘68’den söz etmek mümkün değil, herkesin ‘68’i farklı. Bu çalışmada, İstanbul, Ankara, İzmir ve Trabzon’da okuyanlar 1968’de ne oldu sorusunu işgaller, boykotlar, yürüyüşler, 6. Filo direnişleri, saldırıları ve bütün bir hayatı kendi yaşamları üzerinden hatırlıyor, anlatıyor, ne kadar “enternasyonalist”, ne kadar “milliyetçi”, ne kadar “cuntacı” olduklarını tartışarak, bugün yaşananları ‘68’e bağlayarak yorumlama girişimlerine de bulundukları yerden bir “fotoğraf” sunuyor. Bu “fotoğraf” hangi siyasî ortamda, hangi şarkıları söylerken, hangi filmleri izlerken, hangi tiyatroların peşinde koşarken oluştu? Gençlerin yanıbaşında yer aldığı işçiler, köylüler, öğretmenler, mühendisler ne yapıyordu bu kalkışma yıllarında? “Sokak Güzeldir”de 1968 yılının işgallerinde, boykotlarında, protestolarında öne çıkanlar konuşuyor. En başa dönersek, kadınlar konuşuyor, bugüne bağlayarak o günü değerlendiriyorlar. “‘68” elbette 1968’in 365 günüyle başlayıp bitmemişti, dolayısıyla anlatılar öncesi ve sonrasına gidip geliyor. Nasıl bir örgütlenme içindeydik? 12 Mart 1971 askerî darbesine kadar uzanan dönemde hangi örgütler vardı? Dünyada, genelde batı merkezli anlatılan 1968 ABD, Fransa, Almanya gibi ülkeler dışında nasıl yaşanmıştı konusundaki eklerle kitap oluştu. Yannotlara da değinmeden geçmeyeyim; anlatılarda sadece bugünün gençleri için değil, hepimiz için “bu neydi” dedirten durumları mümkün olduğunca açmaya çalıştım. Semih’in (Sökmen) fotoğraf eşliğinde, harika tasarımıyla sunduğu yannotlar da isteyenin başvurabileceği ekler haline geldi. Artık 60’larında olan biz ‘68’liler için kitap bir hatırlama, ama esas olarak “68 efsanesi”yle büyüyen bugünün gençleri için bir “fotoğraf”, bir kolaylık olsun istedim.
Okuyabileceğiniz diğer Nadire Mater söyleşileri
▪ "Arayışın adresidir sokaklar"
Ömür Şahin, Radikal Kitap Eki, 26 Haziran 2009
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.