Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Umut Tümay Arslan:
"Sinema: Hem kabir, hem hortlağın ta kendisi"
Fırat Yücel, Altyazı, Eylül 2010
İlk kitabı Bu Kâbuslar Neden Cemil?’den ve aynı yıl yayımlanan Vesikalı Yarim’in ortak yazarlarından biri olarak tanıdığımız akademisyen/yazar Umut Tümay Arslan’ın son kitabı Mazi Kabrinin Hortlakları: Türklük, Melankoli ve Sinema Metis Yayınları’ndan çıktı. Arslan’ın, “toplumsal iktidarın duygular alanındaki hareketini” Yeşilçam sinemasına bakarak analiz ettiği kitabı, Türkiye’deki sinema yazınına çok değerli bir katkıda bulunuyor.

Mazi Kabrinin Hortlakları’nda ele aldığınız Yeşilçam filmlerinin kendileri kadar, bu filmleri izlerken hissedilenler üzerinden de hareket ederek düşünce üretiyorsunuz. Kitapta söylem analizinden çok bir tür seyir analizi yaptığınızı, filmlerin kendisinden çok filmlerle kurduğumuz ilişkiyi deşifre etmeye çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?

Filmlerle seyircisi arasındaki ilişkiyi irdelemenin film çözümlemesinin kurucu parçası olduğuna inanıyorum. Film kuramının 70’lerde başlayan bu önemli tartışması, yani seyirciyi sinemaya giden sahici bireyler olarak değil de, film seyretme sürecinde arzulamayı öğrenen özne, filmin çağrısını kabullenen hayali özne olarak ele almak, bence film çalışmalarının en üretken ve can alıcı sorularını sormayı başardı. Böylelikle film metni, kendi kendine işleyen kapalı bir kutu olmaktan çıkıyor. Filmlerle kurduğumuz inanç ilişkisini, buradaki psişik dinamikleri anlamaya çalışmadığımızda film eleştirisi sığ bir gerçekçilik eleştirisinden ibaret kalıyor bana kalırsa. Oysa insanın kendiyle, ötekiyle, toplumla ilişkisi gündelik dile tercüme edilemeyen fazlalıklar ya da eksiklikler üretiyor sürekli. Bence sinemanın esas gücü de burada. Sinema, bu fazlalıkları ya da eksiklikleri, gündelik hayatın içinde gömülen, bastırılan, reddedilenleri geri getiriyor. Gündelik gerçekliğe ait olanla gömülmüş olanın yan yana durabildiği duygusal topografya sinemada karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle sinema hem bir kabir gibi, hem de hortlağın ta kendisi.

Sizce seyir deneyiminin sosyolojik analize katkısı Yeşilçam sineması söz konusu olduğunda daha kritik bir yere mi sahip?

Bu durumun sadece Yeşilçam’a özgü olmadığını düşünüyorum. Birbiriyle çatışan duyguların biraradalığı film seyretme deneyiminin kendisinde hep var. En basitinden fetişistik bir yarılmayla film izliyoruz: “Bütün bu olan bitenin gerçek olmadığını biliyorum ama yine de inanıyorum!” Sonra filmler seyircisine birbiriyle çatışan hazlar sunuyor. Mesela hem bir cemaate, topluma, aileye ait olmanın, ahlaklı, iyi bireyler olmanın hazzını, hem de bunun ihlal edilmesinin hazzını. Belki buradan iyi film denilen şeye dair de bir ölçüt çıkabilir. Çatışan hazların, çatışan duyguların yabancıya, ötekine değil aynı bünyeye ait olduğunu seyircisine sezdirebilen, seyircisini efendilik hissiyle donatan değil, bu hissi yıkarak onu kıskıvrak yakalayan filmler iyi filmler olarak düşünülebilir. Hitchcock’un Sapık’ta (Psycho) yaptığını hatırlayabiliriz. O meşhur cinayet sahnesi. Röntgenci hazla izlediğimiz beden gözü dönüp bütün perdeyi doldurarak bize bakar.
       Filmlerin bu türden bir analizi, beşeri bilimlerin hiç dokunamayacağı bir alanın, duyguların, hazların, psişenin alanının toplumsal iktidarın idame ettirilmesinde, toplum dediğimiz şeyin varolduğuna inanmamızda nasıl da etkili olduğunu anlamaya imkân veriyor bana kalırsa.

Yeşilçam filmlerine yönelik bakışa dair herhangi bir araştırma yaptınız mı, yoksa daha çok gözlemlerinizden mi hareket ettiniz?

Hayır, böyle bir araştırma yapmadım. Yeşilçam üzerine yazılanlarda ve anlatılanlardaki duygusal ekonomiyi anlamaya çalıştım daha çok. Yeşilçam hakkında sözün dönüp dolaşıp çarptığı yerleri, kılçıklı duyguların kümelendiği yerleri işaretlemeye çalıştım. Elbette bunu Yeşilçam filmleriyle büyümüş, bu duyguları paylaşmış biri olarak yaptım. Yeşilçam’dan bahsederkenki o nostaljik güzelleme gibi aşağılayıcı, tahripkar efendilik duygusu da rahatsız ediciydi. Bu huzursuzluğun peşine düştüm.

“Yerli olanı bayağı gösteren yabancı idealler ile, yabancı olanı kapılma, taklit ve iğretiliğe dönüştüren bir yerlilik arasındaki yarılma, ulusal benliğin ta kendisiydi” cümlesi kitapta çok kritik bir yere oturuyor. Sizce ulusal benliği oluşturan şey, tam da onun ne olduğu, ne gibi bir doğaya sahip olduğu üzerine yapılan tartışmaların içeriği mi?

Orhan Koçak, Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ının hakim okumasını eleştirdiği yazısında, bu okumanın modernleşme/Batılılaşma serüvenimizle ilişkisini de tartışıyordu. Mai ve Siyah, yapısal bir yetersizliğe doğmuş ulusal benliğin narsisistik yarasını kapatma çabasının yaranın kendisinden türediğini gösteriyordu Koçak’a göre. Sizin alıntıladığınız cümle de bu çözümlemeden çıkıyordu. Bu tespit bence çok değerli ve ufuk açıcı. Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark’ta bu tespiti daha da derinleştirdi. Orhan Pamuk’un yazdıklarının da bu yazılarla ruhsal bir akrabalığı var bence. Nobel konuşmasındaki tek bir cümle belki de özetliyor bu akrabalığı. En gizli yaralarımızı bilincin bir parçası haline getirmekten söz etmişti. Benim bu yazarların yazılarından öğrendiğim şey de bu.
       Soruya dönersek. Evet, tam olarak “biz” dediğimiz şey hakkında konuşmaya başladığımızda, “biz” dediğimiz şeyin eksiğini kapatmaya koyulduğumuzda bu “biz”in bir parçası olmaya başlıyoruz. Kitapta bunu göstermeye çalışıyorum. Kendimiz hakkındaki düşünsel ve duygusal yörüngelerin, bizi toplumsal iktidarla nasıl kucaklaştırdığını, Türklük dairesini nasıl tamamladığını anlatıyorum.

Kitapta, bayağı ve taklit olma korkusu, sesini kaybetme korkusu gibi beden ve görünüşüne dair korkuları, ulusal aidiyete dair üretilmeye çalışılan imgeyle ilişkilendiriyorsunuz. Zizek, Kristeva ve Butler gibi düşünürlere sık sık başvurmanızın bir nedeni de, beden ve sesin Yeşilçam filmlerindeki yeri üzerine yapılan Türkiye kaynaklı incelemelerin çok da fazla olmaması mı?

Yeşilçam’la Türkiye modernliği, milliyetçilik ya da Doğu-Batı bölünmesi arasındaki ilişki açıkçası edebiyat eleştirisinde olduğu gibi derinlikli ve çok sesli tartışılmamış. Burada kalıplaşmış yargılar var adeta. Hem tarih yazımı için geçerli bu hem de film analizi için. Mesela Halit Refiğ’in iki döneminin birbirine zıt olduğu söyleniyor. Oysa bir devamlılık var bence, üstelik de bu durum sadece Halit Refiğ’e özgü de değil. Modernliği sınırlama, modernleştirici bir gücün gölgesi altında kitleleri ehlileştirme arzusu farklı düşünsel hatları birbiriyle buluşturuyor Türkiye’de. Modernliğin katı olan her şeyi buharlaştırıcı gücüne tahammülsüzlük de denilebilir buna. Film çözümlemesi burada ufuk açıcı olabiliyor. Gurbet Kuşları ile Bir Türke Gönül Verdim arasındaki duygusal geçişliliği anlamak, Türkiye’nin Batılılaşmacı elitlerinin muhafazakârlıklarını anlamaya da imkân veriyor.
       Bakış, beden, ses, melankoli gibi kavramları tartışırken Zizek, Butler ve Kristeva’dan çokça yararlandım doğru. Bence bu konuda sinema alanında esas sorunumuz Türkçe kaynak eksikliği değil, düşünsel/teorik bilgiyle inceleme/deneme arasındaki diyalogun yeterince tesis edilmemesi.

Eril iktidar üzerinden inşa edilen modern ulus imgesinin kurgulandığı filmlerin kahramanı olarak Zeki Müren gibi toplumsal cinsiyet açısından sınırda konumlanan bir figürün tercih edilmiş olması -kitapta bunun nedenlerini çok iyi açıklamanıza rağmen- inceleme sürecinin ilk aşamalarında sizde bir şaşkınlık uyandırmış mıydı? “Bayağı” olarak nitelenebilen, üzerinde pek de durulmayan Yeşilçam melodramlarını incelerken “çözümlenmesi gereken ne de çok muamma var” diye düşündüğünüz oluyor muydu?

Kırık Plak filmini çocukken izlemiştim ve kitaba başlarken anlattığım sahneden çok etkilenmiştim. Yeşilçam’ın benim için böyle çok muamması olduğu için bu kitapta onların peşine düştüm. Filmler söz konusu olduğunda filmin bayağılığından çok “bizi burada cezbeden ne” sorusu benim için hep daha iştah açıcı. Zeki Müren filmlerini çözümlerken beni şaşırtan toplumsal cinsiyetin performatif boyutuyla ulusal kimliğin performatif boyutunun birbirine bu kadar yapışık ve bu kadar görünür oluşuydu.

‘Mecazi Başlangıçlar’ bölümünde, genelde gerçekçi olarak bilinen Andre Bazin’in hiç bilinmeyen bir teorik açılımından, arzuyla ilgili söylediklerinden hareket ediyorsunuz. Araştırma ve okuma sürecinde düşünürlere dair bildiklerimizin de aslında bazı kalıplaşmış kabullere dayandığını hissettiğiniz bu gibi başka durumlar da oldu mu?

Douglas Smith’in Andre Bazin’in bu yönünü anlatan makalesi çok ilgi çekici. Bazin’in gerçekçiliği hakkında da yeni bir şeyler söylüyor. Bu bence sinemada gerçekçiliği tartışmak için önemli bir katkı. Gerçekliğin temsiline en çok yaklaştığımız alanda kayıp ve zaman duygusu en ağır biçimiyle üzerimize çöküyor.
       Düşünür olarak başka bir isim aklıma gelmiyor ama daha önce de ifade ettiğim gibi Halit Refiğ’in sinemasının ve düşüncelerinin, ulusal sinema tartışmasının kalıplaşmış kabullerle ele alındığını düşünüyorum. Ayşe Şasa, Sadık Yalsızuçanlar, hatta Nijat Özön için de aynı şeyi söyleyebilirim.
       
       Bu Kâbuslar Neden Cemil? adlı kitabınızda, Yeşilçam’ın vurdulu kırdılı filmlerindeki eril iktidar söylemini incelemiştiniz. Çok yazarlı bir kitap olan Çok Tuhaf Çok Tanıdık’ta ise Vesikalı Yarim üzerinden melodramların yapısı hakkında söz sarf etmiştiniz. Önceden yayımlanan çalışmalarınızla bu kitabın ne ölçüde birbiriyle diyalog halinde olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu Kâbuslar Neden Cemil?, yas-melankoli tartışmasıyla bitiyordu. Çok Tuhaf Çok Tanıdık’ta ise Pembe’yle Vesikalı Yarim’i Türkiye modernliğiyle ilişkili bir yerlerden okumaya girişmiştik. Bu yönüyle Mazi Kabrinin Hortlakları’nı buradaki fikirlerin devamına yerleştirirsem yerinde olur. Oralarda cevaplayamadıklarımı, ya da o çalışmalardan çıkan soruları bu kitapta tartışıyorum. Bir de şunu eklemeliyim. Mazi Kabrinin Hortlakları’nda filmleri, metinleri, yazarları ortak bir duygusal topografyanın, ruhsal manzaranın parçasıymış gibi değerlendirdim. Böyle olunca da Kırık Plak, Aşk Mabudesi, Türkan Şoray, Zeki Müren, Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Duvara Karşı, Orhan Pamuk, Umut, Gelin, Ayşe Şasa, Bahoz yan yana gelebildiler. Onları ancak bu şekilde anlayabileceğimize inanıyordum çünkü.

Jale Parla, Orhan Koçak ve Nurdan Gürbilek gibi edebiyat kuramcılarının milli kimliğe dair söyledikleri kitapta çok önemli bir yer tutuyor. Edebiyat kuramı ve film çalışmaları arasındaki ilişkiye yönelik yaklaşımınız nedir? Ülkemizde film eleştirisinin ve kuramının, aynı düzlemdeki edebiyat külliyatının yanında hem nicelik hem nitelik olarak zayıf kalışını neye bağlıyorsunuz?

Bu yazarların metinleri kitapta hacimli bir yer tutuyor, onların yazdıkları düşüncelerimi çok etkiledi. Türkiye’de sinema üzerine çalışan herkese de onların metinlerini tavsiye ederim. Türkiye’de film eleştirisinin edebiyat eleştirisinin yanında zayıf kalışının önemli nedenlerinden biri bence sinema okumalarında, Türkiye’nin tarihine, kültürel hayatına ya da modernleşme deneyimine dair eleştirel metinlerle diyalogun yeterince kurulamamış olması.

Kitabın kuramsal bir dili olmakla birlikte, oldukça duygusal hatta edebi bir boyutu olduğunu da söyleyebiliriz. Bu açıdan üslubunuz Nurdan Gürbilek’in edebiyat analizlerini hatırlatıyor. Gürbilek’in okuma sürecine verdiği önemi, siz de seyir sürecine veriyorsunuz. Mazi Kabrinin Hortlakları’nı doktora tezinizden yola çıkarak hazırladığınızı düşünürsek, ileriki çalışmalarınızda ruhsal tahlillerin ve edebi/şiirsel dokunun daha da öne çıkacağı eleştirel çalışmalar bekleyebilir miyiz sizden?

Teşekkür ederim. Doğru, Nurdan Gürbilek’in üslubundan çok ilham aldım. Eleştirmenin adaleti olması gerektiği bakışını da onun yazdıklarından öğrendim. Söylediğiniz hatta ilerlemeyi, öyle yazmayı çok isterim. Bu türden yazılar, daha derin ve gelişkin bir eleştirel dile imkân veriyor bence. Galiba, yakın dönem Türkiye sinemasıyla ilgileneceğim bundan sonra.
Okuyabileceğiniz diğer Umut Tümay Arslan söyleşileri
▪ "Susturulamayan suskunluk"
Alper Göbel, Eren Barış, Alper Göbel, Şerhh Dergi, 2 Ağustos 2017
▪ "Yeşilçam'ın erkekleri ne istiyor?"
Yeşim Tabak, Radikal Cumartesi Eki, 19 Kasım 2005
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.